AVRUPA BİRLİĞİ’NİN 2014 SINAVI

upa-admin 04 Haziran 2014 1.729 Okunma 0
AVRUPA BİRLİĞİ’NİN 2014 SINAVI

AB 2014 Sınavı

Ekonomik büyüme, istihdam, sosyal sistem, küresel güç, kriz yönetimi, liderlik ve uzak görüşlülük… Avrupa Birliği’nin 20. yüzyıldan, 21. yüzyıla değişmeyen sınavları. Sadece bazı sınavlar daha zorlu oluyor döneme göre.

2014 yılı Avrupa’nın liderlik ve uzak görüşlülük ile yola devam edebilmesi için kritik bir yıl olacak. Avrupa Parlamentosu seçimleri, AB Komisyonu ve AB Konseyi başkanların belirlenmesi Brüksel siyasetinin odak noktası olmaya başladı. Ayrıca AB’nin Dış Politika Temsilcisi ve Avrupa Parlamentosu başkanları da üye devletler arası müzakere sepetinde.  Eşzamanlı olarak, ekonomik büyüme göstergelerindeki olumlu eğilimler siyasi iyimserlik kaynağı, fakat halka somut yansımalar için henüz erken. Nitekim, krizin ve yeterli başarıyla uygulanamayan Avrupa politikalarının etkisiyle tetiklenen aşırı sağın güçlenmesi eğilimleri Avrupa projesine inanan sol ve merkez sağdaki herkesi üzüyor.

2013 yılı içinde seçim atmosferi kendisini hissettirmeye başlamıştı. Her ülkede o ülkenin seçim sistemine ve partilerine göre listelerin hazırlanması için farklı bir yöntem uygulanabiliyor. Bazı Avrupa Parlamentosu milletvekilleri şimdiden koltuklarını garantilerken, bazıları bölgelerinde ve hatta parti içinde kampanyalarını sürdürüyor. Avrupa Parlamentosu Milletvekili görevinin algılanışı da ülkeden ülkeye değişiyor. AB’ye daha şüpheci yaklaşan ülkelerden olanlar seslerini duyuramamaktan, partilerinin kendilerini ve Brüksel’deki çabalarını yeterince takdir etmemesinden şikâyet ediyor. AB konusunda daha bilinçli olan ülkelerdeki milletvekili adayları ise, Avrupa gündemi ile ülkelerinin ulusal ve yerel öncelikleri arasında daha rahat görevdeşlik yaratabiliyor.

Siyasi zafiyetlerin bedeli

Avrupa Birliği’nin başarı öyküsünü güçlendirme ve ileriye taşıma çabaları son yıllarda zayıfladı. Roma’da 2004’te imzalanan, Avrupa Anayasası olarak da tanınan uluslararası antlaşma bazı üye ülkelerde referanduma sunularak reddi sonucunda yürürlüğe girememişti. Gereksiz karmaşık bir antlaşmaydı fakat yine de bugüne etkisi olumlu olurdu. Avrupa Anayasası yürürlüğe girmiş olsaydı AB’nin bugüne dek yapmış olduğu tüm antlaşmalar tek bir metin haline gelecek ve Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi de uygulamaya geçmiş olacaktı. Popülizm seline kapılarak buna engel olan bazı ulusal siyasetçiler AB’nin ihtiyaç duyduğu yapısal reformları engellediler. Böylece bir kaç yıl içinde kapıyı çalacak olan ekonomik ve mali krize zamanın gereklerine göre yenilenmemiş, güçlenmemiş bir siyasal sistemde yakalandılar.

Kamuoyu iletişimi başarısız biçimde yönetilen Avrupa Anayasası süreci rafa kalktı. Haziran 2007’de AB bu anayasanın yerine geçecek bir antlaşma oluşturmak amacıyla görüşmelere başlanması kararını aldı. Süreç sonunda Ekim 2007’de Lizbon Antlaşması imzalandı, halkoylamasına sunuldu. Aralık 2009’da da yürürlüğe girdi. Geç kalınmıştı. 2008’de ABD’den başlayarak 2009’dan itibaren Avrupa’yı da etkisine alan küresel ekonomik kriz günümüze kadar farklı etki dalgaları ile devam etti. Euro bir finansal sistem olarak ekonomik açıdan değil, esas olarak siyasi yönetim sistemi ve araçları açısından zayıf kaldı. Bu deneyim Avrupa Birliği projesinin Avrupa halklarına yönelik iletişimindeki başarısızlığı da gün yüzüne çıkardı. Siyasi maliyeti olan her kararda ulusal siyasetçilerin suçu Brüksel’in üzerine atarak sorumluluktan kurtulma, başarı öykülerinde krediyi kendilerine saklama alışkanlıkları bu kez kendilerini ayaklarından vurmuştu.

