İTALYAN FAŞİZMİNDE MACHİAVELLİ’NİN İZLERİ

upa-admin 17 Kasım 2016 5.023 Okunma 0
İTALYAN FAŞİZMİNDE MACHİAVELLİ’NİN İZLERİ

Giriş

Bu çalışmanın amacı, İtalyan faşizminde Niccolò Machiavelli’nin izlerini bulmaya çalışmaktır. Bu doğrultuda, ilk olarak Machiavelli’nin dolaşıma soktuğu temel kavramlara dair genel bir çerçeve çizilecektir. Bunu yaparken, hareket noktamız, düşünürün başyapıtı sayılabilecek iki eser, Hükümdar ve Söylevler olacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde, faşizm kavramına dair tasvir edici düzlemde genel bir tartışma yürütülecektir. Faşizm, hem tarihsel bir olgu olarak, hem de iki dünya savaşı arasında Avrupa’da yükselen bir hareket olarak incelenecektir. Üçüncü bölümde, Avrupa’da faşizmin yükselişine odaklanılacaktır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da liberal sistemin yaşadığı krizlerin Orta ve Batı Avrupa’da nasıl farklılıklar yarattığı üzerinde düşünülecektir. Çalışmanın son bölümünde, İtalyan faşizminin tarihsel gelişimi ele alınacak, bu tarihsel gelişim içerisinde faşizmin İtalya’da nasıl iktidara geldiğine bakılacak ve nihayetinde Mussolini’nin Machiavelli öğretilerinden yararlanıp yararlanmadığına dair bazı ipuçları tartışılacaktır.

220px-Niccolo_Machiavelli

Niccolò Machiavelli (Makyavel)

Machiavelli: Temel Kavramlar

Machiavelli (1469-1527), Rönesans’ın hakim olduğu yıllarda Floransa’da doğan İtalyan siyaset düşünürüdür. Rönesans, onun siyasete ve dünyaya dair fikirlerini doğrudan şekillendirir. İtalya’dan Avrupa’ya yayılan Rönesans akımı, Orta Çağ’ın karanlığını geride bırakıp, Avrupa’da sanatta, ekonomide ve bilimde yeniliklere kapı açar. Kentlerin ortaya çıktığı burjuva ilişkilerin yaygınlık kazandığı bu ortam, Machiavelli’nin siyasete bakışını da doğrudan etkiler. Rönesans, aynı zamanda feodal Orta Çağ’ın aksine, siyasal anlamda mutlakıyetçi devletlerin kurulmasının da başlangıcıdır. Bu durum, kent devletlerinde yaşayan ve tüm siyasi düşüncesini İtalya’nın siyasi birliğini kurmayı amaçlayan Machiavelli için de belirleyici bir etken olur.

Rönesans’ın getirdiği özgürlükçü ortam, Machiavelli’nin siyasete bakışında bir kırılma anı yaratır. Ondan önce siyaset Orta Çağ’ın skolastik bakış açısı ve teolojik düşüncenin etkisi altındadır. Machiavelli, Orta Çağ’dan modern zamana geçişte siyaseti teolojik yaklaşımlardan kurtaran ve tarihsel gerçekçi bir bakışla ele alan bir düşünür olarak, siyasette olması gerekeni değil, olanı ele alır. Machiavelli, siyasal olan için kuruluş temasına odaklanır: lider ve devletin kuruluşu. Bu bağlamda iki temel eser veren Machiavelli, ona büyük ün getiren Hükümdar eserinde, devletin kuruluşu için lider temasına odaklanır. Bu eserde, yapılması gerekenleri ve uzak durulması gerekenleri lidere tavsiye eder. Söylevler‘de ise, asıl siyaset modelini açıklayan Machiavelli, İtalya için istediği ve en ideal olan cumhuriyet rejimini savunur; ama buna ulaşmak için, İtalya’nın içinde bulunduğu zor durumdan ancak tek ve güçlü bir hükümdar ile geçilebileceğini savunarak monarşinin gerekliliğine vurgu yapar. Geçiş dönemi için yaptığı monarşi vurgusu ve güçlü bir hükümdar istemesinin temel nedeni, İtalya’nın o gün ki siyasal koşullarıdır. İtalya’nın dağınık siyasi yapısı ve dış güçlere özellikle de Fransa ve İspanya gibi merkezi devletlerin saldırısına açık olması, onu güçlü bir liderin etrafında gerektiğinde zalim olmayı da salık veren yöntemleriyle siyasi birliği sağlama düşüncesine sevk eder.

Machiavelli, yaşadığı dönemin tarihsel koşulları göz önüne alındığında, modern bir diplomat olarak tanımlanır. Devlet görevlerinde bulunur, seyahatler yapar. Bu gezilerde ve görevi sırasında gözlemledikleri onun fikirlerini etkiler. Machiavelli için kırılma anı, Floransa’da Medici Hanedanlığının yönetimi ele geçirmesidir. Machiavelli için, bu tarihten sonra sürgün yılları başlar. Görevinden uzaklaştırılan Machiavelli, köyde yaşayan ve bu dönemde yazdığı Hükümdar eseriyle Medici ailesi tarafından affedilmeyi umarken, verdiği tavsiyelerle yıllar sonra da siyaseti şekillendirir.

Machiavelli’nin siyaseti düşünüş şeklinde, düzen kavramı başat bir yer tutar. İktidarda kalmak için ne yapılması gerektiği, onun cevap aradığı en önemli sorunsaldır. Siyasal model olarak kuruluş düzenine odaklanan Machiavelli, Hükümdar adlı eserinde monarşiyi, Söylevler’de ise cumhuriyeti savunur. Machiavelli için güçlü hükümdar geçicidir. Birlik kurulana kadar güçlü ve tek bir liderin iktidarını savunur; ama tiranlığa ve sürekli şiddete başvurulmasına onay vermez. O’nun siyasal dinamiğini belirleyen nokta ise, gerekliliğe yaptığı vurgudur. Hükümdar’da şiddeti tavsiye eden Machiavelli, bunun gerekliliğine atıf yapar. Ama salt şiddeti ya da şiddet için şiddeti savunan biri değildir. Bu bakımdan, onun gereklilik vurgusu Machiavelli öğretisini anlamak için elzemdir.

Machiavelli, siyaseti Orta Çağ’ın teolojik yapısından kurtardığı gibi, ahlak konusunda da siyasetle ahlakı iki ayrı alan olarak değerlendirir ve ahlakı nötr bir içerikle ele alır. Machiavelli, insan doğasına yönelik karamsar bir tablo çizer. O’na göre; insan, doğası gereği nankör ve riyakardır. İnsan doğasına yönelik aynı zamanda bir değişmezlik de atfeden Machiavelli, bizlere tarihten dersler çıkarmamız gerektiğini öğütler. İnsanın tutkularının ve hatalarının tarihsel olarak kendini tekrar etme eğilimine atıf yapar.

Hükümdar eserinde verdiği tavsiyelerin, insan doğasına yönelik karamsar bakışıyla da doğrudan bağlantısı vardır. Machiavelli, siyaseti insan doğasına göre yorumlar. O’na göre; insanların isteme kapasitesi sınırsız, yapabilme imkanı ise sınırlıdır. Bu bakımdan, tutku ile sınırlılık arasında diyalektik bir salınım vardır. İnsan eylemlerinin sınırlılığına vurgu yapar. Bu durumun siyasal yapıyı şekillendirdiğini söyler. Güçlü bir hümanitas eğitimi almıştır ve bilgi birikimi yüksektir. Tarihi iyi bilir ve Hükümdar ve Söylevler eserlerinde vermiş olduğu tavsiyeleri tarihsel örneklerle kanıtlamaya çalışır. Lider olacak kişinin bu bağlamda tarihten dersler çıkarması gerektiğini; çünkü insanların doğası gereği değişmeyeceğini belirtir. Machiavelli, kitlenin nasıl yönetileceğini de anlatır. Bu konuda, gerektiğinde hileye, kurnazlığa, şiddete başvurmanın yararına işaret eder. Şiddeti bir amaç ve kesintisiz kullanılması gereken bir olgu olarak değil, gereklilik halinde araç olarak kullanılmasının işlevselliğine vurgu yapar.

Machiavelli, cesarete ve atılganlığa önem verir. O’na göre; savaş ve siyaset, hayatın özüdür. Mücadele de siyasetin ruhudur. Bu bakımdan, kılı kırk yarmak yerine atılganlığı tavsiye eder. O’nun bu görüşleri, Hıristiyanlıkla çelişir niteliktedir. Hıristiyanlığın barış ideali ve sabretmeyi önermesi, Machiavelli için siyasetin ve yurttaşlığın önünde engeldir. Machiavelli, siyasetin  işleyişini açıklarken, bunu dini argümanlar üzerinden yapmaz. Din, onun için sadece hükümdarın konumunu güçlendirmek için işlevsel bir araçtır. Hem Hükümdar eserinde, hem de Söylevler eserinde Kilise’ye atıfta bulunur. Kilise’nin İtalyan siyasi birliği için zayıflatıcı rolüne işaret eder: “Biz İtalyanlar, şu halde dinsiz ve kötü olmamızı ilk olarak Kilise’ye ve papazlara borçluyuz.”[1] Kilise’nin ayrı bir faaliyet alanı olmasının İtalya’yı parçaladığını belirten Machiavelli, Fransa ve İspanya’da olduğu gibi Kilise’nin yönetimin altına girmesi gerektiğini ifade eder. Bu bağlamda, Kilise’ye yönelik eleştirilerine devam eder: “İtalya’nın aynı şartları sağlayamamasının ve kendisini yöneten bir cumhuriyet ya da prense sahip olamamasının da nedeni yalnızca Kilise’dir; çünkü orada olmasına ve dünyevi güce sahip olmasına rağmen, İtalya’da tek başına iktidarı ele geçirip kendisini ülkesinin yöneticisi yapabilecek kadar yetenekli ve güçlü birisi olmadı.”[2]

Kilise’nin mevcut tutumunun düzen bozukluğuna yol açtığını ve İtalya’yı yabancı egemenliğine açık hale getirdiğini vurgular. Hıristiyan dininin bozulduğuna değinir; ama dini bir kenara atmaz. Dini, hükümdarın kullanması gereken bir araç olarak görür ve dinin iktidarda kalmak için gerekli olduğuna değinerek, onu faydacılık bağlamında ele alır. İktidarın sağlamlaştırılması için kullanılmasını tavsiye eder: “O halde sahip olduğu dinin temellerini korumak, bir krallığın ya da cumhuriyetin kurucusunun görevidir. Eğer bunu yaparlarsa kendi dinsel durumunu korumaları bunun sonucunda da iyi ve birliği sürdürmeleri onlar için kolay bir şey olacaktır.”[3] Machiavelli, Hükümdar eserinde de din konusuna değinir ve orada da gereklilik üzerinden dine atıfta bulunur: “Dindar görünmesi hiçbir şeyin gerekli olmadığı kadar gereklidir. Genellikle insanlar ellerinden çok gözleriyle yargılar; çünkü herkes görür ama çok az kişi ne olduğunu duyumsar.”[4] Machiavelli, görüldüğü üzere iki temel eserinde de, dine ve Kilise’ye işaret eder. Machiavelli, atılganlığa ve mücadeleye verdiği önemle paganizme yakın dursa da, O’nun görüşleri Hıristiyanlıkla siyaset arasındaki ilişkiyi gerçekçi bir temelde analiz eder. Dini bir enstrüman gibi kullanmayı salık veren tavsiyeleri, onu saf pagan olarak konumlandıranları haklı çıkarmaz.

Machiavelli, siyaseti iki temel kurucu öğe olan Virtu (erdem) ve Fortuna (talih, şans) kavramlarıyla açıklar. Virtu ve Fortuna arasında, sabit, şiddetli ve değişmez bir kurucu mücadele vardır. Virtu, bir değerler havuzudur ve içinde kabiliyet, atılganlık, cesaret, beceri, uyanıklık ve ihtiyat vardır. Bu özellikleriyle, Virtu, bir hükümdarın sahip olması gereken kurucu unsurdur. Fortuna ise, talihtir, kaderdir ve önceden bilinemez. Kişi, Fortuna’nın getireceklerine hazırlıklı olmalıdır. İnsanlar, ancak yazgıyla uyuşursa başarılı olurlar. Bu da, kişinin kendisini zamana göre ayarlamasını gerektirir. Bu bakımdan, hükümdar, ancak Virtu’sundaki özellikleri Fortuna ile uyumlu hale getirdiğinde düzenini kurabilir.

Machiavelli’nin kişinin zamanın şartlarına uyum sağlaması görüşü, onun siyasal algılamasında vazgeçilmezdir. Hükümdar için, bu bakımdan, mücadele yolunu iki hayvan metaforuyla açıklar: Aslan ve Tilki. Machivelli’yi anlamak için, bu hayvan metaforları kritik öneme sahiptir. Tilki kurnazlıktır, Aslan ise güçtür. Bunlardan sadece birini kullanan hükümdarın başarı şansı düşüktür. İyi bir yönetici, her ikisinden de faydalanmalıdır. Machiavelli için, aslan olmak yönetmektir ve yönetirken gerektiğinde şiddet kullanılmasını tavsiye eder; ama bunun sürekli ve tiranlığa yol açacak şekilde yapılmasını söylememiştir. Machiavelli, halkın nefretini çekmeme konusunda Prens’i uyarırken, insan doğasına olan karamsar yaklaşımı nedeniyle sevilen bir lider olmaktansa zalim ve korkulan olmanın daha iyi olacağını belirtmiştir: “İnsanlar korkulan bir hükümdardan çok sevilen bir hükümdara daha kolay zarar verirler; çünkü sevgi bir zorunluluk bağıdır ve insanları doğaları gereği çıkarları söz konusu olduğunda o bağı rahatlıkla koparır atarlar; oysa korku bağı insanın hiç aklından çıkaramadığı ceza ve cezalandırmak kaygısıyla örtülmüştür.”[5] Machiavelli, korkulan olmayı tavsiye ederken, nefret çekmemeyi iktidarda kalmanın ön koşulu olarak hükümdara gösterir. Halka özel bir önem verir. Halkın nefretini çeken bir hükümdarın iktidarda kalamayacağından bahseder ve bu konuda nefret çekmemek için yapmaması gerekenleri belirtir: “Hükümdar, uyruğunun, yurttaşlarının malına mülküne, karısına kızına göz dikmezse, nefret kazanmadan korku salabilir.”[6] Görüldüğü üzere, Machiavelli, halkı dışlamaz; ama iktidarda kalmak için de, gerektiğinde halkın aldatılmasını tavsiye ederek hükümdarın tilki olmasını da unutmaması gerektiğini söyler. Hükümdara, halkın basit yaşadığını ve önemli olanın onların malına mülküne zarar vermeden ve nefretlerini kazanmadan halkın hoşuna giden şeylerde ön planda olmaları, aksi durumlarda ise arka planda kalmaları gerektiğini tavsiye eder.

