2. DÜNYA SAVAŞI’NIN TÜRK DIŞ POLİTİKASINA YANSIMALARI

upa-admin 19 Şubat 2013 16.101 Okunma 1
2. DÜNYA SAVAŞI’NIN TÜRK DIŞ POLİTİKASINA YANSIMALARI

İkinci Dünya Savaşı ile İlgili Genel Bilgiler

İkinci Dünya Savaşı 1939-1945 yılları arasında meydana gelmiş, pek çok kaynağa göre 60 milyonun üzerinde insanın yaşamını yitirmesi ile literatüre geçmiş dünyanın çehresini değiştiren son küresel savaştır. Savaşın başlıca tarafları ise Müttefik Devletler (Birleşik Krallık, Fransa ve sonra sırasıyla Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri) ve Mihver Devletler (Almanya, İtalya, Japonya) olmuştur. İkinci Dünya Savaşı, Yahudi Soykırımı (Holokost) başta olmak üzere kitlesel ölümlerin üst düzeyde yaşandığı ve nükleer silahların kullanıldığı ilk savaş olmuştur. İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin var oluşundan bu yana en kanlı savaş olarak kayıtlara geçmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın Türk Dış Politikasına etkilerini incelemeden önce genel nedenlerini irdelemekte fayda vardır. Genel sebepleri:

  •  Barış antlaşmalarının hakkaniyetsizliği

“İkinci Dünya Savaşı büyük ölçüde Birinci Dünya Savaşı’nın devamı niteliğindedir ve 1919 yılında ortaya konulan düzenlemelerin çözmeye muvaffak olamadığı karmaşalardan doğmuştur. Versailles hükümlerinin ağır şartları ve yüklü tazminat maddeleri, Birinci Dünya Savaşı’nın mağluplarını huzursuz eden hükümlere sahip olmaktaydı. Ayrıca bu hükümler toplumların artı değer biriktirmelerinin önünde engel teşkil edici niteliğe sahiptiler.” [1]

  • Küresel Ekonomik Buhran

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra artan ekonomik sorunlar 1929 Ekonomik Buhranı ile dünya genelinde vücut bulmuştur. Küresel Ekonomik Krizin etkilerinden birisi de ülkelerin iç pazarlarını korumak amacıyla ördükleri geniş gümrük duvarları olmuştur. Dünya ekonomisinin genel kurallarından birisi olarak gümrük duvarlarının güç kazanması o ülkelerde milliyetçi akımların siyaseten rol alışında katalizör etkisi yaratmıştır. Bu dönemle alakalı olarak hafızalarda yer edinen ekonomik gelişmelerden en önemlilerinden birisi de Almanya’da baş gösteren hiper-enflasyondur. 1914 yılında 1 Sterlin 15 Mark’a tekabül ederken Ocak 1923’de 72.000 Mark’a ve aynı yılın Kasım ayında da 21 Trilyon Mark’a ulaşmıştır.[2]

  • Milletler Cemiyeti’nin noksan kalması

Evrensel örgütlenmede bir ilk olan Milletler Cemiyeti gerek büyük güçlerin aldırmazlığı gerekse caydırıcı tedbirler alamaması sebebiyle yeni bir savaşın çıkmasını engelleyici bir rol alamamıştır.

  • Devlet adamlarının menfi tutumları

Sanayileşme sürecini yeterince hızlı tamamlayamamış olan, toprak ve ham madde sıkıntısını en üst perdede hisseden Japon siyaset adamlarının 1931 yılında Çin’e saldırmaları bu maddenin Asya ayağında göze çarpmaktadır. Dönemin Avrupa konjektörüne baktığımızda ise Alman iç siyasi dengelerini lehine yorumlamayı başaran Adolf Hitler’in Nazi rejimi günden güne güç kazanmakta ve bu rejimin türevlerinden sayılabilecek Benito Mussolini kendisine bağlı “kara gömlekliler” teşkilatı ile tüm İtalya’da büyük bir korku yaratmaktadır.

