“BASRA HARAP OLDUKTAN SONRA…”

upa-admin 04 Ocak 2016 1.570 Okunma 0
“BASRA HARAP OLDUKTAN SONRA…”

“Bad-el Harab-ül Basra” sözünün Türkçesi başlıktaki gibidir. “Basra harap olduktan sonra” sözü, Ortadoğu’daki çatışma ve krizler öncesinde, bir nevi “son pişmanlık fayda etmez” uyarısını da içinde taşır. Elbette daha farklı bir içeriği vardır. “İş işten geçtikten sonra” denirse, belki sözün değeri daha iyi anlaşılabilir.

Nedense Suudi Arabistan-İran arasında gün geçtikçe artan gerilimi izledikçe, hep bu söz aklıma geldi. Bir bakıma, hem metaforik, hem de konuyla doğrudan ilgili bir sözün iç içe geçmesi, her zaman rastlanması zor bir tesadüf.

1979 İran İslam Devrimi yaşandıktan sonra, ABD, Ortadoğu’da hem önemli bir kurumsal travma yaşamış, aynı zamanda da, Carter’ın çok tartışılan “pasif dış politikası”na rağmen “Körfez Doktrini”ni o zaman oluşturmuştu. Dünyadaki ham petrol üretiminin önemli bir oranının dünya pazarlarına ulaştırıldığı Basra Körfezi’nin güvenliği, o dönemden itibaren ABD için “bir kırmızı çizgi” haline gelmişti. İran’daki devrim durdurulamamış olsa da, İran-Irak Savaşı çerçevesinde, Irak’a ihracı engellenmişti. İran, Irak’taki Şii çoğunluğa dayanarak, hem devrimi kolayca ihraç edeceğini düşünüyor, hem de Şii nüfusun Irak Ordusu içinde itaatsizlik ederek İran’a karşı silah kullanmayacağını düşünüyordu. Bu yanılgı, 1 milyondan fazla insanın yaşamını kaybettiği ve taraflardan hiç birinin kazanamadığı, acı bir bilançoya neden oldu. İlginçtir ki, İran savaşı sonrası Saddam, 1990’da Kuveyt’i işgal ederek, ABD’nin “Körfez Doktrini”ni doğrudan hedef almış oldu. Ve malum olduğu üzere, 1991 ve 2003’deki Körfez Savaşları ile bütünlüğünü resmen olmasa da fiilen kaybetti.

İran, İslam Devrimi sonrasında, “bölgesel nüfuz” yaratma gayesiyle, yeni ortaklıklar kurdu. Ancak Soğuk Savaş döneminden beri Suudi Arabistan’la yaşadığı gerilim, İslam Devrimi sonrasında daha tehlikeli ve riskli bir rekabete dönüştü. İran-Irak Savaşı boyunca Suriye’de “baba Esad” dönemi başlayan “Saddam rahatsızlığı”, Suriye-İran “bölgesel ittifakı”nı doğururken, bu ittifakın en önemli izdüşümü Lübnan’da yaşandı. Hizbullah, İran tarafından kurulan ve Suriye tarafından desteklenen bir örgüt olarak, 1990’da Lübnan İç Savaşı’nı sonlandıran “Taif Anlaşması”nda, “ülkeyi İsrail’e karşı savunma” gerekçesiyle, silah bırakmayan “tek örgüt” olarak kaldı. Hem Güney Lübnan’ı teritoryal bir antite haline getirdi, hem de Lübnan parlamentosu ve hükümetinde veto haklarını kullanan bir siyasal partiye dönüştü. Ülke içinde, “İsrail’e karşı savaşma”, örgüte değişik kesimlerden sempati kazandırdı. Şii nüfusun ağırlıklı olduğu Lübnan popülasyonunda, “devlet içinde devlete” dönüştü. 2008 “Beyrut Baskını”ndan sonra, siyasal anlamda da geniş imtiyazlar kazandı.

İran ise, Şah döneminden beri Arap olmadığı için dışlandığı coğrafyaya, Şiilik zemininde sızdı ve başarıya ulaştı. Körfez ülkelerindeki Şii nüfuslara, Şah dönemi de dahil olmak üzere daima etki etmeye çalıştı. 2011’de “Arap Kaosu” sırasında, “sözde bahar” Bahreyn’e ulaşmaya çalıştıysa da, Şii çoğunluğun ayaklanması, Suudi Arabistan’ın işgaliyle durduruldu ve devrilen Sünni azınlık yönetimi yeniden işbaşına geldi.  Suudi Arabistan’ın geçen sene başlayan Yemen müdahalesi de, bu konuyla ilgiliydi. İran tarafından desteklenen Yemen’deki Husiler’e karşı, Suudiler diğer Körfez ülkeleriyle birlikte askeri bir müdahale başlattı. Ancak hala istediği sonucu almış gözükmüyor.

Suudi Arabistan, Birleşik Krallık dönemi de dahil olmak üzere, Batı’ya en sadık ve bölgedeki Sünni Araplar’ın ve özellikle Vahabi-Selefi anlayışın doğal sponsoru olarak dikkat çekiyor. Bugün de, ABD’nin bölgedeki en sadık müttefikidir. Afganistan’daki Taliban’dan Suriye’deki IŞİD’e kadar, söz konusu ülkenin, ekonomik ve askeri angajmanları var. Buna karşın, Batı’dan tepki çekmiyor, petrol işbirliği pek çok gerçeği örtüyor.