Machiavelli, hükümdarın aldatıcı olması gerektiğini belirtirken, bunu kalabalıkların görünüşe aldanmasıyla açıklar. “Hükümdar, yaptığı her işte büyük ve olağanüstü akıllı bir insan olduğu izlenimini bırakmak için özellikle çaba göstermek zorundadır.”[7] Machiavelli’nin halkın nefretini çekmemeyi ve gerektiğinde halkı aldatmayı tavsiye eden görüşleri, onun içinde bulunduğu siyasi koşullarda şekillenir. İtalya’nın birliği için monarşinin ve güçlü hükümdarın gerekli olduğunu bilen Machiavelli, bu tavsiyeleri geçiş dönemi için verir. İtalya’nın yabancı egemenliğe açık oluşu ve kent devletlerinin kendi aralarındaki mücadelesi, Machiavelli’yi geçiş dönemi için monarşiye yakınlaştırır. Rönesans’ın Orta Çağ’ın feodal yapısını sekteye uğratması ve Avrupa’da mutlakıyetçi yönetimlerin çıkmaya başladığı bir dönemde, Machiavelli de çağından etkilenir. Machiavelli, savaşı ve mücadeleyi siyasetin ruhu olarak görür. Savaş konusunda bir eser dahi yazarak bu konuya verdiği önemi vurgular. Machiavelli, iyi bir komutanın iyi bir siyasetçi de olabileceğini vurgular ve hükümdarın iktidarda kalabilmesi için kendi özgücüne dayanan bir orduya ihtiyacı olduğunu söyler. O, İtalya’nın içinde bulunduğu bu dağınık siyasi ortamda, yabancı egemenliğine ve saldırılara açık olmasını paralı ve yardımcı askerlere bağlar. İtalya’nın siyasi dağınıklığını ve birliğini bir türlü sağlayamamasını, kendi özgücüne dayalı bir ordunun olmamasıyla açıklar. Machiavelli, bu bakımdan paralı ve yardımcı askerlerin yararsızlığını Hükümdar eserinde ele alır. Hükümdarın bu durumdan kaçınmasını tavsiye eder: “Paralı askerlerin zaferleri geç, yavaş gelen, zayıf zaferlerdir. Ancak kayıpları beklenmedik ve olağanüstüdür.”[8] İtalya’nın saldırılara açık olmasını paralı askerlerin beceriksizliğine bağlayan Machiavelli, aynı şekilde yardımcı askerlerin de faydalı olmayacağını belirtir. Bu düşünceler ışığında, yardımcı askerleri eserinde eleştirir: “Yardımcı askerler kendileri için iyi ve yararlı olabilirler; ama yardıma çağıran kişi her zaman zararlıdır, çünkü yitirdiğinde soluğu kesilir, kazandığında onların tutsağı olur.”[9] Bu bakımdan, Machiavelli, siyasi birliğini sağlamış güçlü bir İtalya’nın kurulabilmesi için, kendi özgücüne dayanan milli bir ordunun gerekliliğine vurgu yapar. Hükümdarın savaş konusunda malumat sahibi olması, tarihten okumalar yapması gerektiğini ve ordunun başında zalim bir komutan olmaktan çekinmemesi gerektiğine değinir. Machiavelli, olması gerekeni değil, olanı yorumladığı için tam bir realisttir. İnsanın, doğası gereği kötü olduğu için, iktidarda tutunmanın yolunun zor olduğunu hükümdarın gerektiğinde korkulan olmayı bilmesi gerektiği tavsiye eder: “Hükümdar uyruğunu bir arada tutmak ve iktidara bağlılığını sağlamak için adının zalime çıkmasından asla gocunmamalıdır.”[10] Bu bağlamda, kendi kent devleti olan Floransa’nın merhametinin, şehre yağma ve yıkım getirdiğini vurgular. Machiavelli, salt bir zalimlik de tavsiye etmez. Aradaki dengeyi gözetir. O’nun siyaseti açıklarken kullandığı gereklilik öğesi, İtalya’nın siyasi birliğini sağlamak için hükümdarın yapması gerekenler olarak özetler.

Machiavelli, siyasette düzen kurmak kadar iktidarda nasıl kalınacağı sorusuna da odaklanır. Bir hükümdarın çekineceği iki güce atıf yapar: “Birincisi içeriden, uyruğundan gelecek olan, ikincisi dışarıdan, dış güçlerden gelecek olan.”[11] Machiavelli, yukarıda da bahsedildiği gibi, yurttaşlardan gelecek tehlikeye karşı halkın nefretini çekmemeyi tavsiye eder. Halkın sevgisini kazanan bir hükümdar, içeride iktidarı kaybetme korkusu yaşamaz. Dışarıdaki düşmanlarına karşı da, kendi özgücüne dayanan milli bir orduyu ve iyi dostların gerekliliğini hatırlatır. Machiavelli’nin halkın nefretini çekmemek için verdiği tavsiyeler, hükümdarın halkın yanında olurken varsılların karşısında olma tehlikesini meydana getirir. Bu konuda, Machiavelli, tam bir denge kurmak gerektiğini söyler: “Hükümdarın güçlülere değer vermesi ve halkın nefretini çekmemesi gerektiğini söylemek isterim.”[12] Machiavelli, aslında sorunu bir yozlaşma olarak görür. İnsan doğası gereği kötü olduğu için, hiçbir rejimin sonsuza kadar sıkıntısız sürmesi beklenemez. Yozlaşma, askerler, varsıllar ve halk için de geçerli olabilir. Burada Machiavelli’nin yozlaşmadan çıkış yolu ise monarşidir. Güçlü bir hükümdara atıf yapar; ama ulaşmak istediği rejim diktatörlük ya da tiranlık değil, tersine cumhuriyettir.

Machiavelli için taraf olmamak diye bir şey yoktur. O, kararsızlığı kadınsılık olarak görür. Cesareti ve atılganlığı erkeklik olarak hükümdara tavsiye eder. “Kararsız hükümdarlar, var olan tehlikelerden kaçmak için çoğunlukla yansızlık yolunu seçerler ve çoğunlukla yok olup giderler.”[13] Machiavelli, burada bitaraf olanın bertaraf olacağını bize göstermeye çalışır. Hükümdara erkek gibi olmasının fayda getireceğini atılganlığı tavsiye eder. “Hükümdar hoppa, kaypak, kadınsı, mızmız, kararsız olarak bilindiğinde aşağılanır; bundan tehlikeden kaçar gibi kaçmalıdır ve eylemlerinde büyük, coşkulu, ağırbaşlı, güçlü olduğunu göstermeye gayret etmelidir.”[14] Machiavelli, bu bakımdan taraf olarak atılganlık göstermenin önemine işaret eder. Bu bağlamda, kader ve erdem konularını akmakta olan sel örneğiyle anlatmaya çalışan Machiavelli, sellerin yarattığı yıkımı kadere, o sellerin yıkımını durdurmak için yapılan kanalları da kişinin erdemine ve iradesine bağlar. Bu bakımdan, tarihten dersler çıkarıldığında kişinin iradesiyle akan selleri tamamen durduramasa da, yıkımının önüne geçebileceğini vurgular: “Yazgı, kendisine karşı koyacak erdemin var olmadığı yerde gücünü gösterir. Şiddetini erdemin olmadığı yere yönlendirir; çünkü bilir ki orada onu engelleyecek setler ve bentler yoktur.”[15]

Machiavelli, Hükümdar eserinde verdiği tüm tavsiyeleri, son kertede, İtalya’nın içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak için yazar. İtalya’nın bir ordusunun olmaması ve sürekli saldırılara açık olması, Machiavelli’yi savaş ve askerlik konularında düşünmeye sevk ettiği gibi, İtalya’nın içinde bulunduğu zor koşullarda onu yönetecek erdemli bir hükümdarın olmamasına bağlar. İtalyan ulus birliğini sağlayacak bir kurtarıcının nasıl özellikler taşıması gerektiğini de anlatmıştır. İtalya’yı kurtaracak hükümdara övgü dolu şu sözleri kullanmıştır: “Kurtarıcısını, yabancı boyunduruğuna boyun eğmiş ülkenin tüm yörelerinde ne denli bir aşk, nasıl bir intikam ateşi, sarsılmaz bir inanç, sevecenlik ve gözyaşı ile kucaklayacağını anlatamam.”[16] Machiavelli, Hükümdar eserinde bir hükümdarın cömertlik mi, cimrilik mi konusunda tercih yapması gerektiğinde cimriliği seçmesinin daha doğru ve iktidarda kalması için fayda getireceğini belirtir; zira cömertlik, sonu gelmeyen harcamaları beraberinde getirdiği için, hükümdarın açgözlü olmasını ve halkın üzerine daha fazla giderek onun malına mülküne göz koyma tehlikesini beraberinde getirebileceğini, bu durumda da hükümdarın halkın nefretini kazanacağını ve iktidarını zora sokacağını belirtir. İktidarda nasıl kalınır sorusuna odaklandığı için, cimriliğin gerekli olduğunu cömertliğin tehlike getirebileceğini şu sözlerle ifade eder: “Cömertlik kadar kendi kendini yiyip bitiren bir şey yoktur.”[17] İtalyan siyaset düşünürünün aklındaki asıl model cumhuriyettir. Bu modelin nasıl olması gerektiğini, antik Roma döneminden tarihsel örnekler vererek Söylevler eserinde anlatmaya çalışır. Hükümdar’da, İtalya’nın birlikteliğine odaklanmıştır. Bu birliği sağlamak için de güçlü bir hükümdarı öngörmüştür. O’na göre; ister cumhuriyet, ister hükümdarlık, isterse aristokrasi olsun, hiçbir rejim yozlaşmadan kalamaz; çünkü insan doğası gereği kötüdür ve bencildir. Böyle bir durumda, sistemlerin de yozlaşmadan kalması mümkün değildir. Yozlaşmadan çıkış yolu hükümdar olsa da, en iyi rejim halkın da yönetime katıldığı ve iyi yasalarla ortak iyinin amaçlandığı bir cumhuriyet modelidir.

Machiavelli,  hükümdara halkın asla nefretini kazanmamayı tavsiye eder. Ayrıca cumhuriyet rejiminde, halkın da aristokratlarla birlikte bir denge unsuru olduğunu ve halkın dışlanmaması gerektiğini söyler. “…Ancak düşman olarak bir halka sahip olan kişi, asla güvenliğini sağlayamaz. Ve kullandığı şiddet arttıkça prestiji de git gide zayıflar. Şu halde sahip olduğu en güçlü kaynak, halkla arasında dostluk sağlamaya çabalamasıdır.”[18] Görüldüğü gibi, Machiavelli, bir hükümdarın sınırsız güce sahip olup halkın aleyhine tiran olmasını  söylemez. Machiavelli, halkı isteklerini basit bir unsur olarak tanımlar. Halk, ezilmek istemez ve özgürlüğünü kaybetmek istemez. Bunu sağlayan hükümdarlar iktidarda kalmayı başarırlar. Bu da, Virtu gerektirir. Söylevler‘de tiranlığın utanılacak bir durum olduğuna atıf yapar. Hükümdarın elindeki gücü tiranlığa dönüştürmemesi gerektiğini söyler ve tiranlığa geçişin kaynağını da insanların tutkularına, kötücül değerlerine ve yozlaşmaya bağlar. “…İnsanlar her zaman bir ve aynı doğayla doğarlar, yaşarlar ve ölürler.”[19]

İnsan doğasına atfettiği bu değişmezlik, onu iyi yasaların yapılmasına ve ortak iyinin korunmasına itmiştir. Bu bağlamda, yönetme erkinin tek bir kişide daimi kalmasının yozlaşmaya neden olacağını bildiği için, karma bir yönetim modeli öngörür. Dengenin önemine atıf yapar ve bunu antik Roma dönemiyle örnekler. Machiavelli’nin, Hükümdar eserinde güçlü lidere yaptığı atıfla, Söylevler‘de karma yönetimi savunması arasında herhangi bir çelişki yoktur. O, sadece kurucu lideri bir geçiş dönemi için zorunluluk olarak görür. Cumhuriyet yozlaşmış bir düzeni eski haline getiremez; ama güçlü bir lider Virtu’suyla bunu yapabilir: “Yine yöntemin tek bir adamdan gelmesi ve böyle düzenlemelerin onun zihninden çıkması gereklidir.”[20] Bu anlamda, hükümdarın yasadışı yollara başvurmasını mazur görür; çünkü amaç yeni düzeni kurmaktır. Bu bağlamda, Machiavelli şu uyarılarda bulunur: “Basiretli bir kavrayış bir cumhuriyeti kurarken ya da bir krallığı düzenlenirken, yasadışı hareket ettiği için herhangi birini kınamayacaktır. Her ne olursa olsun, hareketi onu güçlü çıkarsa da, işin sonucu onu mazur göstermelidir.”[21]

Machiavelli, Söylevler eserinde halkla aristokrasi arasındaki dengenin kamusal iyiyi ortaya çıkaracağını, bunun da iyi yasalarla mümkün olduğunu belirtir. Bu dengeyi en iyi koruyan yönetim olarak Roma’yı gösterir. Roma’da halk ile senato arasındaki rekabetin çekişmenin Roma’nın zararına olmadığına ve cumhuriyeti güçlendirdiğine vurgu yapar: “Halkla soylular arasındaki çekişmeleri suçlayanlar, Roma’nın özgür kalmasını sağlayan ilk neden hakkında hatalıdırlar ve bu çekişmelerin iyi etkilerini düşünmekten çok, kavga ve gürültüye bunların neden olduğunu düşünmektedirler; her cumhuriyette halk ve zenginlerden oluşan iki karşıt hizip olduğunu, özgürlükten yana yapılan tüm yasaların, onların uyuşmazlıklarından ortaya çıktığını düşünmüyorlar.”[22] Machiavelli, cumhuriyeti ayakta tutanın bu çekişme olduğunu vurgular. Bunun kamusal yararı getireceğini belirtir.

Machiavelli, halkı, özgürlüğün garantörü olarak görür. O’na göre; soylular halkı kandırıp yönetme arzusunu taşırlar. Halkın ise, tek derdi ezilmemek ve özgürlüğünü korumaktır. Machiavelli, düzeni kurarken hükümdarın Virtu’suna atıf yapar. Özgürlükleri ve cumhuriyeti ise, iyi yasalar ve kamusal iyilikte arar ve tiran olma eğilimlerine şüpheyle bakar. Halka özel bir önem atfeder: “Her şehir, özellikle de önemli işlerde halkı kullanmaya niyetli şehirler, halkın arzularını ifade edebileceği yöntemlere sahip olmalıdır.”[23] Machiavelli, özgürlüklerin ancak zorlayıcı yasalarla mümkün olabileceğini belirtir. İnsan, doğası gereği kötülüğe meyledebilir. Bundan dolayı, devletin ayakta kalması, dengenin gözetilmesi ve tiranlığın ortaya çıkmaması için zorlayıcı yasalar elzemdir. Yoksa, soyluların halkın aleyhinde güç kullanabileceğini belirten Machiavelli şu uyarıyı yapar: “Bir devlet planlayan ve onun için yasalar düzenleyen kişinin, insanların kötü olduklarını ve özgür hareket alanı buldukları zaman ruhlarındaki kötülüğe göre davranabileceklerini inceden varsayması gereklidir.”[24] Bu bağlamda, ortak iyiye ulaşmak için zorunlu yasalar şarttır.

