FARKLI COĞRAFYALARDA ÖZGÜRLÜK DENEYİMLEMELERİ: TÜRKİYE, MEKSİKA VE AVRUPA ÜLKELERİ

upa-admin 31 Ekim 2014 818 Okunma 0
FARKLI COĞRAFYALARDA ÖZGÜRLÜK DENEYİMLEMELERİ: TÜRKİYE, MEKSİKA VE AVRUPA ÜLKELERİ

Her ne kadar başlık bir Siyaset Bilimi çözümlemesi gibi dursa da, aslında bu yazıda üç ayrı kıtada yer alan birbirinden farklı toplumlarda geçirdiğim tecrübeleri ve gözlemleri karşılaştırarak, her bir ülkede ne ölçüde özgür ve güvende hissettiğimi analiz etmeye çalışacağım. Ancak öncesinde Yeni Şafak Gazetesi’nin İslamcı yazarı Yusuf Kaplan’ın tahayyül ettiği Erasmus Programı ile kendi tecrübe edindiğim Erasmus programının bazı hiç benzeşmeyen yanlarını ortaya koyacağım.

Türkiye’den Avrupa’ya geçmem, geçenlerde Yeni Şafak Gazetesi yazarı Yusuf Kaplan’ın kendi köşesinde çok eleştirdiği “Erasmus Programı” sayesinde olmuştu.[1] İlk önce Erasmus Öğrenci Değişimi Programı ile beş buçuk ay, sonra Erasmus Staj Programı ile üç ay ve en son Erasmus Ders Verme Hareketliliği Programı çerçevesinde iki hafta İspanya’da bulunarak, Avrupa’da yer alan farklı ülke ve şehirleri gördüm. Dolayısıyla Erasmus Programı’nın neredeyse tüm nimetlerinden faydalandığımı söyleyebilirim. Yurt dışında bulunduğum bu süreçte, yukarıda bahsettiğim köşe yazarının Erasmus öğrencilerine yönelik iddia ettiği hiçbir tecrübeyi yaşamadığımı da belirtmeliyim. Örneğin, şu ifade en azından benim tecrübelerime tamamen zıt bir yaklaşım: “’Erasmus kuşağı’ geliyor! Ülkesine, insanına, ruh köklerine yabanlaşmış, mankurtlaşmış ve ‘ahmaklaştırılan’ bir kuşak bu!”. Bu ifadenin aksine, ben kendi ülkemi en çok Erasmus ile yurt dışına gittiğimde tanımaya başladım. Ülkemdeki özgürlüklerin boyutunu, Türk demokrasisinin niteliğini, kuru gürültüye dayanan popülist siyasetin Türkiye’de ne kadar prim yaptığını, birbirimize karşı ne kadar tahammülsüz olduğumuzu, “ruh kökleri”mize inersek özümüzde nasıl otoriter ve tek tipçi olduğumuzu ve bunun sonucu olarak da üstlerimiz karşısında “itaatkâr kul” olmaya meyilli yapımızı, erkek egemenliğine dayanan toplumsal düzenimizin yol açtığı problemleri ve sosyal travmaları daha açık ve net biçimde Erasmus kuşağından biri olarak Avrupa’da gördüm. Kadının sosyal hayatta erkek ile eşit birey olması için sadece hukuki normların yeterli olmadığını, aslında bunun bir kültür meselesi olduğunu yine en iyi Avrupa’da anladım. Bununla birlikte Türkiye’nin yıllardır sürdürmüş olduğu AB üyeliği çabalarının neden hep başarısızlığa uğradığını, Türkiye’nin neden bir türlü Avrupalı ülke olamadığını, Batılı ülkeleri ve toplumları gördükten sonra daha iyi idrak ettim. Önceleri haksızlığa uğramış hissi uyandırarak beynime kazınmış olan “Avrupa’nın Türkiye’ye uyguladığı çifte standartlar”ın, üyelik çabaları önündeki tek veya en büyük engel olmadığını yine en net Avrupa’da gördüm.

