MARTIN VAN BRUINESSEN’DEN ‘AĞA, ŞEYH, DEVLET’

upa-admin 17 Kasım 2016 2.115 Okunma 0
MARTIN VAN BRUINESSEN’DEN ‘AĞA, ŞEYH, DEVLET’

Hollandalı akademisyen Prof. Dr. Martin Van Bruinessen (1946-)[1], özellikle Kürtler ve diğer Müslüman topluluklar üzerine yazdıklarıyla tanınan önemli bir antropolog ve yazardır.[2] Bruinessen, yıllardır Utrecht Üniversitesi Modern Müslüman Toplumlar Karşılaştırmalı Çalışmaları bölümünde[3] Kürtçe ve Türkiye Politikası üzerine ders vermektedir. 1974-1976 yılları arasında İran, Irak, Türkiye ve Suriye Kürtleri arasında saha araştırması yapan Bruinessen’in 1978 yılında Utrecht Üniversitesi’ne doktora tezi olarak sunduğu ve artık Kürt Sorunu konusunda klasik bir eser kabul edilen “Ağa, Şeyh, Devlet”[4], “Agha, Shaikh, and State: The Social and Political Structures of Kurdistan[5] adıyla İngilizce olarak da yayınlanmış çok önemli bir eserdir. Bu yazıda, Bruinessen’in Banu Yalkut tarafından Türkçe’ye çevrilen ve İletişim Yayınları tarafından ilk kez 2003 yılında basılan bu eseri özetlenecektir.

ağa şeyh devlet

“Ağa, Şeyh, Devlet” kitabı

Kitabın giriş bölümünde, Bruinessen, bu kitabın nasıl yazıldığına dair metodolojik ve biyografik açıklamalar yapmaktadır. Yazarın Kürtlere olan merakı, ilk kez 1967 yılında Ortadoğu’ya yaptığı bir gezide gelişmiş ve 1974-1976 yılları arasında Kürtlerin yayılmış olduğu dört ülkede (İran, Irak, Suriye, Türkiye) yaptığı saha araştırması sayesinde, Bruinessen, bu konuda birinci elden bilgi sahibi önemli ve yetkin bir akademisyen haline gelmiştir. Kitapta, yazar, primordial (birincil, asli) bağlılıkları temel alan bir yaklaşım benimsemiştir. Buna göre; kişinin doğduğu yer, dini grup ve önderlere bağlılığı ve mensup olduğu aşiret gibi konular ön plana çıkarılmıştır. Bruinessen’e göre, bu yaklaşımı benimsemesi doğru bir tercihtir; zira Ortadoğu’da ve özellikle Kürtler arasında, bu tarz geleneksel bağlar ve bunların sosyal hayattaki etkileri çok güçlüdür.

Kitabın birinci bölümü, “Kürdistan” adı verilen coğrafi bölgeyi inceler. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkler tarafından da bu şekilde adlandırılan bölge, Kürtlerin yaşadığı Diyarbakır eyaletinin aslında sadece bir kısmını kapsıyordu. Benzer şekilde, İran’da Kordestan adlı eyalet de bu ülkede yaşayan Kürt nüfusun yalnızca üçte birini barındırıyordu. Aşağıdaki haritada gösterilen bölge, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları coğrafyadır. Bu haritanın dışında, Ermenistan, Azerbaycan ve Türkiye’nin batı bölgelerinde de yoğun Kürt nüfusu yaşamaktadır Kürdistan, genel olarak geçit vermez dağlarla kaplı bir bölgedir. Bu nedenle, Kürdistan coğrafyasını işgal etmek ve kontrol altında tutmak daima zor olmuştur. Kürdistan’ın kışları çok soğuktur; bölgedeki ağaçlar halk tarafından kesilir ve ısınmak için kullanılır. Bu nedenle, geçen yüzyıla kadar daha ormanlık bir bölge olarak bilinen Kürdistan, şimdilerde dağlık ve çorak bir coğrafya olmuştur. Kürdistan, ayrıca sık sık depremlerin olduğu riskli bir bölgedir. Hemen her sene, bu coğrafyada büyük bir deprem olur. Kürdistan’ın ulaşılmazlığı ve halkının savaşa yatkınlığı, çevresinde kurulan imparatorluklarla arasında doğal bir sınır oluşturmuştur. Bu nedenle, Kürdistan’a egemen olan güçler, daima sınırlı bir hâkimiyet kurabilmişlerdir.