Savaş Yılları ve Dönemin Türk Dış Politikası

İkinci Dünya Savaşı şeklen Almanya’nın Polonya’ya harp ilan etmesiyle başlamış kabul edilse de fiiliyatta 9-10 Kasım 1938 gecesi Nazilerin Yahudi evleri, iş yerleri ve sinagoglarına yapmış oldukları kanlı ve ölümcül saldırılarla başlamıştır. Bu olaylar pek çok ülkede tepkiyle karşılanmış ve ABD 14 Kasım günü büyükelçisini Berlin’den çekmiştir. Dünya genelinde 60 milyon üzerinde insanın ölümüyle nihayetlenen İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı temel olarak “kristal gece” olarak adlandırılan bu tarihe denk gelmektedir.[3]

1939 yılında Alman orduları hızlı bir şekilde Polonya’yı ele geçirmiştir. 17 Eylül’de Sovyetlerin de doğu sınırından saldırıya geçmeleriyle birlikte Polonya savunmaya son vermiştir. Polonya harekâtını tamamlayan Alman orduları kış şartlarının kendisini göstermesiyle birlikte kısa süreli bir duraklama yaşamışlardır. Bu duraklama 1940 yılının bahar ayları ile birlikte son bulmuş ve Almanya batıda bir yıldırım harekâtı başlatmıştır. Danimarka ve Norveç bu harekât sonrasında kolayca ele geçirilmiştir. Yardıma gelen İngiliz güçleri ise geri püskürtülmüştür. Yaşanan bu başarısızlık üzerine İngiliz Başbakanı Chamberlain 10 Mayıs 1940’ta istifa etmiş ve hükümeti savaş konusunda çok daha tecrübeli olan Birinci Dünya Savaşı’nın şöhretli siyasetçisi Winston Churchill devralmıştır. Almanya hız kesmemiş, Hollanda, Belçika ve Fransa’ya saldırmıştır.  Bu saldırı ile birlikte tarihin Fransa açısından en trajik dönemlerinden biri yaşanmıştır. Üstün Alman teknolojisi tankların hızlı ve yıkıcı saldırılarına karşı Fransız orduları ciddi bir direniş gösteremeden teslim olmuşlardır. Almanlar, Fransızlara teslim belgelerini adeta nazire yaparcasına 1918 yılında Almanya’nın teslim antlaşmasını imzaladığı ormanda, aynı trende ve aynı vagonda imzalatarak Fransa açısından İkinci Dünya Savaşı’nı sona erdirmişlerdir. Fransa’nın hızlı bir şekilde Almanlar tarafından işgali ile birlikte İngiltere Avrupa’da yalnız kalmıştır.  İngilizlerin tarihsel süreçten gelen donanma ve deniz kuvvetleri gücü ile yoğun yatırımlarla sağlamlaştırılan hava kuvvetleri, Alman ordularına karşı kıyasıya mücadele vermişlerdir. 1941 yılında Alman orduları artan çıkar çatışmaları ve Romanya işgalinin yarattığı gerginlik sebebiyle farklı kollardan Sovyet sınırına dayanmışlardır. Yaklaşık 3 milyon civarında Alman askeri, savaş donanımları henüz tam olmayan Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma teçhizatlarla direnmeye çalışan Sovyet Birlikleri’ni büyük bir geri çekilmeye zorlamışlardır. Planlandığı gibi SSCB’nin bu harekât sonrasında teslim olmaması, uğradığı büyük kayıplara rağmen hala mevcudiyetini koruması ve ağır kış şartlarının etkisi ile Alman orduları evvela manevi akabinde ise maddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmışlardır. Bu harekât taarruz kuvvetlerinin kış şartlarını planlamadaki yetersizliği nedeniyle askeri stratejiler tarafından 2.Napolyon vakası olarak nitelendirilmiştir. Bu sırada ise savaşın ve dünyanın kaderini değiştiren olay patlak vermiş ve Japonların beklenmedik saldırısından (Pearl Harbour) sonra ABD İkinci Dünya Savaşı’na dâhil olmuştur. Bu dâhil oluştan sonra savaşın adeta kaderi değişmiş ve kademeli olarak Alman orduları geri çekilme sürecine girmişlerdir. Amerikan teknolojisi ile desteklenen İngiliz direnişi, taze ve yıpranmamış Amerikan kuvvetleri ve insan seli olarak nitelendirilen Sovyet ordusu ile karşı karşıya kalan Alman kuvvetleri, müttefiki İtalya’nın da stratejik olarak başarı elde edememesi ile (İtalya’nın Yunanistan saldırısı) yenilgiye giden yolun önünü kapatamamışlardır. İkinci Dünya Savaşı ise bu şartların sonucunda Japonların iki nükleer silahla bombalanmasının akabinde 2 Eylül 1945 tarihinde kayıtsız şartsız teslim olmasıyla son bulmuştur.

