3 EKİM’DE “BİR ARPA BOYU”

upa-admin 03 Ekim 2016 933 Okunma 0
3 EKİM’DE “BİR ARPA BOYU”

Eskilerin kullandığı çok aşina olduğumuz bir söz vardır; “Hafıza-i beşer, nisyan ile malüldür”. Yani günümüz Türkçesi ile; “İnsan hafızası unutkanlıkla engellidir” de denilebilir. Anımsanacak olursa, bundan 11 yıl önce, 3 Ekim 2005’te, Türkiye-AB arasındaki resmi müzakerelerin başlatılabilmesi için çetin pazarlıklar yürütülüyor, hatta taraflar 4 Ekim’de anlaşmasına karşın takvim sembolik olarak donduruluyor, saatler göstermelik olarak geri alınıyor ve müzakerelerin 3 Ekim’de başladığı ilan ediliyordu.

3 Ekim 2005’e kolay gelinmedi. 1999 Aralık ayında, Bülent Ecevit’in Başbakanlığındaki koalisyon hükümeti döneminde, Türkiye’nin AB’ye “aday adaylığı”ndan “aday” statüsüne geçişte yine çetin müzakereler yaşanmış, hatta dönem başkanı sıfatıyla Finlandiya Başbakanı Ecevit’e Kıbrıs başta olmak üzere birtakım konularda bağlayıcı olmayan güvenceler vermişti. 2002’de “çiçeği burnundaki” AKP hükümeti, özellikle “müzakere tarihi” almak adına diplomatik seferberlik başlatmış, AB ise Kıbrıs konusunda “kalıcı taviz” arayışını yinelemişti. İşte 24 Nisan 2004’teki “Annan Planı”, bu söz konusu zeminde oylanmış, KKTC seçmeninin “evet”, Rum Kesimi seçmeninin “hayır” oyuyla yürürlüğe girmemiş ve Mayıs 2004’ten beri verdiği ”hayır” oylarıyla AB’ye tam üye olan Rum Kesimi, Yunanistan’la birlikte, Türkiye’ye karşı “ikinci veto” kozunu elinde tutan bir durumun adı olmuştu.

AB  katılım sürecinin bu kadar Kıbrıs’la ilintili gösterildiği yüzeyde, 2005’te Fransa’daki referandumu unutulmamalıdır. Bir gün Türkiye tüm müzakere başlıklarını başarıyla yerine getirse bile, Türkiye’nin olası üyeliğinin referanduma sunulması kararı, aslında hikayenin tam da burada çıkmaza girdiğini göstermektedir. Aslında çok geriye gitmeye gerek yok; 17 Aralık 2004’deki Helsinki Zirvesi’nde, Türkiye-AB müzakerelerindeki tanım “ucu açık, garanti edilemez ve Türkiye tüm koşulları yerine getirip de üye olamadığında Türkiye’nin AB kurumlarına çıpalanması” tümcesi, konunun hem kültürel, hem toplumsal ama gerçekte iktisadi nedenlere dayanan başlıklarda somutlaştığını göstermektedir. Bu zeminde, Türkiye-AB arasındaki “tarım nüfusu” oranından, sermaye birikimine, işsiz nüfusa dayanan pek çok veri bulunmaktadır.

