21. YÜZYILDA İSPANYOL SİYASETİ

upa-admin 11 Mart 2015 8.087 Okunma 2
21. YÜZYILDA İSPANYOL SİYASETİ

2001 yılında ABD’nin New York şehrindeki Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleleri’ne gerçekleştirilen 11 Eylül saldırıları, kendini klasik Batı ittifakı ekseninde tanımlayan birçok ülkeyi de etkilemiştir. Kuşkusuz o dönemde muhafazakâr Halk Partisi’nin (PP) yönetimindeki İspanya da, hem iç ve dış tehdit anlayışları, hem de göç ve güvenlik politikaları açısından 11 Eylül travmasının etkisi altında kalan ülkelerden birisidir. Bu dönemde iktidardaki Halk Partisi’nin (PP) Başbakanlığını yapan José María Aznar, Afganistan ve Irak’ta “terörizme karşı savaşlarında” George W. Bush liderliğindeki ABD’ye sonuna kadar destek verdiklerini belirterek, İspanyol askerlerini de bu ülkelerde ABD öncülüğündeki Batı ittifakının hizmetine sunmuştur. Fakat anlaşılan bu savaşların yılmaz savunucusu Aznar, İspanyol halkının önemli bir oranda kendisiyle hemfikir olmadığını hiç hesaba katmamıştır. Öyle ki; bu dönemde El Pais gazetesi tarafından gerçekleştirilen bir araştırmada İspanyol halkının % 92’si, Irak Savaşı’na karşıdır.[1]

İspanya genel seçimlerinden 3 gün önce, 11 Mart 2004 tarihinde Madrid metrosunda eşzamanlı olarak 10 bombanın birden patlatıldığı saldırıda, toplam 191 kişi hayatını kaybetmiştir. İspanya’nın o zamana kadar herhangi bir İslamcı tehditle karşı karşıya olmamasına rağmen, İspanyol hükümetinin ABD ve İngiltere ile birlikte hedef tahtasına koydukları aşırı dinci İslamcı grupların bu saldırıların faili olduğu anlaşılmıştır. Öte yandan iktidardaki muhafazakâr Halk Partisi (PP), ısrarla bu saldırıları ETA’nın üzerine yığarak, İslamcı terör örgütleri nezdinde kendi yarattıkları küresel bir düşman saldırısına uğramadıklarına inandırmak için çok ciddi çaba sarfetmelerine karşın, İspanyol kamuoyunu buna inandıramadığı 14 Mart 2004 genel seçimlerindeki hezimetlerinden anlaşılmıştır. Bunun üzerine José María Aznar Halk Partisi’nin Genel Başkanlığından istifa edip, bu görevi yerine seçilen Mariano Rajoy’a bırakmıştır.

Bu genel seçimlerden José Luis Rodríguez Zapatero’nun liderliğindeki savaş karşıtı Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) büyük bir zaferle çıkmasının ardından[2], ülke genelindeki farklı kesimleri kucaklayan ve uluslararası perspektifte de bunun yansımaları olan çeşitli politikalar uygulamaya konulmuştur. Bunun ilk dış politika yansıması olarak; Zapatero, 21 Ekim 2004’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, daha önceki İspanyol yönetimlerinin dış politika yaklaşımlarının tam aksi bir tutumla “Batı ile Müslüman dünyası arasında bir Medeniyetler İttifakı kurulması gerektiğini” ifade etmiştir. Zapatero’nun bu fikri uluslararası arenada büyük ölçüde kabul görmesinin ardından, o dönemler Batıyla arası gayet iyi olan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ideal bir rol model olarak “eşbaşkanlık” teklifinde bulunuldu. Erdoğan’ın bu teklifi kabul etmesinden sonra, İspanya Başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero ile beraber eşbaşkanlıklarını yaptıkları bu ittifak, 5 kıtadan 142 ülkenin katılımıyla oluşturuldu.[3]

