GAZETECİ ARSLAN BULUT MÜLAKATI

upa-admin 22 Mayıs 2012 2.929 Okunma 0
GAZETECİ ARSLAN BULUT MÜLAKATI

UPA: Arslan bey iyi günler dilerim. Öncelikle mülakat önerimizi kabul ettiğiniz için Uluslararası Politika Akademisi ve onun değerli takipçileri adına size teşekkür ederim. Arslan bey hepimizin yakından takip ettiği üzere Arap Baharı hareketleri gündemi belirlemeye devam ediyor. Bu hareketlerin yaşandığı ülkelerde ekonomik gidişattan da memnuniyetsiz olan halk baskıcı yönetimlere karşı ayaklanıyor. Yönetimler değiştiğinde ortaya halkın daha fazla sahiplendiği, ancak bazı açılardan da tereddütle bakılan İslami yönü daha kuvvetli yönetimler geliyor. Bu bağlamda demokrasinin olmadığı Ortadoğu ülkelerinde İslami hareketlerin güçlenmesini siz neye bağlıyorsunuz?

Arslan Bulut: Esasen “Arap Baharı” denilen olaylar İstanbul’da tezgahlanmıştır. 30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde, Topkapı’daki Eresin Otel’de “Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı” düzenlenmişti. Arap Basını, bu toplantıyı aslında “Türk Dışişleri Bakanlığı Büyük Orta Doğu Projesi Genel Koordinatörü” Ömür Onhun’un düzenlediğini belirtiyor ve bu konudaki bilgileri Amerikan basınına dayandırıyordu. Arap basınının doğru yazdığını, Anadolu Ajansı’nın 16 Mart 2005 tarihli bir haberinden öğrenmiştik. Haberde aynen şöyle deniliyordu: “Dışişleri Bakanlığı Geniş Orta Doğu Girişimi Koordinatörü büyükelçi Ömür Onhun, Orta Doğu’daki halkların güven ve refah beklentilerinin şüphe götürmez olduğunu belirterek, ‘Ancak bölge ülkelerinin liderlerinin özgürlük anlayışı henüz kemale ermemiştir’ dedi. Işık Üniversitesi ve Demokratik İlkeler Derneği’nce üniversitenin Maslak Yerleşkesi’nde düzenlenen ‘Büyük Orta Doğu Projesi’ konulu panelde konuşan Onhun, dış politikada sadece hükümetlerin çabasının yeterli olmadığını, sivil toplum örgütlerinin de katkısının önemli olduğunu söyledi”. Emekli büyükelçi Emre Gönensay da “Büyük Orta Doğu Projesi’nde demokrasiyle İslam’ın birarada yaşayacağı bir model düşünülüyor. Buna en güzel örnek de Türkiye’dir” dedi.

O zaman Katar’da yayınlanan Al Şark gazetesi, İstanbul’daki toplantının BOP kapsamında yapıldığını, şayet arkasında Türk Dışişleri Bakanlığı ve İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu varsa, Türkiye’nin Arap kamuoyuna bir açıklama yapması gerektiğini yazmıştı. El Kudüs El Erabi adlı gazete ise Mısır ve Suriye’deki İhvanı Müslimin örgütü ve sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1,1 milyar dolar kaynak ayırdığını ve bu örgütleri kullanarak, Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile ilgili haberlerin USA News’den alındığını da yazıyordu. Bu gazeteler, Türkiye’deki toplantının aslında Büyük Orta Doğu projesi kapsamında AKP ile ABD arasında imzalanan gizli bir anlaşmadan kaynaklandığını iddia ediyordu.