Dolayısıyla, Avrupa’da Erasmus öğrencisi olma şansını elde etmiş benim gibi Türkiye’den giden tüm öğrenciler, hayatlarındaki en önemli dönüm noktalarından birinin kuşkusuz Erasmus Programı olduğunu söyleyeceklerdir. Elbette ki, bunun nedeni sadece Türkiye’ye dışarıdan bakabilmek ve dil öğrenmek ya da gündelik hayatta başka bir dili kullanarak başka bir ülkeye adapte olmanın verdiği özgüven hazzı değildir. Bu program sayesinde, Doğulu bir toplumdan çıkıp Avrupa’ya gelerek, Batılı değerlerle bizzat yüzyüze kaldığımız için hayatlarımızda dönüm noktasıdır aslında Erasmus. Hele ki bu, eğitim alanında gerçekleştiği için yeni bir bakış açısı oluşturmamak, sahip olunan tüm değer yargılarını alt üst etmemek çoğu zaman imkânsızdır. Her ne kadar Yusuf Kaplan’ın söz konusu yazısında “Erasmus Projesi, eğitim projesi değil, yozlaşma, cinselliği putlaştırma, cinsellik peşinde koşturan ‘ahmaklar sürüsü’ yetiştirme projesidir” iddiası yer alsa da, aslında Erasmus bal gibi de bir eğitim projesidir. Çünkü öncelikle gidilen ülkenin dilini öğrenmek için anlaşmalı olduğunuz üniversitedeki dil kurslarından Erasmus öğrencileri olarak dil eğitimi alabilirsiniz. Ayrıca çoğu zaman derslere katılım zorunlu olduğundan, düzenli olarak derslere giderek, farklı milletlerden hocaları dinleme ve yine farklı milletlerden öğrencilerle grup ödevleri ya da ortak sunumlar yapma tecrübelerini yaşarsınız. Hem ders aldığınız için yeni şeyler öğrenir, hem de çok kültürlü bir ortamda bulunduğunuz için farklı perspektifleri görerek yeni bakış açıları üretebilirsiniz. Tüm bunlar da Erasmus öğrencisi açısından zararlı olmasa gerek…

Erasmus’un buraya kadar olan faydalarından sonra gelelim Avrupa’daki, Meksika’daki ve Türkiye’deki siyasete, özgürlüklere, sisteme, düzene veya düzensizliğe. Farklı ülkelerde bulunmanın faydalarından biri de; yukarıda da biraz değindiğim üzere kendi ülkeni ve kendi toplumunu daha iyi gözlemleyebilme olanağıdır. Kişi ister istemez, o an bulunduğu memleketle kendi ülkesini sürekli karşılaştırma halindedir. Ayrıca çoğu zaman, çevresindekilere ait olduğu coğrafyayı, gelenekleri, sosyal ve siyasi yapıyı anlatmak zorunda kalır ki, bu da bir nevi kendi kültürünü yeniden sorgulamadır. Sosyolog Besim F. Dellaloğlu, bu konuyla ilgili şunları söylemiştir: “Başka bir ülkede, bir başka şehirde belli bir süre yaşamanın insana kattığı en önemli şeylerden biri, kendi hayat biçiminin, tüketim kalıplarının, gündelik rutinlerinin aslında ne kadar kültürel, ne kadar göreli olduğunun farkına varması”.[2] Kişi bu farkındalık ile nerede daha rahat, özgür ya da güvende olduğunu da algılamaya başlıyor. Esasında kişi kendini nerede ne kadar güvende hissederse orada o kadar özgür olabiliyor. Güvenlik duygusu da elbette ki çeşitli; can güvenliği, mal güvenliği, özel hayatın güvenliği vs. Özgürlüğü güvenlik açısından ele alacak olursak eğer, kendimi en çok özgür hissettiğim yerin Avrupa olduğunu söylemeliyim. Çünkü gündüz ya da gece hiç fark etmez, günün herhangi bir saatinde herhangi bir sokakta insanın darp edilmeyeceğini, tecavüze uğramayacağını ya da öldürülmeyeceğini bilerek yürümesi paha biçilmez. Oysa aynı durum Türkiye ve özellikle Meksika açısından geçerli değil. Bu ülkeler için sokakta olmanın adeta gece ve gündüz tarifeleri var. Yani kişi can güvenliği için ya da darp/gasp tehlikesine karşı istediği saatte istediği sokağa girmemelidir. Türkiye’de daha çok belli başlı şehirler için geçerli olan bu durum, Meksika’da neredeyse tüm bölgeleri kapsamaktadır. Özellikle Meksika’daki arkadaşlarım tarafından akşam saatlerinden itibaren dışarıda bulunmamam gerektiği konusunda defalarca uyarılmam ve bu uyarıların paralelinde ülkede neredeyse her gün yaşanan cinayet ve gasp olayları, akşam eve dönüşlerimin büyük bir stres eşliğinde güvenlik kaygılarıyla gerçekleşmesine neden oluyordu. Özellikle toplu taşıma araçlarını kullanırken, ya da bir şehirden diğerine giderken sürekli kendimi koruyup kollamaya çabalamam, Meksika’da stressiz, gönül rahatlığı ile özgür bir şekilde hareket etmemi engelledi.