Dönemin Türk Dış Politikası

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra İngiltere ve Fransa ile bir ittifak anlaşması imzalamış olsa da ülkenin bütünlük ve bağımsızlığını korumak amacıyla hareket edip savaşa girmemek için azami gayret sarf etmiştir ve buna istinaden savaşın gidişatına göre değişen politikalar uygulamıştır. Dönemin devlet adamları yakın tarihten ders alır, serüvenci olmaktan uzak ve barışçı politikalar izleme gayesinde bulunmuşlardır.

İkinci Dünya Savaşı ile ilgili tanımlanan ilk ciddi tehdit esasen İtalya üzerinden olmuştur. İtalya’nın saldırgan politikalarının adeta bir tezahürü niteliğinde olan Mart 1934 tarihli Mussolini’nin konuşması, İtalya’nın tarihi hedeflerinin Asya ve Afrika’da olduğunu ifade eder niteliktedir. Dönemin Roma’daki Türk Büyükelçisi bu konuşmanın altında kalmayarak İtalyan hükümetine geri adım attırmış olsa da iki ülke arasındaki ilişkilerin üzerinde kara bulutların dolaştığını dünya kamuoyu bu olay ile fark etmiştir.

28 Ekim 1940 tarihinde İtalya’nın Yunanistan’a saldırması Türkiye’yi ciddi anlamda endişelendirmiştir. Türk ordusu ağırlık merkezini bu bölgeye kaydırmış ve Türkiye’nin tehdit algılaması bir anlamda değişmiştir. Ağırlık doğu sınırlarından batıya çevrilmiştir. Bu esnada Almanların çeşitli Ege adalarını işgal etmesi ve Romanya’ya karşı harekât başlatması Türk-Sovyet yakınlaşmasını doğurmuştur.

Almanya’nın savaşı kazanma ihtimaline karşı Türk devlet adamlarının isteklerine uygun olarak, 18 Haziran 1941’de Türk-Alman Saldırmazlık Paktı imzalanmıştır.

22 Haziran 1941’de Almanya, SSCB’ye savaş ilan edince Türkiye tarafsızlığını ilan etmiştir. İngiltere ve SSCB arasında Almanya’ya karşı birlikte mücadele etme anlaşması imzalanmıştır. Türkiye’nin boğazları açmaması üzerine ise İngiltere, Sovyetlere yardım iletebilmek için İran’ı işgal kararı almıştır. Bu esnada Almanlar Sovyetlerin Türkiye üzerindeki taleplerini açıklamak suretiyle Türk kamuoyunu ciddi anlamda konu ile alakadar etmiştir. İngilizler ve Sovyetler ise Türkiye’deki konu ile ilgili endişeleri gidermekle meşgul olmuşlardır.

Savaşın gidişatı boyunca iki tarafında Türkiye’yi savaşa sokma gayretleri itina ile devam etmiştir. Churchill ile İnönü 30 Ocak- 1 Şubat 1943 tarihleri arasında Adana’da buluşarak bir takım görüşmelerde bulunmuşlardır. İngilizlerin Türkleri savaşa sokmak yönündeki gayretlerine karşın Türk tarafının ağırlıklı savunma noktası Türk ordusunun malzeme bakımından ciddi bir ikmale gereksinimi olduğu ve hazinenin mali yardıma ihtiyacı olduğu doğrultusunda olmuştur.

28 Kasım-1 Aralık 1943 tarihleri arasında Roosevelt, Churchill ve Stalin arasında gerçekleştirilen Tahran konferansında Türkiye’nin savaşa girmesi konusu ivedililikli olarak görüşülmüştür. Churchill Türkiye’yi savaşa sokmayı teklif edince Stalin ilk kez bu konuda çekimser bir tutum almıştır. Konferans sonunda Türk hava alanlarının müttefikler tarafından kullanılması ve 15 Şubat 1944 tarihine kadar Türkiye’nin savaşa sokulması ve bunun Türkiye’nin savaş sonunda galip devletler arasında yer alabilmesi için son fırsat sayılması kararlaştırılmıştır.[4]