Nitekim bütün bu haberler doğru çıktı. Arap Baharı diye tanıtılan olaylar Arap ülkelerinin BOP’a uyarlanmasıdır. Mısır’da da, Suriye’de de olayların arkasında Müslüman Kardeşler Örgütü vardır. Onun arkasında da CIA parası. Yahudi asıllı İngiliz-Amerikan vatandaşı Bernard Lewis, 1996 yılında Yapı Kredi Bankası tarafından “Orta Doğu kimliği üzerine”  konulu bir konferans için Türkiye’ye getirilmiş, bir “Orta Doğu kimliği” oluşturulabileceğini söyleyerek bu coğrafyadaki kimliklerin yapay olduğu üzerinde durmuştu. Konferansın sonuna doğru, önündeki bir düğmeye basarak bölgenin haritasını göstermişti. Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Yemen ve Körfez ülkelerini gösteren dik bir harita. Bu konferansta edindiğim bilgileri, başka kaynaklardan edindiğim bilgilerle birlikte değerlendirerek, ABD’nin bölgede bir Orta Doğu Birleşik Devletleri kurmak istediği kanaatine varmıştım. Tabii bu bilgiyi kamuoyuna yansıtmıştım. Aradan yıllar geçti, Lewis’in talebeleri, Bush döneminde ABD yönetimini devraldı. Bu defa harita göstermek için bilgisayarın düğmesine değil, harita değiştirmek için savaşın düğmesine bastılar. Bir Orta Doğu federasyonu düşünüyorlar. Türkiye’yi de “Önasya” veya “Anadolu” adıyla federasyonlaştırmak için de bir sürü hazırlıklar yapılıyor. Bir federasyon da Kafkasya’da planlanıyor. Azerbaycan, bölünmüş İran, Gürcistan ve Ermenistan. Üç oldu. Bir de Afganistan, Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan federasyonu. Dört oldu. İşte bu dört federasyonu, ılımlı bir halife şemsiyesinde dörtlü bir konfederasyonda birleştirip yönetmek. İngiltere’nin 1. Dünya Savaşı öncesi planıydı bu. Lewis bu planı iyi incelemiş, kopyalamış, ABD’ye uygulatmaya çalışıyordu. Tabii proje, Yahudi sermayesinin yöneteceği tek dünya devletinin temelleri olacaktı. Üzerinde Tevrat imparatorluğu yükselecekti. Yani “Arap Baharı” yaşayan ülkelerde, İslami hareketler değil, Batı destekli Truva atlarının iktidarı söz konusudur. Zaten Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin Orta Doğu’yu yeniden düzenleme hareketinin öncüsü olduğunu vurgulaya vurgulaya itiraf etmiştir.

UPA: Bir yıldan uzun bir süredir Suriye’deki iç karışıklıkların halen nihayete varıp, dindirilemememiş olmasını siz hangi unsurlara bağlıyorsunuz? Bundan sonrası için ülkedeki rejimin ve Beşar Esad yönetiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Arslan Bulut: Konuyu ben de Suriye’ye üç defa giderek takip ettim. Suriyeli  gazeteci Hüsnü Mahalli, gerçekte Suriye’deki operasyonun nasıl başladığını söyle anlatmıştı; “Suriye’de kıpırdanmalar 15 Mart 2011’den itibaren başladı. Oysa ta 2010 yılının Haziran ayında El Cezire televizyonuna Suriye’den muhalif dedikleri birçok kişi getirildi. Bu insanlara Suriye’de başlayacak olan ayaklanmada nasıl haber iletişimi sağlayacakları bizzat öğretildi. Uydu bağlantılı özel sim kartları ve uydu antenli telefonlar verilerek bunları nasıl kullanacakları, nasıl fotoğraf çekip cep telefonlarıyla merkeze iletecekleri uygulamalı olarak gösterildi. Bunun yanında bu insanlara nasıl görgü tanığı olunabileceği de öğretildi. Örneğin kişi Şam’da yaşamasa da Şam’dan arıyormuş ve olaylara tanık olmuş gibi konuşma yapacak, rol kesecek. Bunların hepsinin eğitimi verildi. Tüm bu hazırlıklar ta 2011 Hazirana kadar bekletildi. Ve zamanı gelince medya devreye sokuldu… Müslüman Kardeşler’e ait  Fransa’da bir görüntü merkezi var. Görüntüler ilk olarak Fransa’daki bu merkeze iletiliyor. Orda seçiliyor, fotomontaj yapılıyor, buradan da tüm dünyaya yayılıyor. Üzerine ses bindiriliyor, fotoşopla üzerinde oynanıyor. Ve bütün dünya medyasına El Cezire üzerinden servis yapılıyor. Bu bir Amerikan projesi. Burayı dağıtmak istiyorlar. Bu bir İsrail projesidir aynı zamanda. Çünkü Suriye bir cephe ülkesi. Lübnan da cephe ülkesi. Lübnan’da direnişlin sembolü Hizbullah. Suriye olmadan Lübnan Hizbullah’ı bir gün bile dayanamaz. Suriye’yi nasıl çökertebilirsin? Bir iç savaşla, başka hiçbir şekilde çökertemezsin Suriye’yi. Dolayısıyla burada kesinlikle bir iç savaş çıkarmak peşindeler, kesinlikle”.