Machiavelli’bin cumhuriyeti, yönetimde çeşitlilik arz eden halkı da aristokratları da dışlamayan ve insan doğasına olumsuz bakışı nedeniyle yönetim erkini tek bir güce vermeyip paylaştıran ve bu konuda tam bir dengeyle iyi yasalarla ortak iyinin ulaşılabilir olduğunu anlatır. Machiavelli’nin geçiş dönemi için güçlü bir hükümdara yaptığı atıfta, hükümdarın Virtu sahibi olmasının gerekliliğine vurgu yapılır. Cumhuriyet rejiminin de ayakta kalması, iyi yasalara bağlıdır. Bu iyi yasalar, Virtu’nun kurumsallaşmış hali olarak karşımıza çıkar. Halkın yönetim erkindeki payı hükümdara vermesi tiranlığa, soylulara vermesi ise özgürlüklerini kaybetmesine yol açabilir. Machiavelli, halk ile soylular arasındaki rekabetin cumhuriyeti güçlendirdiğini; ama eğer yozlaşma halktan kaynaklanıyorsa, bu durumda özgürlüğü korumanın güç olacağını söyler. Halkın yozlaşması ise gövdenin bozulmasıdır. Bunu düzenlemek için de güçlü hükümdara ihtiyaç duyar. Kısacası, Machiavelli, sistemlerin yozlaşmaya müsait olduğunu söyler ve yozlaşmadan çıkışı da Virtu sahibi güçlü bir hükümdarın önderliğinde bulur. Bu durumu geçici olarak ister. Hükümdarın sürekli gücü elinde bulundurmasının, yozlaşmaya ve tiranlığa yol açabileceğini, bunun için de en iyi rejimin cumhuriyet olduğunu belirtir. Cumhuriyetin iyi yasaları, hükümdarı ve aristokrasinin aşırı güç kazanıp yozlaşmasını engellemek içindir; ama eğer yukarıda belirtildiği gibi gövde bozulmuşsa, yani halk yozlaşmışsa, o zaman tek çıkış yolu kurucu düzene yani lidere dönmektir. Machiavelli, yozlaşma konusunda halk, soylular ve hükümdar konusunda ayrıma gitmez. Yanılma payını hepsi için bırakır. Yani, O’nu, halkı koşulsuz destekleyen bir düşünür olarak görmemeliyiz. Yine şu tespitiyle hükümdarın halktan daha kötü olabileceğini bize göstermeye çalışır. Bu bağlamdaki tespitleri önemlidir: “İyi düzenlenmiş yönetici bir halk, tıpkı bir prens gibi ya da ondan daha fazla kararlı basiretli ve minnet dolu olacaktır. Hatta prens akıllı düşünen biri de olsa. Ve diğer yandan bir prens yasalardan sıyrılırsa bir halktan daha nankör değişken ve basiretsiz olacaktır.”[25] Bu sözleriyle hükümdarın daha kötücül sonuçlar doğurabileceğini belirten Machiavelli, için amaç ortak iyiyi sağlamaktır. Bu da, iyi yasaları gerektirir. Machiavelli öğretisine göre, iyi yasalar, halk tarafından değil, Virtu sahibi hükümdarın elinden çıkar; ama onun elinde kalması tehlikelidir. Burada da, Machiavelli, iyi yasaları ve ortak iyiyi koruma görevini halka verir: “Ve eğer prensler, yasaları oluşturmada, toplulukları yasalara göre şekillendirmede, statüler ve yeni kurumlar kurmada halktan üstün oluyorsa, halk da şüphesiz onları düzenleyeceklerinki kadar aynı ihtişamla kurulu şeyleri koruma konusunda üstün olur.”[26]

Machiavelli’nin bu bağlamda halkla hükümdar arasındaki bu dönemsel tercihleri, onun bozulmayı yozlaşmayı önlemek için ideal rejimi bulma ve yozlaştığı zaman tekrardan kurucu ayarlarına döndürme çabası şekillendirir. Yozlaşmayı önleyecek bir rejim Machivelli’ye göre yoktur. Bundan dolayı, O’nun amacı ortak olan kamusal iyiyi sağlamaktır. Bunu sağlayacak rejimin de en ideal formasyonunu “karma rejim” olarak görür. Halka da önem atfeder; ama bugünün demokrasi anlayışı gibi bir cumhuriyet öngörmez. Halkın liberal sistemdeki gibi bir birey olarak tüm haklara sahip olduğu temel argümanlardan farklılaşır. O’nun amacı, dengeyi korumaktır. Özetle, Machiavelli, Hükümdar eserinde İtalyan birliği için hükümdarın güçlü otoritesine ihtiyaç duysa da, özgürlükleri bir kenara bırakmaz. Özgürlüklerin garantisi olarak iyi yasaları ve basiretli Virtu gerektiren kurumları gösterir. Bu anlamda, Machiavelli’ye  yöneltilen monarşi ve tiran yanlısı olduğuna yönelik eleştiriler haksızdır. O, yaşadığı dönemde, Avrupa’da mutlakıyet rejimleri yükselirken bile halkı gözardı etmeyip yönetime katmıştır. Karma yönetimi ve ortak iyiyi savunur. Hükümdar eserine bağlı kalarak Machiavelli’yi değerlendirmek ve oradaki tavsiyelerinden O’nun monarşi yanlısı olduğu sonucunu çıkarmak hatalı olur. Bu bağlamda, Machiavelli’yi daha iyi anlayabilmek için, yaşadığı dönemin İtalya’sının siyasi ve ekonomik koşulları göz önüne alınarak ve insan doğasına yönelik fikriyatı bilinerek Söylevler eseri okunduğunda, O’nun hükümdardaki tavsiyelerinin sadece geçiş dönemi için geçerli olduğunu ve ideal rejimi cumhuriyette gördüğünü daha iyi anlayabiliriz.

Faşizm: Bir İdeolojiyi Anlamak

Birinci Dünya Savaşı, o zamana kadar dünyanın gördüğü en büyük levazım savaşları olarak büyük yıkımları da beraberinde getirir. Avrupa, böyle bir yıkımda liberal demokrasinin askıya alındığı ve totaliter rejimlerin hızla arttığı bir döneme geçiş yapar. Bu bağlamda, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan ekonomik krizler, sosyal ve kültürel problemler ile sanayileşme hamlelerinin orta sınıfın belini kırması ve mevcut toplumsal huzursuzluklar faşizmin doğuşunu etkiler.

Faşizm, iki dünya savaşı arasında popüler olan ve modernizmin karşıtı değil, modernizmin bir parçası olarak gelişen bir ideolojidir. Aydınlanma düşüncesine, rasyonalizme, liberal ve sosyalist rejimlere karşıt olan faşizm, bu tarz rejimleri toplumun parçalayıcı unsuru olarak görür. Faşizm için, toplum, organik bir cemaat gibi düşünülür. Faşizm, bu yönleriyle kendini iki büyük ideoloji olan sosyalizm ve liberalizmden ayırır. Liberal düşüncenin fırsat eşitliği ve bireyin biricikliğine yaptığı vurguya karşıt olan faşizm, ulus ve ulusun umumi çıkarlarını ön plana sürer. Toplumu hiyerarşik olarak ayıran faşizm için, emir veren bir lider ve itaat etmeye hazır bir kitle vardır. Eşitlikten bahsedilecekse, ancak itaat edenler arasında bir eşitlikten söz edilebilir. Aksi takdirde, bireyi salt tek başına değerli görmez. Bireyi, ancak ulus içinde ve ulusun çıkarlarına hizmet eden bir makine dişlisi olarak konumlandırır. Faşizm, liberalizme olduğu gibi sosyalizme de karşıttır. Toplumları sınıf temelli açıklayan ve tarihi bir sınıflar mücadelesi olarak ele alan sosyalizm, faşizm için, toplumun umumi çıkarlarına ulaşmasına engeldir. Bu bağlamda, “Faşizm sınıf engellerini aşan organik bir toplum ve yüce bir siyasal pratik kategorisi olarak milletin ahlaki birliğine dayanan yeni bir medeniyet idealine öncülük etmiştir.”[27]

Faşizm, sınıf ayrışmalarını ve bireyin biricikliği fikrini reddeden toplumu temelde ahlak, kültür, kan bağıyla birbirine bağlayan bir ideoloji olarak son derece devrimcidir. Geçmişten ilham alsa da, geleceğin yeni düzenini kurmak ister. Bu bağlamda, faşizmi muhafazakarlıktan ayıran temel etken, faşizmin geçmişe dönmek gibi bir arzusunun olmamasıdır. Bu yönüyle de gerici değildir. Faşizm, yeni bir dünya düzenini geçmişten ilham alarak kurma çabasıdır. Bu bağlamda, “Faşist sentez, 18. yüzyıl ve Fransız Devrimi’nden miras alınan siyasal kültürün reddinin simgelemekteydi ve yeni bir medeniyet kurmayı hedeflemektedir.”[28] Faşizm, hem tarihsel bir olgu olarak, hem de iki dünya savaşı arasında Avrupa’da yaygınlık kazanan bir rejim olarak, popülerliğini 20. yüzyıl başında kazanır. Bu duruma en büyük etkenler arasında, 1929 ekonomik buhranı ile Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği ağır siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullar yer almaktadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan beklediğini bulamayan Almanya ve İtalya, faşizmin Avrupa’da yükselişinde başat bir rol oynamıştır. Almanya’nın imzaladığı ağır şartlar içeren barış antlaşması ile İtalya’nın galip devletler arasında yer alsa da ekonomik ve siyasi anlamda zarar ederek bu savaşlardan çıkması ve 1929 ekonomik buhranı ile kapitalizmin krize girmesi, bu devletlerin faşizme sürüklenmesine neden olur.

Faşizm, bu bağlamda savaştan yıpranarak çıkan Almanya ve İtalya’yı revizyonist devletler haline getirir. İç siyasette milliyetçilik yükselmeye başlar: “Faşizm, herşeyden önce doruk noktasına varmış bir milliyetçiliktir, kutsallaştırılmış milliyetçilik en yüce değerdir.”[29] Faşizmin yücelttiği milliyetçilikler, devletlerin tarihsel konumlarına göre farklılık gösterir. Bu konuda tek tip bir milliyetçilikten bahsetmek güçtür. Almanya daha çok kan bağına ve ırk temelli bir milliyetçiliğe yakınken, İtalya ise muadilinden farklı olarak daha kültür milliyetçiliğine yakın bir ideolojidir. Öte yandan, “1880’lerin başında İtalya’da ortaya çıkan milliyetçilik, dil, ırk gibi unsurlardan çok toprak ve hakimiyet üzerine kurulmuştur.”[30] Faşizmin, aşırı milliyetçiliği zorunlu olarak iç ve dış düşmanlar da yaratır. Bu bağlamda, “Faşistlerin etnik ve kültürel çeşitliliğe çok az tahammülleri vardır: çünkü bu, milletin organik ve yekpare birliğini bozacaktır.”[31]

Faşizmi tanımlamaktaki zorluğun nedeni, faşizmin tutarsız yanı ve hep kötü anılan bir geçmişinin olmasıdır. Faşizm, akademik çalışmalarda bile terör ve şiddet üzerinden iki dünya savaşı arasında Hitler ve Mussolini’nin sapık düşünceleriyle var olan ve geçmişte kalmış bir ideoloji olarak tanımlanmaya çalışılır. Faşizmi bu bağlamda tanımlamaya çalışmak, bence son derece hatalıdır. Faşizm, içinde bulunduğu toplumsal, siyasal ve ekonomik krizlerin bir yansıması olarak ortaya çıkan ve yeni bir dünya düzeni kurmayı amaçlayan, kendi içinde büyük çelişkiler barındıran ama kesinlikle gerici olmayan bir ideolojidir. Faşizm, bir ideoloji olarak toplumsal uyuma odaklanır. Toplumu da bir cemaat tarzında tahayyül eder. Bu bakımdan, “Faşist değerler için cemaat, insan cinsinden önce gelir ve bireysel haklara ya da yasaların uygulanmasına saygı duymak, Volk’un ya da razza’nın kaderine hizmet edilmesinin yolunu açar.”[32] Liberal düşüncenin bireyin özgürlüğüne ve eşit haklarına yaptığı vurgu faşizmde yer almaz. Faşizm, özgürlüğü de devletin çizdiği roller içinde tanımlamaya çalışan bir ideoloji olarak, devletin özgürlüğü bireyin aleyhinde gelişebilir diye kabul eder, ama bunun tam tersi asla söz konusu değildir. “Gentile ve Mussolini açısından insan, son kertede ancak bir toplumun parçası olduğu ve toplumsal olarak belirlendiği zaman vardı.”[33]

Faşizmi liberalizmden ayıran en keskin hat, bireye olan bakışıdır. Faşizmde bireyin özgürlüğünü tanıma söz konusu değildir. Faşizm, milliyetçilikten beslenen bir ideoloji olarak, ulusu ön plan çıkartan ve geçmişin efsaneleri, mitlerinden yararlanıp gelecek için topluma hayal satar. Faşizmi bunları bir propaganda aracı olarak kullanarak görselliğin ön plana çıktığı bir rejimdir: “(…) Kendinden geçmiş bir topluluğun önünde nutuk çeken şovenist bir demagog; uygun adım yürüyen gençlerin disiplinli bir şekilde oluşturduğu sıralar; kötü gösterilmiş bir azınlığın mensuplarını döven renkli üniformalar giymiş militanlar; şafak vakti yapılan baskınlar; ve ele geçirilmiş bir şehirde geçit resmi yapan zinde askerler.”[34] Tüm bunlar, faşizmin karakteristiğinde yer alan unsurlardır.