kürdistan coğrafi

Bruinessen’in kitabında yer verdiği Kürdistan haritası

Günümüzde, Kürdistan coğrafyası, Irak, Suriye, Türkiye ve İran arasında dört parçalı bir yapıya bölünmüştür. Kürtlerin nüfusu konusu da tartışmalıdır. 1955 yılında yapılan bir sayıma göre, bu coğrafyada yaklaşık 24 milyon civarında Kürt bulunmaktadır. Bruinessen’e göre, 1975 yılında bir hesaplama yapıldığında, Türkiye’deki Kürt sayısı 7,5 milyon civarındadır. Aynı yıl Irak’a bakıldığında ise, 3,1 milyon civarında Kürt nüfusun varlığından söz edilebilir. Yine 1975 yılı verilerine göre İran’a bakıldığında, toplam 5,8 milyon Kürt kökenli kişinin varlığından söz edilebilir. 1975 yılında Suriye’de ise, Bruinessen, 600.000 civarında Kürt nüfusun olduğunu iddia etmektedir.

Yaygın kanının aksine, Kürtler, göçebe bir millet değildir. Esasen tarımla uğraşan Kürtler, hayvancılık da yakından ilgilenirler. Dağlık bölgelerde köylüler işledikleri topraklara kendileri sahipken, ovalık bölgelerdeki Kürtler çoğu kez şehirde oturan ağalarının mülkiyetindeki topraklarda çalışırlar. Kürtler, göçebe bir millet olmamasına karşın, mevsimlik göç bazı Kürt gruplar arasında yaygındır. Bunlar, yazın boğucu sıcaklarda zozan ya da kuhistan adı verilen yaylalara göçerler. Kürt gruplar arasında diğer yaygın ekonomik faaliyet ise elişleri ve ticarettir. Uluslararası ticaretin gelişmesi nedeniyle zanaat eski önemini kaybetse de, Kürtler arasında hala elişleri yapıp satarak ya da ticaretle geçinen çoktur. Kürdistan’ın azgelişmiş bir bölge olması, birincil kimliklerin sosyal hayatta etkili rol oynamasında en önemli faktördür. Ancak Kürt bölgeleri ve şehirleri hızla gelişmekte ve büyümektedir. Dolayısıyla, bu gibi kimliklerin gelecekte daha az etkili olacakları düşünülebilir.

Kürtçe, İran dillerinin kuzeybatı ya da güneybatı grubundandır ve birçok değişik lehçeye ayrılır. Bu lehçeler de, birbirlerini az anlayan ya da hiç anlamayan gruplara ayrılırlar. Bu lehçeler, sadece kelime ve telaffuz bağlamında değil, gramer açısından da ciddi farklılıklar gösterir. Kürtçe’nin 3 temel lehçesi şunlardır:

  1. Kuzey ve kuzeybatı lehçelerine genel olarak Kırmançi adı verilir. Ancak güneydeki bazı Kürt gruplar da, lehçeleri farklı olmalarına karşın, konuştukları dil için Kırmançi veya Kurmançi adını kullanırlar.
  2. Güney lehçelerine genelde Sorani adı verilir. Mukti, Süleymaniye ve diğer birçok lehçe de bu gruba dâhildir.
  3. Farsça’ya daha yakın olan Sineşi (Sanandaji), Kermanşahi ve Leki gibi güneydoğu lehçeleri, Kürtçe lehçeleri arasında üçüncü grubu oluşturur.