Meksika’da, daha güvenli yer değiştirmek için toplu taşıma araçlarını değil, taksi kullanılmasını önerirler, ama öyle her taksiciye de güvenilmemesi gerektiği öğütlenerek. Havaalanlarında ve otobüs terminallerinde “güvenli taksi” sistemi vardır. Gidecek olduğunuz adresi önceden söyleyip biletinizi alır ve -evet biraz pahalı da olsa- bu yöntemle güvenli bir şekilde istediğiniz yere ulaşırsınız. Dolayısıyla güvende olmak bir miktar maliyet gerektirir. Güvenlik sorunları ise daha çok uyuşturucu kartellerinin silahlı çatışmalarından ve artık neredeyse devletle denk olan gücünden kaynaklanmaktadır.[3] Bugün Meksika’da en büyük sorun; uyuşturucu çetelerinin insan hayatını tehdit etmesi ve polisin çoğu zaman bu çetelerle işbirliği içinde olması nedeniyle devletin bunları ortadan kaldırma konusunda yetersiz kalmasıdır. İşsizlik, düşük ücretler gibi sorunlardan dolayı pek çok Meksikalı, daha çok para kazanmak uğruna uyuşturucu çeteleri için çalışmaya ya da onlarla işbirliği yapma yoluna gidiyor. Alım gücünün yetersiz olması ve gelir dağılımındaki büyük uçurum, ülkenin güvenliğini tehdit ediyor. Dolayısıyla normal vatandaş ya da turistler, ülke içinde özgürce hareket edemiyorlar. Türkiye’de güvenlik problemleri bu kadar ileri düzeyde olmasa da, yıl içerisinde en az üç ya da beş kez turistlerin öldürüldüğü, gasp edildiği ya da tecavüze uğradığı haberlerini alırız. Bu nedenle Türkiye’nin de, turistler için güvenlik açısından özgürce hareket edilecek bir destinasyon olmadığı açıklıkla söylenebilir.

Güvenlik problemleri bir tarafa konulursa, Meksika’da genel bir toplumsal barışın hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Meksika’da kimse birbirini ötelemiyor veya farklılıklarından ötürü yargılamıyor. Toplum, öteleyici ya da yok saymaya dayanan bir eğilime sahip olmadığından, Türkiye’nin aksine burada özellikle siyaset arenasında ayrımcı ifadeler, nefret söylemleri prim yapmıyor. Yani siyasiler, toplumsal barışı tehdit edecek gerilimden beslenmiyorlar. Meksika’nın önde gelen tarihçilerinden Enrique Krauze, toplumdaki bu hoşgörüyü ülkenin en eski anayasalarında tüm Meksikalıların eşitliğinin ve özgürlüğünün güvence altına alınmış olmasına ve 1829 yılı itibariyle köleliğin tamamen ortadan kaldırılmasına bağlamaktadır.[4] Krauze, Meksika’nın karmaşık bir yer olduğunu, ancak bölgesel, kültürel ve etnik kimliklerin birbiriyle çatışma halinde olmadığını ifade ediyor. İspanyol hâkimiyetinden bu yana, toplumda hep bir karışma ve kaynaşma söz konusu olduğunu belirten Krauze, ülkede neredeyse tüm nüfusun İspanyol, Afrikalı ve yerlilerden karışmış bir soydan geldiğini ve dolayısıyla bugün hiç kimsenin “melez” anlamına gelen “mestizo” kelimesini sıradan bir konuşma esnasında bile kullanmadığını söylemektedir. Meksika’daki bu kaynaşma kültürünü şu cümleyle açıklar Krauze; “Bu bizim dini anlayışımızda, sanatımızda, yemeklerimizde ve hatta şehir ve sokak isimlerinde bile kendini gösteren kültürel kapsayıcılığımızdır.”[5]

