BRZEZINSKI VE FRIEDMAN’A GÖRE ABD’NİN İRAN POLİTİKASI NASIL OLMALI?

upa-admin 28 Ocak 2014 3.129 Okunma 0
BRZEZINSKI VE FRIEDMAN’A GÖRE ABD’NİN İRAN POLİTİKASI NASIL OLMALI?

Mevcut İran-Batı Yakınlaşmanın Küresel Politikalara Etkisi

Zbigniew Brzezinski ve George Friedman, çağımızın en önemli stratejistleri arasında gösterilmektedir. Brzezinski’nin 2012 senesinde yayınlanan “Stratejik Vizyon: Amerika ve Küresel Güç Buhranı” adlı kitabında önümüzdeki dönemde Amerikan dış politikasının nasıl olması ve nelere dikkat etmesi gerektiği yönünde birtakım dikkat çekici tespitler bulunmaktadır. Friedman ise 2011 senesinde yayınlanan “The Next Decade” adlı kitabında şu anda hangi konumda bulunduğumuzu ve gelecekte hangi jeopolitik gelişmelerin bizi beklediği yolunda öngörülerde bulunmaktadır.

Bu kitaplarda ele alınan en önemli konulardan birisi ise İran’a yönelik politikalardır. Friedman’a göre Irak’ın parçalanmasıyla Arap yarımadasındaki tüm unsurlar beraber harekette bulunsalar bile Tahran’a karşı koyamazlar. Buna ilaveten, Friedman’a göre Tahran’ın nükleer silahları ortadan kaldırılsa bile yine Basra Körfezi’nin hâkim gücü halini alırdı. İran, nükleer tesislerine saldırıldığı takdirde, dünyada deniz yoluyla taşınan petrolün takriben % 45’inin dar bir kanaldan geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatmayı deneyebilirdi. Tahran, gemilere saldırı yapabilecek füzelere ve daha da mühimi mayınlara sahiptir. Eğer Tahran boğazın mayınlanması konusunda başarı sağlar ve Washington buranın yeterince güvenilir bir biçimde temizlenmesi konusunda başarısız olursa, bu hat kapatılabilir. Bu, petrol fiyatlarının muazzam şekilde artmasına yol açar ve küresel ekonomide yaşanan iyileşmeyi durdurur. İran’ın nükleer tesislerine İsrail tarafından gerçekleştirilebilecek odaklanmış bir izole saldırı ise, Tel-Aviv’in kendi sonuna yol açması manasına gelir ve Tahran’ı her zamankinden tehlikeli hale getirir. O tesisleri ikincil zarar görmeden ortadan kaldırmanın tek yolu, İran’ın donanmasına saldırı yapmak ve konvansiyonel imkânlarını asgariye indirmek için hava saldırıları tertip etmektir. Friedman bu tür bir saldırının aylarca sürebileceğini ve sonucunun daha evvelki hava saldırıları gibi kesin olmayacağına işaret etmektedir.

Friedman, Washington’un bölgedeki stratejik hedeflerine ulaşmasına yönelik olarak Irak’taki askeri varlığından yararlanmadan ve bölgede bulunan askeri varlığını artırmadan Tahran’a karşı dengeyi tesis edecek bir yol bulmasının gerekli olduğunun altını çizmektedir.  Gelecek 10 senede Tahran hakkında en çok istenen seçenek, şu an için hayal edilemez olarak nitelendirilen bir hamle vasıtasıyla gelecek. Bu hamle, olasılık dışı görünen stratejik durumlarda Roosevelt ve Nixon’ın tercih ettiği yollarla aynıdır: Daha önce stratejik ve ahlaki tehdit olarak görülen ülkelerle ittifak kurmak. Roosevelt, Stalin’in Rusya’sı ve Nixon da Mao’cu Çin ile ittifak tesis etmişti. Her iki girişim de daha tehlikeli olarak nitelendirilen üçüncü bir gücü dengelemek amacına yönelikti -ilkinde Nazi Almanyası, ikincisinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği. Washington benimsenemez seçeneklerle yüz yüze kaldığı zaman, stratejik menfaat ahlaki tiksintiye üstünlük kurdu. Friedman’a göre bölgedeki koşullar bugün Washington’u Tahran’a karşı benzer bir durumla yüz yüze getirdi.  Bu ülkeler birbirinden hiç hoşlanmamaktadır. Fakat iki ülke birbirini kolaylıkla ortadan kaldıramaz. Ayrıca birtakım ortak çıkarlara da sahip durumdadırlar. Amerikan Başkanı stratejik hedeflerine ulaşmak için elini Tahran’a uzatmak zorundadır. Beyaz Saray’ı bunu yapmaya yönlendiren “olasılık dışı görünen stratejik durum”, petrolün Hürmüz Boğazı’ndan akışını temin etmek ve bunu dünyanın o bölgesindeki askeri gücünde indirime gitmesinin gerekli olduğu bir dönemde yapma gerekliliğidir.