Kürtlerin çoğunluğu Ortodoks Sünnidir ve Şafi mezhebinin takipçileridir. Böylelikle, Hanefi-Sünni olan Türkler, Hanefi-Sünni veya Şii olan Araplar, Şii olan Azeri Türkleri, İranlılar ve Lurlardan ayrılırlar. Ancak Kürtlerin tamamı Sünni-Şafi değildir. İran’dan etkilenen Şii Kürtler, uzun yıllar boyunca Sünni Kürtlerden uzak durmuş, ama 1960 ve 1970’lerden itibaren milliyetçilikten onlar da etkilenmeye başlamışlardır. Din, Kürtler için çok önemli olmasına karşın, tek başına belirleyici bir faktör değildir. Ayrıca Alevi Kürtler de vardır. Birçok Alevi Kürt Zazaca konuşmasına karşın (Dersim bölgesi), Kırmançi konuşan Alevi Kürtler de vardır. Türkiye’deki Aleviler ise çok büyük oranda Türk kökenlidir. Ehl-i Hakçılar veya Irak’taki adıyla Kakai grupları ve Yezidiler (Ezidiler), diğer farklı Kürt inanç gruplarıdır. Hıristiyanlık inancını benimseyen birçok Kürt de son yıllarda ortaya çıkmaktadır. Tarihsel olarak Kürtlerle Doğu Anadolu’da birlikte yaşayan Süryaniler, Nasturiler ve Ermeniler, bazı Kürtlerin Hıristiyanlığa geçişinde etkili olmuş etnik gruplardır. Ayrıca Avrupalı misyonerlerin çalışmaları da, bazı Kürtlerin Hıristiyanlığa ihtida etmesinde geçmişte epey etkili olmuştur.

Kitabın birinci bölümünde yer alan sonraki pasajlar, Kürt milli hareketinin gelişimini ve Irak, İran ve Türkiye Kürtlerinin güncel durumunu siyasal olarak analiz etmektedir. Bruinessen, her ne kadar kitabının ana konusu bu olmasa da, bu konuları da oldukça dikkatli şekilde analiz etmiştir. Bu bağlamda, İran İslam Devrimi, Saddam Hüseyin iktidarı, Irak-İran Savaşı ve Türkiye’nin Kürt Sorunu konusunda demokratikleşmeye başlaması yazarın incelediği konular arasındadır.

Kitabın ikinci bölümü, “Aşiretler, aşiret reisleri ve aşiretsiz gruplar” olarak adlandırılmıştır. Bu bölüm, adı üzerinde Kürt aşiretlerini ve aşiretlerin etkilerini analiz eden önemli bir bölümdür ve büyük ölçüde Bruinessen’in 1974-1976 yılları arasında Kürtlerle beraber yaşadığı dönemde yaptığı gözlemlere dayanmaktadır. Kürt aşiretleri, gerçek ya da gerçek olduğu varsayılan ortak bir ataya dayanan ve akrabalık temelinde örgütlenmiş, genellikle toprak bütünlüğü de olan (dolayısıyla ekonomik) kendine özgü bir içyapıya sahip sosyo-politik bir birimdir. Aşiretler, kendi içlerinde de alt-aşiretlere bölünmüşlerdir. Bu alt gruplar da, klan, sülale ve benzeri daha küçük birimlere ayrılır. Örgütlenmenin en alt düzeyinde haneler yer alır. Reisleri aynı babadan, büyükbabadan ya da atadan gelen haneler, kendilerini diğerlerinden farklı görürler; belirli durumlarda kendilerini ötekilerden ayırarak, birlikte hareket ederler. Antropolojik terminolojide, bu tip gruplara sülale adı verilir. Kürtler, soyağaçlarını titizlikle akılda tutmazlar. Bir sülaleye gösterilen politik sadakat, akrabalıktan daha önemlidir. Kürt aileleri, genellikle birkaç akrabayı da içeren çekirdek aile biçimindedir. Ailelerde ataerkil bir yan bulunur ve kararlar daha çok baba ve erkek çocuklar tarafından verilir. Toprak mülkiyeti, Kürt feodalizminin ana unsurudur. Geleneksel olarak her aşiret, belirli bir toprak parçası ile birlikte düşünülür ya da bunun tersi, her toprak parçası bir aşiretle özdeşleştirilir. Herhangi bir yöre, orada yaşayan aşiretin ismiyle anılır; örneğin, Kuzeydoğu Suriye’deli Elikan, hem bir bölgenin, hem de bir aşiretin adıdır. Köyler, aşiret sisteminde bir diğer önemli birimdir. Hükümetler, Kürt aşiretleriyle temas ederken köyleri temel alırlar. Cuma namazı ve yağmur duası gibi ortak yapılan dini ritüeller, köy dayanışmasını güçlendirir. Küçük köyler, genelde tek bir sülaleden meydana gelir.