Avrupa’da da siyasilerin nefret suçu işleyerek toplumdan destek sağladıkları görülmemiştir. Meksika gibi, Avrupa ülkelerinde de genel anlamda toplumsal barış egemendir. Bu, kusursuz işleyen bir düzenin varlığı anlamına gelmemekle birlikte, Türkiye ile kıyasladığımızda, Avrupa’da insanların çok daha huzur ve barış içinde yaşadığı ifade edilebilir. Türkiye’de işlenen nefret suçları, nefret söylemleri ve ayrımcılıklar başka bir yazının konusu olabileceğinden burada detaylı örnekler vermeyeceğim. Ancak birkaç ay öncesinde, Soma’da gerçekleşen faciada kendisini protesto eden vatandaşı tokatlayan Başbakan’ın, aynı zamanda “Niye kaçıyorsun ulan İsrail dölü” sözlerini de sarf ettiği iddia edilmişti.[6] İddianın ne kadar doğru olduğu tartışılır elbette, ancak esas sorun bu tarz nefret söylemlerinin kavram olarak varlığıdır ve maalesef yerleşmiş olmasıdır. Bu durumun paralelinde, söylemlerle birlikte geliştirdiğimiz davranış biçimleri de toplumda barışa sekte vuruyor ve insanların en temel özgürlüklerini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Nefret söylemlerinden başka, kendimizden farklı olana karşı yaklaşımımızı da Siyaset Bilimci Evren Çelik Wiltse şöyle dile getirmiştir: “Hoşgörü ve farklı olana saygı ne yazık ki toplumumuzda giderek eser miktarda rastlanan değerlerden oldu. Özellikle orta yaşı devirenler, zaten az olan bu özelliklerin giderek kaybolmaya başladığını gözlemleyebiliyor. Kent yaşamının hızlı temposunda durup düşünmeye, empati yapmaya vakit yok. Hemen ilk bakışta yargılıyor, yaftayı yapıştırıp farklı olanı bir kenara iterek yolumuza devam ediyoruz.”[7] Böylece kendi özgürlük alanımızı başkalarının özgürlük alanlarını daraltarak ve hatta bir çeşit esaret yaratarak genişletmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla açıkça söyleyebiliriz ki; farklı hayat biçimleri pek çoğumuzun kabul edebildiği bir durum değil. Kendi tercihlerimizi bile bizden beklenene göre belirliyoruz. Aileye, çevreye, topluma kendini kabul ettirme kaygısı, özgür bireyler gibi davranmamızı engelliyor. Bu konuda şunları söylüyor Evren Çelik; “Kıyafet, eş-dost, arkadaş, okul ve hatta tüketim tercihlerimizi bile özgürce yapamıyoruz. Yerleştiğimiz gettoya uyum sağlamak kaygısı ve konformizm baskısı yüzünden hayatımıza şekil verme özgürlüğümüz ciddi sekteye uğruyor. Hangi gettodaysak, onun sembolik kodları ile hareket etmemiz bekleniyor.”[8] Kendini özgürce ifade edememenin sonucu ise mutsuzluk, huzursuzluk ve özgüven yoksunluğu oluyor. “Lizbon’da, insanların yüzlerinde gördüğüm memnuniyetin bir nedeni belki de iyi kötü seçtikleri, tercih ettikleri bir hayatı yaşıyor olmalarından kaynaklanıyor. Bizim en önemli sorunlarımızdan biri de o zaman genellikle kimsenin aslında istediği hayata kavuşamamış olması. Bizler kendimizle de, yaşadığımız hayatla da, toplumla da barışık değiliz.”[9] diye aktarıyor bir Avrupa şehrindeki gözlemlerini Besim Dellaloğlu ve devam ediyor; “Modern toplumlarda hem kuşaklar arasındaki kültürel süreklilik daha güçlü, hem de farklı toplumsal kesimler arasındaki kültürel mesafe daha azdır. Örneğin Portekiz’de bir “komünist” ile bir “muhafazakâr”ın gündelik ihtiyaçlarını kültürelleştirme biçimleri arasındaki fark, bizdeki bir “muhafazakâr” ile bir “laik”in arasındakinden daha azdır. Modern orta sınıflar en azından bizimkinden çok daha geniş bir ortak kamusallık içinde yaşıyorlar.”[10] Tam da bu yüzden, Evren Çelik’in belirttiği problemler, her bireyin özgürlüğünden parça parça kopararak hayatımızın akışı içinde “normal olana”, “olması gerekene” dönüşüyor. Avrupa’da ise insanlar, farklılıklarının niteliği ya da boyutu ne olursa olsun, dar kalıplara göre hayatlarını şekillendirmiyorlar. Dellaloğlu’nun belirttiği gibi herhangi bir baskıya maruz kalmaksızın, kendi tercih ettiği hayatı yaşayan insanlar doğal olarak daha özgür ve daha mutlu oluyor.

