PROF. DR. ORAL SANDER’DEN İKİ CİLTLİK ‘SİYASİ TARİH’ SERİSİ

upa-admin 05 Aralık 2016 3.846 Okunma 0
PROF. DR. ORAL SANDER’DEN İKİ CİLTLİK ‘SİYASİ TARİH’ SERİSİ

1940-1995 yılları arasında yaşamış ve uzun yıllar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ders vermiş olan Prof. Dr. Oral Sander[1], Türkiye’de Uluslararası İlişkiler disiplinin ortaya çıkmasında ve gelişmesinde büyük hizmetleri olmuş önemli bir bilimadamıdır. Bu yazıda, Sander’in İmge Kitabevi tarafından basılan ve bugüne kadar onlarca baskı yapan iki ciltlik “Siyasi Tarih” adlı kitap serisinden (birinci cilt: “İlk Çağlardan 1918’e”[2], ikinci cilt: “1918-1994[3]) önemli bölümler özetlenecektir.

oral sander

Prof. Dr. Oral Sander

Siyasi Tarih Nedir?

Tarihin ne olduğu ya da nasıl tanımlandığı konusunda tam bir anlaşma yoktur. Her bilim dalında tanım vermek güç ve bir dereceye kadar yanıltıcı bir uğraştır. Tanım, genellikle kolay anlaşılır ve açık seçik de olmaz; okuyucunun belleğinde kolayca yerleşemez. Çağdaş İngiliz tarihçisi A. J. Taylor, “Tarihçinin ana görevi, şu çocuksu soruyu yanıtlamaktır: Sonra ne oldu ve sonra kim geldi?” derken, basit ve anlaşılır bir biçimde, tarihte olayların önemini vurgulamaktadır. Tarihçi, öncelikle olayları ele alacak ve bu olayları kronolojik ve sistematik bir biçimde inceleyecektir. Kısaca, tarihçi, çözümlemeden (analiz) çok, betimleme (tasvir) ile uğraşır. Önemli görevi, sayılamayacak kadar çok olay olaylar arasında önemli olanları bulmak ve inceleme için ayırmak, önemsiz saydıklarını ise elemektir. Bu açıklamaya katılmayan tarihçiler de vardır. Bunlar, tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi, tarihte de çok sayıda ve değişik olaylar arasında nedensel yasaların bulunabileceğini ileri sürerler. Ancak tarihçinin asıl görevi, son derece karmaşık olan, aralarında yapısal benzerliklerin kolayca bulunamadığı değişik olaylar arasında zorunlu ve sıkı bağlantılar, evrensel geçerlikte yasalar bulmak değildir.

Tarihin incelediği olaylar, kendi başlarına kendi içlerinde anlamlıdırlar. Fizikte yerçekimi yasası, bir taşın düşmesi olayından daha açıklayıcı, değerli ve anlamlı olabilir. Ama Napolyon’un 1812, Hitler’in 1941 Rusya seferleri, aralarındaki benzerlikler ne kadar çok olursa olsun, kendi başlarına gerçek, açıklayıcı ve daha önemlisi anlamlıdırlar. Disiplinlerarası işbirliğinin son derece geliştiği son yıllarda, tarihçinin ana uğraşısı, çok karmaşık olan, incelenmesi ve açıklanması uzun zaman alan tarihi olayları ortaya koymaya çalışmaktır. Bu açıdan, tarihi, “geçmişteki insan davranışlarını inceleyen ve olayların yorumunu yapan bir bilim dalı” olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Dikkat edilirse, tanımda olayların yorumu geçmektedir. Bu da, bize tarihin yalnızca olaylardan ibaret olmadığını hatırlatmalıdır. Olaylar ve bu olayları açıklığa kavuşturan belgeler, tarih ile uğraşanlar için temel konular olmakla birlikte, tarihçi olaylardan bir fetiş yaratmamalıdır. Olay, tarihin tek kurucusu değildir. Tek tek olayların nedenlerinin ortaya konması da tarihçinin çabası içinde olmalıdır. Tarihi bir inceleme, bir ölçüde nedenlerin incelenmesidir; yoksa yapılan kronoloji olur. Tarihçinin araştırdığı nedenler hem çok, hem de karmaşıktır. Örneğin Birinci veya İkinci Dünya Savaşı’nın nedenleri, belki tüm insanlık tarihindeki önemli olayların bileşimi içinde bulunabilir. Böylesine karmaşık nedenlerle karşılaşan tarihçinin önemli görevlerinden biri, bunları önemlerine göre sıraya sokmak, bunu yaptıktan sonra da, hangi nedenin ya da nedenler kategorisinin en önemlisi olduğuna karar verip, nihai nedeni ya da nedenleri bulmaktır. Tarihçinin yaptığı, aslında işlenen konunun yorumudur. Her tarihi olayın incelenmesi, nedenler arasında öncelik çevresinde döner. Yani, neden belirli bir olay, tarihin genel akışının belli bir noktasında ve o biçimde ortaya çıkıyor? Tarihçi, sürekli bu soru ile uğraşır. “Neden” sözcüğü, bilimle uğraşanların aklına kendiliğinden “Sonuç” sözcüğünü de getirir. İşte bu denklem, bizi neden-sonuç ilişkisine sürükler.

Tarihten daha dar anlamda kullanılan ve onun bir bölümü olan siyasi tarih, devletlerden, devletlerin ortaya çıkışından, değişme, gelişme, yıkılışlarından ve devletler arasındaki siyasal ve bir dereceye kadar ekonomik ilişkilerden söz eder. Bu bakımdan, bu terimden Batı’da uluslararası ilişkiler tarihi olarak ifade edilen alan anlaşılmalıdır. Siyasi tarih denince iki boyut anlaşılmalıdır:

1-) Devletlerin kuruluşları, geçirdikleri değişiklikler, devlet içindeki insanların, sınıfların, sosyal grupların birbirleriyle çatışmaları ve devletlerin genel dünya tarihi ve dünya devletler mozaiği içinde yer ve önemleri.

2-) Bağımsız devletlerin yani uluslararası sistemin temel birimlerinin birbirleriyle olan ilişkilerinin tarihinin incelenmesi.

İnsanlık tarihi kabaca üç ana bölümde incelenebilir:

1-) MÖ 5000-MÖ 500 döneminde 4500 yıl süren tarıma dayalı uygarlıklar ve Ortadoğu (Mezopotamya) bölgesinin üstünlüğü dönemi.

2-) MÖ 500-1500 döneminde 2000 yıl süren uygarlığın global bir nitelik almaya başladığı dönem. Bunu kendi içinde üçe ayırıyoruz:

A-) Grek uygarlığı ve Helenizm (MÖ 500-500).

B-) İslamiyet’in doğuşu ve üstünlüğü (600-1000).

C-) Steplerin dünya üstünlüğü: Türk ve Moğollar (1000-1500).

3-) 1500’den günümüze kadar Avrupa egemenliği dönemi.

 0000000065119-1

Siyasi Tarih – İlk Çağlardan 1918’e

19. Yüzyıla Kadar Dünya Tarihinin Anahatları

1-) Tarıma Dayalı Uygarlıklar: Ortadoğu’nun bazı bölgelerinde, insanların, MÖ 7000 dolaylarında tarıma başladıkları ve kimi hayvanları ehlileştirdikleri bilinmektedir. Gerçekten tarım devrimi dediğimiz hadise, insanoğlunun bazı bitki ve hayvan türlerini denetleyip, geliştirme ve genişletme süreci olarak da tanımlanabilir. Tarım uygarlıkları, küresel bir kapsam göstermez. Bunlar, kendi kendine yeterlilik esasına dayalı kapalı uygarlıklardır. Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları da, bazı alanlarda çok ileri girmelerine karşın, genel olarak bu özelliktedirler. Bu uygarlıkların öncüsü, MÖ 5000 dolaylarında Mezopotamya bölgesinde kurulan Sümerlilerdir. Mezopotamya üzerinde kanal sisteminin kurulması ve buna uygun bir siyasi yapının inşası, bu dönemde gelişmiş bir devlet düzeni ve siyasal bağlılığı zorunlu kılmıştır. Bu dönemde, Mezopotamya bölgesinde Sümer kent-devletleri oluşmaya başlamıştır. Yerleşik hayata geçen Sümerlilerin göçebe barbar kavimlere karşı kendilerini korumak için güçlü bir orduya gereksinimleri vardır. Bu nedenle, ilk düzenli ordular da Mezopotamya’da kurulmuştur. Bu da, merkezi otoriteyi ve devlet sistemini güçlendirmiştir. Bölgede, kent-devletlerinin rekabeti ve sınır sorunları nedeniyle sıklıkla savaşlar ve çatışmalar meydana gelmiştir. Sümerlilerin ardından bölgede 2500’lerde Akadlar, 1700’lerde Asur kent-devletleri, Babiller ve Anadolu’da Hititler (Etiler) gibi önemli medeniyetler kurulmuştur. Aynı dönemde Nil bölgesinde kurulan Mısır medeniyeti de Ortadoğu’nun üstünlüğü çerçevesinde değerlendirilebilir. Mezopotamya’nın o dönem zengin olmasının sebebi, bölgede ağaç, taş ve değerli madenlerin bulunmamasıdır. Bu durum, bölge insanını ürettiği tahıl karşılığında bu maddeleri elde etmeye itmiştir. Böylece bölgede gelişen ticaret hayatı ve ortaya çıkan tüccar sınıfı, bol tahıl ürünüyle birlikte değerlendirildiğinde, zenginliği arttırmış ve uygarlığın gelişmesinde etkili olmuştur. Mezopotamya çeşitli devletlere bölünmüşken ve istikrarsızlık varken, Mısır’da kent-devletler ve dağınıklık yoktur. Burada kurulan siyasi birliğin bir sebebi de, coğrafi koşullar nedeniyle bölgenin yabancı işgalcilerden korunabilmesidir. Mezopotamya uygarlığının gelecek yüzyıllara şu katkıları olmuştur:

  1. İlkel de olsa belirli bir siyasal kuram ve siyasal bağlılık duygusu.
  2. Gelişmiş bir bürokrasi ve profesyonel askerler.
  3. Gelişmiş yönetim teknikleri.
  4. Ticaret ve tüccar sınıfı.
  5. Hammurabi döneminde tanık olduğumuz gelişmiş bir hukuk anlayışı.
  6. Din adamları ve onların tartışmalı siyasal yetkileri.