21-24 Ağustos 2011 tarihleri arasında yaptığımız Şam ve Hama gezilerinde durumu kendi gözlerimizle bir defa daha değerlendirdik. Hama şehri, kökleri Emevi-Abbasi dönemine kadar dayanan geleneksel bir yapı üzerinde yaşamaya devam eden bir şehir. Üç önemli aşiret var ve bunlar Selefi yorumlar da dahil İslam’ın radikal görüşlerini benimsiyorlar. Suudi Arabistan ile ilişkileri çok iyi. Suudi Arabistan’da yaşayan ve Hama’ya gidip gelen çok sayıda insan var. Ayrıca, Lübnan’daki Hariri ailesinin Suriye’deki iç kargaşayı desteklediğine dair bilgiler var. Hatta Lazkiye’nin bir mahallesinde terör eylemleri yapan gruplara deniz yoluyla Hariri’den yardım gitmesin diye Suriye savaş gemileri kıyılarda dolaşınca bunu dünyaya “Suriye, Lazkiye’yi bombalıyor” diye yansıttılar. Yalan üretim merkezlerinden biri El Cezire televizyonu ama Türkiye televizyonları da son zamanlarda onlardan aşağı kalmıyor.

Hama’da silahlı gruplar, polis karakollarına, bankalara, hastanelere bombalı saldırılarda bulunuyor. Güvenlik kuvvetleri müdahale edince de bunu dünyaya “Suriye Hama’yı bombalıyor” diye duyuruyorlar. Oysa Hama yerinde duruyor. Sadece teröristlerin yaktığı binalarda hasar var. Hama’daki olayların başını çeken ordudan atılma bir general. Adı Arur. Ordudan, kendi personeliyle fiili livata suçu işlediği gerekçesiyle atılmış birisi. Kendisi Suudi Arabistan’dan yayın yapan bir televizyon kanalı üzerinden Hamalıları kışkırtıyor. Televizyondan “15 gün Allahüekber diye bağırırsanız, yer yarılacak, bütün Aleviler içine girecek” diyebilen bir kişi ve Hama’da bağnazlık yoğun olduğu için adamın dediğini yapıyorlar! Yani Suriye’deki ayaklanmayı sapık bir general yönlendiriyor. Ayaklanmaya katılanlar ise yabancı değil, ama Katar’da bir haftalık eğitimden sonra Sırbistan’da ve ABD’de kısa eğitimlerden geçirilmiş Suriye vatandaşları. Çoğunluğu Müslüman Kardeşler Örgütü’nün kontrolünde. Yani ülkenin dört bir tarafında çok sayıda silahlı, bombalı insan var ve bunlar  “Suriye’de ayaklanma var, Beşar Esad kendi vatandaşını öldürüyor”  dedirtebilmek için aynı anda çeşitli şehirlerde eylemler yapıyor, kan döküyor. İşte demokrasi talepleri dedikleri bunlardan ibaret. ABD, Suudi Arabistan, Lübnan’daki Hariri ailesi ve Katar’ın birlikte tezgahladığı bir ayaklandırma girişimi bu. Hedef, Amerika’ya Suriye’ye müdahale edebilmesi için gerekçe oluşturmak!