Ne var ki, 400 küsur milyon nüfusa sahip AB ekonomisinin, 700 bin nüfuslu Rum Kesimi vetosuna takıldığı savları, gülünç ve oldukça zihinleri aşağılayıcı bir durumu ifade etmektedir. 2005 Temmuz’unda Türkiye-AB arasındaki “ek protokol krizi”, tam da bu ortamda ortaya çıkmış, Türkiye-AB ilişkisini 10 yeni AB üyesine yaymayı öngören prosedürü belirten protokol, yeni üyelerden birinin Rum Kesimi olması bağlamında sorun yaratmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti yerine Kıbrıs başlığının kullandırıldığı Rum Kesimi formülü, krize çözüm olmamışsa da, Türkiye imzayı atmış, bununla birlikte, hükümet bir deklarasyon yayınlayarak, protokolde adı geçen Kıbrıs başlıklı yönetimin tüm Kıbrıs’ı ve Kıbrıslılar’ı temsil etmediğini, Yeşil Hattın güneyinde bir idare olduğunu vurgulamış ve kalıcı çözüm sonrasında ortak bir idareye gönderme yapmıştır. Aslında protokolden AB’nin anladığı, Türkiye’nin hava ve deniz limanlarını Rum Yönetimi’ne açması ve KKTC’nin izolasyonuna Türkiye’nin de bu yöntemle dahil edilmesiydi.  Türkiye’nin protokole “çekince” koymadan ayrı bir deklarasyonla tanımayı reddettiği Rum Kesimi konusu, Eylül 2005’te AB COREPER tarafından, “tek yanlı ve bağlayıcı olmadığı” öne sürülerek yok sayıldı. 2005 Ekim’ine gelindiğinde ise Türkiye için tarif edilen üyelik yapısı şöyle idi: “Bir gün Türkiye AB’ye tam üye olsa da, tarımsal fonlar, yapısal fonlar ve serbest dolaşımdan sürekli olarak muaf edilebilirdi”. Bir bakıma “ikinci sınıf bir üyelik”, ne yazık ki, ülkemiz tarafından da onaylandı. Bir sene sonra ise, “ek protokol”ü TBMM’de onaylamadığı için, Türkiye ile yürütülen birtakım müzakere başlıkları askıya alındı; 10 yıldan beri de süreç ağır aksak ilerliyor.

Bu zaman zarfında, her ne kadar AB haritası Atlas Okyanusu’ndan Karadeniz’e uzansa da, 2011’den beri devam eden Suriye’deki iç savaş ve mülteci kriziyle birlikte, AB’nin iç ahengi bozuldu. Radikal sağ partiler ve ırkçılık hortladı; Doğu Avrupa ve Balkanlar’daki yeni üyelerle, Batı Avrupa ve özellikle Fransa-Almanya ekseniyle, ekonomik-toplumsal uçurum aşılamadı, Macaristan başta olmak üzere “demokrasi krizi” yaşayan rejimler, AB’nin temel taahhütlerinin inandırıcılığını zedeledi.  Kopenhag Kriterleri’ndeki ifadesiyle, “tam ve işlevsel pazar ekonomisi”ne sahip olamayan yeni rejimler, demokraside hukukun üstünlüğü ve insan haklarından uzaklaşan yapılar, bir dağılma ortamı yarattı. 2016 yazında yaşanan “Brexit” referandumu ile Britanya’nın AB’den ayrılma kararı alması ve Britanya Başbakanı Theresa May’in 2017 Mart-2019 arasında “ayrılma takvimi” açıklaması, bir zamanlar ülke insanımız için de havadan gelen “euro”lar ve “serbest dolaşım”la renklendirilen AB hayallerini suya gömdü. Üstelik mülteci anlaşmasındaki “ vizesiz Avrupa hayali” de -şimdilik- bir başka bahara kaldı. Macaristan’da henüz yapılan ancak katılımdaki düşük orandan dolayı geçersiz sayılan “mülteci referandumu”nda, seçmenlerin % 98’i “mültecilere hayır” oyu kullandı. Bu da, durumun vahametini gösteren somut bir işarettir.

Türkiye, AB sürecinde pek çok ekonomik ve siyasal düzenleme yaptı. Anayasa başta olmak üzere yapılan düzenlemelerin yanısıra, yeni bir “medeni kanun”, yeni bir “ceza yasası” çıkarıldı. Şimdi nasıl Britanya AB yasalarını “iç yasalar” haline getirip, sonra ayıklama yapacağını açıklıyorsa, acaba “Kopenhag Kriterleri”ni “Ankara Kriterleri” haline getirip, yolumuza devam edecek miyiz? Öte yandan, 15 Temmuz 2016’daki “darbe girişimi”nin ardından, konuya gereken ilgiyi göstermeyen ve demokratik dayanışmanın gereklerini yerine getirmeyen AB rejimleri, sonrasındaki düzenlemelerle ilgili eleştirilerde inandırıcı olacak mıdır?

Gün geçtikçe bir “genişletilmiş Almanya” projesine dönüşen AB açısından, bu sorular yaşamsaldır. Ya da “çok vitesli Avrupa” başlığında, yeniden bölünmüş, ancak bu sefer dağılmış bir Avrupa coğrafyası ile mi karşı karşıya kalacağız? 3 Ekim 2016’da, müzakerelerin “resmi başlangıcı”nın 11. yılında aklıma bunlar geldi. Bu arada, ABD-Rusya ve Çin’in konumunu da elbette unutmamak lazım?

Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.