Mezopotamya uygarlığı, kısa bir süre içinde merkezden çevreye doğru yayıldı. Mısır, Girit, İndus Vadisi ve Çin, dönemin diğer büyük uygarlıklarıdır. Ama başta Girit ve Mısır olmak üzere bunların tümü, Mezopotamya uygarlığından fazlasıyla etkilenmiştir. Bu dönemde merkez ve çevre uygarlıkların yanında, Avrasya’nın step ve yüksek bölgelerinde davar güdücü göçebe halklar yaşamaktaydı. Bunlar, genelde savaşçı aristokrasiler tarafından yönetilen, çok gevşek bağlarla birbirine bağlı çeşitli konfederasyonlar niteliğindeydi. MÖ 2000’lere gelindiğinde, bu göçebeler arasında Grek ve Romalıların ataları ile kendilerine Aryan adı verilen ve Hazar Denizi çevresinde yaşayan kavimler vardı. Göçebe ve yerleşik medeniyetler arasında ciddi bir çatışma söz konusuydu. Mezopotamya’da yerleşik ve tarımcı halkların dinleri dört önemli özellik gösterir:

  1. Güneşe tapma.
  2. Ölüme karşı aşırı bir ilgi.
  3. Çoktanrılılıktan tektanrılılığa doğru yavaş bir evrim.
  4. Bu dönemde ortaya çıkan Yahudilik ve sonrasındaki Hıristiyanlık etkisiyle ruhlar dünyası ve yüce kat kavramı.

Bu dönemin dünyaya önemli katkıları buğday yetiştiriciliğinin gelişmesi, ilk metalürji bilgileri, takvim, hiyeroglif ve çivi yazısı, rakamlar sistemi, ağırlık ve uzunluk ölçülerinin keşfedilmesi, altın ve gümüş para ile ticarettir.

2-) Uygarlığın Global Nitelik Almaya Başlaması (MÖ 500-1500): Globalleşme, kısaca çeşitli insan topluluklarının global bir sistem içine alınması süreci olarak tanımlanabilir. Sistem, parçaları arasında düzenli ilişkiler olan bir bütünse, çeşitli uygarlıklar arasında düzenli ve sürekli bir alışverişin, etkileşimin bulunması, bir dereceye kadar bugünkü dünyanın temel özelliğidir ve yarın büyük ölçüde böyle olacaktır. Bilinen tarih boyunca, insan topluluklarının coğrafi kapsamlarının genişlemesine doğru bir eğilim görülmektedir. Bu eğilim, toplumsal örgütlenmenin genişleyen çerçevesini gösterir. 6000 yıl önce Mezopotamya’nın kent-devletleri arasında büyük bir toplum oluştuğu zaman, bu bölgenin çapı en çok 1000 km iken, 2000 yıl önce Roma İmparatorluğu Akdeniz çevresinde başat güç olduğu zaman 3200 km’lik bir alana yayılmıştı. Bu dönemi kendi içerisinde 3 başlıkta inceleyeceğiz:

A-) Grek uygarlığı ve Helenizm (MÖ 500-500).

B-) İslamiyet’in doğuşu ve üstünlüğü (600-1000).

C-) Steplerin dünya üstünlüğü: Türk ve Moğollar (1000-1500).

A-) Grek uygarlığı ve Helenizm (MÖ 500-500)

Grek uygarlığı ve Helenizm dönemi, MÖ 6. yüzyılda Batı Anadolu sahillerinde kuzeyde İzmir ile güneyde Didim arasında kurulan İyonya medeniyetiyle başladı. İyonya, tek düzelikten uzak, farklı küçük siyasal yapıların oluştuğu hareketli bir bölgeydi. Bölgede tek bir merkezi güç olmadığı için, farklı kültürler devam etmiş ve özgür düşünce ve bilim gelişmişti. Okuma-yazma çok yaygındı, farklı medeniyetlerle ilişkiler vardı. Gölgelerinden piramitlerin yüksekliğini hesaplayan Thales, ilk deneyi yapan ve yıl ile mevsimlerin uzunluğunu hesaplayan Anaksimandres, kilit ve anahtarı bulan Teodorus, tıp bilimini kuran Hipokrat, atom sözcüğünü bugünküne yakın anlamıyla kullanan Demokritus, bilimsel anlamda ilk astronom olan Anaksagoras ve dünyanın yuvarlak olduğunu ilk söyleyen Pisagor hep İyonyalıydı. İyonyalı alimlere benzer şekilde, o dönemde İran’da Zerdüşt, Mısır’da Necho, Hindistan’da Buddha ve Çin’de Konfüçyüs ve Lao-Çe ortaya çıkıyordu. Dolayısıyla, uygarlığın global bir nitelik almaya başlaması buradan da anlaşılabilir. İyonya üstünlüğü, zamanla MÖ 4. ve 5. yüzyılda Greklere geçti. MÖ 12. yüzyılda Grek yarımadasına giden davar güdücü Dorlar, eski Girit ve Miken uygarlığına karışıp Grek adı verilen uygarlığı oluşturdular. Grek medeniyetinde kent kültürü ve şehir devletleri (polis) gelişti. Özellikle felsefe ve siyaset alanında ileri gidildi. Askerlik alanında, Grekler kalkanlı asker alayını (Phalanx) yarattılar. Bu dönemde, zeytinyağı ve şarap gibi iki değerli ürün üretildi ve ticaret canlandı. Ancak Grek medeniyeti bu kadar ileri gider ve kısmen de olsa demokrasi uygularken, aynı zamanda köleliğe dayalı bir yapı kurmuştu. Zamanla Grek uygarlığının yerini, bu uygarlığın Doğu uygarlıklarıyla karışarak ortaya çıkardığı sentez Helenistik medeniyet aldı. Makedonya Kralı Büyük İskender, yaptığı fetihlerle bu sentezi yaratan kişi olmuştu. Artık kent-devletlerinin yerini Büyük Helen İmparatorluğu almıştı. MÖ 200’den başlayarak Helen İmparatorluğu ve medeniyeti de gerilemeye başladı. Bu dönemden başlayarak yükselen güç Roma medeniyetiydi. Roma, kısa sürede bir kent devletinden büyük bir imparatorluğa dönüştü. Roma, Batılı anlamda ilk Cumhuriyet’ti ve özgür insanlara vatandaşlık hakkı sunuyordu. Hukuk alanında ileri gitmişti. İmparatorluk 331’de ikiye bölündü. Doğu Roma 1453’te, Batı Roma henüz 5. yüzyılda ortadan kalktı. Milattan sonraki yıllardaki çok önemli bir gelişme de Hıristiyan inancının ortaya çıkmasıydı. Roma’nın baskıcı ve bozuk düzenine karşı Hz. İsa’nın öğretileri, yoksul ve umutsuz halk arasında hızla yayıldı. Yeni öğreti, birçok bakımdan Yahudi inançlarına dayanmaktaydı. Ancak üç noktada, Hıristiyanlık, Yahudilikten farklıydı. İlk olarak, ortada seçilmiş bir halk yoktu ve tüm insanlar kardeş kabul ediliyordu. İkinci olarak, Hz. İsa’nın öğretisi özel zenginlik ve kişisel avantajlara karşıydı. Üçüncü olarak, Yahudi toplumundaki yaygın sınırlı aile bağlarının ötesinde, insanlar arasında büyük bir kardeşliğin ve Tanrı sevgisinin olduğunu vurguluyordu. Bu özellikleriyle, Hıristiyanlık, milattan sonra hızla yayıldı ve en büyük din haline geldi.

B-) İslamiyet’in doğuşu ve üstünlüğü (600-1000)

Dünya tarihinin en önemli olaylarından birisi de, 613 yılında Hz. Muhammed’in bir ticaret kenti olan Mekke’de kentin çoktanrılı inanışını reddedip, tektanrılı dinin savunuculuğunu yapmasıyla başladı. Hz. Muhammed’in söyledikleri temelde son derece basitti; tek Tanrı yani Allah’ın varlığı, onun evrenin yaratıcısı ve düzenleyicisi olduğu, hüküm gününde insanlar hakkında nihai kararı onun vereceği, her insanın Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed tarafından açıklanan iradesine kesinlikle uymaları gerektiği ve onun varlığına inananlara karşı son derece iyi ve bağışlayıcı olduğu… Çok geçmeden, İslamiyet, Mekkeli zenginleri rahatsız etti. Hz. Muhammed, baskılar nedeniyle Medine’ye göç etti (622). İslamiyet Medine’de hızla yayıldı ve taraftarları arttı. 8 yıl süren savaşlar sonunda, yeni din Mekke’de de kabul edildi. İslamiyet’in çürümekte olan Hıristiyanlık ve seçkinci Yahudiliğe karşı önemli üstünlükleri vardı ve bu yüzden hızla yayıldı. İslamiyet, herkese sesleniyordu ve günlük yaşamda savunduğu merhamet, yardımseverlik, nezaket, sevecenlik gibi değerler topluma ahlaki olarak ileri bir düzen sunuyordu. İslamiyet Hz. Muhammed’den sonra Halifeler (Dört Halife) ve Emeviler döneminde de hızla yayıldı. Önce, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin liderliklerinin olduğu Dört Halife Dönemi yaşandı. Bu dönemde, İslamiyet Arap yarımadasında güçlendi. Dört Halife Dönemi’ni 100 yıl süren Emevi ve 500 yıl süren Abbasi iktidarları takip etti. Bu dönemde İslamiyet daha da yayıldı en önemlisi savaşçı bir kavim olan Türkler arasında da güçlendi. Abbasilerden sonra, Halifelik, birkaç yüzyıl Mısır’da Memlukların elinde kaldı. 1516 ve 1517’de ise, Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim’in Memlukları Mercidabık ve Ridaniye savaşlarında mağlup etmesiyle, kutsal emanetler savaşçı Türklerin kurduğu ve hızla büyüyerek Bizans’ı ortadan kaldırmış olan Osmanlı Devleti’nin eline geçti.