Tabii ki Zapatero’nun bu fikri, sadece dış politikada bazı romantik beklentilerden ibaret değildi. Nitekim Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) iktidarının ilerleyen zamanlarında, iç politikada yaşanan bazı gelişmeler, bu Medeniyetler İttifakı’nın İspanya siyasetindeki iç dinamikler üzerindeki stratejik hamlelerini de ortaya serdi. İspanya’nın sosyalist Başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero’nun bu fikri ortaya atma gerekçeleri arasında; farklı dini çeşitlilikleri belirgin kılarak ülkesindeki muhafazakârlığın dinamosu olan ve kendilerini ülkenin mutlak dini otoritesi olarak gören Katolik Kilisesi’nin etkisini azaltabilmek amacının da olduğu anlaşıldı. Tabii daha sonra, bu ittifakın fikir babası olan eşbaşkanlarından birinin bir ekonomik çıkmazla birlikte tarihe karışması, bir diğerinin ise Ortadoğu’nun “değerli yalnız”ı olarak takılmasından sonra bu girişim tam anlamıyla bir fiyaskoya dönüştü. Fakat Zapatero’nun göle maya çalmaya benzeyen bu Medeniyetler İttifakı fikri tutsaydı, sosyalistler bu şekilde ülke yönetimde hem kendilerinden önceki sağ iktidarların değirmenlerine ciddi oranda su taşıyan bir ezberi bozmuş olacaklardı, hem de kendileri için en önemli engellerden biri olarak gördüğü Katolik muhafazakârlığına karşı kritik bir hamle kazanacaklardı.

Sosyalistlerin iktidara gelmesinden sonra, ezber bozan yenilikleri “sosyal devlet” anlayışı kapsamındaki iç politikalarına da yansımıştır. Bu bağlamda öncelikle Katalunya ve Bask özerk bölgeleriyle olan ilişkileri arttırarak, bazı temel hakların sağlanması için diyalog perspektifi sonuna kadar açılmıştır. Katalunya’nın özerklik statüsünü iyileştiren ve geliştiren -4 yıl sonra anayasa mahkemesi tarafından iptal edilen- çeşitli değişikler bu dönemde gerçekleşmiştir.[4] ETA ile masaya oturup çatışmasızlık anlaşması yapılarak, bazı temel haklar üzerinde uzlaşı sağlanmıştır. Ayrıca işverenlerin Zapatero’yu ülkeyi proletarya diktatörlüğüne götürmekle suçlayacak derecede, işçiler ve sendikalar lehine yasal değişikler içeren birçok adım atılmıştır. Bu dönemde -daha sonra suç oranının hızla artmasının temel nedeni olarak gösterilen- kaçak yollarla ülkeye giren 600.000 civarındaki yaşadışı göçmen için genel af ilan edilmiştir. Son olarak 2008 genel seçimlerinden bir ay önce, eşcinsel evlilikler de İspanyol Parlamentosu’nun onayından geçmiştir.

Bu değişikliklerden sonra 9 Mart 2008 genel seçimlerine yaklaşırken iktidardaki sosyalistler, ana muhalefetteki İspanyol muhafazakârlarının ve bu muhafazakârların arka bahçesi konumundaki Katolik Kilisesi’nin hedefi haline gelmiştir. Ana muhalefetteki muhafazakâr Halk Partisi’nin (PP) lideri Mariano Rajoy, bir yandan bu eleştirileri yaparken, bir yandan da 4 yıllık bir sosyalist iktidarın rahatlığını hisseden kesimleri bir anda ürkütmemek ve kendi tabanında da bunun rahatlığından faydalanan seçmenlerin olabileceğini hesaba katan bir seçim stratejisi belirlemiştir. Buna göre; yine göçmen nüfusun hızlı artışını ve suç oranlarının yükselişini ana hedef olarak almakla beraber, sosyalistlerin “jet boşanma” olarak tabir edilen hızlı boşanma yasasını ve kürtaj yasasını değiştirmeyeceklerini ve eşcinsel evliliklerde mevcut evli çiftlerin yasal statülerine karışmayacaklarını, sadece aynı soyadını taşımamaları için bazı değişiklikler yapmayı planladıklarını beyan etmiştir. Rajoy, bu seçim vaatleriyle, sosyalistlerin 4 yıldır serin serin esen özgürlük rüzgârlarının aniden kesilmesinden endişe eden İspanyollara, seçimlerden önce tabiri caizse “canınızı acıtmayacağım” sözü vermiştir.[5]