Kuran, Tevrat’taki “göze göz, dişe diş” kuralını yineler. Kürtler, genel itibariyle Müslüman oldukları için, şiddet olgusu hayatlarının bir parçasıdır. Aşiretler arasında gelişen kan davaları ve bu nedenle yapılan katliamlar ve işlenen cinayetler, Kürt tarihinde sıklıkla görülür. Bruinessen’in gözlemlerine göre, Güney Kürdistan’da bu durum daha seyrek görülür. Devlet kontrolünün zayıf ya da rüşvetin yaygın olduğu Türkiye’nin dağlık güneydoğu bölgesinde de bu tür davalar halen sürmektedir. Kan davaları, kendiliğinden barışçıl bir yolla son bulmaz ve genellikle bir arabulucunun devreye girmesiyle çözülür. Bu tür görevleri aşiret reisleri üstlenirler. Ancak bunu yapmaları da kolay değildir; çünkü her iki tarafın da güvendiği sevilen ve sayılan kimseler olmaları gerekir. Kürtlerin bir atasözü şöyledir; “Aşiret reisi boldur, ancak diğer aşiret reislerine sözünü geçirecek reis nadir bulunur”. Bu nedenle, aşiret reisleri yetersiz kaldıklarında, bu tür davaların çözümünde Kürtlerin dindar veya Müslüman olmasalar bile daima saygı gösterdikleri Şeyhler devreye girerler. Şeyhler, Kürtler için dünyevi çıkarların ötesinde Allah’a hizmet eden, dolayısıyla saygın kabul edilen kişilerdir. Şeyhler, bu tarz kan davalarını bitirebilmeleri sayesinde saygınlık ve siyasi güç de kazanmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti devleti ise, 1920’ler ve 1930’larda katı devrimlerle laikleşme reformlarını Kürtlere empoze etmiş; ancak bu durum ne kan davalarını, ne de Kürt milliyetçiliğini bastırabilmiştir. Bu nedenle, ilginç bir şekilde, Kürtlerin yaşadıkları yerler arasında daha barışçıl ve huzurlu olanlar, Şeyhlerin daha etkin olduğu bölgelerdir. 1970’ler ve 1980’lerde Kürtler arasında seküler ideolojiler olan solculuk ve milliyetçiliğin güçlenmesiyle, aşiret ahlakı sorgulanmaya ve eleştirilmeye başlanmıştır. Buna karşın, bugün bile Kürtler arasında kan davaları ve aşiret ahlakı yaygındır.

Kürt aile yapısında endogami (içten evlilik) oldukça yaygındır. Böyle durumlarda, genellikle amca kızı ilk tercihtir. Başlık parası geleneği de Kürtler arasında yaygındır. Bu tarz aile içi evlilikler, sülaleler arasındaki akrabalık ilişkilerini güçlendirirken, mirasın da korunmasını sağlar. Bu tarz evlilikler, Bruinessen bu konuda bir istatistiki veri sunamasa da, gözlemlerine göre oldukça yaygındır ve toplumda da kabul görmektedir. Aşiretler arası çatışmalar da zaman zaman Kürtler arasında gözlemlenir ve sonuçları trajik olur. Aşiret reisleri, mezin (büyük adam) ya da makul (akıllı adam) gibi sıfatlarla anılırlar. Kürtlerin misafirperverliği de meşhurdur. Ağaların ve aşiret reislerinin misafirperver ve cömert olması beklenir. Cimri bir ağa, genelde toplum tarafından sevilmez ve siyasi desteği de zayıf kalır. Misafirler, mevanhane, divanhane veya odaye gund denilen yerlerde ağırlanır. Bu tarz yerler, genelde halı ve minderlerle döşelidir. Daima dikdörtgen biçiminde olan bu yerlerin girişi alçak köşeden olur. Ağa veya reis, yüksek tarafta oturur. Saygın yaşlılar ve önemli misafirler ağanın yanında yer alır. Konumu aşağıda olanlar ve gençler ise kapı ağzında ayakta dururlar. Bunlar, Kürt feodalizminin ve halk arasındaki hiyerarşinin somut göstergeleridir. Divanın alçak tarafında, gelecek misafirlere sunulmak için daima ya bir semaverde çay ya da mangal üstünde kahve bulunur. İkram, ağa tarafından gönderilen kahveci tarafından yapılır. Sigara sarmak için tütüncüler, yemek hazırlayan uşaklar ve misafirlerin yataklarını hazırlayan hizmetkârlar da görev yaparlar. Fakat genelde, tüm bu görevleri kahveci yapar. Kürtlerde ağaya haraç verme âdeti de yaygındır. Misafirlerin ağırlanması ve diğer masraflar için, ağa, genellikle köylülerden bir miktar katkı alır. Çoğunlukla bu miktar ürünün yüzde 10’udur. Eğer köylülerin büyük sürüleri varsa, her 40 koyun ya da keçiden birisi ağaya verilir.