C-) Steplerin Egemenliği: Moğollar ve Türkler (1000-1500)

Steplerin egemenliği, 1000’li yıllarda Orta Asya’nın savaşçı kavimleri Türkler ve Moğolların Batı’ya göç etmeleriyle başladı. İslamiyet’i kabul etmeleri ve askerlik mesleğinde ileri gitmeleri, Türkleri Orta Doğu ve Hazar bölgesinde hâkim güç haline getirdi. Türklerin Sünni olmaları da bunu kolaylaştıran bir faktör oldu. Ayrıca Orta Asya’dan getirdikleri savaşçı kültürle harmanlanmış “gazi” ve kutsal “cihat” inancı, Türkleri yenilmez kılıyordu. Bu sayede, Türklerin farklı boyları Selçuklular ve Osmanlılar gibi iki büyük devlet kurabildiler. Osmanlı Devleti ile, Türkler, 1500’lerde üç kıtaya hükmeden büyük bir imparatorluğa ulaştılar. Türkler, Haçlı Seferleri’ne karşı koyarak İslam dünyasının lideri olarak konumlarını pekiştirdiler. Türkler kadar kalıcı etkileri olmasa da, Moğollar da 13. yüzyılda tarihin akışını değiştirdiler. Moğollar, özellikle ünlü hükümdarları Cengiz Han döneminde (1206-1227) yüksek askeri teknikleri sayesinde dünyada taş üstünde taş bırakmadılar. Konfederatif bir yapısı olan klasik bir Orta Asya “steprokrasi”si niteliğindeki Moğol Devleti, istilaları sonucu birçok yerli halkın göç etmesine ve tarihten silinmesine yol açtı. Moğolların üzerinde pek durulmayan bir etkisi de; Asya ile Avrupa arasındaki yaygın göçler nedeniyle deneyim ve bilginin taşınmasına neden oldukları ve böylelikle geri kalmış Avrupa medeniyetinin kendisini toplamasına zemin hazırlamış olmalarıdır. Ancak Moğolların devletleri kalıcı olamadı. Moğolların istilalarının ardından Selçuklu Devleti yok olsa da, Türkler, kısa sürede Osmanlı Devleti’ni kurarak yeniden en güçlü ve ileri medeniyete sahip oldular. 1302 tarihinde Söğüt bölgesinde kurulan Osmanlı Devleti, anti-feodal özellikleri sayesinde hızla Batı’ya yayıldı ve fethettiği bölgelerde halktan destek gördü. 1453’te İstanbul’un fethi ve Doğu Roma’nın yıkılışı büyük ve tarihi bir olaydı. Osmanlı Devleti, gelişmiş bir merkezi devlet mekanizması kurmuştu. Sistem, büyük ölçüde miri arazi sistemi olarak bilinen ve idari ve askeri yapılanmanın da temelinde yer alan düzene dayanıyordu. Bu düzen, uzun yüzyıllar başarıyla işledi.

3-) Modern ve Global Dünyaya Geçiş: Batı Egemenliği Dönemi

Batı’nın dünya üstünlüğünü ele alması çok uzun bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bu üstünlüğün büyük bir bölümünün öyküsü, zaten siyasi tarihin de ana temasını oluşturur. Bu nedenle, Batı’nın yükseliş nedenlerini anlamak çok önemlidir.

1-) Ağır sabanın bulunması: Roma İmparatorluğu döneminde ve hatta onun yıkılması sonrasında dahi Avrupa’da ekonomik yaşam oldukça ilkel bir nitelik gösteriyordu. Tarımda verimlilik düşük, ticaret hemen hiç gelişmemişti. Bu durumu değiştiren çok önemli bir gelişme, ağır sabanın bulunmasıydı. 10. ve 11. yüzyıldan itibaren, ağır saban, Avrupa’da tarımda sıklıkla kullanıldı ve drenaj (yoğun yağmur nedeniyle tarlaların zarar görmesi) sorunu çözüldü. Bu sayede tarımda üretim patlaması yaşandı ve zenginleşen köylüden alınan daha çok vergiyle daha güçlü profesyonel ordular kuruldu.

2-) Feodalizm: Avrupa’da feodalizmin gelişmesi de olumsuz özelliklerine karşı Avrupa ilerlemesinin bir boyutunu oluşturuyordu. Feodal sistem ile Avrupa’da büyük devletler kurulabildi. Toprak sahiplerinin koalisyonu niteliğindeki krallıklar, kurdukları profesyonel şövalye orduları sayesinde artık Türk ve Moğol gibi Asyalı savaşçı kavimlere direnebiliyorlardı. Serflerin bu sistemde hiçbir hakkı yoktu belki ama Avrupalı devletler bir hayli güçlendi. Lordlar, altlarında çalışan vassallarla beraber güçlü bir idare sistemi kurmuştu. Dahası, Lordlar sistemi merkezi yönetime ve krallığa karşı da bir alternatif güç odağı oluşturduğu için, Avrupa’da alternatif görüşler ve sınıf çatışmaları bu sistem sayesinde belirginleşti ve sonraki dönemlerin temeli atıldı.

3-) Ticaretin doğuşu ve kent yaşamı: Avrupa’da feodalizm ve şövalyelikle güvenlik sağlanınca, artık ticaret daha güvenli ve önemli bir meslek haline geldi. Korsanlık ve yağmacılık eski önemini yitirdi ve ticaretin yaygınlaşmasıyla Avrupa’da büyük kentler oluşmaya başladı. Bu gelişmeler, Rönesans ve Keşifler Çağı gibi olaylarla daha da hızlandı.

4-) Siyasal yetki mücadelesi: Avrupa’da 11. yüzyıldan itibaren Kilise ve onun kutsadığı İmparatorluklarla, ulusal monarşiler, feodal prenslikler ve kent-devletleri arasında yaşanan mücadele çok kanlı ve acılı olmasına rağmen, Avrupa’nın çok canlı ve savaşçı bir topluma kavuşmasına ön ayak olmuştu. Artık Doğu’nun dinamizmi Batı’ya geçmişti.

5-) Rönesans: Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans, 15. yüzyıl sonları ve 16. yüzyıldan itibaren Akdeniz’i Osmanlı’ya kaptıran Batılıların gözünü kendilerinin de daha batısına çevirmeleriyle başladı. Bu sürece paralel olarak, antik Yunan klasikleri Avrupa dillerine çevrildi, Avrupa tarihi üzerine çalışmalar yapıldı, Avrupa’da bilim, kültür ve sanatın önü açıldı. İnsan merkezli düşünce Kilise dogmatizminin önüne geçti. İnsana ve bilime olan inanç arttı ve dünyayı keşfetme heyecanı yükseldi.

6-) Reform: Avrupa’da yeni bir mezhebin (Protestanlık) doğuşu, öncelikle büyük mezhep savaşlarını ama sonrasında Avrupa’da dini hoşgörünün yükselmesini sağladı. Ayrıca Protestanlık, Katolikliğe göre bu dünyadaki mutluluğu ön plana almasıyla gelişmeye daha açık bir inanıştı.

7-) Keşifler Çağı ve denizlerde Batı üstünlüğü: Avrupa’nın ileri gidişinin belki de en önemli sebebi, Keşifler Çağı ve denizlerde Batı üstünlüğünün başlamasıydı. 1492’de Amerika’nın keşfiyle başlayan süreç, Avrupa’nın büyük maddi zenginliklere ulaşmasının kapısını açmıştır. Ayrıca bu dönemden başlayarak Avrupa’da farklı krallıklara bağlı tüccarlar arasında milliyet düşüncesi gelişmeye başlamış, dünyayı gezme ve gözlemleme sonucu Avrupa’nın coğrafya ve doğa bilimlerinde bilgisi Doğu devletlerine kıyasla çok ileri gitmişti. Elde edilen bilgiler ve ele geçirilen kaynaklarla Avrupa’da teknolojik atılımlar yapıldı, askeri teknoloji yükseldi, ticaret çok yaygınlaştı, zengin tüccar sınıfı ortaya çıktı. Üstünlük başlarda İspanyol ve Portekizlilerdeydi. Daha sonra bir dönem Hollandalılara, nihayetinde İngiliz ve Fransızlara geçti. 10. ve 15. yüzyıllar arasında Avrupa’da gelişen ticaret, 16. yüzyılda devletlerin en önemli uğraşı oldu ve bugün bildiğimiz kapitalist ekonominin temellerini oluşturdu. Bu sayede, kent merkezli ticari ve siyasi yapılardan, ulusal nitelikte siyasi ve idari yapılanmalara gidildi. Küçük pazarlar ve şehir devletleri yerine, ulusal pazarlar ve büyük ölçekte devletler kurulmaya başlandı. Bu durum, feodalizmi zayıflatıyordu. Bu akıma, yani iktisadi milliyetçiliğe dayalı ve daha çok ihracatı teşvik eden ama ithalatı kısıtlayarak devletin güçlü bir değerli maden stokuna sahip olmasını ortaya çıkaran akıma “merkantilizm” deniyordu. Merkantilizm, bir anlamda ulus devletlerin ve kapitalizmin temelini oluşturdu.

8-) Savaş teknolojisinin gelişmesi: Ticari ve teknolojik ilerleme, Avrupa’nın özellikle ateşli silah alanında ileri gitmesini de sağladı. Artık Yeniçeriler karşısında Avrupalı savaşçılar daha güçlü olabilirdi.