Öte yandan İspanya’nın uzun bir süre muhafazakâr iktidarlar tarafından yönetilmesinden mütevellit, normalde ülke siyasetine pek müdahale etme gereği hissetmeyen İspanyol Katolik Kilisesi, bu değişiklerin ardından varlığını hissettirme arayışına girişmiştir. Ana muhalefetteki Halk Partisi’nin (PP) açıkça söylemeye çekindiği birçok şeyi, hani neredeyse seçimlerden önce ana muhalefet partisinin yerini alarak bu değişikliklere karşı sosyalist hükümete adeta bayrak açmıştır. Bu doğrultuda ETA ile müzakere edilmesine ve eşcinsel evliliklerin onaylanmasına atıfta bulunarak, 2008 genel seçimlerinde iktidar partisini dolaylı olarak tarif edip halkı “bölücü terör örgütleriyle ve eşcinsellerle işbirliği yapan partilere asla oy vermemeye” çağırmıştır. İktidardaki Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) sözcüsü Jose Blanco, din adamlarının siyasete müdahale etmesinin kendisi gibi pek çok Katolik tarafından utanç verici bir durum olarak karşılandığını belirtip, Kilise’nin bu durumunu “ahlaksızlık”, “hadsizlik” ve “ikiyüzlülük” gibi son derece sert ifadelerle tanımlamıştır.[6]

Esasında böylece uzun bir sessizlikten sonra ilk kez gücünü test etme fırsatı bulan Katolik Kilisesi’nin bu çabaları, -İspanya’da normalde sandığa gitme eğilimi pek yüksek olmayan sol seçmenin tepkilerine neden olarak- İspanyol kamuoyunda bu seçimlerde tam anlamıyla ters tepmiştir. Öyle ki; José Luis Rodríguez Zapatero önderliğindeki Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) hakkında yoğun bir şekilde gerçekleştirilen karşı propagandaya rağmen, 9 Mart 2008 genel seçimlerinden oy oranlarını ve meclisteki sandalye sayılarını artırarak çıkmıştır.[7]

Bu ikinci seçim zaferlerinin ardından Zapatero hükümetin ilk icraatı; Kilise’nin toplum üzerindeki etkisini azaltmak amacıyla, öncelikle beslendiği kaynakları zayıflatmaya yönelik “İspanya’da laiklik atağı” olarak duyurulan bir dizi kararlar almak olmuştur. Aslına bakılırsa Zapatero hükümeti, iktidara geldiği 2004 yılından beri gerçekleştirmek istemelerine rağmen, gelecek olası tepkilerden çekinip geri çektikleri laiklik hamlelerini, Kilise’nin 2008 genel seçimleri öncesinde kendilerine karşı açıkça başlatmış olduğu bu savaşta destek verdikleri Halk Partisi’nin kaybetmesinin cesaretiyle uygulamaya koyabilmiştir. Buna göre; din derslerinin okul müfredatından çıkarılması, kamuda dinsel simgelerin azaltılması ve devletin Kilise’ye aktardığı maddi yardımın yeniden düzenlenmesi kararları alınmıştır. İspanya’da Kilise ile devlet arasındaki anlaşma kapsamında sadece Katolik Kilisesi’ne aktarılan mali yardımın yeniden gözden geçirilip, başta Müslümanlar olmak üzere ülke içerisinde bulunan diğer azınlık dinlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi öngörülmüştür.[8]

Ciddi tartışmalara sahne olan ağır bir seçim sürecinin ardından José Luis Rodríguez Zapatero, partisinin iktidarını devam ettirdiği bu ikinci dönemde, ilk dönemki kadar başarılı bir sınav verememiştir. Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) adına bu güzel günlerin sona ermesinde, ekonominin kötü gidişatının çok önemli bir etkisi vardır. Bu dönemde hükümet, öncelikle göçmenleri ve işçileri kapsayan birçok sosyal devlet politikalarını hesapsız bir şekilde uygulayıp, ülke ekonomisinin kaldıramayacağı derin yaralar açmakla suçlanmıştır. Zapatero’nun göreve geldiği ilk döneminde İspanya uygulamaya konulan politikalarla belirli bir süre hızlı ekonomik büyüme yaşamış ve bu nedenle de aldığı göçmen sayısı ile paralel bir şekilde inşaat sektöründe çalışanların oranında ciddi bir artış olmuştur. Öte yandan, 2007’den itibaren inşaat sektöründe ve kredilerde ani bir daralma sürecine girilmiştir. Bunun ekonomik kriz olarak patlak veren olumsuz etkileri, 2008’in sonu ve 2009’in ilk ayları itibariyle görülmeye başlanmış ve giderek artan bir şekilde enflasyon oranına da yansıyarak uzun bir süre etkisini göstermiştir. Bu süreçte ilk olarak Yunanistan örneğiyle patlak verip, Avrupa geneline sirayet eden ekonomik problemlerin de tetiklemesiyle beraber, İspanya’da Avrupa’nın en hızlı artan işsizlik oranlarına ulaşılmıştır.[9]

