İRAN NÜKLEER KRİZİNDE TARİHİ ANLAŞMAYA DOĞRU

upa-admin 05 Nisan 2015 1.269 Okunma 0
İRAN NÜKLEER KRİZİNDE TARİHİ ANLAŞMAYA DOĞRU

İran’ın nükleer programının “barışçıl” bir amaç doğrultusunda şekillendirilebilmesi ve bu ülkenin nükleer silah üretecek kapasiteye ulaşmasını engelleme hedefiyle aylardan bu yana sürdürülen müzakereler, tarafları nihai barışa daha da yakınlaştıran bir çerçeve belgenin kabul edilmesiyle ciddi bir ilerlemeye sahne olmuştur. İsviçre’nin Lozan kentinde BM adına müzakereleri yürüten P5+1 ülkeleri (BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi olan ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Çin) ve Almanya’nın İran temsilcileriyle aynı masa etrafında oturarak yürüttüğü müzakereler, AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ile İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in, anlaşmanın temel ilkelerinin belirleyen çerçeve belgenin kabul edildiğine dair yaptıkları ortak açıklamayla birlikte ciddi bir barış umudunun doğmasına yol açmıştır.

Anlaşmanın içeriğine göz gezdirildiğinde özellikle İran’ın ciddi anlamda geri adım attığını görmekteyiz. Nitekim Tahran, elindeki santrifüjlerin üçte iki oranında azaltılması ve böylece toplam santrifüj sayısının 19 binden 6104’e düşürülmesi, bunların da 10 yıl boyunca 5060 tanesinin zenginleştirme faaliyetinde bulunması şartını kabul etmiştir. İran’ın elindeki stokları 15 yıl boyunca % 3,67’den daha fazla zenginleştirmemesini öngören ve bu ülkenin sahip olduğu 10 bin kg’lik düşük zenginleştirilmiş uranyumu yalnızca 300 kg’a indirerek 15 yıl boyunca % 3,67 zenginleştirmesine izin veren anlaşma uyarınca Tahran, 15 yıl boyunca yeni uranyum zenginleştirme tesisi kurmamayı kabul etmiştir. Bunların yanı sıra, an itibarıyla 2-3 ay olan nükleer silah için malzeme edinme süresi bir yıla uzatılacak ve bu süre en az 10 yıl boyunca geçerli olacaktır. İran’ın Fordo (Fordow) tesisinde, en az 15 yıl boyunca uranyum zenginleştirmesini engelleyen ve bu tesisin yalnızca araştırma merkezi olarak kullanmasına izin veren çerçeve belgesi bu ülkenin yalnızca Natanz’da uranyum zenginleştirme faaliyeti yürütmesini ve burada dahi bin adet olan 2.nesil santrifüjlerin sökülmesini ve bunların 10 yıl boyunca Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEA)’nca denetlenmesini öngörmektedir. Üzerinde mutabakata varılan belgeye göre; UAEA, Natanz ve Fordo’nun da içerisinde bulunduğu tüm tesisleri düzenli bir şekilde denetleyebilecek (teftiş edebilecek) ve bu ülkenin nükleer tedarik zinciri de UAEA’nın denetiminde olacaktır. Nükleer silah yapımında kullanılabilecek plütonyum üreten Arak’taki “ağır su reaktörü” ise, P5+1 ülkelerinin kabul edebileceği şekilde yeniden tasarlanacak ve inşa edilecektir. Çerçeve belgesine göre; üzerinde uzlaşılan bu hususlar yerine getirildiği takdirde, İran’a karşı ABD ve AB tarafından uygulanan tüm kısıtlamalar (ambargo) BM gözetiminde kaldırılacaktır. Ne var ki, İran, bu şartlardan birini dahi yerine getirmezse ya da önce yerine getirip daha sonra geri adım atarsa, ambargo ve kısıtlamalar yeniden uygulama alanına konacaktır.