9-) İslam dünyasının zayıflaması: Avrupa’nın hızlı ilerlemesinin bir nedeni de İslam dünyasının geri kalması idi. Türklerle gücünün zirvesine ulaşan İslam dünyası, zaman içerisinde durağanlaştı. Şii-Sünni çatışması, toplumsal hareketleri devletlerin sürekli bastırması nedeniyle kaybolan sosyal dinamizm, dini baskıcılık ve dogmatizm nedeniyle bilim, kültür, sanat ve ekonomide yeterince ilerleme sağlanamayışı gibi nedenlerle İslam dünyasında statükoculuk hatta geriye dönüş özlemleri hâkim olmaya başladı. Bu durum da, ilerleyen Avrupa karşısında İslam medeniyeti geride bıraktı.

10-) Osmanlı’nın zayıflaması: Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını birkaç başlık altında inceleyebiliriz.

A-) Öncelikle devleti zayıf düşüren temel neden, çok geniş sınırlara ulaşılması ve yeni fetihlerin yapılamaması, yani yeni savaş ganimetlerine ulaşılamamasıdır. Bu durum, devletin birliğini ve ekonomisini de olumsuz etkiliyordu.

B-) Toprak düzeninin bozulması ikinci önemli nedendi. Avrupa köylüsü, zaman içerisinde adaletli sistemi bozulan Osmanlı’ya olumsuz bakmaya başladı. Geri kalmışlığı önlemek için yapılan toprak satışları (iltizam) hem siyasal, hem de ekonomik yapıyı bozdu. Daha da önemlisi, ordudaki tımarlı sipahi düzenini felce uğrattı ve orduyu zayıf düşürdü.

C-) Merkezdeki yönetici kadronun bozulması ve yozlaşması da bir diğer önemli nedendi. Padişahlar zamanla zevk-sefa içerisinde, adam kayırmacılığın (nepotizm) yaygınlaştığı yoz bir sisteme hükmetmeye başladılar.

D-) Ekonomik nedenler de çok etkili oldu. Toprak sisteminin bozulması devlet gelirlerini azalttı. Avrupa’nın aşırı artan gücü Osmanlı parasının değerini düşürdü ve yüksek enflasyona neden oldu. Teknolojik ve yeni ürünler üreten ve yeni hammaddeler elde eden Avrupa, Osmanlı pazarını kısa süre içerisinde kontrolü altına aldı. Artık kapitülasyonlar da devletin aleyhine işlemeye başlamıştı.

Westphalia ve Devrimler Dönemi (1776-1848)

16. yüzyılın başından itibaren çeşitli sebeplerle Batı dünyası diğer uygarlıkların önüne geçmeye başladı ve modern dünyanın temel özellikleri Avrupa’da belirginleşti. Bu özelliklerden birincisi, global (küresel) eylemde bulunabilme yeteneğidir. Avrupa’nın yöneticileri ve zenginleri, uzun mesafeli seyahat yapabilecek ticaret ve savaş gemilerine sahip olmuşlardı. Avrupa, Haçlı Seferleri’nden başlayarak dünyaya açılmış ve artık daha militan, saldırgan ve gelişmişti. Daha iyi bir eğitime sahiptiler ve dahası Keşifler Çağı ve matbaanın kurulmasından sonra çok daha fazla bilgi birikimine ulaşmışlardı. Bu da, global bir bakış açıları olması sonucunu doğuruyordu. İkinci özellik, bağımsızlıktı. Avrupa’da tek bir siyasi yapı ve merkez yoktu. Avrupa medeniyeti birçok bağımsız devlet, prenslik, imparatorluktan oluşuyordu ve bunlar içerisinde de özerk üniversiteler, güçlü tüccar sınıfı, loncalar vs. vardı. Bunlar, Avrupa’ya dinamizm sağlıyordu. Üçüncü özellik, milliyetçilik düşüncesiydi. Avrupa’daki Portekiz, İspanya, Fransa ve İngiltere gibi monarşiler, yönettikleri halkın güçlü siyasal bağlılıklarını elde etmişlerdi. Uluslaşma, daha bu dönemden itibaren Avrupa’da gözlemlenebiliyordu. Matbaa da bu süreci hızlandırdı ve Avrupa’da uluslaşma ve tarihin akışı hızlandı.

1500-1700 arası dönem, Avrupa’da daha çok “din savaşları dönemi” olarak adlandırılmaktadır. Ancak dönemin savaşları, dini olduğu kadar siyasal, ekonomik, toplumsal ve anayasal konuları da içermektedir. Okyanuslara açılma ya da Batı Avrupa devletlerinin denizlere egemen olması da, bu dönem için kullanılabilecek olan diğer adlandırmalardır. Bu dönemin ilk aşaması, 1500-1600 yılları arasında yaşanan Portekiz ve İspanya’nın denizlerde üstün olduğu okyanuslara açılma dönemidir. 1500’lere kadar Avrupa için bir son olan Atlantik Okyanusu, bu tarihten sonra Avrupalılar için bir köprü ve başlangıç noktası olmuştu. Portekiz Krallığı, Atlantik’te keşfi teşvik edip mali destek sağlayınca, Vasco De Gama Afrika’yı güneyinden dolaşıp, kendisini daha önce bilmedikleri Arap ticaretinin tam ortasında buldu. Portekiz’in ticaret rekabetini istemeyen Arap, Türk ve Mısırlılara karşı savaştı. O zamana dek görülmemiş bir barbarlık, vahşet ve katliamla Goa, Aden, Hürmüz Boğazı ve Doğu Afrika’da sürekli ticaret istasyonları kurdu. Portekizliler, buradan Malakka Yarımadası, Çin’in limanları ve Yeni Gine’ye kadar uzandılar. Böylece, Avrupa’nın ateşli silahlar ve deniz gücüyle desteklenen ilk sömürge imparatorluğu kurulmuş oldu. Bu sayede, Doğu’dan alınan baharat ve benzeri birçok malın değeri düştü, Portekiz ve Avrupa hızla zenginleşti. Kraliçe Isabella’nın desteğiyle Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika kıtasını bulması, Portekiz’den sonra İspanya’yı da denizaşırı imparatorluk kurmaya itti. Doğuda Portekiz’in üstünlüğünü dengelemek için, İspanyollar, büyük bir hevesle Amerika’nın içlerini de keşfe başladılar. Kilise, yeni bir Haçlı ruhuyla, Hıristiyanlığı yeni kıtaya da yaymak için hem misyonerler gönderdi, hem de sömürgeciliği destekledi. Hükümet, hazinesini doldurmak için, kıtayı bir altın ve gümüş deposu olarak gördü. Conquistador denen İspanyol fatihlerinden Hernan Cortes Meksika’daki Aztek, Francisco Pizarro ise Peru’daki İnka uygarlıklarını tamamıyla yok ettiler. Bu uygarlıkların eşsiz altın heykel ve süs eşyalarını eriterek paraya dönüştürdüler. Yerlilerin zorla ve ölesiye çalıştırılmaları bir yana, Afrika’dan 1560’ta sayıları 100.000’e ulaşan zenci tutsak Amerika kıtasına getirildi ve burada köle olarak çalıştırılmaya başlandı.

Denizlerdeki bu üstünlük, 10. yüzyıldan beri oluşan ve insanlık tarihinde misli görülmemiş olan Avrupa savaşkanlığına geniş bir uygulama alanı sağladı. Avrupa savaşkanlığı ile denizcilik tekniğinin bileşimi ise, çok kısa bir süre içinde tüm yeryüzünün kültürel dengesini temelinden değiştirdi. Doğu ile Batı’nın denizlerine, tam yüz yıl süreyle, İspanya ve Portekiz hâkim oldu. Bu iki devlet, 1494’te yaptıkları bir anlaşmayla yeryüzünü ikiye bölerek paylaştılar. Macellan’ın keşfettiği Filipinler İspanya’ya, Portekizlilerin bulduğu Brezilya Portekiz’e verildi. Bu ikisi dışında, İspanya tüm Amerika’da, Portekiz ise Asya ve Doğu Hint adalarında ticaret hakkını elde etti. Böylece, yeryüzünde kara yerine deniz ulaşımı dönemi başladı. Avrupa, artık Afrika, Asya ve Amerika’ya ulaşabilen büyük bir merkez haline geldi. Müslüman devletler ise, klasik ticaret yollarının önemini yitirmesiyle eski merkezi konumlarını kaybettiler. Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi ülkeler, din sorunlarını hallettikten sonra denizlere açıldılar ve kısa sürede İspanya ve Portekiz hâkimiyetine son verdiler. Bu dönemde, Avrupa’da merkantilizm sayesinde güçlü altın stokları, rezervleri oluştu ve Avrupalı devletlerin elinde çok büyük bir sermaye birikimi yaşandı. Merkantilist düşüncenin temelinde; mamul maddelerin ihracatını arttırmak, hammaddelerin ihracatını azaltmak, yaşamsal olan hammaddelerin dışında ithalatı yasaklamak ve böylece ticaret dengesini lehlerine çevirmek yatıyordu. Bu gelişmeler, Avrupa’da ulus-devletin doğuşuna uygun bir ortam hazırlıyordu. Bu dönemde gelişen savaş teknolojisi ve ulus duygusu da diğer önemli unsurlardı. Topun bulunması ve ateşli silahların gelişmesi ise, savaşların da kaderini etkileyen çok önemli gelişmelerdi.