23 Ağustos 2011 gecesi görüştüğümüz Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Dr. Faysal Miktat, sorum üzerine  “El Kaide örgütü, liderleri El Zevahiri’nin ağzından Suriye’de bulunduklarını ve eylemleri desteklediklerini açıklamıştır. Yine Müslüman Kardeşler Örgütü eylemlerin içindedir. Bunlar uyuşturucu ve mafya örgütleriyle de işbirliği içindedir. Eylemci olarak,genel afta çıkmış, eski mahkûmları kullanıyorlar. Kendilerini dindar olarak tanıtan ama gerçekte dini dar olan kimselerden para yardımı alıyorlar. Ağırlıklı olarak silahlar Irak’tan, Lübnan’dan, Ürdün’den ve kısmen de Türkiye’den geliyor. Bunların resmi kurumlarla ilişkisi yok elbette ama teröristlerin ellerinde gelişmiş teknolojik araçlar, uydu telefonları ve bilgisayarlar var” dedi.

Şam’da heyetten ayrılıp halk arasında gezdik. Sahura kadar bütün dükkanlar açıktı. Şehir hareketli ve en küçük bir olaya rastlamadık. Hama’da ise yakılan üç hükümet binasını gezdik. Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Dr. Faysal Miktat, öncelikle yakın zamana kadar gelişen Suriye-Türkiye ilişkilerinin bölge ülkeler için örnek teşkil edecek derecede ileri olduğunu, açılan yeni sayfa ile Arap dünyasında ülkenizle ilgili önyargıların da ortadan kaldırıldığını, bu olumlu gidişin birçok devleti rahatsız ettiğini anlattıktan sonra  “Sıfır sorun politikasına da duygusal olarak bağlıydık ama sıfır sorundan bir şok durumuna geldik. Bunu tasavvur dahi etmiyorduk. Arap halkları da bunu beklemiyordu. Şimdi El Cezire gibi kanallar ve Türkiye’deki medyanın önemli bir kısmı Türkiye ile Suriye arasında sorun varmış gibi göstermeye çalışıyor. Halbuki biz Türkiye’nin önerileri varsa bunları görüşmeye hazır olduğumuzu bildirmiştik. Devlet Başkanımız Beşar Esad da, buradaki bir televizyon sohbetinde “Türk kardeşlerimizin yüreğinde, beyninde olanı bilemiyoruz ama gelsinler bize izah etsinler” dedi. Biz Suriye olarak Türkiye’nin güvenliği için çaba sarf ettik. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden hiçbir girişime Suriye hizmet etmez. Suriye, laikliğin, dini hoşgörünün merkezidir. İslâmın ve Hıristiyanlığın bütün mezhep ve tayfaları Suriye’de vardır. Reformlarla da Suriye’yi örnek ülkeye dönüştüreceğiz. 6 ay içinde yeni siyasi partiler yasası çerçevesinde kurulacak partilerin katılımıyla, halkın bütün kesimlerini temsil edecek bir parlamentoya sahip olacağız. Hakimlerden ve âkıl adamlardan oluşacak bir üst kurul, partilerin kuruluşunu düzenleyecek. Batı, bizim bu reformları yapmamızı istemiyor. El Kaide gibi İhvanı Müslimin gibi terör gruplarını destekleyerek bu süreci kesmek istiyorlar”  dedi.