Faşist ideoloji, milliyetçilik kadar romantizmden de etkilenir. Eskinin hayali de faşizmde ön plandadır. Köye dönüş ve kırsal yaşam, faşist ideolojide övülür. Alman Nazizmi, bu bakımdan saf Germen ırkını yol geçmeyen dağ köylerinde arar. Faşizmde sanat bağlamında modern eserlere tepki vardır. Hitler Almanya’sında, modern sanat eserlerinin aşağılandığı, değersizleştirildiği sergiler açılır. İtalyan faşizmi, kültürel olarak Rönesans’ın da başladığı yer olması özelliğiyle bu derecede bir aşağılamaya gitmez. Faşizm, kitleleri heyecanlandıran efsanelerin yer aldığı milliyetçiliğin, şiddetin savaşmanın önem verildiği gençlerin paramiliter olarak eğitildiği bir ideolojidir: “Gençlik kavramı, dinçliği ve eylemi temsil etmektedir.”[35] Buna ek olarak, “Faşist mitinglerde erkek şovenizmi çok yaygın hissedilir faaliyetlerin erkeksi yanları yiğitlik ve gençlik adeta fetişleştirilir.”[36] Faşizmde gençlik, temsil ettiği değerler gibi faşizmin toplumsal tabanını da oluşturur. Bu bağlamda, “Henüz oy bile kullanamamış gençler faşizmin anti-politik politikalarına büyük bir hevesle katılırlar.”[37] Faşizmde akıl geri plandadır. Kişi, kendi aklıyla hareket etmez. Liderin sözlerine inanır ve itaat eder sorgulamaz. Kendine düşen görevi yapar. Savaştan yenik çıkan huzursuz kitleler, liderin konuşmalarıyla harekete geçebilme özelliğine sahiptir. Kitleler, erkeklik ve milliyetçilikle heyecanlandırılır ve ulusun çıkarlarının gerçekleşmesi için lidere sonsuz bir inanç ve itaat beslerler. Liderler de, faşizmde kitlelerin duygularına hitap eden konuşmalar yapar.

Savaşmak ve şiddet de faşizmin karakteridir. Faşizmde, eril bir düşünceyle savaşanların cesareti ve yiğitliği övülmekte, şehitlik gibi yüceltilmiş makamlara değer verilmektedir: “Hem Almanya, hem de İtalya’daki savaş tecrübesi efsanesi -çatışmanın şanı, şehitlerin mirası, siper dostlukları- bir daha savaşmama kararlılığını bütünüyle mağlup etmiştir.”[38] Savaşa olan bu yatkınlık, Avrupa’da barış umudunu öldürür. Birinci Dünya Savaşı’nın özel koşulları, faşizmin doğuşuna kaynaklık eder. Bu bağlamda, “Kültürel olarak, savaş, geleceğe dair iyimser ve ilerlemeci görüşlere itibarı sarstı ve insanın uyumlu doğasına vurgu yapan liberal varsayımlara kuşkuyla yaklaşılmasına yol açtı. Toplumsal olarak kızgınlıklarını ve hayal kırıklıklarını eski moda kanunlarına ya da ahlak kurallarına aldırmadan ifade etmenin yollarını arayan huzursuz bir kıdemli askerler ordusunu (ve onların daha genç kardeşlerini) doğurur.”[39] Faşizmin savaşa yaptığı atıfta, bu kitlenin payı yadsınamaz. Savaştan umduğunu bulamayan ve savaş sonrası topluma entegre olmakta güçlük yaşayan askerlerin anlattıkları hikayeler de önemlidir. Bu hikayeler, özellikle savaşa gitme konusunda gençleri heyecanlandırır. Faşizm, adeta savaşın, ölmenin ve savaşmanın en yüce değer olarak kutsandığı ideolojidir: “Savaş esnasında sıklıkla tekrarlanan savaşta ölmenin hayatı yaşamaya değer kıldığı ifadesi bunun tipik bir örneğidir.”[40] Buna bağlı olarak, faşizmin savaşmayı ve ölmeyi topluma bir değer yargısı olarak sunduğunu söyleyebiliriz.

Faşizmin savaş ve şiddete yatkınlığı, gençliği etkilemesi ve kitleler hitap eden yanı hep bir devinimi ve aksiyonu gerektirir. Faşist ideolojide, teorik olarak kendini gerçekleştirme hedefi liderin etrafında onun söylem ve davranışlarıyla şekillenir. Kitleler de buna itaat eder. Bu bağlamda, hareketin faşizmdeki önemi İtalyan faşist lider Mussolini’yi de etkilemiştir: “Mussolini, belirli bir süre hem hareket, hem de mücadeleyi vurgulayan sanatsal ve edebi bir biçem olarak Marinetti’nin Fütürizmine ilgi göstermiştir.”[41] Faşizm, toplumsal destek anlamında homojen bir yapı çizmez. Faşistler, toplumun her kesiminden farklı oranlarda da olsa destek alır. Ana omurgayı oluşturanlar, savaştan umduğunu bulamayan toplumsal kesimlerdir. Genellikle orta sınıf olarak görülen insanlar, savaşın yarattığı yıkımda faşizme destek olmuştur; fakat faşizme destek bununla sınırlı değildir. Faşizm, kendisine düşman olarak gördüğü sosyalizmin hedef kitlesi olan işçilerden bile destek görür. Faşizm, bunun yanı sıra sanayiciler ve toprak ağalarından da destek gören çeşitlilik arz eden bir ideolojidir. Toplumun farklı kesimleri faşizmin bir yönüne eklemlenerek destek verir. Yine de faşizmin heterojen yapısı çok abartılmamalıdır. Bu duruma örnek olarak, “İlk dönem faşist partiler yine de her sınıftan eşit oranda takipçi devşirememişlerdi. Kısa süre zarfında, faşist partilerin büyük ölçüde orta sınıfa dayandığı anlaşıldı; öyle ki faşizm alt-orta sınıf hıncının cisimleşmiş bir hali olarak algılanmaya başlar.”[42]

Faşizm, totaliter bir ideoloji olarak iktidarı ele geçirdiğinde, muhalefete izin vermez. Faşizmde, parti ve devlet iç içe geçerken, muhalefet devletin çıkarlarına engel teşkil eden zararlı unsurlar olarak görülür.  Bu bağlamda, faşizmde hep bir düşman vardır.  Bu düşman, ulusal birliğe ya da tarihsel birliğe zararlıdır. Dolayısıyla, şiddet kullanılarak yok edilmelidir. Bu, İtalyan faşizminde sosyalistler gibi sınıf temelli olurken, Nazi örneğinde ırk temelli olarak Yahudiler de olabilir. Bu anlamda, faşist düzen muhalefete geçit vermeyen bir rejim olarak otorite kullanarak herkesi şiddetle yok edebilecek bir güç konumundadır. Faşizm, yarattığı iç düşmanı yok etmeye veya sindirmeye çalışır. Buna bağlı olarak, “Faşizmlerin çoğu değişen düzeylerde de olsa da, hem etnik hem de siyasal temizliğe karışmıştır.”[43] Nazileri farklılaştıran, iç düşmanlarını yok etme kapasitesinin korkunçluğunda gizlidir.

Faşizmde, hukukun ve demokrasinin askıya alındığı bir durum vardır: “Suçlu, eylemlerinden çok niyetleri ve politik ahlakı açısından yargılanacaktır. Faşist mahkeme, geçmişte engizisyonun sapkınlıklarına benzer biçimde, ulusal pisliklerden arınmayı sağlayacaktır.”[44] Bu bağlamda, faşist eylemlerin meşruluk gerekçesi ulusal çıkarlardır. Ve şiddet uygulanan kesimler, ulusal çıkarların önünde engel teşkil eden düşmanlar olduğu için faşist bir rejimde muhalefetin önü yargısal bakımdan da tıkalıdır. Faşizm, kitleleri harekete geçirmek konusunda milliyetçilik kadar propaganda faaliyetleri ve bu faaliyetlerin bir aracı olarak radyo, kitlesel mitingler, dev afişler ve bayraklar da yer alır. Tüm bu görsel ve işitsel unsurlar, kitlenin liderin büyüsüne kapılmasına ve her dediğine itaat etmesine kapı aralar. Faşizm, bu yönüyle teorik yönü biraz daha geri planda kalan ve liderin büyüsüne kapılan kitlenin siyasete katılma eylemidir. Bu bağlamda, “Faşizm, öğretisinin hakikatine değil, liderinin, halkının tarihsel yazgısıyla mistik bütünleşmesine dayanır.”[45]

Faşizm, en başta aydınlanma düşüncesinin ve onun getirdiği fikirlerin karşısında olarak tanımlanmıştır. Payne, faşizmi aydınlanmanın karşıtı olarak gören yaklaşımlara itiraz eder: “Aydınlanmanın özellikle de 18. yüzyılın modern seküler ve özgürlükçü kavramlarından türeyen belirli yanlarının doğrudan bir yan ürünüdür. Faşist düşüncelerin, modern kültürün belirli yanlarından asıl ayrıldığı nokta tam da faşizmin akılcılık, maddecilik ve eşitlikçiliği reddederek, bunların yerine esasında kendileri de modern olan felsefi dirimselcilik, idealizm ve iradeci metafiziği koymuş olmasıdır.”[46] Payne’in bu tespiti, faşizmi, modernizm ve Aydınlanma düşüncesinin karşıtı olarak görenler için farklı bir yaklaşımı içerir. Bu yönüyle, faşizm, Aydınlanma düşüncesinin belirli yanlarını reddeden, ama bazı yanlarını da kendine eklemleyebilen bir ideolojidir.

Faşizm, 20. yüzyılda popülerliği artan bir ideoloji olarak, 19. yüzyılın liberal değerlerini ve kurumlarını itibarsızlaştırır. Faşizm, İtalya ve Almanya örneğinde, liberal sistemin içinden iktidara yürür. Nazileri iktidara taşıyan seçimdir. İtalya’da ise Mussolini görevi Kral’dan alır. Bu durum göz önüne alındığında, “İktidara gelmeden önce halihazırdaki rejimleri istikrarsızlaştırmak için güç kullanmış olsalar da ikisi de dümene güç kullanarak geçmez.”[47]   Faşizmi salt askeri diktatörlüklerle karıştırmamalıyız. Faşizmin bu iki örneğinde, bir askeri darbeden bahsetmek söz konusu olamaz. Faşizmi iktidara taşıyan, eski rejimin muhafazakar unsurlarının tabandan gelebilecek bir sosyalist devrime karşı göstermiş oldukları reaksiyonda gizlidir. Faşizm, daha çok siyasi boyutuyla ortaya çıkan bir rejim olsa da, ekonomik anlamda da bir görüşü vardır. Marksist kuramcılar, faşizmi, kapitalizmin bir ürünü olarak görür. Faşizmin Almanya’daki uygulamaları, Marksist kuramcıları haklı çıkarmaz. Hitler’in fabrikalarda işçi sağlığına önem veren uygulamaları, maliyetleri artırdığı için sanayicilerin hoşuna gitmeyen bir  uygulamadır söz gelimi. Keza işçilerin sosyalleşmesi için Baltık Deniz’inin orada işçilere tatil köyü ve sosyalleşme imkanı tanıması gibi örnekler de, bu açıdan kayda değerdir. Faşizm, aslında Almanya ve İtalya’da kapitalist düzeni yıkmak için gelir. Hazırlanan faşist programlar bunu gösterir. Bu durumun uygulamada geçerliliği  ise tartışmalıdır. Bu duruma örnek olarak, “Fiiliyatta tüm faşist rejimler yerleşik düzene ve kapitalizme meylettiler. Faşistler (sosyalistlerden farklı olarak) kapitalizmin genel bir eleştirisinden yoksundular; çünkü nihayetinde sermaye ve sınıfa yönelik bir ilgiden mahrumdular. Çekim merkezlerini, sınıftan ziyade ulus ve devlet oluşturur.”[48] Bu durum göz önüne alındığında, faşizm teoriye bağlı kalmayan ve faşist programları önemsemeyen bir ideoloji olarak dikkatini pratiklere çevirir. Faşistler, iktidara gelmeden önceki parti programlarının aksine bir yol izler. Bu durum, faşizmde pratiğin teorinin önüne geçtiğini ve faşizmin çelişkilerle dolu bir ideoloji olduğunu kanıtlar.  Her iki devlette de pratikte faşizm, kapitalizmi kaldıramadığı gibi iktidara yürürken iş çevrelerinden destek almıştır. Hitler, yine de kapitalizme olan düşmanlığını Yahudiler örneğinde göstermiştir. Almanya’da Yahudiler, paradan para kazanan finansal kapitalizmin bir unsuru olarak yok edilmesi istenen gruptur.

Faşizmin bir diğer yanı da, eski rejimin muhafazakar unsurlarının çıkarlarını korumak ve işçilerin bir devrim fikri yapmasını önlemek için işçi, işveren ve hükümeti içine alan bir korporasyon örgütlenmesine gidilir. Bu yapıda, işçinin hakları törpülenir. Devlet her ne kadar uzlaştırıcı konumunda bulunduğunu iddia etse de, iktidara gelirken desteğini aldığı iş çevrelerinin çıkarını koruyup kollar. Bu bağlamda, korporatizm faşizmin ekonomik modeli olarak görülür. İtalyan faşizminde de bu benimsenir; ama Alman Nazizmi bunu uygulamaz. Bu duruma örnek olarak, “Faşist rejimler, iktidara gelir gelmez, grevleri yasaklar, bağımsız sendikaları dağıtır, maaşlı çalışanların satın alma gücünü azaltır ve işverenleri mükemmelen tatmin edecek bir şekilde silah sanayiine para yağdırır.”[49] İtalyan faşizminde bu durumun açık örnekleri görülür.