Tahran’ı anlaşmaya yapan iten en kayda değer sebep, Washington’u tehlikeli ve öngörülemez olarak değerlendirmesidir. Tahran, on yıldan kısa bir zaman zarfında kendisini hem doğusunda, hem de sınırlarında Amerikan güçleriyle beraber buldu. İran İslam Cumhuriyeti’nin en başta gelen stratejik menfaati rejimin devamının sağlanmasıdır. Irak’ın bir daha kendisine yönelik önemli bir tehdit arz etmemesini mümkün kılmak da bir diğer önemli hedeftir. Friedman ayrıca kendisine karşı bazen rakip, bazen de tehditkâr olan Sünni Müslümanlara karşı İran’ın otoritesini sağlamlaştırmasının gerekli olduğunu belirtmektedir.

George Friedman’a göre Tahran-Washington arasında yakınlaşma/yumuşama hakkında bu ülkelerin hedeflerindeki benzeşmeleri göz önünde bulundurduğumuzda birtakım tespitler yapmak mümkündür. Beyaz Saray, birtakım Sünnilere karşı savaş durumundadır ki bunlardan bazıları aynı esnada Tahran’ın da hasmıdırlar. Tahran,  doğu ve batı sınırlarında ABD’nin mevcudiyetinden rahatsızdır. Friedman, Washington’un da buralarda yer almak arzusunda olmadığını ifade etmektedir. Diğer bir husus ise Washington Hürmüz Boğazı’ndan petrolün güvenli ve engelsiz bir biçimde aktığını görmeyi arzu etmektedir. İran ise bu akışı kesmemek, aksine bu akıştan fayda sağlamak istemektedir. Tahran, Washington’un yalnız başına güvenlikleri bakımından en büyük tehdit olduğunun idrakindedir. Onlar için en hayati husus; “ABD sorununu çöz ve rejimin devam etmesini garantile” şeklindedir. ABD, Irak’ta uzun dönemde büyük çaplı bir kara birliği konuşlandırma konusunda açıkça gönülsüzdür. Buna yönelik atacağı en önemli adım ise,  bölgedeki problemlerin çözümü için İran’la uzlaşmaktır.

Tahran, Friedman’a göre hâlihazırda önemli bir egemen güçtür. Washington, Tahran’ın komşuları üzerindeki dolaylı nüfuzunu engellemeye ihtiyaç duymamaktadır. Tahran’ın konumu bölgesel projelere sağladığı finansal katkıdan, OPEC kotaları üzerindeki kayda değer etkilere ve Arap ülkelerinin iç politikalarına yönelik yaptığı göreceli etkiler arasında değişmektedir. İranlılar yalnızca biraz baskı ortaya koyarak uzun bir ambargonun ertesinde petrollerinin tekrar pazara çıkmasıyla üstünlük elde ederler. Buna ilaveten ekonomilerine bir kez daha yatırımlar geldiğini görebilirler. ABD’nin anlayışında, Tahran’ın bölge egemenliğinin sınırları söz konusu olurdu. Başka konularda Tahran, Washington ile tesis edeceği ittifakın etki alanının nimetlerinden faydalanabilir. Bu, çizgiyi geçip doğrudan ABD işgaline yol açacak hiçbir şeye girişemeyeceği anlamına gelmektedir. Zaman içerisinde İran’ın gücü bu açık anlayış kapsamında yükselirken hem Beyaz Saray hem de Tahran bu durumdan menfaat elde ederler. Stalin ve Mao’yla akdedilen anlaşmalardaki gibi ABD-İran ittifakı da tatsız ama gerekli ve aynı esnada geçici mahiyette olur.