Miktat,  “NATO’nun veya genel olarak Batı’nın askeri müdahaleyi gündeme alması bir deliliktir ama bu tür delilikleri her zaman yaptıklarını biliyoruz. Obama iktidarının Bush iktidarından hiçbir farkı yok. Hatta Obama izolasyon içindedir. ABD’yi yöneten Yeni Muhafazakârlar, Obama iktidarında da en büyük güçtür. İşte Libya’daki durum. Orada büyük katliamlar yaşanıyor, basın duyurmuyor. Diyelim ki Kaddafi onların söylediği gibi kötü kişidir! Kaç kişi öldürtmüştür? Kaddafi Libya’da NATO’nun öldürdüğü kadar insan öldürmemiştir”  ifadelerini kullandı.

Gazeteci Banu Avar’ın Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Dr. Faysal Miktat’a sorduğu soru da Avrasya hareketinin Suriye’ye müdahale planlayan Batı’yı frenleyip frenleyemeyeceği çerçevesindeydi. Miktat şöyle cevap verdi;  “Suriye’ye müdahale bizi dayanışmaya götürür. Kendi gücümüzle direnmeye hazırız. Şüphesiz böyle bir müdahale olursa çok farklı güçler hareket geçecektir ama Suriye’de iktidar ve muhalefetiyle herkes bir bütün olur. Suriye’nin elinde bilinen ve bilinmeyen çok önemli kozlar var. Evet bazı bölge ülkeleri ABD ile ortak hareket eder ama bunlar şunu bilir ki Suriye’ye verilen zarar kendilerine verilmiş zarardır. Biz zayıf bir devlet değiliz. Batı ile birlikte hareket edenler bunun karşılığını görecektir ama bu ülkeler Suriye düşerse sıranın kendilerine geleceğini bilmektedir. Rusya ve Çin, Suriye’yi korumak için değil, kendi çıkarlarını korumak için müdahaleye izin vermeyecektir”. Zaman, Faysal Miktat’ın değerlendirmesini doğrulamış, Rusya ve Çin Suriye’nin arkasında yer almış, Türkiye ise NATO’yu harekete geçirmeyi başaramamıştır. Elbette bütün yönetimler gidicidir ama Beşar Esad’ın daha uzun bir süre dayanacağı anlaşılıyor.

UPA: Geçtiğimiz haftalarda Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi lideri Mesud Barzani’nin “… Şimdi mevcut durum ortada, eğer Eylül ayına kadar bu kriz çözüme kavuşturulmazsa, o zaman Eylül ayında referanduma gitme durumu söz konusu olur ve o zaman halk kendisi karar verir” söylemi Türk ve Dünya kamuoyunda bağımsızlık öncesi son mesaj olarak nitelendirildi. Siz tecrübeleriniz doğrultusunda yaşanan bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Arslan Bulut: Barzani’nin bu çıkışının arkasında ne olduğunu görmek için Oslo zürecini hatırlamalıyız. Oslo sürecinde ne oldu? Önce 2009 Nisan ayında yapılan Oslo görüşmesinin tutanakları, bilinmeyen bir merkez tarafından 2011’de internette yayınlandı. Tutanaklardan anlaşıldığına göre görüşmeleri MİT organize etmiyor, doğrudan koordinatör ülke temsilcisinin talebiyle Türkiye ve PKK masaya oturuyordu. Müzakere, adı verilmeyen ama her şeyi kontrol eden ülke temsilcisinin, herkese ne yapmalarını öğütleyen İngilizce konuşmasıyla başlıyor. Bir tercüman Türkçe’ye çeviriyor. Koordinatör ülke temsilcisi toplantıda şöyle diyor; “İki tarafa da bir öneride bulunduk. Mini bir paket tarzında. Nevruz’a doğru iki tarafta da güvenin tekrar tesis edilmesi için bir öneriydi bu. Şunu vurgulamak istiyorum. Bu sadece bizim fikrimizdi. Ne Türk tarafından, ne de Kürt tarafından olumlu yönde herhangi bir teklif aldık. İki tarafın değil, bizim sorumluluğumuz altında girişilen bir inisiyatiftir. Öcalan tarafından üretilen fikirler parlamentoda yasa çıkarılacağı zaman dikkate alınacaktır. Kendisinin parlamento için ürettiği öneriler dikkate alınacaktır”.