Faşizmin ulaşmak istediği nihai nokta, saf bir totaliterlik ya da diktatörlük değildir: “Faşist hareketler hiçbir zaman totaliteryanizmi tamamlayacak kadar merkezileşme ve bürokratikleşme içeren bir devlet doktrini öngörmezler.”[50] Bu duruma örnek olarak İtalyan faşizmini verebiliriz. Tarihsel olarak eskiyi çağrıştıran krallığı ortadan kaldırma gibi bir niyetleri hiç olmamıştır. Aslında İtalyan faşizmi, Sovyet Stalinizminden daha az totaliterdir ve daha az insan hayatını kaybetmiştir. Stalin’in sınıfsız topluma ulaşmak için devlet terörüyle öldürdüğü insan sayısı, faşist hareketin İtalya’da düzen kurup iktidara gelmek için şiddetle bastırdığı insan sayısıyla mukayese edilemez. Faşizm için ulus devlet hayati öneme sahiptir. “Faşistler (…) ulus-devlete tüm ideolojileri ve patolojileri ile herkesten çok iştahla sarılırlar.”[51] Faşizmin görüldüğü Almanya ve İtalya gibi ülkeler, aşırı milliyetçilikle ulus birliğini vaat ettiler. Ulus devleti ayakta tutmak için de faşistlerin paramiliter çeteleri şiddete başvurmuştur: “Faşizm aslında ulus devletçiliğin aşırı paramiliter versiyonunu oluşturur.”[52] Paramiliter çeteler, faşistler için iktidarı sağlamlaştıran ve muhalifleri bastıran unsurlardı. Bu çetelerin hedefi, Nazi örneğinde soykırıma dönüşebileceği gibi İtalya’da olduğu gibi siyasi muhalefeti bastırma girişimi de olabilir. Paramiliter çeteler, aynı zamanda faşistler için bir sosyalleşme alanıdır. Faşistler, paramiliter çetelere üye olarak toplum içinde kendilerine bir aidiyet alanı yaratırlar. Bu alana girmeyenler de doğal olarak ötekileştirilir. Bu bağlamda, “Paramilitarizm, faşizmin hem bir temel değeri hem de örgütsel biçimidir.”[53]

Faşizm, kitlelere hitap eden karizmatik bir lidere ihtiyaç duyar. Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı toplumsal ve sosyal yıkımlarda umutsuzluğa kapılan kitlelere biraz da umut olabildiği için faşizm yükselişe geçer. Bu yükselişte, Almanya’da Hitler İtalya’da da Mussolini ortaya çıkmıştır: “Karizmatik iktidar istikrarlı olmayan düzenler ve anomali  çözülme süreçlerinde ortaya çıkar.”[54] Faşizmin dine bakışı da seküler tarz içerir. Faşistler için, din amaç olmaktan ziyade iktidarları döneminde karşılarına almak istemedikleri ve sıkça kullanarak iktidarlarını pekiştirdikleri bir unsur olarak karşımıza çıkar. Bu duruma örnek olarak, “Faşizm dindar değil, tersine dünyevi bir ideolojidir birçok faşist harekette din sadece toplumu bir arada tutan işlevsel bir araç tutkal olarak algılanır.”[55] Bu bağlamda, faşistler için dindar olmak gibi bir amaç yoktur. Dini sadece iktidarları için kullanan bir araç olarak görürler. Faşizm, dini siyasallaştırmaya da çalışır. Faşizmin doktrini olarak bilinen Gentile’nin şu tespiti, dinin faşizmde oynadığı rolü açıklayıcı öneme sahiptir: “Gentile’ye göre, Duçe kültü de faşist siyaset de dinin bir türeviydi ve kendi başına değil sadece siyasetin kutsallaştırılmasıyla bağlantılı olarak anlaşılabilir.”[56] Bu bağlamda, Gentile, faşist İtalya’da dini, mitler ve semboller ile tanımlamaya çalışır. Bir siyasal din olarak faşizm, kendine düşman edinmek yerine, kendi çıkarlarına uygun olarak faşist siyasal dini yaratmaya çalışır. Ritüellerin sıklıkla kullanıldığı bir ortamda, faşizm, 20. yüzyılın seküler dini konumundadır. Bunun en iyi örneği de İtalyan faşizmidir. Faşizm, reaksiyona önem veren bir ideoloji olarak, parti doğmalarından programlarından uzaktır: “Faşist partiler, siyasi ve paramiliter olmak üzere birbirleriyle işbirliği içinde olan iki kanat şeklinde örgütlenirler.”[57] Faşizm, bu yönüyle hem legal, hem de legal olmayan siyaset yollarını aynı anda kullanır. Faşist partiler liberal sistemler içinde örgütlenme olanağı bulurken, asıl gücünü liberal sistemin oy verme, parlamenter seçme boyutuyla değil, paramiliter çetelerinden alırlar. Faşizm, liberal sistemin içinden çıkarak iktidara yürüse de, bu süreçte liberal kurumları işlevsizleştirmeye ve itibarsızlaştırmaya çalışır. Buna örnek olarak, faşizm, “Hem sermayeye, hem emeğe hem de bunlar arasındaki ihtilafları sözüm ona kızıştıran liberal demokratik kurumlara saldırdılar.”[58] Faşizm, devleti kutsayan bir ideolojiye sahip olsa da, görüldüğü ülkelere göre farklılık arz eder. Almanya’da Naziler partiyi egemen hale getirir. İtalya’da ise, faşizm iktidara gelmesinde katkısı olan eski rejimin, muhafazakar unsurlarına alan bırakarak geleneksel devlet yapısını muhafaza eder. Bu yönüyle, İtalyan faşizminin devleti daha ön plana çıkardığını iddia edebiliriz. Faşizmde devlet, bireyden önce gelen ve ulusun bütünlüğünü temsil eden bir organizma hüviyetindedir. Buna örnek olarak, “Faşistler devlet iktidarına tapıyorlardı. Gregor’un vurguladığı gibi, kurumsallaşmış otoriter devlet, sözüm ona krizleri çözebilir, toplumsal, iktisadi ve ahlaki kalkınmayı sağlayabilir.”[59] Bu gelişmeler ışığında, faşizm içinde bulunduğu toplumsal koşullarda özgürlüklerin bireyin aleyhine, devletin lehine geliştiği Almanya örneğinde olduğu gibi totaliter ya da İtalya örneğinde olduğu gibi otoriter ve geleneksel devlet formunu kazanır.

Faşizmin ilk çıktığı yer ve kelimenin etimolojik kökenleri İtalyan kaynaklıdır: “Faşizm sözcüğünün kökleri, tomar ya da demet anlamına gelen İtalyanca fascio sözcüğüne dayanır. Latince fasces’i çağrıştırır; fasces, Roma’daki geçit törenleri sırasında devletin otoritesini ve birliğini temsil etmek üzere hakimlerin önü sıra ve sırıklardan oluşan bir kılıf içinde taşınan bir baltanın adıdır.”[60] Sözcüğün çağrıştırdığı anlamlar antik Roma kültürüyle bağlantılıdır: “Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Mussolini, etrafında toplanan milliyetçi eski askerlerden ve savaş yanlısı sendikalistlerden oluşan küçük çetenin ruh halini tanımlamak üzere fascimo terimini kullanır.”[61] Mussolini, bu anlamda sözcüğü kullansa da onun icat ettiği bir kavram değildir. “Fascio, 19.yüzyılın sonunda Güney İtalya’nın asi köylülerinin amblemiydi.”[62] Bu bağlamda, faşizm ritüel bazında kökenlerini Roma geçit törenlerine kadar uzatan ve Mussolini iktidara gelmeden önce İtalya’nın güneyinde ortaya çıkmış olan savaş birlikleri anlamına gelen bir sözcüktür. Sözcüğün çıkışında Mussolini’nin payı olmasa da, Avrupa’da ve dünyada duyulmasında oynadığı rol yadsınamaz. Faşizm, İtalya’dan başlayarak Avrupa’ya yayılan bir rejim hüviyetindedir. Her ne kadar Alman Nazizm’i İtalya’daki muadilini her anlamda geride bırakacak bir faşist düzen kursa da, ilk çıkış yeri İtalya’dır.

Sonuç olarak, faşizm iki dünya savaşı arasında Avrupa’da ekonomik kriz ve liberal sistemin yaşadığı bunalım ortamında toplumdaki huzursuzluktan da yararlanarak eski rejimin muhafazakar unsurlarının tabandan gelmesi muhtemel bir sosyalist devrime karşı kendilerini garantiye almak için iktidara faşistleri taşımasıyla ortaya çıkan bir rejimdir. Bu rejimin tutarlı olmadığı, programlara bağlı kalmadığı ve daha çok liderin söylemlerine ve kitleleri heyecanlandırmasına bağlı olarak her devlette özgün bir hal aldığı söylenebilir. Almanya ve İtalya gibi çıktığı ülkelerde aşırı bir milliyetçilikten beslenen ve savaştan tatmin olmayan devletler olarak, ulus devlete ve ulusun çıkarları için yayılmacılığı ön plana alır. İçeride kendilerine sınıfsal ya da ırksal bir düşman yaratarak şiddetle onu bastırmayı amaçlar.  Modernizmin birçok yanına tepki gösteren, ama modernizm dışı olmayan ve sunduğu fikirlerle eskiye dönüşü değil gelecekte yeni bir düzeni kurmayı amaçlamasıyla son derece devrimci bir ideolojidir. Yine de, faşist ideoloji geçmişten ilham alan yanıyla romantizme yakındır. Faşistler, kapitalizmin getirdiği sanayileşmeye ve kent yaşamına karşın kırsal hayatı över. Buna örnek olarak: “Faşistler genellikle yüzsüz şehirleri ve materyalist sekülarizmi lanetlemişler ve şehir hayatının köksüzlüğü, aykırılığı ve ölümsüzlüğünden bağımsız bir kırsal hayat ütopyasını yüceltirler.”[63] Köy hayatı bu kadar idealize edilse de, amaç eskiye dönmek değildir. Savaşı, erkekliği öven bir ideoloji olarak, demokrasinin içselleşmediği, konsolidasyonun sağlanmadığı ülkelerde yine bir savaş sonrası en azından 80’lerin başına kadar ortadan kaybolan bir rejim görüntüsü çizmektedir.

Avrupa’da Faşizm: Genel Bir Bakış

Avrupa’da faşizmin yükselişi, Birinci Dünya Savaşı’nın özel koşulları ve 29 ekonomik buhranının etkileri göz önüne alınırsa daha iyi anlaşılır. İtalya’da başlayan ve daha sonra Almanya’da görülen ve kıtanın Orta ve Doğu kısmını etkileyen faşizm, İkinci Dünya Savaşı’na kadar Avrupa’yı her anlamda etkiler: “İlk örneği İtalyan faşizmi, 1922 yılında ortaya çıkmış ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar hakimiyetini sürdürmüştür.”[64] Avrupa’da savaş sonrası kıtanın Orta ve Doğu kısımlarında liberal sistemin değersizleştirilmesi, kapitalizmin girdiği kriz ortamı ve yapılan barış antlaşmalarının içerdiği ağır hükümler İtalya ve Almanya gibi siyasi birliğini Batı Avrupa’daki devletlere göre daha geç tamamlayan iki devleti savaş sonrası revizyonist pozisyonlara sürükler.

Almanya ve İtalya’nın savaştan umduğunu bulamaması, Avrupa’da yükselmekte olan faşizm tehlikesinin erken dönem habercisi olur. Avrupa’da savaş sonrası yükselen faşizmin birçok sebebi vardır. Bunlardan biri de, Ekim Devrimi’nin meydana getirdiği sosyalizm ve sınıf mücadelesidir. Liberal sistemlerin yaşadığı kriz atmosferinde tabandan gelebilecek bir devrim fikri, faşizmin kıtanın Orta ve Doğu kısmında neden yükseldiğini açıklar. Faşizm, özgün bir rejim olarak görüldüğü ülkelerde farklı boyutlar kazanır. İspanya’daki model İtalya’ya benzemediği gibi, Nazizm nevi şahsına münhasır özelliğiyle hiçbirine benzemez. Avrupa’da faşizmin yükselişe geçtiği bir dönemde Batı Avrupa’da faşizmin neden tutunamadığı sorusu, aynı zamanda faşistleri iktidara taşıyan en önemli etkeni de açıklar.

Kapitalizmin yaşadığı kriz ortamı sanayileşme hamlelerine dünyada ilk olarak başlanan İngiltere’yi de muhakkak etkiler. Liberal sistemin yaşadığı krizde demokrasinin en çok içselleştiği İngiltere gibi ülkelerde de hissedildiyse de, sonuç Almanya ve İtalya gibi faşizme teslim olmak boyutuna gelmez. Bu duruma en iyi örnek Mann’ın tespitidir: “Farkı yaratan açıkça siyasal muhafazakarların, eski rejimin ve mülkiyet sahibi sınıfların davranışlarıdır. Avrupa’nın yarısında üst sınıflar, kendilerini hem toplumsal kargaşa hem de siyasal solun oluşturduğu çifte tehlikeye karşı koruyabileceklerine inanarak, baskıcı rejimlere yönelmişlerdir.”[65] Mann’ın tespiti, yerindedir. İtalyan faşizminin tarihsel gelişiminin anlatılacağı bölümde daha detaylı görüleceği üzere, faşistleri iktidara taşıyan eski rejimin muhafazakar unsurlarından aldıkları destekte gizlidir. Liberal sistemde çıkarlarını göremeyen muhafazakar unsurların tabandan gelebilecek bir devrime karşı kendilerini garanti altına almak istemeleri kıtanın büyük bir kısmını faşizme teslim eder. Benzer bir durum Alman Nazizm’inde de görülür.  Kilise ve Reich, Hitler’i destekler. Sonuçları bakımından ise farklılık arz eder. Naziler, İtalyan faşizmine göre daha totaliter oldukları için iktidara yürürken, desteklerini aldıkları muhafazakar unsurlardan çabuk kurtularak egemen güç olarak partiyi konumlandırır. Muhafazakarların tercihleri, faşizmin Avrupa’da yaygınlık kazanmasında başat rol oynar. Muhafazakarlar, “sol”dan gelebilecek bir devrim fikrinin korkusuna kapılırken, aynı zamanda çareyi liberal sistemlerde değil, kendilerini devrimden koruyabilecek faşistlerde görürler.

Bu koşullar ışığında, “Avrupa’da muhafazakarlar 1930’da hala Fransız Devrimi’nin temel ilkelerini reddediyorlar ve otoriteyi özgürlüğe, hiyerarşiyi eşitliğe, itaati kardeşliğe tercih ediyorlardı. Birçoğu baskın liberallere ve yükselişteki sol’a karşı verdikleri hayatta kalma mücadelesinde faşistleri yararlı, hatta gerekli bulsa da, bazıları faşist müttefiklerinin farklı gündeminin fena halde ayırdındaydı ve bu görmemiş yabancılara karşı müşkülpesent bir hoşnutsuzluk hissediyorlardı.”[66]  Faşizmin yükselişinde kritik rol, görüldüğü üzere muhafazakarların tercihlerinde gizlidir. Kıtanın Batı bölgesinde yaşanılan krizlerde muhafazakarlar, çareyi faşistlere sarılmakta görmediklerinden, faşist hareketler Batı Avrupa’da başarısız olur. Demokrasinin içselleşmediği ve liberal demokratik sistemin tam olarak oturmadığı otoritenin egemen olduğu ülkelerde ise, faşizm, iktidara yürüyecek elverişli ortamı yakalar. Almanya ve İtalya, bu bakımdan savaştan istediğini alamayan devletler olarak egemenliklerini sağlamak ve hedeflerini gerçekleştirmek için faşistleri iktidara taşır. Eski rejimin muhafazakar unsurları, faşistleri destelemekte ortak bir görüşe her zaman sahip olamaz. Almanya’daki iş çevrelerinin faşistleri desteklemekteki kararsızlığı, Hitler’in kapitalizm karşıtı tatil köyleri kurdurmasıyla ve aşırı derecede iş güvenliğine önem vermesiyle açıklanabilir. Faşistler, her ne kadar eski rejimin muhafazakar unsurlarına -Kilise, sanayiciler ve toprak ağaları- gibi destek verse de, yeni bir düzeni kurmayı amaçlarlar.