Friedman, bir ABD-İran uzlaşısının ABD’nin Suudilerle olan tarihi münasebetlerinin parametrelerini yeniden ortaya koyacağına dikkat çekmektedir. Suudilerin hem Washington’u menfaatlerinin garantörü olarak değerlendirmesi hem de Tahran ile bir tür politik uzlaşıya varması gerektiğini vurgulayan yazara göre o zaman Basra Körfezi’nin jeopolitik dinamiklerinin herkes için değişecektir. Tel-Aviv’in Tahran nükleer programını ortadan kaldırmak gereksinim duyduğu uzun süreli hava saldırı imkânı sınırlıdır. Basra Körfezinde jeopolitik yapılanmayı yeniden kuracak askeri kuvvete sahip bulunmamaktadırlar. Buna ek olarak güvenliğe kavuşmuş batı sınırı ve Basra Körfezi hâkimiyeti rüyası kendisine sunulduğu takdirde Tahran uzlaşmayadaha fazla yatkın olabilir. Bu fırsatlarla mukayese edildiğinde Tel-Aviv onlar açısından ufak, uzak ve sembolik bir konu teşkil etmektedir.

Şu ana değin, İran Hürmüz Boğazı’nda bir tepkide bulunması ve bunun neticesinde Washington’un çatışmanın içine çekilmesi ümidiyle Tel-Aviv’in Tahran’a tek yanlı saldırı opsiyonu bulunmaktaydı. Washington ve Tahran uzlaşmaya varacak olurlarsa Tel Aviv’in Washington politikası üzerinde böyle bir etkisi bulunamaz. Tel-Aviv’in saldırı gerçekleştirmesi durumunda ülkenin ümit ettiği bir zincirleme reaksiyondan daha çok pek de arzu edilmeyen bir ABD tepkisi tetiklenebilir.

Friedman, mevcut ABD başkanının Şii egemenliğindeki İran’ın Sünnilere olduğu kadar Amerikalılara da düşmanlık duyduğuna ve bu ittifakın El Kaide ile savaşta yararlı olacağına dair siyasi bir marifet ortaya koymasının zorunlu olduğunun altını çizmektedir. Bu esnada iki güçlü lobi olan Suudiler ve İsrailler buna karşı çıkacaktır. Neticede bu durum Beyaz Saray açısından birkaç avantaj ortaya çıkaracaktır. Bunlardan ilki Tel Aviv’in menfaatlerine temel olarak bir tehdit oluşturmayan bu girişim Washington’un Tel-Aviv tarafından kontrol edilmediği ortaya koyacaktır. İkincisi,  genel olarak popüler olmayan bir ülkeye, Suudi Arabistan’a  –  Washington’da arzu ettiğini elde etmeyi alışmış bir devlete –  Washington’un farklı opsiyonlara sahip olduğunu göstermiş olacaktır. Kendi açılarından Suudilerin gidecek bir yerleri bulunmamaktadır. Amerika-İran uzlaşında Washington onlara ne garanti sunarsa onunla yetinmek zorunda olacaklardır. George Friedman, bu uzlaşının Tahran’la aralarında 30 senelik husumeti hatırlayan Amerikan halkını sinirlendireceğini ifade etmektedir. Mevcut başkanın bu hamleyi yaparken bunu ülkeyi daha büyük tehlikelerden koruma söylemleri ortaya koyarak pazarlaması gerekmektedir. Pek tabii ki barışılamaz olanla barışmanın iyi bir örneği olarak Pekin’den de istifade edecektir. Başkanın yabancı lobilerin şiddetli tartışmalarıyla mücadele etmesi ve konuyu uzlaşmaya vardırması Friedman’a göre zorunluluktur. Fakat en nihayetinde ahlaki yoluna devam etmeli, Tahran’ın Washington’a Stalin ve Mao’dan daha yakın bir konumda olduğu akıldan çıkartılmamalıdır.