Avrupa ve Meksika ile aramızdaki hoşgörü seviyesinin farkını tüm boyutlarıyla pratik etmiş olmam, bana aynı zamanda kendi ülkemde birey olmanın sınırlarını ve zorluklarını da çok keskin bir şekilde gösterdi. İfade özgürlüğü açısından bir değerlendirme yaparsam, Türkiye’deki “ileri demokrasi” anlayışının sınıfta kaldığını söylemem gerekiyor. Bulunduğum ülkelerde, dilediğim her konuyu ki bu o ülkelerin en sorunlu alanları bile olsa özgürce konuşup tartışabilmişken, kendi ülkemde çok güncel politik sorunları bile hiçbir baskı hissetmeden açıklıkla konuşamıyorum. Çünkü çevremdeki insanların fikir beyan etme konusundaki çekincelerini görebiliyorum. “Rengini belli etmeme” ve dolayısıyla karşılığında “bedel ödememe” kaygısı, ülkenin ifade özgürlüğü açısından ne kadar demokratik olduğunu ya da olamadığını ortaya koyuyor. Açıkça söyleyebilirim ki; istisnalar olmakla birlikte ama genellikle, kurumlarda yükselme, kadro alma veya ünvan değişikliği nitelikten çok dönemin siyasi rengiyle uyumlu ve ahenk içinde olmayı gerektiriyor. En başta meslekleriyle ilgili kaygı taşıyan kişiler “suya sabuna dokunmamayı”, ya da politik gücü elinde bulunduran çoğunluğun yanında yer almayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla fikirsizler ya da zamanın siyasi atmosferine göre kim çoğunluğu ele geçirirse, fikirlerini o yöne doğru eviren kitleler oluşuyor. Özgür bireyler gibi davranmaya çalışanlar ise karşılığında baskı görmek, hakarete uğramak ve eğer muhalif iseler fikirlerinden ötürü yargılanmayı bile göze almak zorunda kalıyorlar. Sorgulayan birey olmanın, ki bunun için muhalif olmak da gerekmiyor, bedeli maalesef ağır oluyor Türkiye’de. Sosyal medya profillerinde belirttikleri görüş ya da paylaştıkları bağlantılardan dolayı insanlar fişlenebiliyor ve özellikle bu ülkenin üniversitelerden mezun genç nesilleri iş başvurularında daha önce yazdıkları tweetler ve Facebook iletileri ile değerlendirilebiliyorlar. Elbette bu değerlendirme süreci, adayı yakından tanımak ve adayın niteliğini ölçmekle alakalı olmuyor. “Bizim gibi düşünmüyorsan sana aş yok” zihniyeti, işe alımlarda temel faktör haline gelmiş durumda. Böylesine baskıcı bir ortam, özgür düşüncenin önüne set çekiyor; sorgulayan bireyler yerine tepkisiz olan ya da biat eden nesiller yetişmesine sebep oluyor. Bu ise toplumsal ve bireysel gelişmemişliği doğuruyor ve Türkiye her alanda geride kalmaya devam ediyor.