George Modelski tarafından geliştirilen “başat güç” kuramına göre, 15. yüzyıldan itibaren, dünya tarihi, belirli devletlerin belirli süreler boyunca başat güç konumuna yükselmeleri ve sonra bu statülerinden düşmeleri zinciri içinde bugüne doğru akmaktadır. Bu başat güç konumuna yükseliş ve düşüş, kabaca onlarca hatta yüzlerce yıllık sürelerle olmaktadır. Belirli bir devlet yükselerek dünya denizlerinde egemen duruma geçmekte ve böylelikle okyanuslara yani ticarete egemen olarak başat güç haline gelmektedir. Bu süreç sonrasında başka bir güç (challenger) ortaya çıkmakta ve ikisi arasında yaşanan çatışma yeni başat gücün kim olacağını ortaya koymaktadır. Bu kurama göre; 15. ve 16. yüzyıllar önce Portekiz, sonra İspanya’nın, 17. yüzyıl Hollanda’nın, 18. yüzyıl Fransa’nın, 19. yüzyıl ise İngiltere’nin denizlere egemen olarak başat güç olduğu dönemlerdir. Modelski’nin kuramında 20. yüzyıl İngiltere’ye karşı Almanya’nın ortaya çıktığı ve bu ikisinin birbirini zayıflatmasından yararlanan ABD’nin başat güç haline geldiği dönemdir. ABD ise, 1950’den sonra SSCB ile mücadele etmiş, ancak konumunu korumayı başarmıştır. 2000’lerden bu yana, ABD ile Çin arasında yeni bir başat güç olma mücadelesinin başladığı iddia edilebilir.

17. yüzyılda, Hollanda denizlerde Portekiz ve İspanyolları geçerek başat güç haline gelirken, kara Avrupa’sında Fransa’da da bütünleşme yaşanıyordu. Kral IV. Henri uzun ve yıkıcı dini iç savaşlardan sonra Fransa’da otoritesini sağladı. Devlet resmen Katolik kalmakla birlikte, Protestan nüfusa haklar tanındı ve Kral XIII. Louis saltanatında tüm prenslik ve kentler merkezi otoriteye bağlanarak ulusal bir mutlakiyetçi monarşi modeli oturtuldu. Fransızlar, çıkarları gereği Otuz Yıl Savaşları’nda Alman Protestanlarını dahi destekleyebildiler. Artık din veya mezhep, devletlerarası ilişkilerde temel etken değildi, çıkar önemliydi. Fransa bütünlüğünü sağlarken, Almanya ise din savaşları nedeniyle bir türlü birliğini sağlayamadı. 1555 yılında imzalanan Augsburg Barışı ile, Martin Luther taraftarları ile Katolikler arasındaki savaş sona ermişti. Bu antlaşmaya göre, sayıları 100’ün üstünde olan Alman prensleri, Katoliklik ve Protestanlık arasında istediği tercihi yapabilecekti. Fakat anlaşmanın bu hükmü yetersiz kaldı ve uygulanamadı. İspanya’da hızla yayılan Kalvinizm gibi diğer Protestan mezhepleri, bu antlaşmaya göre haklara sahip değillerdi. Ayrıca İspanya’daki Katolik Habsburg Kralları, Doğu ve Orta Avrupa’da Katolikliği tekrar güçlendirmek istiyorlardı. Baltık’ta egemen olan Protestan İsveç ve Danimarka kralları ise “Protestanlığın savunucuları” olarak Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’ndaki nüfuzlarını arttırmak istiyorlardı. Augsburg Barışı’nın yetersiz kalması üzerine, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’ndaki Protestan prensler 1608 yılında bir birlik kurdular. 1609’da ise, Katolik devletler İmparator’un desteği ve Bavyera’nın önderliğinde birleştiler. Böylece Almanya parçalanıyor ve din ekseninde iki kampa bölünüyordu. Bu arada, her iki birlik de diğer devletlerden destek bulmaya çalıştı. Katolik Birliği, aynı Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu gibi Habsburg Hanedanı tarafından yönetilen sert Katolik İspanya’nın desteğine güveniyordu. Protestanlar ise, Hollanda, İngiltere ve Fransa gibi Avrupa’da Habsburg egemenliğini istemeyen devletlerle görüşmeye başladı. 1618 yılında, İmparator’un gücünün artmasını istemeyenlerin ve Protestanların Bohemya’da başlattığı ayaklanma uzun sürecek savaşlar dizisini başlatan kıvılcım oldu. İspanya Kralı IV. Philip’in yardımını alan İmparator ve Katolik Birliği, Bohemya ve onu destekleyen Protestan Birliği’ni yenilgiye uğrattı (1618-1625). Zamanla savaşa Danimarka, Hollanda, İsveç ve Fransa da dâhil oldu. Sonuçta, Protestanlar, Hollanda ve Fransa’nın dahil olmasıyla savaşı kazandılar.

Westphalia (Vestfalya) sistemi ile Kutsal Roma Germen İmparatorluğu hukuken parçalanmış ve gücünü kaybetmiştir. Bu nedenle, ulus-devlete giden yolun açıldığı söylenebilir. Sonuçları ise şöyle sıralanabilir:

1-) Önceki barış antlaşmalarının aksine dini değil, laik temelli bir antlaşma olmuştur. Devletler, din odaklı değil, çıkar odaklı olarak haklarını savunmuşlardır.

2-) Kilise’nin gücü tam olarak sınırlandırılmış ve Lutheryancılık ve Kalvinizm (yani Protestanlığın iki önemli akımı) geçerli dinler haline gelmiştir. Avrupa, din sorununu büyük ölçüde çözmüştür.

3-) Kutsal Roma İmparatorluğu parçalanmış, imparatorluğun Hollanda ve İsviçre üzerinde herhangi bir hak iddiası kalmamış, Alman prenslikleri bağımsız hale gelmiştir. Almanya’nın bütünleşmesi ise gecikti ve zorlaştı. Fransa, bu durumdan yararlanarak başat güç oldu.

4-) Westphalia sistemi ile imparatorluklar zayıflamış ve ulus-devlet kavramı (Fransa modeli) ön plana çıkmıştır. Egemenlik ve devlet yönetiminde seküler akılcılık, Avrupa’da yaygın hale gelmiştir.

Westphalia (Vestfalya) sistemi ile Fransa Avrupa’da başat güç haline geldi. Fransa, XIV. Louis (1643-1715) döneminde soyluların yani aristokrasinin feodal özgürlüklerini sona erdirerek, Avrupa sahnesinde doğmakta olan güçlü ve mutlakiyetçi ulus-devletin üstünlüğünü sağladı ve disiplinli ordu anlayışını Fransa’ya yerleştirdi. 5 yaşında tahta çıkıp, 72 yıl iktidarda kalan XIV. Louis, Fransa’yı Avrupa’nın en güçlü devleti haline getirdi. “Devlet benim” (L’état c’est moi) diyecek kadar ileri giden XIV. Louis, yine de kentsoylu burjuvazi ve köylü sınıfları için, aristokrasiye dayalı feodal sistemden daha güvenli bir merkezi yönetimi sunuyordu. Dış politikada da, XIV. Louis, İspanya Kralı II. Charles’ın engelli kız kardeşiyle evlenerek, İspanya ile Fransa’nın kaynaklarını birleştirmek ve İspanyol gücüne yaslanarak denizlerde de başat güç olmak istiyordu. Avrupa’nın öteki devletleri, Fransa’ya karşı bir “güç dengesi” politikası izlediler. Yani Fransa’ya karşı bir karşıt ağırlık oluşturularak, onun aşırı gücü dengelenmeye ve bu şekilde ayakta kalınmaya çalışılıyordu.

Bu dönemde, Fransa’nın gücünün dengelenmesini sağlayan olay, İspanya Veraset Savaşları ve Utrecht Barışı (1713) olmuştu. İspanya kralı II. Carlos öldükten sonra tahtını bırakacağı bir veliahtının olmaması, taht kavgalarına yol açarak İspanya Veraset Savaşı’nı başlattı. Bu savaşta, Büyük Britanya’nın yanında normal şartlarda bir araya gelemeyecek Avrupa devletleri (Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Hollanda, Portekiz, Brandenburg ve Savua dükalıkları) ittifak kurmuştur. Amaç, Fransa’nın Avrupa’daki hızlı yükselişini engellemektir. İspanya Veraset Savaşları, küçük bir dünya savaşı olarak da nitelendirilebilir. Savaş sonunda Utrecht Antlaşması ile Fransa’nın hızlı yükselişine son verildi ve Fransa dizginlenmeye başlandı. Brandenburg ve Savua Dükalıkları güçlendi, bunlardan birincisine Prusya, ikincisine Piyemonte ya da Sardunya adı verildi. İngiltere ise savaştan çok karlı çıktı; savaş döneminde İskoçya ile birleşti, Fransa’nın yükselişini yavaşlattı, daha önemlisi Amerika’da ileride zenginliğinin kapılarını açacak olan iki toprak parçası elde etti.

1215 Magna Carta anlaşmasından beri İngiltere’de devam eden güç mücadelesi ve anayasal gelişmeler, 17. yüzyılda İngiltere’de son derece aktif ve iyi işleyen Lordlar ve Avam Kamarası’nın kurulmasını sağladı. Monarşinin yanında çeşitli toplumsal güçlerin temsil edildiği bu yapılar, adada köklü bir demokrasinin doğuşunu müjdeliyordu. Toprak sahibi soylular Lordlar Kamarası’nda, ticaret yapan orta sınıflar ise Avam Kamarası’nda temsil ediliyordu. Kral I. Charles parlamentoya danışmadan İspanya ve Fransa’ya savaş ilan edince ve savaşı finanse etmek için vergileri arttırınca, İngiliz Parlamentosu 1628’de Haklar Bildirgesi’ni (Petition of rights) yayınladı. Kralın yetkileri kısıtlandı ve mahkeme kararı olmadan Kral’ın karar verebilmesine engel olundu. Kral I. Charles, buna sert tepki gösterdi ve istibdat yönetimi kurdu, ancak sonunda Parlamento tarafından yargılandı ve idam edildi. Kısa süren Cromwell döneminin ardından yeniden monarşiye dönüldü. 1689 yılında Parlamento tarafından Haklar Yasası (Bill of Rights) ilan edildi ve kralın yetkileri daha da tırpanlandı. Sistem, monarşi ve parlamentonun dengesi içerisinde modernleşmeye ve demokratikleşmeye devam etti ve İngiltere Avrupa’nın başat ve en demokratik gücü haline geldi.