2009 yılında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde % 42,9’luk katılım oranı ile tarihinin en düşük katılımlı seçimini yaşayan Avrupa Parlamentosu için 2014 seçimleri önemli bir mesaj olacak. Katılım düzeyindeki bu düşüklük Avrupa Parlamentosu’nun demokratik meşruiyetinin sorgulanması sorununu da getiriyor. AB üyesi ülkeler, partiler Brüksel’i ve Avrupa projesini Avrupa haklarına anlatmak ve halkın taleplerini anlamak için bir kez daha önemli bir fırsat yakalayacaklar. Yurttaşlar da seslerini yükseltmek için yeni bir randevuya sahipler. Bu tarihi fırsatın iyi değerlendirilmesi sadece Avrupa için değil tüm bölge ve küresel dengeler için de önemli bir anlam taşıyor. Avrupa, halkı ile yeniden buluşmak üzere bir kez daha gün sayıyor.

AB projesi öncelikli olmaya devam ediyor

Mayıs 2014’de seçmenin karşısına çıkacak olan Avrupalı siyasi partilerin işi kolay değil. German Marshall Fund tarafından her yıl yayımlanan Transatlantik Eğilimler raporu bir dizi öncelikli iletişim ve liderlik alanına işaret ediyor:

►    AB ülkeleri içinde AB’nin de dünyada güçlü bir  liderlik sergilemesini arzulayanların oranı % 70. Avrupa algısındaki olumluluk Birliğe 2007 yılında katılan Bulgaristan ve Romanya’da en yukarıda: % 88 ve % 84. Bu ekonomik düzeyi en gerideki ülkeleri ilginç olarak Birliğin en güçlü ülkesi Almanya % 75 ile takip ediyor. Diğer tüm AB üye ülkelerinde, üçte iki çoğunluk AB’yi olumlu buluyor.

►    AB’nin, üye devletlerin ekonomi ve bütçe politikaları üzerinde daha fazla yetkisi olması konusu henüz ortada: tüm AB ülkelerinde yanıt verenlerin ortalama % 57’si ulusal ekonomi ve bütçe politikası yetkisinin korumasından yana. Tek istisna, % 53’lük bir çoğunluğun AB’nin bu konularda daha fazla yetkisi olması gerektiğine inandığı Almanya. Son krizin bir etkisi. Almanlar AB kanalı ile diğer ülkelerin ekonomik disiplinini denetim altında tutmaya önem veriyor.

►    AB’ye karşı genel ekonomik güven ise çok güçlü. Avrupalıların neredeyse üçte ikisi, AB üyeliğini kendi ekonomileri için iyi görüyor. Ancak bu rakam 2011 yılındaki % 67’ye göre 6 puan gerileyerek bu yıl % 61 olmuş.

►    Araştırmanın yapıldığı AB üyesi ülkelerde yanıt verenlerin  % 56’sı kendi ulusal hükümetlerinin ekonomik yaklaşımını beğenmediklerini belirtirken, % 42’si onaylıyor.

Bu veriler de gösteriyor ki, Avrupa’da artan aşırı sağ ve AB karşıtı eğilimlere rağmen çoğunluk “makul” olmaya ve AB’nin kendileri için bir barış, güvenlik ve sosyo-ekonomik güç birliği projesi olduğunu düşünmeye devam ediyor. Önümüzdeki dönemde Avrupa Parlamentosu’nda güçlü bir AB karşıtı gruplaşma belirecek. Buna karşı çoğunluktaki sol, çevreci, merkez sağ ve muhafazakâr partiler için asgari müşterekte anlaşma ve Avrupa entegrasyon sürecini ilerletme hedefi en önemli sınav olacak.

Değişen oyun kuralları

2014 seçimleri Lizbon Antlaşması’nın uygulanacağı ilk Avrupa Parlamentosu seçimi olacak. Seçimlerin ardından da yenilenmiş bir AB düzeni yürürlüğe girecek. Bu yeni düzenin temel unsurları önemli demokratik atılımlar ve bazen eksik yenilikler getiriyor. Bazıları uygulamaya girdi, bazıları yolda.