Faşizm, eskiye dönüşü arzulamaz. Faşizm, özellikle finans kapitalizmini ve burjuva ilişkilerini yerden yere vurur. Dine bakışları ise sekülerdir. Dini siyasal amaçları için merkeze koymaz. Bu yönleriyle muhafazakarların ve kapitalistlerin çıkarlarıyla tam bir uyum içinde oldukları söylenemez. Muhafazakarlar, sosyalist devrim fikrine karşı oldukları için faşistleri desteklerken, faşistler içinse muhafazakarlar onlara iktidarı açan kapıdır.  Faşizm, eskiye dönüş değil, yeni düzenin kuruluşunu işaret eder. Bu yönüyle, Avrupa’da faşizm, diğer ideolojilerden kendini farklılaştırır. Toplumun önüne yeni bir model sunar. Buna örnek olarak, “Faşist zihniyet, çağdaş tarihin bir dönüm noktasına yaklaşırken ortaya çıkan yaşam anlayışıyla nitelenir. Bu dönüm noktası, muhafazakarlığın, bireyci liberalizmin ve materyalist sosyalizmin iflas ettiği ya da yozlaştığı söylenen egemenliğini dirimselci milliyetçiliğin zafer kazanacağı yeni bir çağa yol vermesidir.”[67] Faşizm, Avrupa’da yeni bir model sunarak, toplumun farklı kesimlerden destek alarak yükselen bir rejimdir.

Faşistler, her ne kadar muhafazakar unsurların desteğiyle iktidara yürüse de, toplumsal olarak çeşitlilik arz eden bir destekçi kitlesine de sahiptir. Bu bağlamda, “Pratikte faşizm geleneksel yönetici seçkinlere göz yumarak güç kazanmaya ya da gücünü korumaya çalışmış, kapitalist yapıların bütünlüğüne el sürmemiştir. Ancak ideolojik niyetler seviyesinde bakıldığında hem Faşizm hem de Nazizm muhafazakarlar ve kapitalistler de dahil, tüm milletin gücünü tamamıyla yeni bir toplumda bütünleştirmeye çalışmıştır.”[68] Faşizmin bu yanına en iyi örnek, toplumu korporasyonlar şeklinde örgütleyerek ulusu ön plana çıkarmalarıdır. Faşizm, yeni bir düzen için kapitalistleri, sosyalistler, liberalleri eleştirse de her rejimin farklı bir yanını kendine eklemlemeyi başarır. Uygulamada ise, kapitalizme ve muhafazakarlara taviz verme kısmı faşistlerin Avrupa’da kalıcı olmasının önündeki engeldir. Savaşın özel koşullarında muhafazakar destekçilerinin yardımıyla iktidara yürüyen faşistler teorik olarak bir şey sunamadıkları gibi pratikte de sürekli çelişen oportünist karakterleriyle bir savaş sonrası Avrupa’da yok olur. Batı Avrupa gibi demokrasinin konsolidasyonunu başarıyla sağlayan ve çareyi faşistler yerine liberal demokratik kurumlarda gören ülkelerde faşizm bir tehdit dahi olamadan Avrupa’da görünür olmaktan çıkar. Sol’dan gelmesi beklenen tehdidin ne kadar gerçekçi ve ciddi bir tehdit olduğu tartışmalı bir konu olma özelliğini bugün de kaybetmez. İtalya ve Almanya gibi faşizmin iktidara yükseldiği ülkeler de bu tehdidin boyutu ciddi olarak algılanır. Bu duruma en büyük etken savaş sonrası İtalya ve Almanya’da sanayiciler başta olmak üzere diğer muhafazakar gruplar, liberal sistemde çıkarlarını koruyamadıklarının farkına varır. Bu tercih Avrupa için kritik önemdedir. Sonuç olarak: ‘’ ikircikli devletlerin savaş nedeniyle yüzleştikleri krizler ile paniklemiş eski rejimler ve mülkiyet sahibi sınıfların ürettiği ulus devletçi değerler olmasaydı, faşist hareketler çok büyüyemez. İkircikli devlet yapısı paniklemiş eski rejimin olmadığı yerlerde, yani kıtanın kuzeybatısında, faşistler çok büyüyememişlerdir.’’[69] Kısacası faşizmin Avrupa’daki yükselişi muhafazakar unsurların tercihleri, aldıkları toplumsal destek, görüldükleri ülkenin özgün siyasal, ekonomik, toplumsal koşulları iyi değerlendirildiğinde anlaşılır.

İtalyan Faşizminde Machiavelli’nin İzleri

İtalyan faşizmini hazırlayan tarihsel koşullar ilk olarak Trablusgarp’ın işgali ile başlar. Osmanlı hakimiyetindeki Trablusgarp, İtalya tarafından işgal edilir. Bu savaş İtalyanların beklediğinden uzun sürer. İtalyan ekonomisi için bu durum son derece yıpratıcı sonuçlar doğurur. İtalyan sosyalistleri savaşa girilmesine karşıdır. Savaş hazırlığı yapan İtalyan hükumetine şiddetli muhalefet ederler. Bu savaşın yansımaları o dönemki meclisin oturma düzenine doğrudan yansır. Liberaller savaştan sorumlu olarak görülürler. Koltuk sayıları azalır. Sosyalistler ve milliyetçiler ise meclise girmeyi başarır. İtalya’da liberal değerlerin ve liberal sistemin yıpranışının temelleri bu savaşta atılır. İtalyan faşizminin lideri olan ve ileride Duçe sıfatını kazanacak olan Mussolini gençliğinde sosyalist fikirleri olan biridir. İtalya’nın o dönemde sosyalist yayın organı olan Avanti gazetesinde başyazarlık görevini üstlenir. Avanti’de yazdığı dönemde İtalya’nın en büyük gündemi Birinci Dünya Savaşı’na girip girmemek konusudur. Sosyalistler Trablusgarp örneğinde olduğu gibi yine savaş fikrine karşıdır; ama genç Mussolini savaşı ister. Bu dönemde İtalya’da sendikaların çağrısıyla başlayan grev büyük bir toplumsal isyan hareketine dönüşür. Sosyalistler için bir adım sonrası iktidarı kazanmaktır. Bu konuda çekingen davranan sosyalistler en büyük fırsatı kaçırırlar. Mussolini, sosyalistlerin bu tavrı nedeniyle hayal kırıklığına uğrar ve kendisi için bir kırılma anı olur. Mussolini artık Avanti’deki köşesini bırakır. Kendi çıkardığı gazetelerde savaş fikrini işlemeye başlar. Temel maksadı savaş sonrası ortaya çıkacak durumdan kendi devrimini gerçekleştirmektir. O’nun: ‘’ Bugün savaş yarın devrim.’’[70] Sözü bunun kanıtıdır. Machiavelli’nin fortunası üzerinden değerlendirildiğinde Mussolini için, kırılma anı Avanti’deki başyazarlıktan ayrılarak savaşın gerekliliğine yaptığı vurgudur. Bu bağlamda Birinci Dünya Savaşı Mussolini için Fortuna’dır. O’nun savaşa girme isteğinde gösterdiği atılganlık ve savaş sonrasında devrimini gerçekleştirerek iktidarı elde etmesindeki beceri ve uyanıklık da Vırtù’dur. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı karmaşık ortamda Mussolini karizmatik bir lider olarak kendi düzenini kuracak elverişli ortamı sağlar. Mussolini aynı zamanda fırsatları değerlendirmekten de geri durmaz. Sosyalistler gibi çekingen davranmayan ve mücadele siyasetin ruhudur diyen Machiavelli gibi Mussolini de mücadelesi ve uyanıklığıyla faşist düzen için önemli bir adım atar.

İtalyan faşizmi için bir başlangıç tarihi belirlemek zordur. Faşizm İtalya’da Mussolini öncesinde de farklı örgütlenmeler içerir. Yine de 1922 yılında başlar ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda biter. Bu durum savaşla gelen faşistlerin yine bir başka savaşla gitmesinin bir örneğidir. Faşistleri İtalya’da iktidara taşıyan en önemli etken savaşın getirdiği ağır siyasal, ekonomik, toplumsal koşullarda yatar. İtalyan halkı toplumun her kesimiyle savaştan yıpranarak çıkar. Savaş sanayisine endeksli İtalyan sermayedarları savaş sırasında elde ettikleri karı korumanın derdindedir. Aynı zamanda hem sanayiciler hem de toprak ağaları tabandan gelebilecek bir devrime karşı panik havasındadır. Orta sınıflar, köylüler ve işçiler de savaşın ağır faturasının çıktığı bir başka toplumsal gruptur. Enflasyonun artması alım gücünün zayıflaması halk üzerindeki sıkıntıyı artırır. İşsizlik savaş sonrası rekor seviyededir. Köylüler kendilerine verilen toprak ve yemek vaatlerinin yerine getirilmemesinden huzursuzdur. İtalya’da Mussolini’yi iktidara taşıyan toplumsal şartlar ağır bir yıkımı gösterir. Savaşın getirdiği ekonomik ve toplumsal tüm problemler Mussolini için Fortuna’dır. Mussolini böyle bir ortamda iktidara darbe ile değil kralın görevlendirmesiyle gelir. Kara Gömleklileriyle ünlü Roma yürüyüşü onu iktidar yapar. Bu yürüyüşte hiçbir dirençle karşılaşmaz. Kara Gömlekliler toplumun huzursuz kesimlerinin bir araya getirdiği gruptur. İçinde işsizler de vardır. Yoksul köylüler de. Kara Gömlekliler için: ‘’ Amaçları net değildi. Kimilerine göre ulusu ve devleti ıslah için kurulan milliyetçi bir örgüttü kimilerine göre sol bir oluşumu.’’[71] Mussolini’nin paramiliter tarzda örgütlenen bu çeteleri onu iktidara taşırken sürekli şiddete başvurmasında kullandığı araç olarak işlev görür. İtalyan faşizmindeki paramiliter örgütlenmeler sadece Mussolini denetiminde değildir. Farklı gruplar arasında bir çekişme ve rekabetten bahsedilebilir. Bu anlamda Mussolini tüm çeteleri denetim altına alamadığı için biraz da iktidarını kaybetme korkusuyla geleneksel devlete dokunmaz. Kendisine karşı yönelecek bir darbe olasılığını göz önünde bulundurur. Machiavelli de siyasette iktidarda kalmaya odaklanır. Mussolini faşist çeteler arasındaki rekabetin kendisine zarar vereceğini tahmin ederek geleneksel devlet formunu faşist çetelerin üzerinde konumlandırır. Bu yönüyle İtalyan faşizmi Nazilere göre daha az totaliterdir. Machiavelli tüm siyasi fikirlerini İtalya’nın siyasal birliğini kurmak üzerine şekillendirir. O’nun Hükümdar adlı eseri de İtalya’nın birliğini sağlamaya yönelik tavsiyeleri içinde barındırır. Machiavelli’den sonra İtalyan halkına ulusal birliği vaat eden ve bunu güçlü Roma dönemin örnekleriyle pekiştiren kişi Mussolini’dir.

Machiavelli güçlü bir İtalya’nın ancak tek bir kişinin önderliğinde yükselebileceğini ifade eder. Savaştan yorgun ve yıpranarak çıkan tüm toplumsal gruplara Mussolini güçlü bir İtalya, ulusal birliğini sağlamış bir İtalya’yı vaat eder. Mussolini’yi tüm bu etmenleri göz önünden kaçırmadan değerlendirdiğimizde yine de ona iktidarın kapısını açan eski rejimin muhafazakar unsurlarıdır. Liberal sistemde umduğunu bulamayan ve sosyalistlerden de çekinen muhafazakarlar çareyi Mussolini’yi iktidara taşımakta bulurlar. Buna örnek olarak: ‘’ Faşistler, muhafazakarlara, kabul edilemez Solcu ortaklara başvurmaksızın, etkin kararlar alabilecekleri parlamenter çoğunluk oluşturmalarına olanak sağlayacak miktarda takipçi kitlesi sunabildiler.’’[72] Bu durum solu geri planda bırakan bir imkanı muhafazakarlara tanır. Liberal sistemin yozlaştırılmasında faşistler kadar liberal sistemde çıkarlarını göremeyen muhafazakar unsurların da payı büyüktür.  Machiavelli iyi bir hükümdarın hem aslan hem tilki olmasını salık verir. Mussolini iktidarının ilk dönemlerinde bunu başarıyla uygular. Tilki olarak idare etme pratiğini hile ve manipülasyon üzerine kurar. Özellikle işçilere ve köylülere verdiği vaatler ile desteğini alır. İktidarı döneminde bunları hayata geçirmez. Aslan olma pratiğinde ise özellikle İtalyan faşizminin sınıfsal olarak yarattığı iç düşmanlara kuvvet uygular. Faşistlerin en büyük hedefi sosyalistler, sendikacılar, komünistler olur. Şiddetini bu kesimlere yöneltir. Machiavelli şiddetle ilgili gerektiğinde aralıksız ve kesintisiz kullanılmasını tavsiye eder. Machiavelli siyasette düzen kavramına odaklanır. Mussolini de kendi faşist düzenini kurarken İtalyan faşizminin sınıf temelli yarattığı iç düşmanlara karşı paramiliter çeteleriyle şiddet uygular. Buna örnek olarak ‘’ İtalyan faşizmi seçim sandıklarından çok şiddet üzerinden başarı sağladı. Oy veren milyonlar değil, paramiliter binler önem arz etti.’’ Faşistler her ne kadar liberal sistemin içinden iktidara gelseler de şiddete aralıksız başvurarak ve liberal sistemin içini boşaltarak kendi faşist düzenlerini kurarlar. Faşistler için: ‘’ Paramilitarizm aynı zamanda somut ve kapsayıcı toplumsal kimliği de bahşeder.’’[73] İtalyan faşizmi için bu tarz çetelerin bir aidiyet bilinci geliştirdiği ve kendilerini sosyalistler ile diğer öteki gruplardan ayıran bir niteliği vardır. Faşistler tüm toplumsal gruplardan destek alırken kendilerinin sınıfsal rakibi olan sosyalistlerin en büyük tabanını oluşturan işçi sınıfından da destek alırlar. Savaş sonrası ortaya çıkan işsizlik rekor boyutlardadır.