Özgürlüklerden bahsederken, Türkiye’de kadın olmanın özgür olmak için daha fazla uğraş gerektirdiğini söylemeliyim. İleri derece ataerkil bir yapıya sahip olan toplumumuzda her türlü cinsiyet ayrımcılığı yapılmaktadır. Ergenlik döneminden itibaren özgürlük alanı daraltılan kız çocukları, çoğu zaman baskılanmakta ama erkek çocukları çok daha geniş bir alan içinde daha özgür hareket edebilmekteler. Bu yaşlardan itibaren erkek karşısında eşit birey olmak yerine, ikincil rolü belirlenen kadın, çevresindeki erkeklerin dayattığı hayatı yaşamaya, kendine tanınan özgürlük alanı içinde hareket etmeye zorlanmaktadır. Her ne kadar günümüze yaklaştıkça, eğitimli, iş hayatında aktif bulunan ve kendi özgürlük alanını erkeğinkiyle eşitleyen kadın sayısı artsa da, bu yine de Türkiye’deki ataerkil yapıyı ortadan kaldıracak seviyede değildir. Kaldı ki, aktif iş hayatında bulunan kadın, üstleri tarafından ya da aynı yerde çalıştığı erkekler tarafından cinsiyet ayrımcılığına uğrayabilmektedir. Bununla birlikte, son yıllarda kadını sadece “cinsel obje” olarak görme eğiliminin giderek artması da, kadın özgürlüğünü kısıtlayan paralel başka bir sorundur. Bu problemin tipik belirtisi kadının sokakta, otobüste, metroda, işyerinde sürekli olarak sözlü ve fiziksel tacize maruz kalmasıdır. Konuyla ilgili “Yaz Mevsiminde Kadın Olmak başlıklı bir yazıda bu durum şöyle ifade ediliyor; “Yazın siz giysi katlarını üzerinizden attıkça erkeklerin taciz hakları da artıyor adeta, sanki “hakları” oluyor. Yazlık bir elbiseyle, hele şortla otobüse, dolmuşa, taksiye binmeniz, sokakta, durakta, balkonda ayakta durmanız bile sizin ne kadar “haysiyetsiz” biri olduğunuzun kanıtı sayılıyor. Aslında giyiniş fark etmiyor, mevsim fark etmiyor, tesettürlü de olsanız, askılı elbiseli de memleket kadın görünce garipseyen, onu topluma ait görmeyen, görmediği için sokakta yürüyen kadına her şekilde davranabileceğini düşünen erkeklerle dolu. Ama üzerine, yazın, şu zihniyetliler de ortaya çıkıyor: açtığına göre bakarım. Yani kolunuzu da açsanız o bakar. Hakkı çünkü. Yaz günü uzun kollu giymeyen aklınıza şaşayım sizin. Bileğinizi bile göstermeseniz yine de bakacak zaten. Çünkü o zihniyete göre kadınsanız zaten her türlü davranışa müstahaksınız.”[11]  Türkiye ne yazık ki, hamile kadınların bile sokakta yürümesinin ya da gezmesinin uygun olmadığına dair fikir belirtenlerin ülkesi haline geldi. Sorun şu ki; bu yaklaşımlar ve zihniyetler yüzünden Türkiye’de en özgürlükçü fikirleri savunan kadınların bile sokakta kendini koruma güdüsüyle hareket etmesi. Yani rahatsız olduğu bakış ve sözlerden dolayı kendini savunmak için kısıtlama yoluna gitmesi. Türkiye’de bu sorunla büyüyen ve sürekli yüz göz olan ben, Avrupa’da ve Meksika’da kendimi hep daha özgür hissettim. Cinsiyetimden dolayı yargılanmadım ve farklı bir muameleye tabi tutulmadım. Türkiye’dekinin aksine “kendime çekidüzen verme” ya da “sokakta kendimi kısıtlama” gereğini hiç duymadım. “Yaz Mevsiminde Kadın Olmak başlıklı yazıda benzer bir karşılaştırma yapan yazar şunları söylüyor; “O zaman yeni döndüğüm İngiltere ile Türkiye’de kadın olmanın farklarından biri de bu diye düşünüyorum, sürekli bir özgürlük kısıtlaması, bir tedirginlik. O baktı, bu bakacak, oradan hızlı geç, bu mahalle nezih, rahatla, adam geliyor, başını önüne eğ, gülme, mümkünse yalnız kalma. Kız doğmuşsun çünkü, ne giysen ne yapsan günahkarsın, davetkarsın, suçlusun. Sana laf atsa, hatta taciz etse senin suçun, senin yaptığın terbiyesizlik çünkü, evinin dışındasın, olmaman gereken yerdesin, sokaktasın, hele bir de üzerinde yazlık bir elbise varsa artık sana ben ne diyim?”.[12]