Durum böyle artık tamamen içinden çıkılmaz bir hal alınca, Zapatero liderliğinde sosyalistlerin seçimlerden başarıyla çıktığı ilk ve ikinci döneminde yoğun destek aldığı ve seçimlere katılım sağlamaları açısından yenilikçi sol kesimi mobilize eden o ilk zamanlardaki heyecan ve umut ortamından hiç eser kalmamıştır. Bu güvensizlik ortamı ve durgun ekonomik gidişat karşısında hükümet, 20 Kasım 2011’de ülkeyi erken genel seçime götürme kararı almıştır. Bu kararın ardından Başbakan José Luis Rodríguez Zapatero iktidar partisinin Genel Başkanlığını bırakarak, bu seçimde bir daha aday olmayacağını ilan etmiştir. Bunun üzerine sosyalistler, 2011 erken genel seçimlerine Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) genel başkanlığına seçilen Alfredo Pérez Rubalcaba’nın liderliğinde girmişlerdir.

Böylece sosyalist iktidarın ülke genelindeki kaçak göçmenlerden, eşcinsellere kadar toplumun birçok farklı kesimlerine çeşitli yasal haklar kazandırma eğilimindeki sosyal devlet idealizmi, bu ekonomik gidişat karşısında 2011’deki son genel seçimlerde iktidarı devam ettirmesine yeterli olmamıştır. Hatta özerk bölgelerin statülerini de kapsayan bu yasal düzeyde tanınan hakların, İspanya anayasasının garanti altına aldığı “İspanyalıların bölünmez bütünlüğüne”[10] ve Avrupa genelindeki ekonomik problemlerin etkisini fazlasıyla hisseden İspanyol ekonomisine pek hayrı olmadığı düşüncesi ağır basmıştır. Ayrıca göçmenlere karşı müsamahalı yaklaşım nedeniyle ülke genelinde suç oranının hızla artması, enflasyonun ve işsizlik oranının yükselmesinde çok rahat oturum hakkı sunulan göçmenlerin kayıtdışı ucuz iş gücü olarak kullanılmasının sebep olduğu iddiaları, iktidardaki sosyalistlerin ipinin çekilmesi için en önemli gerekçeler olarak gösterilmiştir.

Nitekim o zamanki ana muhalefet Halk Partisi (PP), özellikle göçmenlik, ekonomik durgunluk ve işsizlik konularına vurgu yapmıştır. Mariano Rajoy, Halk Partisi’nin (PP) lideri olarak iktidara geldikleri takdirde seçmenlerine, oturum hakkı elde etmek isteyen göçmenlerin yasaların kendilerinden beklediği yükümlülükleri yerine getirme, İspanyol geleneklerine uyma, İspanyolca öğrenme ve “resmi” (kayıtlı) olarak iş bulma gibi zorunlulukları içeren bir “göçmenlik sözleşmesi” imzalatacağının sözünü vermiştir. Halk Partisi (PP), genel olarak popülist söylemlerle muhafazakâr tabanının büyük ölçüde sandığa gitmesini sağlamayı ve Avrupa genelindeki bölgesel ekonomik sorunun etkilerini de bir fırsat olarak düşünüp İspanya’da işsizlik nedeniyle zarar gören halkın desteğini almayı planlamıştır. Böylece 2011’de gerçekleşen son genel seçimlerde, ülke genelindeki sağ seçmenin seçimlere yoğun bir oranda katılmasına karşın, sol seçmenin belirli bir kısmında -bir çeşit protesto yöntemi olarak- sandığa gitmeme eğilimi hâkim olmuştur. Bu durum o dönemki ana muhalefet Halk Partisi’nin (PP) 7 yıl aradan sonra iktidarı yeniden devralmasını sağlamıştır.

Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi İspanya’nın da siyasal katılım anlamındaki en büyük sorunu; seçmenlerde genellikle sandığa pek rağbet göstermeyen bir eğilimin söz konusu olmasıdır. Bu durumu, Türkiye ortalamasına göre bir hayli düşük olan seçime katılım oranlarından gözlemlemek mümkündür. Dolayısıyla merkezi durumdaki sağ ve sol partilerin seçimlerdeki en büyük amacı; öncelikle ideolojik olarak kendilerine yakın olan tabanlarını bir şekilde sandığa çekebilmektir. Esasında muhafazakârların genelde sol kesime oranla nispeten daha yüksek bir katılım oranı olduğunu söylemek mümkündür. Yani yenilikçi sol kesimlerin seçime katılımlarını teşvik edici bir etken olmadığı sürece, muhafazakâr kesim temsilde bu durumun avantajını sıklıkla kullanmaktadır. Bu süreçte ekonominin direksiyonunda zor durumda olan hükümete karşı, yine kendi seçmenlerinin katılımını en iyi şekilde değerlendiren ve umutsuzluğa kapılan sol kesimin kısmen sandığa küsmesini ve başka alternatiflere yönelmesini avantaja çeviren parti, kuşkusuz 20 Kasım 2011 genel seçimlerinden galip çıkan Mariano Rajoy’un Halk Partisi (PP) olmuştur.[11]

Mariano Rajoy’un seçim günü akşamı zaferini kameralar önünde eşiyle öpüşerek kutlaması, uzun bir süre İspanyol ve Avrupa medyasının jeneriklerinde yer aldı.[12] Fakat Rajoy’un iktidara gelir gelmez uygulamaya çalıştığı icraatları göz önüne alındığında, bu romantizmi maalesef İspanyol siyasetine yansımadı. Nitekim iktidara gelen Halk Partisi (PP) ilk icraatı olarak; ekonomik durgunluğa veya işsizliğe karşı bir hamle gerçekleştirmek yerine, sosyalistlerin iktidarında tanınan ve genellikle lezbiyen çiftlerin yararlandığı eşcinsellerin çocuk edinme haklarının iptali için İspanyol Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Ardından nihayet ekonomiye de el atmak aklına gelen Rajoy, kendince dâhiyane bir fikirle 40 milyar euro’luk bir kemer sıkma paketini gündeme getirdi. Çeşitli sosyal haklardan mahrum bırakan ekonomik kesintilerden oluşan bu 40 milyar euro’luk kemer sıkma paketi ile, ülkenin ekonomik darboğazdan kurtulacağını savundu. Bunun üzerine ülkede ekonomik durgunluğun patlak vermesinden sonra, ilk olarak 15 Mayıs 2011’de gerçekleştirdikleri 15M adını verdikleri kitlesel gösterilerle ortaya çıkan “Indignados” (Öfkeliler) hareketi, bu kesintileri kabul etmeyeceklerini söyleyerek, aynı zamanda hareketlerinin birinci yılı anması olan tarihte hükümeti protesto etmek için halkı bir kez daha meydanlara çağırdı. Başta Madrid ve Barcelona gibi büyük metropoller olmak üzere, bu protesto çağrısı önemli ölçüde karşılık buldu.[5]

19 Aralık 2013’de yargıç Pablo Ruz’un isteği üzerine İspanya’da iktidardaki Halk Partisi’nin genel merkezine ani bir yolsuzluk baskını düzenlendi. Bu esnada Avrupa Birliği liderler zirvesi için Brüksel’de bulunan Başbakan Mariano Rajoy, soruşturmaya saygı duyduğunu ve parti yetkililerine de mahkemeye görevini yapması için her türlü kolaylığı göstermesi talimatı verdiğini açıkladı.[5] Bu soruşturma, Halk Partisi’nin (PP) mali işler sorumlusu Luis Barcenas’ın rüşvetten gelen paralarla gizli bir fon oluşturup, İsviçre bankalarındaki hesabına 48 milyon Euro civarı bir para aktardığı, böylece kara para akladığı ve vergi kaçakçılığı iddialarıyla tutuklu olarak yargılandığı davanın bir devamı olarak gerçekleşti.[13] Neticede bu baskınla beraber genişleyen soruşturma, iktidardaki Halk Partisi’nin (PP) birçok üst düzey parti yöneticisinin tutuklanmasına neden oldu.

