SURİYE KRİZİ ÜZERİNDEN GÜNCEL ULUSLARARASI SİSTEM ANALİZİ

upa-admin 24 Mart 2012 2.280 Okunma 0
SURİYE KRİZİ ÜZERİNDEN GÜNCEL ULUSLARARASI SİSTEM ANALİZİ

Arap Baharı çerçevesinde Suriye’de yaşanan gelişmeler bugün itibarıyla uluslararası aktörlerin üzerine odaklandığı en önemli husus haline gelmiş durumdadır. Esas itibarıyla iktidar ile muhalefet arasındaki siyasal, toplumsal ve ideolojik çatışmanın bir ürünü olan krizin bu kadar ön plana çıkmış olmasının en önemli nedeni ise, Suriye özelinde yaşanan uluslararası sistemik anlaşmazlık ve çatışmadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası sistemi şekillendiren en önemli aktör haline gelen ve küresel hegemonya arayışı içerisinde çeşitli girişimlerde bulunan ABD’nin, AB ile sürdürdüğü yakın müttefiklik ilişkilerine karşın, Çin ve Rusya gibi aktörlerin yükselişine engel olamaması ve bu aktörlerin ABD’nin tek süper güç olduğu uluslararası sistemik yapılanmayı reddederek sistemi çok kutupluluk yönünde yeniden düzenlemek istemeleri, sorunun özünü oluşturmaktadır.

Mevcut durum itibarıyla uluslararası sistemi düzenleyen meşru, kapsayıcı ve etkin bir uluslararası örgütün yaratılamamış olması, uluslararası sistemin anarşik olan karakterini güçlendiren bir unsur olarak görülebilir. Belli devletler arasında belli bölgeleri ya da konuları içeren çeşitli gruplaşmalar oluşsa da, uluslararası sisteme hakim olan anarşinin yadsınması ve çatışma unsurunun gözden ırak tutulması mümkün değildir. Zira bugün itibarıyla Batı merkezli sistemik öngörüler ile Çin, Rusya ve Hindistan gibi yükselen küresel güçlerin ortaya koyduğu güç ve etkinlik arayışı arasındaki makas oldukça açılmış durumdadır. Yani sistemin çok kutupluluk yönüne doğru evrilmesi, mevcut sistemi yapılandıran ABD ve AB gibi küresel aktörler ile Çin ve Rusya gibi yeni sistemik kutuplar arasındaki çıkar farklılaşmasını açık bir şekilde yansıtmaktadır. Yükselen küresel güçler, Batı merkezli küresel çıkar algılamalarına ve işleyişe karşı seslerini yükseltmekte ve henüz yeterince gelişkin hale getirilememiş olsa da, Avro-Atlantik Dünyası’nın çıkar algılamalarına ve hegemonya arayışlarına karşı birlikte hareket etmeye çalışmaktadırlar. Uluslararası sistemin mevcut konjonktür itibarıyla, dengelenmemiş bir çok kutupluluğa doğru evriliyor olması ve çatışma faktörünün küresel aktörler arasındaki ilişkiler temelinde kapsayıcı ve etkin bir faktör haline gelmesi, çatışma ve işbirliği temelinde ortaya çıkan dikotominin, çatışma yönünde ortadan kalkacağına dair bir görüngü yaratmaktadır. Hiç şüphesiz, böyle bir durum hiç kimsenin arzulamayacağı bir çatışma sürekliliği yaratabilecektir. Çin, Rusya ve Hindistan gibi yükselen küresel güçlerin, sistemi yeniden yapılandırmaya yönelik girişimlerinin çatışma unsurunu gündeme getiriyor olmasına karşın, bu ülkelerin asıl amacının ekonomik ve sosyal gelişimlerini hızlandırmak ve ABD merkezli olarak işleyen sistemi kendi çıkarlarını da koruyacak şekilde yeniden şekillendirmek olması ve bu yönde işbirliği kıstasını da gündeme getirme yanlısı olmaları, çatışma sürekliliğini engelleyecek önemli bir faktör olarak görülebilir. Tabii bu noktada en önemli görev ABD önderliğindeki Batı Dünyası’na düşmektedir. ABD; Somali, Afganistan ve Irak bağlamında ortaya çıkan krizlerde de görüldüğü üzere tam bir başarısızlığa uğradığı hegemonya arayışını sonlandırdığı takdirde yükselen küresel güçlerin işbirliği yönündeki yaklaşımları da değişebilecek ve ortak çıkarlara dayalı yeni bir sistem inşa edilebilecektir. Böyle bir sistemde BM’nin etkinliği de arttırılabilecek ve belli bir sistemik kutbun askeri temsilcisi olan NATO gibi örgütlerin BM’ye üstün geldiği çatışmacı sistemik yapı da ortadan kaldırılmış olacaktır.