Böyle bir ortamda Mussolini işçileri antikapitalist milliyetçi bir söylemle etkiler. Özellikle büyük projelerle işçilere iş olanağı sağlar. Faşizmin iktidarda olduğu ilk yıllar İtalyan ekonomisi için de göreceli bir düzelmenin başlamasıdır. Faşistler toplumsal gruplardan aldığı çeşitlilik arz eden destekler ve uyguladığı şiddete rağmen eski rejimin muhafazakar unsurlarından destek almadan iktidara gelemezdi. Muhafazakarlar için, faşistler sadece savaş sonrası elde ettikleri karları ve toplumsal konumlarını koruyup soldan gelebilecek bir tehdide karşı kullandıkları savunma kalkanı niteliğindedir. Faşistlerle muhafazakarların dünya düzeni olarak mutabık kaldığı söylenemez. Buna örnek olarak: ‘’ Faşizme destekleri ideolojik mutabakattan değil kişisel çıkarlardan kaynaklanır.’’[74] Gerçekten de hepsinin Mussolini ve faşist iktidarıyla ayrı bir çıkar ilişkisi vardır. Sanayiciler savaş sırası elde ettikleri karı ve özel mülkiyet hakkının korunması derdindeyken, toprak ağaları tabandan gelebilecek tehdide karşı faşist çeteleri kullanır: ‘’ Kısacası faşistler popüler destekle, fakat Solla iktidarı hiçbir biçimde paylaşmayarak ve muhafazakar toplumsal ve ekonomik ayrıcalıklarla siyasi üstünlüğe bir tehdit oluşturmaksızın yönetmek için yeni bir reçete ortaya koyarlar. Muhafazakarlar, kendilerince, iktidarın kapısının anahtarlarını ellerine alırlar.’’[75] Bu doğrultuda düşünüldüğünde İtalya’da Mussolini, muhafazakarların desteğinde iktidara yürür. Karar alma mekanizmalarında bu unsurlara da alan bırakır. Alttan yerel çetelerin kendisine yönelik bir darbe girişimi yapmasından da korkan Mussolini partiyi geri planda bırakarak devleti öne çıkartır. Devlet faşistlerin egemenliğinde gibi dursa da muhafazakarların söz sahibi olduğu bir konumdadır. Machiavelli öğretileri ışığında İtalya’daki faşist hareketi değerlendirdiğimizde kuşkusuz Mussolini üzerinden gitmek gerekir. Machiavelli Hükümdar eserinde bir hükümdarın zalim ve korkulan olması gerektiği tavsiye eder. Bunu da insan doğasına yönelik karamsar bakış açısıyla gerekçelendirir. Mussolini de son derece korkulan bir lider konumundadır. Mussolini hem askerin başında hem de halkın önünde zalim bir lider olma vasfını şeklen de olsa korur. Bakanlarının ona sormadan yasa dahi çıkaramaması bu duruma örnektir. Machiavelli de iyi bir hükümdarın askerinin başında olmasını ve korkulan lider olmaktan çekinmemesini tavsiye eder. Mussolini bu anlamda askerlik geçmişiyle sosyalist olduğu yıllarda bile övünen ve felsefesini savaşmak ve itaat etmek üzerine oturtan biri olarak İtalya’nın eski güçlü dönemlerine ulaşması için kendi öz gücüne dayanan bir ordu

kurmanın gerekliliğinin farkındadır. Machiavelli de İtalya’nın dağınık yapısından ordunun öz güce dayalı bir yapılanmanın olmamasına bağlar.  Mussolini iktidarda kalmak ve denetimi artırmak için devlete önem atfeder. Devletin başat bir konumda olması hem faşizmin genel anlamıyla bir özelliğiyken, İtalyan faşizminin de kendine özgü şartlarında geleneksel devletin varlığı korunur. Mussolini döneminde: ‘’ Her şey devlet içinde hiçbir şey devletin dışında değil hiçbir şey devlete karşı değil parola haline gelir. Böylelikle siyasetten her türlü ahlaki anlam çıkarıldı milli devletin çıkarları eylemin gerekçesi haline gelir.’’[76] Bu bağlamda düşünüldüğünde Machiavelli de siyasetle ahlakı iki ayrı alan olarak değerlendirir. Verdiği zalimane gelen tavsiyeler de İtalya’nın siyasi birliğini sağlaması içindir. Mussolini’nin bu doğrultuda Machiavelli’den etkilendiği ortadadır.  Mussolini iktidarını sağlamlaştırmak için liberal sistemi itibarsızlaştırır. Parlamenter sistemi işlevsiz kılar. Seçimler anlamını kaybeder. Bu duruma örnek olarak: ‘’ Faşizmin egemenliğindeki parlamento, Mussolini’nin hayatına kasteden birkaç teşebbüsle kışkırtılarak, Devletin Korunması için Kanunlar dizisini çıkarır. Böylece yönetimin gücü artırılır, seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanmış memurlar getirilir, basılı yayın ve radyo sansüre uğratılır, ölüm cezası tekrar getirilir, Faşist sendikalar işçi temsilciliğinin tekeli haline gelir ve PNF dışındaki bütün partiler feshedilir. 1927’nin başlarına gelindiğinde İtalya bir tek parti diktatörlüğü olur. Muhafazakarlar, Mussolini’nin darbesini pek ses çıkarmadan kabullenirler; çünkü alternatifler ya çözümsüzlüğün devamı ya da bir Sol yönetime razı olmak anlamına gelir.’’ [77] Mussolini bununla yetinmez. Demiryolları ve iletişim ağlarına da önem vererek toplumu denetim altına almaya çalışır. Tüm bu etmenler düzen kurma ve iktidarda kalma pratiğiyle doğrudan bağlantılıdır. Ayrıca muhafazakarların bir seçim yapmak zorunda kalmaları da Mussolini için uyanıklık ve fırsatçılığı kullanarak iktidara gelmesinde önemli bir etmendir. Vırtù bu noktada devreye girer. Machiavelli hükümdarın başarılı gözükmesinin elzem olduğunu belirtir. Mussolini bu bağlamda kendisini ve faşist rejimini güçlü gösterir. İyi bir hitap yeteneğine sahip olarak kitleleri heyecanlandırır ve duygulara temas eden konuşmalar yapar. Roma’nın tüm duvarlarında onun ismi yazılır. Sözleri ekranları, camekanları kaplar. Rejim İtalya için tam bir başarı hikayesi olarak sunulur.

Mussoli İtalyan ulusunu kendi benliğinde temsil eder. Öte yandan: ‘’ Balkondan insanlara yüksekten bakarak yapılan konuşmalar, Roma selamı, toplanmış kalabalıkla dramatik diyaloglar, dini retoriğin ve sembolizmin öğelerinin laik bir bağlam içinde kullanımı ve faşist şehitlerin ululanması. Bunlar ve benzerleri faşizmin Duçe tiplemesinin belli başlı öğeleridir.’’[78] Mussolini tüm bu özellikleriyle kendini ve rejimini üstün göstermeyi başarır. Kitleleri siyasete katmayı başarır. Yaptığı duygusal konuşmalarda Roma’nın güçlü dönemlerine atıf yapar. Machiavelli de İtalya için örnek alınması gereken modelin Antik Roma dönemi olduğunu Hükümdar ve Söylevler eserinde dile getirir. Machiavelli zalim olmayı tavsiye ederken bile halkın nefretini çekmemek gerektiğine vurgu yapar. Bu durum iktidarda kalmakla doğrudan ilgilidir. Mussolini de faşist iktidarı döneminde tüm şiddetini İtalya’nın sınıfsal olarak düşmanı gördüğü sola karşı uygular. Özel mülkiyete dokunmaz. İktidarının ilk yıllarındaki ekonomik iyileşme ve toplumsal gruplara yaptığı vaatlerle halkın nefretini kazanmaz. Bu durum sonraki yıllarda değişiklik gösterse de Mussolini şiddetini sadece bir kesime gösterip geri kalanları idare ederek düzeni sağlamlaştırmaya çalışır. Machiavelli öğretisinde dine de atıf vardır. Din asla amaç olmaz. Sadece düzeni kurmak ve iktidarda kalmak için hükümdarın kullanması gereken işlevsel bir araç konumundadır. Mussolini gençliğinde ateisttir. İktidarı döneminde ise dindar görünmeye çalışır. Faşizm için din işlevsel özellikleriyle ön plana çıkarılır. Mussolini eski rejimin muhafazakar bir unsuru olan kilisenin de desteğini alır. Bu durum da Mussolini’nin ve faşistlerin dini kendilerine doğrudan bir düşman olarak almayarak kendilerini iktidara taşıyan bir unsur olarak gördüklerinin kanıtıdır. Roma sorununu kilisenin lehine çözmesi Mussolini’ye olan desteği artırır. Kilise lehine sorunun çözülmesi Mussolini’nin iktidarda kalmak için eski rejimin muhafazakar unsurlarına bir takım tavizler verdiğinin açık kanıtıdır. Faşizm zaten tutarlı olmaktan uzak bir rejimdir. Mussolini de iktidara gelmeden önce söylediklerini ve yaptıklarını unutan oportünist bir lider olarak iktidarda kalmak için her yolu dener. İtalyan faşizminde ekonomi siyasetin gerisinde kalır. Yine de ekonomik modelden bahsetmek gerekirse ekonominin işçi, işveren ve devletin içinde bulunduğu korporasyonlarla örgütlendiği görülür. Bu örgütlenme tarzı faşizmin sınıf farkı gütmeyerek ulusu ön plana çıkaran ideolojisinin bir ürünü olsa da uygulamada korporatizm mülkiyet sahibi sınıflara ve sermayedarlara yarar. İşçilerin haklarının elinde alındığı ve sendikacılığın faşizmin boyunduruğuna girdiği bir sistemde grev de dahil olmak üzere birçok hak yasaklanır.

İtalyan faşizminde, Mussolini’nin yaşadığı yerel çekişmeden ötürü, geleneksel devlet formu korunur. Faşizm, bu yönüyle İtalya’da devletin ön plana çıkarıldığı ve bizzat Duçe tarafından devletin başat bir konuma oturtulduğu dönemdir. Devlet, faşizm tanımlamasında ulusun çıkarlarını koruyan bir makinedir. Bireyler de, bu makinenin dişlisidir. Bu yönüyle, faşizmde klasik liberal öğretiden farklı olarak, devletin bekası ve özgürlüğü bireyin aleyhinedir. Bu durumun İtalyan faşizmindeki kendine özgü koşulu ise, Mussolini’nin iktidarda kalmak için partiyi devletten değil, devleti partiden üstün tutma anlayışı yatar. Yine de, İtalya’daki faşist devlet de güçlü bir konumda kalmaya ve özellikle ulusun temsilcisi olarak devleti ön plana çıkarıp sınıf savaşını aşmaya çalışır. Mussolini, 1926 yılında parlamentoda yaptığı bir konuşmada devlete ve korporatizme ilişkin görüşlerini şöyle açıklıyor: “Biz milletin bütün kuvvetlerini bir arada tutan bir devletiz. Manevi kuvvetleri, iktisadi kuvvetleri kontrol altında tutuyoruz, o halde tam faşist, korporatif bir devletiz…”[79] Mussolini, faşist devletini bu şekilde tanımlar. Faşist devletin bir diğer karakteristik özelliği ise yayılmacılığıdır. İktidarının son dönemlerinde Afrika’ya yapılan seferler, İtalyan faşizminin radikalleşen yanına örnektir. Bu radikalleşme, anti-semitizm boyutunda değil, daha çok siyahilere uygulanan şiddet boyutunda ortaya çıkar. İktidarının ilk dönemlerinde sadece sınıfsal bir düşman olarak sosyalistleri kendine hedef alan İtalyan faşistleri için Afrika’ya yönelik olarak yapılan yayılmacı politika, ırksal bir boyut da kazanır.  Bu duruma örnek olarak, “Faşizme göre imparatorluk, yani milletlerin yayılması ve büyümesi, bir canlılık hayatiyet belirtisidir: Tersi, yani kımıldamadan oturmak, bir çöküş alametidir. Doğan yahut dirilip uyanan milletler emperyalist milletlerdir, ölen milletler ise haklarından vazgeçenlerdir.”[80] Faşist devlet, bu şekilde düşünüldüğünde, geleneksel devlet olarak ayakta kalan, totaliter olmaktan ziyade otoriter olan, yayılmacı bir karakter gösteren ve ulusu ön plana çıkaran devlettir. Bu devlet, sınıf mücadelesini reddeder. Bireysel hakları önemsemez. Faşist devlete kimliğini veren ulustur. Ulusun çıkarları liberal sistemdeki basit parti rekabetlerinden ve sosyalizmdeki sınıf mücadelesinden baskın konumdadır. Mussolini’nin yayılmacı politikaları, kendi iktidarının son dönemleri olur. Üstün ve güçlü göstermeye çalıştığı faşist devlet, zamanla Nazilerin gölgesinde kalır. Dış politikada yenilgilere uğrar. Faşizmi en iyi anlatan, Mussolini’yi de doğrudan etkileyen kişi olan Gentile’dir.

Faşist doktrini yazan Gentile, İtalyan faşizmini anlamak için önemlidir. O’nun faşizme dair tespitleri şu şekildedir: “Faşizm, din olmak şöyle dursun, bir felsefe bile değildir; hatta bir dizi formül ile ifade edilebilen bir politik teori de değildir. Faşizmi koşullara göre biçim alan bir Ampirik program anlayışı olarak görür.”[81] Gentile’nin faşizme yönelik yorumu, bu ideolojinin kendi içinde çelişkiler ve tutarsızlıklar barındırdığının da bir kanıtıdır. Gentile, aynı zamanda İtalya’da faşizmin dinle arasındaki ilişkiyi anlatır. Faşizmde din işlevsel boyutuyla ele alınır. Gentile de faşizmi dünyevi bir din olarak mit ve semboller üzerinden kurgular. Faşist liderin iktidarda kalması için gereken ritüellerin yer aldığı bu din, son derece araçsal bir pozisyondadır. Gentile, bu bakımdan faşist devlete manevi bir ruh giydirir. Bu manevi ruhun faşizme katkısı, İtalya gibi dinin başat bir rol üstlendiği coğrafyada faşistlerin dini karşılarına alması yerine kendine göre yorumlayıp eklemlemesine fırsat tanır.  Yine de, İtalya’da Duçe, faşist devleti dinin önünde bir pozisyonda tutar. Dini de dışlamaz. Kilise ile devlet arasındaki çekişmede devletin baskın olması gerektiğine değinir. Buna örnek olabilecek şu tespiti yapar: “Faşist devlet, tamamen ahlaki manevi olduğunu iddia eder: Devlet Katolik’tir; ama her şeyden önce faşisttir münhasıran ve tam olarak faşisttir.” Bu durum da, İtalyan faşizminde devletin her şeyin üstünde olduğu bir duruma işaret eder. Faşist İtalya’da, eğitim ve gençlerin, çocukların okulda örgütlenişi de faşist düzenin gerekliliklerine uygun olarak yapılır. Bu durum göz önüne alındığında, “Faşist rejimler yeni erkeği ve kadını yaratmaya girişti. Yeni erkek ve kadınları aynı anda hem mücadele eden hem de boyun eğen özneler olarak üretmek, faşist eğitim sistemlerinin zorlu görevidir.”[82] İtalya’da faşist devletin eğitime bakışı, çocukların faşist örgütlenme içerisinde yer alıp faşist değerleri benimseme üzerine kurulur. Buna örnek olarak, “Küçük yaştan itibaren çocuklar devletin denetimi altına alınıyor, yavru kurt kamplarına gönderiliyor, belli bir yaştan itibaren kızlar ‘İtalya kızları’ örgütüne, erkekler ise ‘Balilla’ adı verilen örgütlere katılırlar. Erkek çocuklara üniforma giydirilir, silah taşıttırılır ve daha sonra da ‘Öncüler’ adı verilen örgütlere üye yapılarak gelecekte faşist milis ve partiye üye olmaları sağlanır.”[83]