Brzezinski’ye göre bazı özel devletlerin hemen tehlikeli bir hale gelmelerine ilaveten Amerika’nın düşüşünün tüm Orta Doğu’nun siyasi istikrarının altını oyacak şekilde tektonik değişiklikleri harekete geçirmesiyle ilgili daha genel bir olasılığın dikkat alınması gereklidir. Farklı derecelerde olmasına rağmen bölgedeki tüm devletler 2011 senesinin başlarında görüldüğü gibi iç popülist baskılara, sosyal huzursuzluğa ve dini aşırıcılığa karşı savunmasız durumda kalmaktadırlar. Eğer Amerika’nın düşüşü İsrail-Filistin sorununun hala çözülememiş olmasıyla birlikte gerçekleşirse, bu konudaki başarısızlık o zaman karşılıklı olarak kabul edilmiş iki devletli bir çözüm bölgenin politik atmosferini daha da alevlenmesine yol açabilir. O zaman Tel-Aviv’e karşı bölgesel düşmanlık daha da güç kazanmış olacaktır. Algılanan Amerikan zayıflığının bölgedeki daha güçlü devletleri özellikle İsrail ve İran’ı öngörülen tehlikelere yönelik önleyici müdahaleler gerçekleştirmesi varsayımında bulunmak mantıklıdır. Bu şartlarda taktiksel üstünlük için gerçekleştirilen temkinli mücadeleler bile yerel şiddet patlamalarına yol açacak ve Hamas ve Hizbullah dâhil olduğu ve de İran’a karşı İsrail tarafından desteklenen durumlar daha ileri aşamalarda daha geniş ve daha kanlı askeri karşılaşmaların yanı sıra yeni intifadalara da yol açabilir. Lübnan ve Filistin gibi zayıf yapılar sivil ölüm sayılarında özellikle çok yüksek bir bedel ödeyebilirler. Bundan daha kötüsü bu tarz çatışmalar İsrail ve İran arasında saldırılar ve karşı saldırılar ile korkunç boyutlara çıkabilir.

Olayların son zamanlardaki durumu Birleşik Devletler İran ile doğrudan çatışma durumunda kalmasına meydan verebilir. Irak ve Afganistan’daki savaşlardan ( ve tabii ki Pakistan’daki savaş) zarar görmüş durumda olan bir Amerika için konvansiyonel savaş arzu edilen bir seçenek olmasa da Birleşik Devletler, İran’a acı verici stratejik zararlar vermenin yanı sıra nükleer tesislerine de saldırmak için hava üstünlüğüne güveniyor olacaktır. Sonuçta meydana gelecek insan kaybı, Amerika’ya uzun zamandır düşmanlık besleyen İran milliyetçiliğin içine nüfuz ederek daha sonrasında İslamcı köktenciliğin İran milliyetçiğiyle karışmasına yol açacaktır. Orta Doğu’daki geniş çaplı İslamcı radikalizm ve aşırıcılık daha da alevlenmiş olacaktır ki bunun dünya ekonomisi için olası zarar verici sonuçları olabilecektir. Bu koşullar altında Rusya, enerji fiyatlarının artışından ekonomik olarak ve Müslüman öfkesinin doğrultusunun kaymasıyla ve İslami duyguların ABD’ye yoğunlaşmasından ötürü siyasi açıdan açık bir biçimde fayda sağlayabilecektir. Türkiye, İslamcı mağduriyet hissine karşı daha sarih bir biçimde sempati duyar hale gelebilir ve Çin bölgede kendi çıkarlarının peşinden koşmak için daha rahat harekette bulunma imkânına sahip olabilir.