Kitabın “Aşiretler ve devlet” başlıklı üçüncü bölümü, Kürt aşiretlerinin devletlerle ilişkilerini analiz etmeye çalışmaktadır. Ortadoğu’nun Kürt aşiretleri, binlerce yıldan beri gelişkin, güçlü devletlerin periferisinde yaşadılar. Hem bu devletlerin etkisi altında kaldılar, hem de onlar üzerinde etkili oldular. Hatta bazen, siyasal zayıflama dönemlerinde bir devletin aşiret federasyonları tarafından fethedildiği de olmuştur. Aşiret kökenli hanedanlarca yönetilmiş Ortadoğu devletlerinin sayısı az değildir. Özellikle Türk aşiretleri, birçok devlette seçkin bir zümre durumuna gelmişlerdir. Kürt aşiretleri de zaman zaman bu konuma gelebildiler. Örneğin, Batılıların Saladin adıyla tanıdıkları Selahattin Eyyübi, Haçlılara karşı Türk ve Kürt savaşçılara komuta etmiş bir Kürt aşiret reisi ve askeri önderdi. Çoğu Kürt kabilesi, genellikle büyük devletlere bağlı, ama onların çevresinde yer almış ve bir ölçüde siyasal bağımsızlığa sahip olmuşlardır. Bu konuda, merkez-çevre (periferi) ilişkilerini bir sarkaç hareketine benzetebiliriz. Kürt aşiretlerinde, merkezi devlet zayıfladığında özerklik artmış (vergi ödemeleri aksamış, askeri katkıdan kaçınılmış), merkezi devlet güçlendiğinde ise özerklik azalmıştır. Merkezi otoritenin toparlanamaması durumundaysa, yarı bağımsız reisliklerin ve bağımsız devletçiklerin kurulduğu da görülmüştür.

16. yüzyılın ilk yarısında, güçlü bir Türk imparatorluğu olan Osmanlılar, Kürt mirlerini kendilerine çekerek, Kürdistan’ın büyük bölümünü ilhak etmeyi başardılar. İran imparatorluğunun da gelişmesiyle, bölgede bir istikrar dönemi başladı. Osmanlılar, üç geleneğin mirasçısıydı; Türk gelenekleri, İslam dininin emirleri ve başta Bizans olmak üzere fethedilen devletler ve halklardan edinilen bazı adetler. Osmanlı yönetiminde, iç içe geçmiş iki yönetim ağı bulunuyordu. Her ikisinin görevlileri de Sultan tarafından atanırdı. Her yöre, bir askeri komutan olan beyin yönetimindeydi, kadı da yargı işlerinden sorumluydu. Kadınların hem dinsel hukuk olan Şeriat’ı, hem de Sultanların çıkardığı pratik hukuk kurallarını çok iyi bilmesi gerekiyordu. Ayrıca her yörede müftü denilen hukuk uzmanları vardı. Fetva çıkarılması, Sünni İslam pratiğinde hukuksal yeniliklerin tek yoluydu. Birkaç Sancakbeyinin üstünde, daha sonra Vali adını alacak olan bir Beylerbeyi bulunurdu. Sancakları içine alan bu yönetim birimine beylerbeylik ya da eyalet denmekteydi. Başlangıçta, Osmanlı Ordusu, sipahi denilen aşiret atlılarından oluşuyordu. Bunlara derebeyi denmesinin sebebi, gördükleri askeri hizmete karşılık olarak kendilerine tımar sistemi gereğince toprak bağışlanmasıydı. Tımar sistemi, Avrupa feodalizminden merkezi denetimin daha fazla olması, tımar sahiplerinin feodal lordlara kıyasla köylü üzerindeki yargı ve yürütme yetkilerinin çok sınırlı olması ve efendi kimliklerinin olmaması bağlamında farklıdır. Bu anlamda, Osmanlı’da daha devletçi bir sistem ve güçlü bir merkezi otorite vardır. Yine de, Bruinessen’e göre bu farklılığı abartmamak gerekir. Çünkü merkezi devlet zayıfladığında, kolaylıkla tımar sistemi de pratikte Avrupa feodalizmi gibi işlemiştir. Bunun dışında, toprağın salt kullanım hakkının verilmesi ve özel mülkiyete izin verilmemesi asıl temel farklılıktır.