Farklı coğrafyalardaki tecrübelerim bana, kadının özgürlüğünün sadece hukuki normlarla sağlanamayacağını gösterdi. Kadının özgürlüğü en çok da mensubu olunan toplumun bu konudaki kültürel gelişmişliği ile ilgili. Türkiye’de yasalarla sağlanan kadın erkek eşitliği, sosyal hayatta aynı garantiyi veremiyor. Kendine yasayla verilmiş hakları, ya da özgürlükleri pratik edemeyen kadınlar ya elindekiyle yetinip toplumun kendinden beklediği role bürünüyor ve hep erkekten birkaç adım geride kendine bahşedilen miktarda özgürlükten faydalanıyor, ya da özgür bireyler olabilmek için çevresindekilerle hep bir çatışmaya ve mücadeleye girişiyor.

Sonuç olarak söyleyebilirim ki; Türkiye’de toplumun genel eğiliminin özgürlük anlayışı ya da algısı çok dar bir çerçevede kendine yer buluyor. Yasalarda sağlanan din, ırk, mezhep, cinsiyet gözetmeksizin herkesin eşit olduğu düzen sosyal hayatta gerçekleşemiyor. Diğerini kendimizle eşit göremiyoruz. Otorite olanların altlarında çalışanları azımsaması, altların da otoriteye biat etmesi; kimi figürlerin ve şahısların kutsanması; din, mezhep ve ırk farklılıklarından dolayı insanların birbirini ötelemesi; erkeğin otorite olması, kadının da buna itaat etmesi, gerçek özgürlüklere kavuşmamız için daha çok yol kat etmemiz ve asla mücadeleyi bırakmamamız gerektiğini gösteriyor.

Ayşe YARAR

[1] Köşe yazısı için bkz: Yusuf Kaplan, “Erasmus değil, ‘Orgasmus’ projesi!”, Yeni Şafak, 28/09/2014, http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/YusufKaplan/erasmus-degil-orgasmus-projesi/56109.

[2] Besim F. Dellaloğlu, “Hariçten Memleket Sosyolojisi”, Agos, 12/07/2014, http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=haricten-memleket-sosyolojisi&haberid=7666.

[3] Konuyla ilgili bknz: “Ölüm Vadisi Meksika”, Taraf, 12/06/2012, http://www.taraf.com.tr/haber-olum-vadisi-meksika-94782/.

[4] Enrique Krauze, “Latin America’s Talent for Tolerance”, July 10, 2014, http://www.nytimes.com/2014/07/11/opinion/enrique-krauze-latin-americas-talent-for-tolerance.html?_r=0.

[5] Krauze, http://www.nytimes.com/2014/07/11/opinion/enrique-krauze-latin-americas-talent-for-tolerance.html?_r=0.

[6] Erdoğan’ın söylemleri için bkz: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/111967/Erdogan_in_sozlerinden_biz_bunlari_anladik.html.

[7] Evren Çelik Wiltse, “Nasıl Mutlu Oluruz ?”, İktisat ve Toplum, Sayı 42, 2014, http://www.iktisatvetoplum.com/wp-content/uploads/nasil-mutlu-oluruz-s42.pdf.

[8] Wiltse, http://www.iktisatvetoplum.com/wp-content/uploads/nasil-mutlu-oluruz-s42.pdf.

[9] Dellaloğlu, http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=haricten-memleket-sosyolojisi&haberid=7666.

[10] Dellaloğlu, http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=haricten-memleket-sosyolojisi&haberid=7666.

[11] “Yaz Mevsiminde Sokakta Kadın Olmak”, 15/07/2014, http://www.5harfliler.com/yaz-mevsiminde-sokakta-kadin-olmak/#.U8U5OvJVSKo.

[12] http://www.5harfliler.com/yaz-mevsiminde-sokakta-kadin-olmak/#.U8U5OvJVSKo.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.