Bu dönemde, Avrupa’da zaten yüzlerce devletçikten meydana gelen Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu ise giderek zayıfladı. Fransız Devrimi sonrası 1806 yılında da İmparatorluk tamamen yok olacaktı. Bunun yerine, Avrupa’da Avusturya ve Prusya güçlenmeye başladı. Avusturya, Macaristan’ı da içeren bir Orta Tuna İmparatorluğu haline geldi ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu adını aldı. Prusya ise, müthiş askeri disiplini ve gücü sayesinde hızla güçlenen bir devlet oldu ve modern Almanya’nın temelini oluşturdu. Geniş toprak sahibi junkerlere dayalı Alman militarizmi, Almanya’nın esas gücünü oluşturacaktı.

Bir diğer yükselen güç ise Rusya idi. 862 yılında Vikingler tarafından Kiev’de kurulan Rusya, Büyük İvan olarak da bilinen III. İvan döneminden başlayarak büyük bir Slav imparatorluğu haline gelmeye başladı. 1533-1584 yıllarında iktidarda kalan Çar IV. İvan ya da Korkunç İvan, devletin topraklarını daha da genişletti ve merkezi otoriteyi güçlendirdi. 18. yüzyıldaki I. Petro (Büyük Petro ya da Deli Petro) ve Büyük Katerina dönemlerinde Rusya hızla modernleşti ve batıya doğru genişledi. Rusya, bu dönemden başlayarak bir Avrupa gücü haline geldi ve Osmanlı’yı savaşlarda mağlup etmeye başladı. Avrasya’da ve Karadeniz’de kısa sürede hakimiyet elde eden Rusya, artık sıcak denizlere inmek ve Avrupa’daki Slav nüfusla kucaklaşmak istiyordu.

Bu dönemde Osmanlılar ise giderek zayıflıyordu. Fetihlerin durmuş olması, toprak sisteminin bozulması, merkezdeki yönetici kadronun soysuzlaşması, askeri yapının zayıflaması gibi sebeplerle, devlet, yıllar içerisinde yavaş yavaş “hasta adam” haline geldi.

Dünyada 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyıl ortalarına kadar geçen süre ise “devrimler dönemi” olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemin iki büyük olayı Amerikan Devrimi ve Fransız Devrimi’dir. Amerika’da Devrim dönemi, Fransa’nın Amerika’daki kolonilere yönelik askeri tehdidinin sona erdiği 1763 yılında başladı. Britanya, kolonilerin savunulması için yapılan harcamalarının büyük bir bölümünün yine koloniler tarafından ödenilmesi gerektiğine karar vererek, kolonicilerin hiç de hoş karşılamadığı vergiler dayattı. Ayrıca kolonilerin Britanya parlamentosunda temsilcisi olmadığından, birçok kolonici hareketi yasadışı kabul etti. Boston’daki protestolardan (Boston Çay Partisi) sonra Britanya buraya savaş birlikleri gönderdi. Buna karşılık olarak, koloniler kendi milislerini seferber etti ve 1775’te savaş başladı. Nüfusun bir bölümü Britanya’ya sadık olsa da, savaş boyunca vatanseverler toprakların yüzde 80-90 kadarını ellerinde bulundurmuşlardır. Britanya, öte yandan yalnızca birkaç kıyı şehrini kontrol etmekteydi. 1776 yılında 13 koloninin temsilcileri oybirliğiyle Amerika Birleşik Devletleri’ni kuran bir Bağımsızlık Bildirgesi kabul ettiler.

Bir diğer önemli olay ise Kıta Avrupası’nda meydana geldi. 1789 tarihli Fransız Devrimi; yapısı ve sonuçları itibariyle Avrupa ve dünya tarihinin kuşkusuz en önemli olaylarından biridir. Fransız Devrimi, savunduğu fikirlerin tüm dünyaya yayılması neticesinde, Westphalia Antlaşması ile temelleri atılan ulus-devlet modelinin hâkim olmasına yol açmıştır. Böylelikle, dinsel İmparatorluklar ve Orta Çağ dönemi sona ermiştir. Fransız Devrimi, siyasal şiddet ve devrim geleneğini güçlü bir şekilde başlatması açısında da dünya siyasetinde kalıcı izler bırakmıştır. Devrimin nedenleri şöyle sıralanabilir:

1-) Sosyal-sınıfsal sebepler: Fransa’da sınıfsal çatışmalar çok keskin hale gelmişti. Toplumun yüzde 1’ine tekabül eden Asiller (aristokrasi), yüzde 3’ünü teşkil eden Ruhban sınıfı (din adamları) karşısında işçi, çiftçi ve burjuvaziden oluşan geniş bir halk sınıfı bulunmaktaydı. Burjuvazinin artan-ekonomik siyasal gücü, egemen sınıfları tehdit etmeye başlamıştı. Burjuvazi, iki kesimden oluşuyordu; büyük burjuvazi bankacı, tüccar ve sanayicilerden, küçük burjuvazi ise memur, doktor, avukat gibi meslek sahibi kimselerden oluşuyordu. Burjuvazi, aristokrasi ve ruhban sınıfının siyasal imtiyazlarına son vermek ve ticaret yapmasına engel teşkil eden sınırlandırmaları kaldırmak istiyordu.

2-) İdeolojik-kültürel sebepler: Aydınlanma Çağı’nın Kilise ve dinsel dogmatizmi eleştiren ilerici anlayışı ve Cumhuriyet fikri, burjuvazi üzerinde büyük etki yapmıştı. Montesquieu, Rousseau, Diderot, Voltaire gibi düşünürler, düşünce özgürlüğü, eşitlik, güçler ayrımı, demokrasi, cumhuriyet gibi kurumları eserlerinde güçlü bir şekilde işlemişler ve halkı ve de özellikle okur-yazar kesimi devrime hazırlamışlardı.

3-) Ekonomik sebepler: Fransa ekonomisi, 18. yüzyılda yaşanan savaşlar ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na yapılan yardım nedeniyle kötü durumdaydı. Halk, ağır vergi yükü altında ezilmekteydi. Burjuvazi daha fazla güçlenmek ve ekonomik güçlerini siyasal güce çevirmek, geniş halk yığınları ise açlıktan kurtulmak için mücadele veriyordu. Monarşinin lüks tüketimi ve halk düşmanlığı da halkı kışkırtıyordu.

4-) Dış etkenler: Özellikle Amerikan Bağımsızlık Savaşı, Fransız Devrimi’ni iki bakımdan etkilemiştir. İlk sebep ekonomik, ikincisi ise ideolojik-fikridir. Ekonomik açıdan, Fransa, ezeli rakibi İngiltere’ye karşı Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na büyük maddi yardımda bulunmuş, ancak bu kendi ekonomisine büyük zarar vermiş ve halkın daha da fakirleşmesine ve radikalleşmesine neden olmuştur. İdeolojik açıdan, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın başarıya ulaşması ve Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nde (1776) dile getirilen temel hak ve hürriyetlerin Fransa’da da devrimci kesimlerin sloganı ve hedefi haline gelmesi, devrim sürecinde etkili olmuştu.

1789 yılında, ülkedeki ekonomik sorunlara çözüm bulmak amacıyla 1614 yılından beri toplanmayan ve Kral için bir danışma meclisi niteliği arz eden eski Derebeylik Meclisi’nin (Etats Generaux) toplanmasına karar verilmişti. 5 Mayıs 1789 tarihli Etats Generaux toplantısında, halk temsilcileri çoğunluğu sağlamıştı. Robespierre, Danton, Saint-Just gibi isimler, ateşli nutuklarıyla halkı ayaklandırıyordu. Ruhban sınıfının alt unsurları bile artık halka destek oluyordu. Kralın Etats Generaux isteklerine duyarsız kalması nedeniyle, 17 Haziran 1789’da Meclis kendini milli Meclis ilan etti ve 9 Temmuz’da bir anayasa yapmaya karar verdi. Kralın yabancı ülkelerden paralı asker getirmesi üzerine, 14 Temmuz 1789’da halk isyan etti ve Bastille Hapishanesi’ni basarak siyasal mahkûmları serbest bıraktı. Bunu izleyen günlerde, ülkede yaygın isyan ve şiddet eylemleri yaşandı ve 4-5 Ağustos’ta asillerin tüm ayrıcalıkları ortadan kaldırılarak, derebeylik sistemi sona erdirildi. 28 Ağustos 1789’da İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi yayınlandı. Bu beyanname ile, insanların doğuştan özgür ve eşit oldukları ve egemenliğin halka ait olduğu fikri kabul edildi. Yeni Meclis, 14 Eylül 1791’de meşruti monarşiyi öngören bir anayasa hazırladı. 1792’de krallığın geriye dönüş çabaları sonucu 1. Fransız Cumhuriyeti ilan edildi. 1793-1794 yıllarında devrim şiddete dönüştü (terör rejimi) ve çok sayıda giyotin idamı gerçekleşti (radikal Jakoben demokrasisi). Girondenlerin lideri Danton’un ve Jakobenlerin lideri Robespierre’in 1794’te idamları sonrası terör rejimi son buldu ve muhafazakar Direktuvarlık yönetimi kuruldu. Fransız Devrimi sırasında başarılı ve gözüpek bir general olan Napolyon Bonaparte; 11 Kasım 1799’dan 18 Mayıs 1804’e kadar Fransa Konsülü olarak Fransa Cumhuriyeti’nin ilk konsülü, sonrasında da 18 Mayıs 1804 ile 6 Nisan 1814 arasında Napolyon I adını alarak Fransa İmparatoru olmuştur.