1514-1517 yılları arasında Osmanlı’ya katılan Kürdistan toprakları, üç yeni eyalete ayrılmıştı: Diyarbakır (Kuzey Kürdistan’ın Van Gölü’nün batısındaki bölümü), Rakka (Urfa ve Suriye’deki Rakka vilayeti) ve Musul (Kuzey Irak). Bunlar arasında ilk idari örgütlenme Diyarbakır’da uygulandı. Bu idari yapıyı kurmakla görevlendirilen İdris-i Bitlisi (İdris Bitlisi), Kürdistan’ın eski yönetici ailelerini önemli mevkilere getirdi. Böylece, bu ailelerin durumu daha da sağlam hale geldi. Ulaşılması zor olan bazı bölgeler, Osmanlı yönetimince tamamen özerk bırakıldı. Kürt hükümeti denilen özerk yöreler, merkezi hazineye vergi vermek ya da sipahi ordusunda askeri hizmet görmek zorunda değildi; toprakları da tımar veya zeamet haline getirilemiyordu. Buraların yöneticilerini halk kendisi seçiyordu. Eyaletin diğer bölgeleri ise 20 sancağa bölünmüştü. Merkezi hükümetin bu sancaklara müdahale hakkı vardı. Her görevli Beylerbeyi tarafından atanıyor, lakin resmi görevlere yalnızca yönetici ailelerin üyeleri seçilebiliyordu. Kürt bölgelerinde, Osmanlı döneminde de çeşitli ayaklanmalar yaşandı. Örneğin, 1655’te Bitlis miri Abdal Han, merkezi otoriteye karşı ayaklandı. Ancak Vali güçlü bir ordu ile üzerine gelince, kaçmak zorunda kaldı. Abdal Han’ın mal varlığına el koyan Vali, Bitlis halkının isteğiyle yerine oğlu Ziyeddin’i atamaya razı oldu. Diğer sancaklar gibi Kürt sancaklarında da tımar ve zeametler bulunuyordu; bunlara sahip olan sipahilerin yükümlülükleri de diğerlerininkinden farklı değildi. Kürt hükümetlerinin ise tımar ve zeametleri yoktu, Beylerbeyi ordusuna düzenli bir destek de vermiyorlardı.

Kitabın “Şeyhler: Dervişler, evliyalar ve politikacılar” başlıklı dördüncü bölümü, kitabın incelediği bir diğer önemli konu olan ve Kürt halkında derin etkileri/izleri bulunan Şeyhler ve Dervişler hakkındadır. Bruinessen’e göre; bu yüzyılın en önemli Kürt lideri olan Molla Mustafa Barzani, gücünü büyük ölçüde hem kendisinin, hem de atalarının kullandığı siyasi ve dini yetkileri aynı merkezde/kişide toplayabilme yetisinden almıştır. Hatta aynı şey, rakibi Celal Talabani için de kısmen geçerlidir. Şiiliğin aksine, Sünni İslam’da bir din adamları hiyerarşisi yoktur; dolayısıyla, İran’daki gibi yüksek dereceli din adamlarının tanzim ettiği bir siyasal faaliyet alanı yoktur. Buna karşın, Molla (Kürtçe mela), Şeyh ve Derviş gibi İslam dinini iyi bilen kişiler, toplumda uyandırdıkları büyük saygı nedeniyle siyasal kararlara yön verebilme ve topluma önderlik edebilme yetisine sahip olmuşlardır. Ortadoğu’da birçok halkta görülen bu özellik, Kürtler arasında da fazlasıyla yaygındır. Tarikatlar ve cemaatler, fakir Kürt halkını bir araya getiren ve onlara kol-kanat geren önemli sosyal yapılardır. İslam mistisizmini yansıtan Sufi tarikatları da, Kadiri tarikatı örneğindeki gibi, toplumdan büyük destek görebiliyordu.