2013 yılının sonlarında ve 2014 yılının dünya gündemini meşgul eden en önemli konulardan birisini İran İslam Cumhuriyeti ve P5+1 ülkeleri arasında Tahran’ın nükleer programı konusunda varılan anlaşmadır. Tahran, bu anlaşmaya göre nükleer programını durduracaktır. Aslında bu gelişmelere yol açan olay 2013 Haziran ayında İran’da yapılan devlet başkanlığı seçimlerini reformcuların adayı olarak gösterilen Hasan Ruhani’nin kazanmasıdır. Cumhurbaşkanlığına seçildikten sonra ılımlı bir politika takip etmeye başlayan Ruhani, Batı ülkelerine bu konuda sinyaller göndermeye başlamıştır.

İran ile yakınlaşmanın en mühim aşamalarından birisini BM Genel Kurul toplantıları esnasında ABD Başkanı Barack Obama ve İran Cumhurbaşkanı Ruhani oluşturmaktadır. Birleşik Devletler’deki birçok üst düzey yetkili ve akademisyene Washington, Tahran’a karşı sert politikalar izlemeyi bırakmalıdır. Çünkü bu İran’ın daha radikalleşmesine yol açmaktadır. İran’a askeri müdahale dâhil her seçenek masadadır söylemi İran’ın tutumundan geri atmamasına yol açmaktadır. Nitekim Brzezinski ve Friedman’ın söylemlerine baktığımız zaman bunu görmek mümkündür. İkisi de ABD’nin İran ile eninde sonunda uzlaşmak olduğunu ve bölgesel problemlerin çözümünde Tahran’ı dışlamanın bir işe yaramadığı vurgulamaktadırlar.

iran deal

Kaynak: http://www.irandailybrief.com/wp-content/uploads/2014/01/image009.jpg

Tabii ki mevcut yakınlaşmadan hoşnut olmayan İsrail ve Suudi Arabistan bazı ülkeler bulunmaktadır. Onlara göre İran’da cumhurbaşkanının değişmesi, İran’ın kendilerine yönelik politikalarında herhangi bir değişikliğe yol açmayacaktır. Şu da unutulmamalıdır ki, özellikle Amerika’daki İsrail lobisi bu yakınlaşmayı şiddetli eleştirmektedir. Öte yandan Tahran’ın bu anlaşmanın koşullarına ne kadar riayet edeceği de ayrıca ele alınmalıdır. Batı ülkelerinin Tahran’ın anlaşmaya uymaya devam etmesi durumunda hangi tavırları alacakları – yaptırımları gevşetmek, ekonomik ödüller vermek, İran petrolün uluslararası piyasalara akışı önündeki kaldırmak gibi bu noktada önem kazanmaktadır. Kısacası İran’a karşı “Havuç mu Sopa mı” politikasının ağırlık kazanacağı önümüzdeki dönemde uluslararası konjonktürdeki gelişmelere bağlı olacaktır. İran’ın petrol ve doğal gaz piyasalara girişini izin verilmesi durumunda bölgesel enerji projeler – Güney Gaz Koridoru – bu gelişmeden doğrudan etkilenecek ve de Tahran’ın hidrokarbon kaynaklarının geliştirilmesi ve dünya pazarlarına taşınması konusunda işbirliği ve rekabete dayalı mücadelelerin önümüzdeki senelerde yaşanabileceği öngörülmektedir. Ayrıca bu yakınlaşma, bölgesel sorunların ele alınmasında ve çözümünde dikkat çekici inisiyatiflere ve bunun sonuncunda kayda değer gelişmelere yol açabilir.

 

Sina KISACIK

KAYNAKLAR

– George Friedman. The Next Decade Where We’ve Been… and Where We’re Going. United States: Doubleday, 2011.

– Zbigniew Brzezinski. Strategic Vision: America and the Crisis of Global Power. New York: Basic Books, 2012.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.