9 Kasım 1799’daki hükümet darbesiyle, Fransa tarihinde yeni bir dönem başladı. Kısa bir süre içinde anayasada değişiklikler yapıldı ve yönetim üç konsülün eline bırakıldı. Napolyon, en önemli görev olan birinci konsüllüğe getirildi. Ekonomi ve yasal alanda reform çabaları içinde girdi. Napolyon, I. Konsül olarak çok geniş yetkilere sahipti. Bu yetkilerden yararlanarak, devlet mekanizmasının işleyiş etkinliğini artıracak yönde geniş düzenlemeler yaptı. Fransız Merkez Bankası’nın kurulması, devlet okullarının açılarak eğitimin bir kamu hizmetine dönüştürülmesi, “Napolyon Kanunları” olarak da bilinen Fransız Medeni Kanunu’nun hazırlanması, modern subay okullarının açılması onun dönemindeki gelişmelerdendir. 1804 yılının Mayıs ayında, kralcıların bir komplosunu bahane eden Napolyon, kendisini “İmparator” ilan etmiştir. Mart 1805’te ise, İtalya’da kendi kurduğu cumhuriyeti lağvederek ve kendini İtalya kralı ilan etmiştir. Askeri alandaki müthiş başarıları, bir süre sonra kendisine karşı kurulan Koalisyon güçlerine karşı alınan yenilgilerle sona ermiş ve sürgün edilmiştir. Fransız Devrimi’ni ve Napolyon Savaşları’nı izleyen süreçte, Fransa ve tüm Avrupa’da büyük bir siyasal çalkantı dönemi yaşandı.  Sonuçları şöyledir:

1-) Yıkılmaz diye düşünülen, hatta egemenlik hakkını Tanrı’dan aldığı iddia edilen mutlak krallıkların yıkılabileceği ortaya çıktı.

2-) İlkel şekli Yunan şehir devletlerinde, gelişmiş şekli İngiltere ve ABD’de görülen demokrasi, Kıta Avrupası’nda da gelişmeye başladı ve Batı medeniyetinin vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi.

3-) Egemenliğin halka ait olduğu kabul edildi.

4-) Milliyetçilik ilkesi, siyasi bir karakter kazanarak, çok uluslu devletlerin parçalanmasında etkili oldu.

5-) Eşitlik, özgürlük ve adalet ilkeleri yaygınlaşmaya başladı.

6-) Fransız İhtilali, sonuçları bakımından evrensel olduğundan Yeniçağ’ın sonu, Yakınçağ’ın başlangıcı kabul edildi.

7-) Dağınık halde bulunan milletler, siyasi birliklerini kurmaya başladılar.

8-) İnsan Hakları Bildirisi, Fransızlar tarafından dünya çapında bir bildiriye dönüştürüldü.

9-) Fransız İhtilali’nin yaydığı fikirlere karşı İhtilal Savaşları (1792-1815) başladı. Önce Fransa ile Avusturya ve Prusya arasında başlayan bu savaşlara İngiltere ve Rusya’da katıldılar. Savaşlar, Napolyon’un yenilgisiyle sonuçlandı. Viyana Kongresi ile Avrupa’nın siyasi durumu yeniden düzenlenmiştir (1815).

Viyana Kongresi ve Birinci Dünya Savaşı

Avrupalı güçlü devletler, Napolyon sonrasında Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları’nın  bozduğu Avrupa’nın istikrarlı düzenini yeniden tahsis etmek için 1815 yılında Viyana Kongresi’nde bir araya geldiler (restorasyon dönemi). Askeri alanda zafer kazanılmıştı ama Fransız Devrimi’nin Napolyon’un kendi ülkesinde uygulamasa da dünyaya yaydığı fikirleri Avrupalı hanedanları ve imparatorlukları tehdit ediyordu. Milliyetçilik akımı nedeniyle isyanlar başlamıştı. Özellikle çok uluslu yapısı nedeniyle Fransız Devrimi’ne şiddetle karşı çıkan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve onun Başbakanı Klemens von Metternich, bu kongreyi örgütlemişti. Avusturya, Rusya, Prusya, İngiltere, Fransa, İsveç ve Portekiz tarafından, “Viyana Kongresi Kararları” adıyla, 9 Haziran 1814’te bir anlaşma imzalanmıştır. Viyana Kongresi ile Avrupa’da yeni güç dengesi sistemi kuruldu ve Avrupa Uyumu veya Avrupa Ahengi (Concert of Europe) dönemi başladı. Alınan kararlar şöyledir:

1-) Fransa, ele geçirdiği tüm topraklan iade etti ve 1792 sınırlarına çekildi.

2-) Lehistan; Rusya, Prusya ve Avusturya arasında taksim edildi.

3-) Saksonya Krallığı topraklarının bir kısmı Prusya’ya verildi.

4-) İhtilalden önce Almanya’da bulunan 300’den fazla devlet; 34 devlet ve 4 serbest şehir haline getirildi.

5-) Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’na son verildi, yerine Almanya Konfederasyonu kuruldu. Bu devleti oluşturan unsurların eşit haklara sahip olduğu ve Almanya’yı iç ve dış tehditlere karşı koruması prensibi kabul edildi.

6-) Fransa’nın doğu istikametinde genişlemesine engel olmak için, İngiltere tarafından teklif edilen Belçika ve Felemenk (Hollanda) birleştirilerek yeni bir Niederland devleti kurulması fikri kabul edildi.

7-) İsviçre, 22 kantondan oluşan bağımsız ve sürekli tarafsız bir devlet haline getirildi.

8-) İtalya’nın ihtilalden önceki statüsü esas alındı. Venedik (Napoli) ve Nombardiya (Sicilya) bölgesi Avusturya’ya verildi. Piyemento Devleti, Cenova’nın ilhakıyla büyüdü. Ülkelerini kaybeden İtalyan Prensleri tahtlarına iade olundu. Papanın hakları iade edildi ve yeni bir papalık devletinin (Vatikan) kurulması fikri kabul edildi.

9-) Rusya, İsveç’ten aldığı Finlandiya ile Osmanlı Devleti’nden aldığı Besarabya bölgelerini muhafaza edecekti.

10-) Avusturya; Doğu Galiçya, Lombardiya ve Venedik’i alacaktı.

11-) Malta, İyon Adaları, Hollanda’ya ait Cape Coloni, Seylan Adası, Honduras, Guyan ve Trinidat adaları ile Danimarka’ya ait Heligoland bölgeleri İngiltere’ye verilecekti.

12-) Tuna’da muhtelif milletler arasında nakliyat işlerini tanzim etmek üzere uluslararası bir komisyon teşkil edilecekti.

13-) Esir ticaretine son verilecekti.

Viyana Kongresi’nin sonuçları ise şöyledir:

  1. Bu kararlar ile Avrupa’nın siyasi haritası yeniden çizildi.
  2. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu başta olmak üzere İngiltere, Rusya, Prusya ve bunlara Fransa’nın da katılmasıyla beş büyük devletten oluşan yeni bir Avrupa güçler dengesinin (Concert of Europe) temeli atıldı.
  3. Uluslararası ilişkilerde uygulanan iki taraflı diplomasi yerini çok taraflı diplomasi metot ve uygulamalarına bıraktı.
  4. Böylece XIX. yüzyılın siyasi platformlarında “Konferanslar Sistemi” veya “Kongre Sistemi” ortaya çıktı.
  5. Kongre kararlarının uygulanabilmesi için Avrupa Kolektif Güvenlik Organizasyonu’na ihtiyaç duyuldu.
  6. Uluslararası ilişkilerde eşitlik esasına dayalı diplomasi kuralları (Elçilik, temsilcilik ve protokol kuralları gibi) ve diplomasi hukuku uygulamaları başlatıldı.
  7. Viyana Kongresi’nde alınan kararlar; hürriyet, milli egemenlik ve ihtilal esaslarını bastırmak için aralarında kutsal ittifak oluşturan 5 büyük devlete karşı zamanla bu devletler dışında kalan diğer devletler tarafından tepki ile karşılandı.
  8. Tüm gelişmelere rağmen, Avrupa, 1815-1830 yılları arasında kutsal ittifak prensipleri ve kongre kararlarına göre yönetildi ve zaman zaman da ilave birtakım kongrelerle devamlılığı sağlandı.
  9. 1830’da Fransa’da kralın basın hürriyetini yasaklaması, seçim kanununu değiştirmesi ve keyfi bir idare kurmak istemesi üzerine yeni bir ihtilal başladı. Gelişmeler kısa sürede Almanya, İtalya ve İspanya’ya da yayıldı. İtalya ve İspanya’da başlayan ihtilal hareketleri, müttefik kuvvetlerince bastırıldı.
  10. Viyana kongresinin amacı Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı milliyetçilik düşüncesine karşı önlem almaktır. Kongreye Osmanlı Devletinin çağırılmaması Avrupalı devletlerin çifte standart uyguladıklarının kanıtıdır. Hâlbuki bu ihtilalden en fazla etkilenen Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Osmanlıyı içten yıkmak isteyen İngiltere Yunan isyanını desteklemesi ile bunu göstermiştir.

Viyana Kongresi ile başlayan Avrupa Ahengi sistemi 100 yıl sürecek ve 1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayacaktır. Bu savaşa giden yolda yaşanan gelişmeler ise şöyle özetlenebilir:

1-) Birinci Dünya Savaşı’na giden yolda en önemli gelişme 1871 yılında Almanya’nın siyasal birliğini sağlamasıdır. İtalya ve Almanya’nın, İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya-Macaristan gibi büyük güçlerin dâhil olduğu emperyalizm siyasetine dâhil olması, 1815 Viyana Kongresi ile yeniden kurulmuş tüm dengeleri değiştirmiştir.

2-) Ayrıca Batılı ülkelerde giderek artan Marksist muhalefetin milliyetçilik karşıtı söylemi ve toplumların birliğinin ve ülkelerin siyasal istikrarının bozulmaya başlamış olması da dengenin bozulmasında diğer bir önemli etkendir.

3-) Almanya disiplinli ve çalışkan toplumu ve Şansölye Bismarck gibi usta bir devlet adamı sayesinde kısa sürede Avrupa’nın en büyük gücü haline gelmişti ve sömürgecilik pastasından pay almak istiyordu.

4-) Almanya’nın bu hızlı yükselişi İngiltere ve özellikle Fransa’yı korkutuyordu.