1800’lere gelindiğinde, Kürdistan’da eskiden beri süregelen iki Şeyh sülalesi vardı ve bunların her ikisi de Kadiri tarikatına bağlıydı. Bunlar; Berzenci ve Sadate Nehri sülaleleriydi. Bu sülaleleri diğerlerinden ayıran 3 temel faktör vardı: soyları, Kürtler tarafından kutsal kabul edilen Abdül Kadir’e dayanıyordu, uluslararası düzeyde âlim kabul edilen ve Mekke ve Medine’ye yerleşen mensupları vardı ve o dönemde Kürdistan’daki tek derviş tarikatını bu aileler yönetiyorlardı. Kökeni Orta Asya’ya kadar uzanan Nakşibendi tarikatı da, Kürt sosyolojisini anlamada çok önemli bir konudur. Nakşiler, bazı açılardan diğer tarikatlardan farklı olmuşlardır. İlk olarak, Nakşiler, Kadiriler ve diğer tarikatlara kıyasla daha etkin ve özerk büyümeyi teşvik ederek örgütlenmişlerdir. Kendi Şeyh ve Halifelerini atayabilmeleri, Nakşileri daha yaygın ve örgütlü bir grup haline getirmiştir. İkinci olarak, bu tarikatların ibadet ve ritüelleri oldukça farklılaşır. Kadiriler, zikir ortamında vecd halini teşvik eden ve çok sesli, bağırış ve çığlıklı ve hatta zaman zaman kendilerini yaralamayı içeren farklı bir dini ayin formasyonuna sahiptir. Zaman zaman şiş ve kılıç da bu gibi ayinlerde kullanılabilmektedir. Nakşi ayinlerinde ise, sessizlik önemlidir ve vecde gelmek özendirilmez.

Kürdistan’da, geleneksel olarak Şeyhlerin birçok yetkisi vardır. Bir Şeyh, isterse müridleri arasından en çalışkan ve kendisine en bağlı olanı Halifesi olarak, tarikatın gücünü yayması için başka bölgelere gönderebilir. Halife olabilmek için, belli bir dereceye kadar dini eğitim görmüş olmak ve dünyadan elini eteğini çekerek, sadece ibadetle, tefekkürle, oruç tutarak ve akşamları çok az yemek yiyerek 40 gün süren çile ve halvet dönemini geçirmiş olmak gerekir. Kadirilerde bu gelenek yoktur, ama Nakşilerde sıklıkla görülür. Mürşidlerinin rızası olmadan kendisini Şeyh ilan eden Halife olayları da zaman zaman görülebilir. Barzanlı I. Abdülselam ve Hakka tarikatından Hama Sur buna örneklerdir. Ancak bu örnekler istisnadır. Şeyhler ve tarikatlar arasında rekabet de sıklıkla rastlanan bir durumdur. Şeyhler, zaman içerisinde büyük bir ekonomik güce de ulaşabilirler. Bir Şeyhin ekonomik gücü ile siyasi ve dini etkinliği, genelde doğru orantılıdır. Kürdistan’da Şeyhler hala hesaba katılması gereken bir güç oluştursalar da, aslında etkinlikleri geçen yüzyılın ortalarından beri azalmaktadır. 1925’te Türkiye’de tekke ve zaviyelerin kapatılması ve Şeyhlerin takibata uğraması iddia edildiği kadar kalıcı bir durum yaratmamış olsa da, bu ülkede Şeyhlerin ve dini örgütlenmelerin belini önemli ölçüde kırmıştır. Atatürk döneminde yapılan reform ve devrimler ve oluşturulan laik devrimci dalga öyle boyutlara ulaşmıştır ki, o dönemde İngiliz Konsolosu şu gözlemleri yapmıştır: “Yozlaşmanın, cehaletin ve batıl itikadın yatağı tekke ve zaviyeler kapatılmış, Şeyhlik öyle bir biçimde ortadan kaldırılmıştır ki, Şeyh kelimesi hakaretamiz bir tabir haline gelmiştir”. Bu dönemde yaşanan Şeyh Said İsyanı sonrasında birçok Şeyh idam edilmiş, bazıları da sürgüne gönderilmiştir. Ancak tekkeler ve dini örgütlenmeler Türkiye’de el altında gelişmeye devam ettiler ve 1980’lerden itibaren etkileri siyaset sahnesinde de görülmeye başlandı. Bu noktada, yazar, İslamcı geleneği canlandıran Nurcu hareketine dikkat çekmektedir. Kurucusu Said Nursi’nin Risale-i Nur adlı kapsamlı eserine atfen bu ismi alan hareket, Kürt bölgelerinde de çok etkin ve güçlü bir örgütlenmedir. Nurcu hareketi, Nursi’nin yazılarını çoğaltmaya ve toplu olarak okumaya başlayan gruplar halinde yayıldı ve gelişti. Yavaş yavaş tüm ülkede bir Nurcu ağı kuruldu. Demokrat Parti ve Başbakan Adnan Menderes’in verdiği destek sayesinde, Nurcular, Türkiye’de saygın ve güçlü bir grup haline gelmeye başladılar. Tüm Türkiye’de var olmasına karşın, bu hareket, özellikle Kürtler arasında daha güçlü gibi gözüküyor. Türkiye’de, Bruinessen’in tahminlerine göre 1 milyonun üzerinde Nurcu bulunmaktadır.