Bu çerçevede Suriye Krizi’ne yaklaştığımız zaman, küresel manada etkin olan dengelenmemiş çok kutupluluğun BM’yi paralize ettiğini ve gerek Batı’dan gerekse de Rusya ve Çin gibi aktörlerden gelen çözüm önerilerinin birbirlerine rakip ve birbirlerini yadsıyan birer çatışma unsuru olarak algılandığını ve işbirliği temelinde çözülmesi gereken bir bölgesel meselenin tüm sistemi etkileyen bir sorun odağına evrildiğini görüyoruz. Bu noktada eleştirel kuramın öngörülerine uygun bir şekilde, her iki kesim tarafından ortaya konan işbirliği temelli yaklaşımların, sistemik etkinlik sahibi güçler tarafından kendi sistem algılarına yönelmiş birer tehdit olarak algılanmaya başlandığını görüyoruz. Bu durum, Suriye gibi, toplumsal kutuplaşmanın üst düzeyde yaşandığı ve toplumsal/dinsel/etnik ayrımlara dayalı bir yönetimsel anlayışın içselleştirildiği dikta rejimlerinde sorunun çözümü yönünde herhangi bir katkı sunmamakta, problemin daha da derinleşmesine neden olmaktadır. İşin ilginç yanı, Suriye’de yaşanan krizin, Rusya ve Çin gibi aktörler tarafından tamamen kendi çıkarlarına yönelmiş bir sistemik tehdit olarak algılanması ve geniş çaplı katliamlar gerçekleştirerek az olan toplumsal meşruiyetini tamamen kaybetmiş olan Esad Rejimi’nin meşru bir yönetim olarak gösterilmek istenmesidir.

Suriye gibi ülkelerde siyasal ve toplumsal sorunların çözümü aşamasında “yumuşak güç” gibi kuramsal yaklaşımların da herhangi bir yararı olmamaktadır. Zira rejim tamamıyla toplumsal ayrım çizgileri üzerinden yapılandırılmıştır ve daha önce yaşanmış olan “Hama Katliamı” tarzı olaylar, rejimin zaten az olan meşruiyetini toplumun belli bir kesimi (Suriye’de çoğunluğu) açısından zaten ortadan kaldırmış durumdadır. Türkiye, sahip olduğu yumuşak güç potansiyelini kullanarak Esad Rejimi’ni normalleşme yönünde reformlar yapma yönünde cesaretlendirmiştir. Ne var ki, Beşar Esad çok iyi bilmektedir ki, siyasal normalleşme yönünde atılacak adımlar demokratik anlayışı yerleştirmeye başlayacak ve siyasal çoğulculuğu geliştirecektir. Böyle bir sürecin sonunda dikta rejimi ile toplumsal ayrımcılıktan gücünü alan Esad Rejimi’nin ayakta kalabilmesi mümkün değildir. Yani Suriye yönetimi, yapısal manada yumuşak güç uygulamalarına yönelebilecek ya da yumuşak güce haiz aktörlerin önereceği siyasal reform paketlerini uygulayabilecek karakterde değildir ve olamaz. Bu nedenle, Esad Rejimi’nin tarihsel anlamda en önemli küresel müttefiği Rusya’dır ve Rusya’nın yönetimsel yapısı da siyasal çoğulculuğu ve toplumsal eşitliği güçlendirecek nitelikte değildir. Aynı durumun Esad’a destek veren Çin için de geçerli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Yani Suriye Yönetimi, Rusya ve Çin üzerinden sistemik çatışma ve rekabet unsurunu da kendi lehinde kullanma şansına sahiptir. Bölgesel manada Türkiye’nin reddedilerek İran ile yeniden ön plana çıkarılan müttefiklik bağı da aynı sistem tabanlı düşüncenin ürünüdür denilebilir.

Suriye Meselesi önümüzdeki dönemde de uluslararası sistemi yakından ilgilendiren en önemli mesele olmayı sürdürecek gibi görünmektedir. Zira mevcut konjonktürde Avro-Atlantik Dünyası ve yakın müttefikleri ile Rusya ve Çin gibi yükselen küresel güçler arasında çatışmaya yatkın bir ilişki biçimi oluşmuş durumdadır. Ortadoğu gibi enerji zengini ve jeostratejik öneme haiz bir bölgede ortaya çıkmış bir siyasal/yönetimsel problemin çözümü de ancak küresel ve bölgesel liderlerin anlaşmasına dayalı olaak ortaya çıkabilecektir. Böyle bir anlaşmanın olmaması durumunda, Suriye’nin ikinci bir Lübnan olmayacağını hiç kimse iddia edemeyecektir. Bu durum, uluslararası sistem bağlamında sıkıntı yaratan en temel güç boşluklarından birinin Ortadoğu Bölgesi’nde bulunduğunu açık bir şekilde bizlere kanıtlamaktadır.

Göktürk TÜYSÜZOĞLU

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.