Gerek İran, gerekse de ABD, başta olmak üzere P5+1 ülkelerince önemli bir ilerleme ve adeta bir “zafer” olarak sunulan bu çerçeve belgesi, nihai barışın sağlanması yönünde taraflar arasındaki işbirliği zemininin konsolide edilmesini sağlamıştır. Ne var ki, İran Devlet Başkanı Ruhani ile ABD Başkanı Obama’nın anlaşma koşullarını farklı yorumlama çabası içerisine girmesi, ya da anlaşmanın boşluklarına sığınma düşüncesi, taraflar arasındaki iyi niyetin kaybolması sonucunu doğurabilir. Nitekim Obama, çerçeve belgedeki koşulların imzalanacak bir nihai anlaşma sonucunda yerine getirilmesi halinde, başta ABD’nin uyguladığı kısıtlamalar olmak üzere, İran’a yönelik tüm kısıtlamaların “kademeli” olarak ortadan kaldırılacağını ifade etmektedir. İran’ın şartlara uymaması halinde askeri seçeneğin bu kez daha güçlü olarak masaya konulabileceğini belirten Obama, başta bu anlaşmaya karşı çıkan Cumhuriyetçi Parti, İsrail ve Suudi Arabistan olmak üzere, tüm paydaşlarını memnun etmeye ve her şeyin kontrolü altında olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Ruhani ve Zarif ise, İran’ın üzerindeki kısıtlamaların yalnızca 15 yıl süreceğini belirterek iç politikada kendilerine karşı çıkabilecek dini lider Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere “şahin” kesimlere mesaj verirken, çerçeve belgesinde belirtilen şartları uygulayacaklarını, ancak buna paralel olarak ülke üzerindeki kısıtlamaların “aşamalı” olarak değil, “derhal” kaldırılacağını ifade etmektedir. Dünya enerji fiyatlarının düşmesi ve üzerine uygulanan petrol/doğalgaz kısıtlamaları nedeniyle geliri oldukça azalan ve parasının değeri düşen İran, içerisine sürüklendiği ekonomik krizden kurtulabilmek ve bu krizin yaratabileceği ve uzun vadede rejimin varlığını/güvenliğini dahi ciddi anlamda etkileyebilecek sosyal ve siyasal yan etkilerden kurtulabilmek için, anlaşmanın imzalanmasına paralel olarak kendisine yönelik kısıtlamaların derhal kaldırılmasını talep etmektedir.

30 Haziran 2015’te çerçeve belge üzerinden nihai bir anlaşmaya varılması halinde İran’ın küresel/bölgesel görünümünde ciddi bir değişim yaşanacaktır. Nitekim böyle bir durumda, İran, Ortadoğu’daki bölgesel denklemlerde oldukça etkin bir rol oynayacak “meşru” bir aktör olarak görülmeye başlanacaktır. Bu ülkenin, dinsel/mezhepsel bağlarını da kullanarak Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve hatta Bahreyn gibi ülkelerde yaşanan toplumsal/siyasal anlaşmazlıklara etki edebiliyor olması, anlaşmazlıkları tetikleyen bir İran yerine bölgesel anlamda istikrarı savunan ve kurgulamaya çalışan bir İran yaratabilir.

İran’ın uluslararası sisteme meşru bir aktör olarak dönüşü, Suudi Arabistan ve müttefikleriyle arasında varolan bölgesel rekabeti ortadan kaldırmış olmayacaktır. Hatta Tahran, ABD ile ortak çalışmaya başlarsa, Riyad’ın önemi belli bir oranda azalacaktır. Bu nedenle, Suudi yönetimi anlaşmaya taraftar değildir. Benzer bir durum, bu ülkenin müttefikleri olan Katar, BAE, Kuveyt ve önemli oranda Şii kökenli nüfus bulunduran Bahreyn için de geçerlidir. İran ile ilişkileri bir “tehdit döngüsü” içerisinde şekillenen İsrail ise, anlaşmaya açıkça karşı çıkmaktadır. Hatta çerçeve belgenin kabul edilmesinin ardından da, gerek Benjamin Netanyahu, gerekse de İstihbarat Bakanı Yuval Steinitz tarafından İran’ın nükleer silah üretmesini engelleyecek nihai bir çözüm öngörülmediği ve 15 yılın sonunda İran’ın yeniden nükleer silah üretebilecek kapasiteye ulaşabileceği belirtilerek, bu ülkeye karşı askeri harekat seçeneğinin masada olduğu vurgulanmıştır. Steinitz, bu bağlamda yaptığı açıklamada, 1981 yılında Irak’taki Osirak nükleer enerji santralinin İsrail eliyle, ABD izin vermemesine karşın, vurulmuş olduğunu ifade etmiştir. İsrail, İran’ın mevcut yönetimini ortadan kaldıracak bir askeri/siyasal çözüm ortaya konmadığı takdirde her türlü uluslararası anlaşmaya karşı çıkacaktır. Nitekim İran’ın içerisine düştüğü ekonomik kriz ortamından ve toplumsal huzursuzluktan yararlanarak muhalefete verilecek geniş çaplı destek ile “Molla” hükümetinin devrilmesi İsrail’in temel hedefidir. Bu çerçevede, önümüzdeki dönemde Suudi Arabistan ve müttefiki olan ülkeleri ile İsrail arasındaki İran karşıtı cephenin dağılması beklenmemelidir. Nükleer müzakelerin içerisinde olan Rusya ise, bir anlaşmaya paralel olarak İran ile ABD arasında yaşanabilecek bir yakınlaşmadan olumsuz yönde etkilenebilecektir. Zira Rusya’nın Ortadoğu’daki stratejik ortağı İran’dır. Bu nedenle, Rusya’nın, İran ile ilişkiler bağlamında, ekonomi ve teknoloji aktarımı odaklı müttefiklik ilişkisini devamlı kılmak ve bu ülke üzerinde etkili olabilmek için, özellikle, “barışçıl amaçlı da olsa” nükleer enerji üretimi çerçevesindeki yardımlarını sürdürmek isteyebileceği ortadadır.