İspanya’da bu yolsuzluk iddiaları sadece iktidar partisiyle sınırlı kalmayıp, muhafazakâr hükümetle arası gayet iyi olan İspanyol monarşisinin üyelerinin de adı karışan yeni bir yolsuzluk dalgası patlak verdi. Öyle ki; İspanya Prensesi Christina, hükümet gelirinde dolandırıcılık yapmakla suçlanan eşi Palma dükü Iñaki Urdangarin yüzünden tam anlamıyla köşeye sıkıştı. Bu iddiaları soruşturan mahkeme, eşinin bu yolsuzluk eylemlerini kendisinin bilgisi dahilinde gerçekleştirdiğine kanaat getirmesinden ötürü Prenses Christina da sanık sandalyesindeki yerini aldı. Kısa bir süre önce babası Juan Carlos’un tahtını devralan Kral Felipe ise, tahta çıktıktan sonraki ilk açıklamasında, yolsuzlukla ilgili gerçekleşen soruşturmalarda yargının kararlarına kesinlikle saygı duyduklarını belirterek, kız kardeşi Prenses Christina’nın artık kraliyet ailesinde yer almadığını ilan etti.[14]

Üst üste patlak veren yolsuzluk iddiaları ile beraber, ciddi bütçe kesintileriyle ekonomik durgunluğun da faturasının halka kesilmesinden dolayı ülke çapındaki büyük protestolar, muhafazakâr iktidarda ciddi bir sıkıntı yarattı. Bununla ancak bir çeşit sıkıyönetim yasası çıkararak baş edebileceklerini inandılar. Nihayetinde İspanya’da muhaliflerin; “polisi korumaktan çok vatandaşın sansürlenmesinin” amaçlandığını iddia ettikleri, görev başındaki polisin görüntülenmesinin yasaklanmasını da kapsayan birtakım yasal değişiklikler gerçekleşti. Ayrıca protesto eylemlerine karşı hükmedilen astronomik miktardaki cezaları ödemeye gücü olmayan -çoğu işsiz ve ekonomik darboğazdaki- protestocularının hapsedilmesine neden olacak bu durum, “Faşizm İspanya’ya geri döndü” eleştirileriyle yoğun tepkilere neden oldu.[15] Bu yasal değişikliklerle yetkileri genişletilen İspanyol polisinin, muhalif basın, aktivistler ve protestocular için kara liste oluşturarak, bir çeşit fişlemeye gitmesinin yasal olarak önü açıldı. Böylece polisin kendi inisiyatifinde rastgele kimlik kontrolü yapabilmesinin ve herhangi bir emire ihtiyaç duymadan tamamen kendi kafasına göre baskın gerçekleştirebilmesinin resmi dayanağı sağlandı.[5]

Sonuç olarak; İspanya’da 2015 genel seçimleri yaklaşırken ömrünün uzun olmadığının farkında olan muhafazakâr iktidar, ekonomik darboğaz ve yolsuzluk hadiseleri neticesinde ortaya çıkan isyan dalgasına karşı yasal dizginleme çabalarıyla son kozlarını oynamaktadır. Kamuoyu anketlerine bakılacak olursa, bu seçimlerde İspanyol meclisinde çok radikal değişikliklerin olması hiç kimseyi şaşırtmayacak. Özellikle Yunanistan’da Radikal Sol İttifak – Syriza’nın sandıktan büyük bir zaferle çıkmasının, İspanya’daki muadili kabul edilen Podemos için ciddi bir motivasyon olduğu söylenebilir. Nitekim Metroscopia araştırma şirketinin son anket sonuçları, İspanya’nın “Indignados” – Öfkeliler hareketinin öncülüğünde ortaya çıkan Podemos’un olası bir zaferinin ilk işaretlerini vermektedir.[16] Podemos’un bu olası zaferinde, bilhassa sandığa gitmeyerek genellikle seçimleri protesto etme eğilimindeki seçmenleri kazanmasının önemli bir rolü olacaktır. Syriza’nın Yunanistan’daki zaferinin ardından, Podemos’un genç lideri Pablo Iglesias’ın; “2015 yılı İspanya’da da aynen Yunanistan’daki gibi bir değişim yılı olacak ve Alman Şansölyesi Angela Merkel İspanya’yı artık bir arka bahçesi gibi kullanamayacak” sözlerine bakılacak olursa, -başta Avrupa’nın büyük patronu olan ülkeler olmak üzere- Avrupa Birliği’ni ezberlerinin bozulacağı zor günlerin beklediğini söylemek mümkündür.