İran-Suudi Arabistan arasında Şah döneminden beri süren bölgesel rekabet, daha çok “mezhepsel” siyasetle anılıyor. Bu, elbette yetersiz bir yaklaşımı ifade ediyor. Zira İran, 1958 Irak darbesinden sonra, o dönem iktidarı ülke içinde ele geçiren General Kasım’a karşı, Molla Barzani liderliğindeki Kürt grupları desteklemiş, Kürtlerle birlikte “Fars ve Farısi akrabalar”la dayanışma çerçevesinde siyasal davranış göstermişti. 1970’lerde Cezayir Anlaşması’yla yeniden İran-Irak barışı yaşanırken, İran, Kürtleri desteklemekten vazgeçmişti.

İran İslam Cumhuriyeti, Suriye’de Esad, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler ve Irak’ta merkezi yönetimi ve Güney Irak’ı (Basra) bölgesini elinde tutan Şii siyasal ve toplumsal güçlerle birlikte, bir bölgesel vesayet kurmaya çalışıyor. Rusya’nın 2015 sonbaharında Suriye’ye kara, hava ve deniz gücüyle gelmesinin ardından, adı geçen vesayet-ittifak arayışları, Rusya’nın da varlığıyla, küresel bir kamplaşmanın riskli alanına dönüşmüştür.

Rusya, İran-Suriye-Hizbullah ekseninde Ortadoğu’ya sızarken, ABD’nin müttefikleri, Suudi Arabistan-Türkiye-Mısır-İsrail ve Ürdün olarak göze çarpıyor. Rusya-İran ekseni, Şii nüfuslarla “sıkı dayanışma” içinde dikkat çekerken, Suudi Arabistan’ın İran gibi bir “bölgesel liderlik” yapma şansı yok. Zira Türkiye de, İran gibi, imparatorluk geleneğinden gelen, Arap olmayan, Sünni bir çoğunluğa sahip gözükmesine karşın, laik Cumhuriyet’e sahip, Alevi nüfusun gittikçe kentlileştiği, Kürt nüfusun siyasallaştığı, AB katılım sürecinde, ABD müttefiki ve bölgedeki tek NATO üyesi bir ülke. Son yıllardaki ılımlı İslam anlayışı, bölgesel vesayet arayışını ortaya koymuş ise de, Suriye’deki süreç, pek çok siyaseti tartışılır hale getirdi. Türkiye-Mısır, Türkiye-İsrail arasındaki sorunlar, ABD’nin bölgedeki müttefikleri arasındaki gerilimler, bölgede ABD açısından “stratejik bir boşluk” yarattı.

Rusya’nın bölgedeki fiili varlığı, Türkiye-İsrail arasında yeni bir yakınlaşmayı zorlarken, Mısır’ın 3 yılın ardından Tel Aviv’e büyükelçi atama kararı, “Ortadoğu’daki ABD müttefikleri”ni zorlayan hamleler olarak gündeme geldi. Suudi Arabistan, mezhepsel-bölgesel bir ittifakla bölgede arayışlarını ifade etse de, işi o kadar rahat değil.

Suudi Arabistan’ın kendi ülkesindeki Şii liderlerden Şeyh Nemr’i toplu idamlar içinde infaz etmesi, İran açısından büyük tepki topladı. Öldürülen kişi bir Ayetullah’dır. Dahası, İran, hem bölge, hem de dünyada Şiilik’in koruyucusu ve hamisi olarak kendisini gösteriyor. Sünni inancının merkezi olarak ön plana çıkan Suudi Arabistan nüfusunun ¼’üne yakın bir kesimin, Şii Arap olarak iddia edilmesi, üstelik söz konusu kesimin Irak’ın Şii Arap bölgeleriyle, fiziki komşu olarak yaşaması, Suudi Arabistan için tam bir kabus. Bu noktada, İran’ın da gerek “toplu idamlar”, gerekse “insan hakları” açısından Suudi Arabistan’dan çok da farklı olmadığını kaydetmek gerekiyor. Bu çerçevede nasıl bölgeye vesayet etmeye çalışan İran, kendi topraklarındaki Azeri Türk nüfus, Kürtler ve Beluciler gibi “yumuşak karınlara” sahipse, Suudi Arabistan da, hem kendi toprak bütünlüğünde, hem Arap yarımadasında, hem de Basra Körfezi’ndeki Şii Arap toplulukları, kendi varlığı ve nüfuzu için tehdit olarak görüyor. Siyasetini Körfez sermayesi üzerine yapılandırmış Suudi Arabistan ise, İran’la yaşadığı tarihsel gerilimde, o yüzden daha müdahil ve atak bir tutum sergiliyor.

Türkiye’nin, bu krizde, İran-Irak Savaşı’nda olduğu gibi, “aktif tarafsızlık” sergilemesi, en sağduyulu ve rasyonel hareket olarak, bölge ve dünya barışına katkı sunacaktır. Aksi takdirde, öngörülemeyen ve kestirilemeyen dış politika hamleleri, Basra’yı bir alev topuna dönüştürürken, bunun hepimizi yutması olasılığı da vardır. Atatürk’ten beri var olan denge ve barışa dayalı bakış açısına, yani fabrika ayarlarına dönmeye, ivedilikle gereksinimimiz var…

Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.