4-7 Aralık 1943 tarihleri arasında Churchill, Roosevelt ve İnönü’nün katılımları ile Kahire Konferansı yapılmıştır. Tahran’da konuşulan hususlar İnönü ye bildirilmiştir. İnönü ise gerekli hazırlık ve yardımın gerçekleştirilmesi sonucunda savaşa girilebileceği hususunda ilk kez yeşil ışık yakmıştır. İngiltere ve ABD Dış İşlerinin ardı ardına vermiş oldukları notalar sonucunda Türkiye Almanya’ya yaptığı krom sevkiyatını 21 Nisan 1941 tarihinde durdurmuştur. Türkiye 2 Ağustos 1944 tarihinde Almanya ile ilişkilerini kesmiştir.

Türkiye savaşın sonlarına doğru 23 Şubat 1945 tarihinde Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş ve bu sayede San Francisco Konferansı’na davet edilerek Birleşmiş Milletlerin kurucu üyeleri arasında yer almıştır. Türkiye’nin savaşa geç dahil oluşunun hoş karşılanmadığı savaş sonrasında galip devletler tarafından pek çok hususta belli edilmiştir. Bunların başında ise Sovyetlerin, Boğazlar ve Türkiye’nin doğu sınırları ile alakalı istekleri yer almıştır.[5]

Özetle Türk devleti savaş boyunca adeta bir satranç oynamıştır. Savaşın Alman üstünlüğü ile geçen dönemlerinde Almanya’ya yakınlığı ile bilinen siyasetçiler ön saflara çıkarılmış, konumları sağlamlaştırılmış, ikili ilişkilerde kendilerinden fayda sağlanmıştır. Savaşın ilerleyen yıllarında ise Almanya’nın siyasal, ekonomik ve askeri üstünlüğünü kaybetmesi ile birlikte Almanya ya yakınlığı ile bilinen siyasetçi ve bürokratlar birer birer tasfiye edilmiştir. Bu konuda muhtelif iddialardan birisi de Türk ordularının son Mareşali Orgeneral Fevzi Çakmak’ın uzun yıllardır devam ettirdiği Genelkurmay Başkanlığı görevinden rızası olmadan emekli edildiği doğrultusundadır. İlerleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi’nden peşi sıra siyasi teklifler almış olmasına rağmen bunları değerlendirmeye bile koymamış olmasına karşılık, Demokrat Parti’den gelen ilk teklifi kabul etmesi çok sevdiği görevinden rızası olmadan emekli edildiği hususunda manidar bir görüntü oluşturmuştur. Ayrıca Turancılık davası da kimi siyasi otoritelere göre İkinci Dünya Savaşı’nın gidişatı ile alakalı olarak ortaya atılmış konjektürel bir davadır. Sonuç olarak tüm bu olay, olgu ve sürtüşmelere karşılık başta İnönü olmak üzere Türk devlet adamlarının olağanüstü gayretleri ile Türkiye savaş dışında kalmış ve harbin yıkıcılığından mümkün olduğunca uzak tutulmuştur.

Aslıhan GÜDEK/UPA Ege Üniversitesi Temsilcisi

KAYNAKLAR

– ADOLF HİTLER-KAVGAM kitabından faydalanılmıştır. [1]

– BASKIN ORAN-TÜRK DIŞ POLİTİKASI sf. 402 [2]

– http://tr.wikipedia.org/wiki/Kristal_Gece [3]

– DR. ŞULE SEVİNÇ KİŞİ-ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ sf. 240 [4]

– Savaş sonrasında Türkiye’nin NATO üyeliğine de sebep olan Sovyet tehditleri en üst seviyeye ulaşmış olsa da makalenin ana içeriği ile doğrudan bir bağı olmadığı için bu çalışmada ilgili konuya yer verilmemiştir. [5]

– Prof. Dr. Tanju TOSUN’un ders notlarından faydalanılmıştır.

One Comment »

  1. resul 13 Mart 2014 at 09:03 - Reply

    2. dünya savaşının başladığı günlerde Almanya’nın Türkiye savaşa gireceği takdirde batı trakya ve ege adalarından toprak vaad etmiş fakat Türkiye bu durumda tarafsız kalacağını beyan etmiştir.
    peki müttefik devletler savaşa girme karşılığında Türkiye ye ne vaad etmiştir bu konuda neler söyleyebilirsiniz.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.