Faşist eğitim sistemi, bu yönüyle kesinlikle bireyi değil, devleti ön plana alır. Bireyin kendi potansiyelini ortaya çıkarabileceği bir sistem söz konusu değildir. Eğitimin amacı, küçük yaştan itibaren faşist değerlerce yoğrulan bir militan yetiştirmek üzerine kuruludur. İtalyan faşizmi ve Mussolini, genel anlamda İtalyan halkına savaş sonrası ulus birliğini savunarak ortaya çıkar. Bu doğrultuda, faşist düzenini darbeyle değil, liberal sistemin içinden çıkarak kurar. Faşistleri iktidara taşıyan unsur, savaş sonrası çıkarlarını liberal sistemde göremeyen eski rejimin muhafazakar unsurlarının yaptığı tercihte gizlidir. Mussolini, iktidarı boyunca Machiavelli’nin fikirlerinden etkilenir. Düzen kurmak ve iktidarda kalmak için, özellikle rakiplerine karşı şiddete başvurur. İtalyan faşizminin şiddeti, ırksal olmaktan ziyade sınıfsal boyuttadır. Sosyalistler ve sendikacılar bu şiddetin kurbanlarıdır. Aynı zamanda Mussolini, iktidarda kalmak için toplumun tüm kesimlerine vaatler veren, ama bunların bir kısmını çıkarlarına uymadığı için tutmayan ve sürekli olarak muhafazakarlarla ortak yürüyen bir lider konumundadır. Askerinin başında durması, kuvvetli hitap yeteneği ve sürekli güçlü Roma döneminden örnekler vermesi, kendini ve rejimini başarılı ve yenilmez göstermesiyle Machiavelli öğretilerinden yararlandığı açıktır. İtalyan faşizmi, bu yönleriyle Machiavelli’den izler barındırsa da, Mussolini, iktidarının son döneminde Nazilerin kuklası haline gelmesiyle ve arttırdığı baskı ve şiddet ortamıyla halkın nefretini çeker. Machiavelli, öğretisinde, zalim ve korkulan olmayı tavsiye etse de, iktidarda kalmak için halkın nefretinin kazanılmaması gerektiğine de değinir. Mussolini, bir zamanlar şiddet uyguladığı meydanda halkı tarafından asılarak onların nefretini kazanan ve son kertede Machiavelli öğretilerini uygulamakta başarısız olan yozlaşan bir lider konumundadır.

Sonuç

İtalyan faşizminde Machiavelli’nin izlerini bulmaya çalışan bu çalışmada, ilk olarak İtalyan düşünür Machiavelli’nin siyasete dair fikirlerini onun iki temel eseri olan Hükümdar ve Söylevler dikkate alınarak anlatılmaya çalışıldı. Machiavelli’nin Hükümdar’da monarşiyi, Söylevler’de ise cumhuriyet rejimini savunmasının gerekçeleri İtalya’nın içinde bulunduğu dağınık siyasi yapı göz önüne alınarak açıklandı. Bu bakımdan, fikirlerini İtalya’nın birliği için şekillendiren Machiavelli’nin, geçiş döneminde monarşiye vurgu yapsa da, ideal rejim olarak iyi yasaların hakim olduğu ve halkında yönetime dahil olduğu karma bir cumhuriyet rejimini savunduğu gösterildi. Bilindiği üzere, tarihsel gerçekçi bir bakışla siyaseti yorumlayan Machiavelli, iki temel eserinde de verdiği tavsiyeleri tarihsel örneklerle gerekçelendirir. Antik Roma dönemine özellikle vurgu yapar. O’nun siyasete ve düzen kurmaya yönelik fikirleri, gereklilik vurgusu ve insan doğasına yönelik bakış açısıyla anlatılır. İnsan doğasını kötücül olarak yorumlayan Machiavelli, olması gerekeni değil, olanı yorumladığı için zalimane gelebilecek tavsiyelerde bulunur. Temel amacı, iktidarda nasıl kalınır sorusuna bir cevap aramaktır. Aynı zamanda, Machiavelli’nin iddia edildiği gibi pagan olmaktan ziyade Kilise’ye her iki eserinde de atıf yapan ve asıl olarak siyasete odaklanan bir düşünür olduğu vurgulanır. Bu zemin üzerinden ilerleyen çalışmamızın ikinci bölümünde, faşizmin 20. yüzyılın başında popülerlik kazanan bir rejim olarak ortaya çıkışındaki etmenler sorgulandı. Üçüncü bölümde, faşizmin Avrupa kıtasındaki yükselişinin gerekçeleri tartışıldı.  Bu bağlamda, kıtanın orta ve doğu kısımlarını etkileyen faşizmin Batı Avrupa’da neden ortaya çıkamadığı sorusu önem kazandı. Bu sorunun cevabının muhafazakarların tercihinde gizli olduğuna değinildi. Batı Avrupa’da muhafazakarların mevcut krizde paniğe kapılmayarak faşistleri bir çare olarak görmediklerine işaret edildi. Almanya ve İtalya’da ise, muhafazakarların tabandan gelebilecek bir devrime karşı yöntem olarak faşistleri iktidara taşımayı uygun buldukları savunuldu. Bu durumun bir diğer gerekçesi de, Almanya ve İtalya’nın savaştan umduğunu bulamayan devletler olarak içeride aşırı bir milliyetçiliğin gölgesinde revizyonist devletler olarak şekil aldığı vurgulandı.

Nihayetinde, İtalyan faşizminde Machiavelli’nin izleri aramak gayesini güden bu çalışmanın kendisi için çizdiği ve burada genel hatlarına işaret edilen yol haritası içinde tartışmaya açtığı belirli bazı argümanlar şöyle özetlenebilir:

(1) Machiavelli ve Mussolini arasında düşünsel bağın en somut göstergesi birlik fikridir.

(2) Bu bağlamda, Machiavelli’nin siyasi birlik söylemi ile, savaş sonrası Mussolini’nin halka ulus birliğini vaat etmesi arasında tarihsel bir süreklilik vardır.

(3) Machiavelli ve Mussolini arasındaki düşünsel hatta başka ortak tema ya da bir başka deyişle Mussolini fikriyatındaki Machiavelli’ci bir başka iz, düzen temasında somutlaşır.

(4) Söz konusu tema doğrultusunda, Mussolini, düzen kurmak ve iktidarda kalmak için, Machiavelli’nin Hükümdar eserinde önerdiği üzere şiddete başvurmaktan çekinmemiştir. Mussolini, ayrıca Machiavelli’nin güçlü ve başarılı bir liderlik portresi sunmaya özel bir dikkat gösterilmesi gerektiği yönündeki öğütlerine uymaya da ciddi gayret göstermiştir. Mussolini, yine bu eksende Machiavelli’nin “dindar görünme” gibi konularda yaptığı uyarıları da büyük bir tutkuyla benimsemiştir.

Son söz olarak, her zaman çok boyutlu tartışmaların konusu olan bir düşünür olarak, Machiavelli’nin fikirlerinin etki gücü, faşizmin karanlık dünyasının önde gelen figürlerinden birinde yankısını bulma açısından son derece önemli ve düşünülmeye değer bir görünüm arz eder.

İsmail Uğur AKSOY

 

 KAYNAKÇA

  • PAXTON, ROBERT O; Faşizmin Anatomisi, Çev. Hakan Atay ve Hivren Demir Atay, İstanbul, İletişim Yayınları, 2014.
  • GRIFFIN, ROGER; Faşizmin Doğası, Çev. Ali Selman, İstanbul, İletişim Yayınları, 2014.
  • MANN, MICHAEL; Faşistler, Çev. Ulaş Bayraktar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2015.
  • MİCHEL, HENRİ; Faşizmler, İstanbul, Çev. Füsun Üstel, İletişim Yayınları, 1990.
  • BREUER, STEFAN; Milliyetçilikler ve Faşizmler, Çev. Çiğdem Canan Dikmen, İstanbul, İletişim Yayınları,2010.
  • PLAGGENBERG, STEFAN; Tarihe Emretmek, Çev. Hulki Demirel, İstanbul, İletişim Yayınları, 2014.
  • IORDACHI, CONSTANTIN (Der); Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Çev. İsmail Ilgar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2015.
  • STERNHELL, Z. (2015), ‘’Faşizm’’, IOARDACHI CONSTANTIN (Der), Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, (ss. 95-104), İstanbul: İletişim Yayınları.
  • MOSSE, G.L. (2015), ‘’Genel Bir Faşizm Teorisine Doğru’’, IOARDACHI CONSTANTIN (Der), Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, (ss. 105-159), İstanbul: İletişim Yayınları.
  • PAYNE, S.G. (2015), ‘’Faşizm Taslak Bir Tanım’’, IOARDACHI CONSTANTIN (Der), Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, (ss. 161-186), İstanbul: İletişim Yayınları.
  • MANN, M. (2015) ‘’ Faşistler’’, IOARDACHI CONSTANTIN ( Der), Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, (ss. 301-347), İstanbul: İletişim Yayınları.
  • ÖRS, H.B.(2009) ‘’Faşizm: Modernitenin Karanlık Yüzü’’, ÖRS H.BİRSEN (Der), Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
  • MACHIAVELLI, NİCCOLÒ; Hükümdar, Çev. Necdet Adabağ, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
  • MACHIAVELLI, NİCCOLÒ; Söylevler, Çev. Alev Tolga, İstanbul, Say Yayınları, 2009.
  • MUSSOLİNİ, BENİTO; Faşizm, Çev. Refik Özdek, İstanbul, Bedir Yayınevi, 1966.
  • Mussolini Kimdir Faşizm Nedir, İstanbul, Kimdir Nedir Dizisi, 1968.
  • MACİT, M.HANİFİ; ‘’ Faşizmin Resmi Düşünürü: Giovanni Gentile’’, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:50, 2013, ss. 55-64.

 

[1] Niccolo Machiavelli, Söylevler, İstanbul: Say Yayınları, 2009, s. 75.

[2] Ibid, s. 75.

[3] Ibid, ss. 73-74.

[4] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014, s. 68.

[5] Ibid, s. 64.

[6] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014, s. 64.

[7] Ibid, s. 85.

[8] Ibid, s. 50.

[9] Ibid, s. 52.

[10] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014, s. 63.

[11] Ibid, s. 69.

[12] Ibid, s. 72.

[13] Ibid, s. 86.

[14] Ibid, s. 69.

[15] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014, s. 94.

[16] Ibid, s. 100.

[17] Ibid, s. 62.

[18] Niccolo Machiavelli, Söylevler, İstanbul: Say Yayınları, 2009, s. 87.

[19] Ibid, s. 72.

[20] Ibid, s. 60.

[21] Ibid, s. 61.

[22] Niccolo Machiavelli, Söylevler, İstanbul: Say Yayınları, 2009, s. 38.

[23] Ibid, s. 39.

[24] Ibid, s. 36.

[25] Niccolo Machiavelli, Söylevler, İstanbul: Say Yayınları, 2009, s. 202.

[26] Ibid, s. 203.

[27] Zevv Sternhell, “Faşizm”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 97.

[28] Zevv Sternhell, “Faşizm”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 98.

[29] Henri Michel, Faşizmler, İstanbul: İletişim Yayınları, 1990, s. 9.

[30] Birsen Örs (Derleyen), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009, s. 489.

[31] Michael Mann, Faşistler, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 30.

[32] Robert O. Paxton, Faşizmin Anatomisi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s. 44.

[33] Zevv Sternhell, “Faşizm”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 101.

[34] Paxton, op.cit, s. 23.

[35] George L. Mosse, “Genel Bir Faşizm Teorisine Doğru”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 123.

[36] Örs, op.cit, s. 497.

[37] Paxton, op.cit, s. 93.

[38] George L. Mosse, “Genel Bir Faşizm Teorisine Doğru”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 124.

[39] Paxton, op.cit, s. 58.

[40] L. Mosse, op.cit, s. 125.

[41] George L.Mosse, “Genel Bir Faşizm Teorisine Doğru”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 130.

[42] Paxton, op.cit, s. 93.

[43] Mann, op.cit, s. 34.

[44] Michel, op.cit, s. 10.

[45] Paxton, op.cit, s. 39.

[46] Stanley G. Payne, “Faşizm Taslak Bir Tanım”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 171.

[47] Paxton, op.cit, s. 165.

[48] Mann, op.cit, s. 32.

[49] Paxton, op.cit, s. 26.

[50]  Stanley G. Payne, “Faşizm Taslak Bir Tanım”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 173.

[51] Mann, op.cit, s. 14.

[52] Mıchael Mann, “Faşistler”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 306.

[53] Mann, op.cit, s. 34.

[54] Stefan Plaggenberg, Tarihe Emretmek, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s. 232.

[55] Örs, op.cit, s. 494.

[56] Plaggenberg, op.cit, s. 269.

[57] Stefan Brever, Milliyetçilikler ve Faşizmler, İstanbul: İletişim Yayınları, 2010, s. 57.

[58] Paxton, op.cit, ss. 31-32.

[59] Mann, op.cit, ss. 30-31.

[60] Robert O. Paxton, Faşizmin Anatomisi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s. 15.

[61] Ibid, s. 16.

[62] Michel, op.cit, s. 25.

[63] Paxton, op.cit, s. 29.

[64] Örs, op.cit, s. 498.

[65] Michael Mann, “Faşistler”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 320.

[66] Paxton, op.cit, s. 48.

[67] Roger Griffin, Faşizmin Doğası, İstanbul:  İletişim Yayınları, 2014, s. 86.

[68] Ibid, s. 91.

[69] Michael Mann, “Faşistler”, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015, s. 335.

[70] Mussolini Kimdir Faşizm Nedir, İstanbul: Kimdir Nedir Dizisi, 1968, s. 66.

[71] Örs, op.cit, s. 499.

[72] Paxton, op.cit, s. 174.

[73] Mann, op.cit, s. 154.

[74] Griffin, op.cit, s. 137.

[75] Paxton, op.cit, s. 177.

[76] Michel, op.cit, s. 26.

[77] Paxton, op.cit, s. 186.

[78] Plaggenberg, op.cit, s. 252.

[79] Benito Mussolini, Faşizm, İstanbul: Bedir Yayınevi, 1966, s. 42.

[80] Ibid, s. 26.

[81] M. Hanifi Macit, “Faşizmin Resmi Düşünürü: Giovanni Gentile”, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, sayı: 50, 2013, s. 59.

[82] Paxton, op.cit, s. 240.

[83] Örs, op.cit, s. 502.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.