Biz iki şeyden bahsediyoruz. Bir kamuoyuna yapılan açıklamalar. Bir de perde arkasındaki gidişat. Bunu kendilerine söyledik. Hem MİT, hem devlet için oldukça riskli. Hali hazırda PKK ile müzakereye oturmuş olmaları bugün kamuoyuna yansırsa CHP ve MHP ne der acaba? Devlet temsilcisi olarak MİT’in elemanlarının burada hem Diaspora temsilcileri, hem de dağ kadrosu ile Oslo’da müzakereye oturmuş oldukları duyulsa ne olurdu? CHP ve MHP ne derdi? Aynı şekilde ne kadar kötü olurdu kendileri için. MİT; PKK ile Öcalan arasındaki mesajları götürüp, getiriyor. Yani bu prosedürler üzerinde birçok zorlukları aşmışlar. Yani devletle PKK arasında müzakereyle sonuçlanamayacaksa eğer; bu tür zorluklardan geçmenin bir anlamı yok. Neden o zorluklardan geçsinler ki?

Görüldüğü gibi Türkiye’yi PKK ile masaya oturtan koordinatör ülkedir ve  “Parlamento, yasa çıkaracağı zaman Abdullah Öcalan’ın isteklerini dikkate alacaktır” diye talimat vermektedir! Peki Abdullah Öcalan’ın istekleri nelerdir? Anayasanın demokratik özerklik temelinde oluşturulması. Yani özerklik. Peki Stockholm sürecinde ne isteniyordu? Özerklik, hatta başlangıçta Türkiye Federasyonu içinde yer alacak “Büyük Kürdistan” değil mi? Bu durumda  “Yeni Anayasa” kimin projesi oluyor? Ve Barzani bağımsızlık ilan etmek için, Türkiye’deki Kürtlere özerklik verilmesi için Yeni Anayasa hazırlanan bir dönemden daha iyi bir dönem bulabilir mi?

UPA: Mülakatımızı Fransa’daki seçim sonuçları ile nihayetlendirmek istiyoruz. Bildiğiniz üzere Sosyalist Parti adayı François Hollande, en önemli rakibi ve mevcut Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’i 2. turda geçerek Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş bulunuyor. Kendisinin seçim sürecinde Sözde Ermeni Soykırımı konusunda ortaya koymuş olduğu tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bundan sonraki süreçte Hollande yönetimindeki Fransa ile Türkiye ilişkilerinin seyrini nasıl görüyorsunuz?

Arslan Bulut: Sarkozy, Doğu Akdeniz Projesi’ni de destekleyen bir çizgideydi. Doğu Akdeniz Birliği demek, İsrail merkezli bir Orta Doğu yapılanmasıdır. Sarkozy, Fransız basınının verdiği bilgilere göre Yahudi asıllıdır ve İsrail emellerine hizmet etmiştir. Dolayısıyla, Türkiye’nin Ermeni iddiaları üzerinden köşeye sıkıştırılması, Büyük Orta Doğu Projesi’nin uygulanabilmesi için bir zemin yaratmak amacıyla da kullanılmıştır. Başkan’ın değişmesi ile Fransa gibi oturmuş bir ülkenin dış politikası değişmez. Ancak Sarkozy’nin kaba tutumu yerine Fransa’nın Türkiye’deki ekonomik çıkarlarını da göz önüne alan daha diplomatik bir çizgi izlerler.

UPA: Değerli cevaplarınız için teşekkürler efendim, iyi çalışmalar.

Arslan Bulut: Ben de teşekkür ederim, iyi günler.

 

Röportaj: Ahmet CEYLAN

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.