Avrupa Parlamentosu seçimleriyle başlayan süreçte en önemli değişikliklerden biri Avrupa Komisyonu’nun yapısındaki değişiklik olacak. 2014 yılından itibaren AB Bakanı olarak tanımlayabileceğimiz AB komiserlerinin sayısının, üye ülke sayısının üçte ikisine düşürülmesi ve bazı ülkelerin Komisyon’a dönüşümlü üye göndermesi öngörülmekte. AB ülkelerinin liderleri arasındaki dengeler belirleyici olsa da yeni Avrupa Parlamentosu, yeni Komisyon Başkanı için oy verecek, komiserleri de zorlu bir komiteler önünde mülakat sonucunda onaylayacak. Ulusal düzeydekine benzer bir yasama-yürütme dengesi oluşacak; tabii üye ülke hükümetleri her zaman devrede olmaya devam edecek. Henüz ABD’ye benzer bir federal sistemden bahsetmiyoruz.

Yeni dönemde Avrupa Parlamentosu’nun kanun yapma görevini AB Bakanlar Konseyi ile paylaşacağı alanların niceliği ve niteliği arttı. Örneğin AB bütçesinin onaylanmasında önemli bir rol alması ve özgürlük, güvenlik ve adalet gibi alanlardaki ilgili yetkiler genişletildi.

Ülkeler Avrupa Parlamentosu’nda nüfusları oranında temsil edilmekteler. Avrupa halklarının temsilcisi olarak 751 milletvekili seçilecek. Her ülkeden en az 6 milletvekili, en fazla 96 milletvekili seçilebilecek.

Bu yenilikler ışığında dört Avrupa düzeyinde siyasi parti, sosyal demokratlar (PES), merkez sağ ve muhafazakârlar (EPP), Liberaller (ALDE)  ve Yeşiller bir karar aldılar: AB Komisyonu Başkanlığı için her biri kendi siyasal grupları adına birer ortak aday belirlediler:

  • CHP’nin de üyesi olduğu Avrupa Sosyalist Partisi (PES) adayı Martin Schulz (halen Avrupa Parlamentosu Başkanı)
  • Avrupa Halk Partisi (EPP) adayı Avrupa borç krizi döneminde Euro Bölgesi Başkanlığı yapmış olan Jean Claude Juncker (eski Lüksemburg Başbakanı)
  • Liberaller ve Avrupa Partisi Demokratlar İttifakı (ALDE) adayı Guy Verhofstadt (eski Belçika Başbakanı)
  • Avrupa Yeşil Partisi (Greens) eşbaşkan adayları Avrupa Parlamenterleri Ska Keller ve José Bové.
  • Yedi siyasi grubun temsil edildiği Avrupa Parlamentosu’nda beşinci grup olan Avrupa Muhafazakârlar ve Reformcular Grubu (ECR)’nun ise ortak bir adayı bulunmuyor. AKP 2013 yılında Avrupa Halk Partisi (EPP)’den ayrılarak Avrupa şüphecisi olarak tanınan Avrupa Muhafazakârlar ve Reformcular İttifakı’na üye olmuştu.

Seçimlere çok kısa bir süre kala yapılan sondajlarda sosyal demokratları temsil eden S&D’nin Avrupa Parlamentosu’nun en büyük grubu olmayı zorladığını gösteriyor. Muhafazakârların grubu EPP ile S&D arasında az sayıda koltuk farkı olduğu görülüyor. 2009 seçimlerinde istediği sonucu elde edemeyen S&D bu seçimlerden sonra birinci grup olmayı başarırsa AB düzeyindeki yüksek görevlerde sosyal demokratların sayısı artabilir.

Adaylar televizyon kanallarında vizyonları ile yarışıyorlar. Siyasi partiler en yaratıcı tekniklerle kampanyalarını sürdürüyorlar. Avrupa Sosyalist Partisi (PES) seçim kampanyası sürecine Avrupa çapında aktivist ağı kurarak hazırlandı. Seçmenlerle doğrudan temas ile parti gönüllülerinin kampanya yapmasına dayalı kurulan sistemde aktivistlere öncelikle eğitim verildi. Türkiye’de yaşayan AB vatandaşlarına yönelik kampanya yapılması için CHP de aktivist ağı çalışmalarına katkı sağladı.

Seçimin gündeminin odağında genç işsizliği, Avrupa’nın geleceği senaryoları ve Avrupa düzeyinde daha verimli çalışan, küresel düzeyde daha etkili ve yurttaş odaklı bir model arayışı var. Avrupa ve dünya ekonomisindeki eğilimler, uluslararası siyasi dengeler ve toplumsal kalkınma bahisleri artık tüm ileri dünya ülkelerinde vatandaşların ortak konuları. Türkiye açısından, hem üyelik süreci içinde olduğu AB’nin hızla değişmekte olması, hem de buna göre uluslararası rekabet dengelerinde kendine stratejiler belirlemesi boyutlarında 2014 Avrupa takvimi önemli. Türkiye’nin 2014 sınavları ile AB’ninkiler farklı alanlarda. Sorun da burada, çözüm de…

Kader SEVİNÇ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.