İran’ın uluslararası sisteme meşru bir aktör olarak geri dönüşü, Türkiye’nin bölgesel politikalarına ve görünümüne de etki edecektir. Her şeyden önce, Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacminde dramatik bir yükseliş olması beklenmelidir. Bunun yanı sıra, iki ülke arasındaki yatırım olanakları ciddi anlamda artacak ve  özellikle enerji ve ulaştırma tabanlı projeler gerçekleştirilebilecektir. Türkiye’nin İran ile geliştireceği diplomatik/siyasal ilişkiler, ABD ve Batı tarafından “olumsuz” anlamda görülemeyeceği için bu alanda da bir rahatlama görülecektir. Ne var ki, İran’ın görünümünün değişmesine paralel olarak, bu ülkenin Ortadoğu’daki dengeleyici rolü ön plana çıkacaktır. Özellikle Irak ve Suriye’deki siyasal krizlerin çözümlenmesi ve bölgesel istikrarın sağlanması anlamında, İran’ın, Türkiye’den daha ön planda olduğu ortadadır. Bu durum, İran’ın bölgesel anlamda meşrulaştırılması halinde daha da güçlenecektir. Yani Türkiye’nin bölgesel dengeleyicilik rolü İran tarafından baskılanabilecektir. Bu durum, hiç kuşkusuz, Türkiye’nin dış politika paradigmasını değiştimesi/farklılaştırmasını da beraberinde getirebilecektir. Zira Türkiye, son dönemde, Sünni blok olarak görülmeye başlanan Suudi Arabistan liderliğindeki bölgesel aktörler ile yakınlaşmıştır ve her gruba hitap edebilen bölgesel aktör rolü zayıflamıştır. İran’ın etkinliğini arttırması ve Irak ile Suriye’yi önemli oranda kontrolüne alması neticesinde, Türkiye, Suudi Arabistan’ın önderliğindeki Sünni cepheye daha da yakınlaşabilir ve hatta İsrail ile ilişkilerinin dahi düzelmesi söz konusu olabilir. Tabi ki, bu noktada, ABD’nin nükleer anlaşmaya varmış olduğu İran’a yönelik ne tür bir tutum izleyeceği de önemli rol oynayacaktır.

İran ile P5+1 ülkeleri arasında üzerinde uzlaşılan çerçeve belgesi, 30 Haziran itibarıyla bir anlaşmaya dönüşürse bölgesel anlamda birçok dengenin değişeceği ortadadır. İran’ın zaten etkin olduğu bölgesel gelişmelere “meşru” bir aktör olarak doğrudan/dolaylı olarak müdahil olmasını sağlayacak olan nükleer enerji antlaşması, Ortadoğu’da bölgesel dengelerin yeniden dizayn edilmesi ve başta Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye’nin dış politika stratejilerine ilişkin yeni bir okuma yapılmasını gerektirebilecektir.

Yrd. Doç. Dr. Göktürk TÜYSÜZOĞLU

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.