Kitabın “Şeyh Said isyanı” başlıklı beşinci bölümü, Şeyh Said İsyanı’nı enine boyuna inceleyen önemli bir tarih araştırmasından oluşmaktadır. Bu bölümde, bu olay dışında Kürt milliyetçiliğinin doğuşu, gelişmesi ve bu süreçte yaşanılan diğer önemli olaylar da incelenmiştir. Bu konuyla alakalı merak edilen bir husus olan İngiliz desteği hakkında, Bruinessen, Üçüncü Enternasyonel’in de kabul ettiği “ayaklanmada İngiliz parmağı vardır” tezine karşı çıkmaktadır. Şurası bir gerçektir ki, Kürtler, Türk hükümetine karşı zaman zaman İngilizlerden yardım istemişlerdir. Ancak Türkler, ayaklanmayı bir İngiliz oyunu gösteren tezlerine hiçbir zaman somut kanıt sunamamışlardır. Yalnızca, Templeton adlı bir İngiliz ajanından ve onun Seyyid Abdülkadir ile olan uyumlu çalışmalarından söz edilmiştir. Ancak İngilizler, eskiden İngiliz polis teşkilatında çalışmış bu kişiyi “Türk ajanı” olarak değerlendirmiş ve kendileriyle bir alakasının olmadığını iddia etmişlerdir.

Kitabın “Sonuç” başlıklı altıncı ve son bölümü ise, yazar Martin Van Bruinessen’in kitaptaki bulgularını özetlediği bölümdür. Eser, Bruinessen’in iki yıllık zorlu bir saha araştırması süreci ve öncesinde ve sonrasında yaptığı okumalara dayanan ve 1980’lerden itibaren şiddetli bir terör hareketine de dönüşen Kürt ulusal hareketinin sosyolojisini inceleyen çok önemli ve değerli bir çalışmadır. Bu nedenle, görüşü ne olursa olsun, bu konuyu çalışan herkesin kitabı okuması gerekir.

 

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Hakkında bilgiler için;

[2] Bruinessen’in Türkçe’ye çevrilen kitapları için; https://www.idefix.com/Yazar/martin-van-bruinessen/s=217301.

[3] Üniversite sayfası için; http://www.uu.nl/staff/MMvanBruinessen.

[4] http://www.idefix.com/kitap/aga-seyh-devlet/martin-van-bruinessen/arastirma-tarih/politika-arastirma/turkiye-politika-/urunno=0000000132834.

[5] https://www.amazon.com/Agha-Shaikh-State-Political-Structures/dp/185649019X.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.