Özcan ÖĞÜT

 

 

KAYNAKÇA

[1] – CNN World. (2003), “Polls: 90 percent of Spaniards against war” http://edition.cnn.com/2003/WORLD/europe/03/29/sprj.irq.spain (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[2] – Election Resources. (2004), “14 Mart 2004 İspanya Genel Seçimleri” http://www.electionresources.org/es/congress.php?election=2004 (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[3] – UNAOC. (2015), “The history of the UN Alliance of Civilizations initiative”, Timeline, History, http://www.unaoc.org/who-we-are/history/timeline (Erişim tarihi: 20.03.2015).

[4] – Öğüt, Ö. (2014), “Katalunya’nın Bağımsızlık Rüyası”, Uluslararası Politika Akademisi (UPA), http://politikaakademisi.org/katalunyanin-bagimsizlik-ruyasi (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[5] – Öğüt, Ö. (2015), “Türkiye ve İspanya’daki Muhafazakâr İktidarların Karşılaştırmalı Analizi”, Uluslararası Politika Akademisi (UPA), http://politikaakademisi.org/turkiye-ve-ispanyadaki-muhafazakar-iktidarlarin-karsilastirmali-analizi-rajoyun-erdoganlasma-sureci (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[6] – El Pais. (2008), “Blanco dice que lo único que les falta a los obispos es presentarse a las elecciones en las listas del PP.”, Cadena SER, http://elpais.com/elpais/2008/02/01/actualidad/1201857419_850215.html (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[7] – Election Resources. (2008), “9 Mart 2008 İspanya Genel Seçimleri” http://www.electionresources.org/es/congress.php?election=2008 (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[8] – Rusinol, P. (2011), “España, un Estado ‘laico’ que exhibe fervor por la Iglesia católica”, http://www.publico.es/espana/espana-laico-exhibe-fervor-iglesia.html, (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[9] – European Commission. (2010), “Recent developments in monthly unemployment rates for the EU Member States, December 2009 and July 2010.” http://ec.europa.eu/employment_social/eie/graphs/download/Chap1_Graph_22.jpg (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[10] – Congreso de los Diputados. (1978), “La Constitución Española de 1978, Titulo Preliminar”, http://www.congreso.es/consti/constitucion/indice/titulos/articulos.jsp?ini=1&fin=9&tipo=2 (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[11] – Election Resources. (2011), “20 Kasım 2011 İspanya Genel Seçimleri” http://www.electionresources.org/es/congress.php?election=2011 (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[12] – Multimedia. (2011), “Un año de la victoria electoral de Mariano Rajoy”, http://multimedia.lne.es/fotos/nacional/ano-victoria-electoral-mariano-rajoy-1099_25.shtml (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[13] – Reuters. (2013), “Spanish police raid ruling party HQ in graft probe” http://www.reuters.com/article/2013/12/20/us-spain-raid-pp-idUSBRE9BJ0OW20131220 (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[14] – Algañaraz, J. C. (2014), “La infanta Cristina, a juicio por fraude fiscal”, http://www.clarin.com/mundo/infanta-Cristina-juicio-fraude-fiscal-Espana_0_1271272996.html (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[15] – Rabble. (2014), “Fascism Is Back In Spain”, http://www.rabble.ie/2014/12/21/fascism-is-back-in-spain (Erişim tarihi: 05.03.2015).

[16] – Metroscopia. (2015), “España está cerca de la próxima estación; Podemos primera fuerza política: encuesta”, Revolucion Tres Punto Cero, http://revoluciontrespuntocero.com/espana-esta-cerca-de-la-proxima-estacion-podemos-primera-fuerza-politica-encuesta (Erişim tarihi: 05.03.2015).

2 Comments »

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.