5-) Rusya da klasik sıcak denizlere inme politikası neticesinde Osmanlı ve Avusturya-Macaristan imparatorlukları içerisindeki Slav halkları kışkırtıyor ve bu yolla bu devletler üzerinde güç sağlamak istiyordu.

6-) Yaygın kolonileri sayesinde üzerinde güneş batmayan imparatorluk haline gelen İngiltere ise statükonun değişmesinden rahatsızdı.

7-) Osmanlı Devleti ise, II. Abdülhamid istibdadından yeni çıkarak meşruti monarşi sistemine II. Meşrutiyet ile geçtiyse de, ülkedeki klasik gelenekçi-yenilikçi çatışması nedeniyle siyasal ikilik gözlemleniyordu. Dahası, İttihatçıların tüm modernleşme çabalarına karşın, azınlık etnik gruplar imparatorluktan ayrılmak için gün sayıyor ve fırsat kolluyordu. Milliyetçilik çağında, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan gibi çok uluslu devletler için tehlike çanları çalmaktaydı. Batılı devletlerin çökmekte olan “hasta adam” Osmanlı Devleti’nin topraklarına göz dikmiş olması da, bir diğer önemli savaş sebebiydi.

Tüm bu sebeplerle, Avrupalı devletler arasında kamplaşmalar başladı. Statükodan memnun olan İngiltere, Fransa ve Rusya gibi devletler karşısında Almanya ve Rusya’nın Panislavizm politikalarından çekinen Avusturya-Macaristan birlik olmuştu. İtalya ise, başta bu gruba daha yakın gözükmesine karşın, daha sonra Fransa ile anlaşarak karşı gruba geçecekti. Artık savaşın başlaması için bir bahane aranıyordu ve bu bahane Gavrillo Princip adlı bir Sırp milliyetçisinin Avusturya-Macaristan arşidükü Franz Ferdinand’ı Saraybosna’ya yaptığı bir gezide öldürmesiyle bulundu. Avusturya-Macaristan Sırbistan’a savaş ilan etti. Hemen ardından, Almanya, Rusya ve Fransa’ya karşı savaş ilan etti. Almanya Fransa’yı işgal etmek için Belçika’dan geçmek istedi, ancak izin alamayınca Belçika’yı işgal etti. İngiltere ve Fransa, Belçika’nın işgali sonrası bu ülkeye verdikleri garantiye dayanarak Almanya’ya karşı savaş ilan etti ve böylelikle savaş tüm Avrupa’yı sardı. Osmanlı Devleti’nin de Birinci Dünya Savaşı’na Almanya ve Avusturya-Macaristan yanında girmesiyle cepheler belirlendi. İttifak Devletleri diye adlandırılan Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan ile İtilaf Devletleri diye adlandırılan Britanya İmparatorluğu, Fransa ve Rusya önderliğindeki Sırbistan, Karadağ ve Belçika devletleri arasında şiddetli bir savaş başladı. Birinci Dünya Savaşı, aslında bir Avrupa savaşıydı ve ABD’nin sonradan dâhil olmasına karşın savaş coğrafi olarak bu düzeyde kaldı. Ancak sonuçları bakımından bir dünya savaşıydı. Birinci Dünya Savaşı sonunda, İttihatçıların modernleşme çabaları sayesinde kısa sürede bir savaş makinesine dönüşen Osmanlı Devleti başarılı bir performans sergilemesine karşın, savaşı İttifak Devletleri sonuçta kaybetmiştir. Ayrıca Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları dağılmış ve Rusya’nın yerine de komünist SSCB (Sovyetler Birliği) kurulmuştur.

Müttefik devletler, mağlup devletlerin her biriyle ayrı ayrı ateşkes ve barış antlaşmaları imzaladılar. Bu mütarekeler; Bulgaristan ile 29 Eylül 1918 tarihinde Selanik Antlaşması, Osmanlı Devleti ile 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşması, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile 3 Kasım 1918 tarihinde Villa Giusti Antlaşması ve Almanya ile 11 Kasım 1918 günü Rethondes Antlaşması’dır. Savaş sonrasında Avrupa’da sınırların belirlenmesi için 18 Ocak 1919 tarihinde Paris Barış Konferansı toplanmış ve Almanya ile 28 Haziran 1919 tarihinde Versay Antlaşması, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile 10 Eylül 1919 tarihinde St. Germain Antlaşması, Bulgaristan ile 27 Kasım 1919 tarihinde Neuilly Antlaşması ve Osmanlı Devleti’yle 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması ve Macaristan ile 4 Haziran 1920 tarihinde Trianon Antlaşması imzalanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonunda Versay Düzeni kurulmuştur (ismi Versay Antlaşması’ndan gelmektedir). Her savaş sonrası olduğu gibi, barış antlaşmaları galip ülkelerin lehine göre yapılmıştır; ancak Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalatılan antlaşmalar çok haksız nitelikte oldukları için, Avrupa’ya barış ve statüko getirmemiştir. Savaş sonrası yeni düzenin nasıl olması gerektiği ve barışın nasıl korunacağı tartışmalara neden olmuş ve ABD Başkanı Wilson 14 maddelik “Wilson prensipleri – Wilson ilkeleri” ile dünyaya şekil vermeye kalkmıştı. Buna göre:

  1. Barış Antlaşmaları açık ve şeffaf biçimde yapılmalı, gizli antlaşmalar yapılmamalıdır.
  2. Karasuları dışındaki denizlerde dolaşım, savaşta ve barışta, özgür olmalıdır. Uluslararası kararla, uluslararası antlaşmalara uyulmasını sağlamak için genel veya bölgesel ablukalar oluşturulabilir.
  3. Uluslar arasındaki bütün ekonomik engeller kaldırılmalı ve serbest ticarete izin verilmelidir.
  4. Uluslar, iç güvenliği sağlamaya yetecek miktarın dışında silahlanmamalıdır. Bunun sağlanması için garantiler verilmelidir.
  5. Dekolonizasyon sağlanmalı ve sömürge topraklarında uluslara kendi kaderini belirleme hakkı verilmelidir.
  6. Rusya topraklarındaki yabancı birlikler ayrılmalı ve devletlerin de yardımı ile Rusya’ya kendi gelişmesini sağlamak için her türlü imkân verilmelidir.
  7. Almanya, işgal ettiği Belçika topraklarını boşaltmalı ve Belçika’da savaş öncesi durum yeniden kurulmalıdır.
  8. Almanya, işgal ettiği Fransa topraklarını boşaltmalı ve Prusya’nın 1871’de ilhak ettiği Alsace-Lorraine’i Fransa’ya geri vermelidir.
  9. İtalya’nın sınırları ulusçuluk anlayışına göre yeniden düzenlenmelidir.
  10. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu halklarına kendi yazgını belirleme hakkı sağlanmalıdır (öz-belirlenim / self-determinasyon).
  11. Romanya, Sırbistan ve Karadağ toprakları boşaltılmalı ve Sırbistan’a denize açılma imkânı verilmelidir. Balkan devletlerinin sınırları ulusçuluk prensibine göre düzenlenmelidir.
  12. Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk kısımları esaslı ve sağlam bir bağımsızlık almalıdırlar, ancak Türk iktidarı altındaki diğer uluslar farklı yorumlanamayacak şekilde hayat güvenliği garantisi ve otonom gelişme için mutlak imkâna sahip olmalıdırlar. Çanakkale Boğazı, sürekli olarak, bütün milletlerin ticaret gemilerine açık olmalı ve bu durum milletlerarası garanti altına konmalıdır.
  13. Bağımsız bir Polonya kurulmalı ve Baltık Denizi’ne açılmalıdır.
  14. Büyük ve küçük, bütün devletlere siyasi bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti altına almak imkânını sağlamak amacı ile, uluslararası örgüt kurulmalıdır.

Savaş sonrası kurulan düzen, belirli bir kurumsal yapı üzerine oturtulmuştu. Bu kurumsal yapının adı Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) idi. Birleşmiş Milletler’in temeli sayılabilecek bu organizasyon, İsviçre’de 10 Ocak 1920’de kuruldu. Amacı, ülkeler arasında yaşanabilecek sorunları barışçı yollarla çözmek idi. Bir süre çalıştı fakat fazla bir varlık gösteremedi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dağıldı. 6 Temmuz 1932’de Cemiyet-i Akvam, Türkiye’yi üyeliğe davet etmiş, 9 Temmuz’da TBMM Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne giriş davetini onaylamış ve 18 Temmuz 1932’de Türkiye Cemiyet-i Akvam’a resmen üye olmuştur. Türkiye, ilk davetli üye ülke olma onurunu taşımaktadır aynı zamanda. Paris Barış Konferansı’nın 25 Ocak 1919’da yapılan toplantısında; uluslararası barışı ve güvenliği sağlayacak ve devam ettirecek bir Milletler Cemiyeti kurulmasına karar verildi. Komisyonun hazırladığı sözleşme 28 Nisan 1919 tarihinde Konferans Genel Kurulu’nda kabul edildi ve böylece Milletler Cemiyeti kurulmuş oldu.

20 yıl süreyle dünya milletlerine hizmet veren Milletler Cemiyeti, tüm çabalara rağmen İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını engelleyemedi. Bunun nedeni, Batılı ülkelerin (İngiltere, Fransa) kendi koydukları ilkelere rağmen emperyalizmden vazgeçmek istememeleri ve Birinci Dünya Savaşı’nın mağlup ülkelerine çok ağır koşullar dayatmalarıydı. ABD bile bu ağır koşullar nedeniyle cemiyete katılmayı reddetmişti. Dünyanın ABD ile beraber yükselen diğer gücü SSCB de cemiyetin dışında kalmayı tercih etmişti. Cemiyet, bir İngiltere ve Fransa kuruluşu gibi hareket ettiği için etkili olamadı ve çok tepki çekti. Milletler Cemiyeti ile şirin gösterilmeye kalkılan manda rejimleri de diğer ülkelerde büyük tepki yarattı. SSCB’nin ve komünizmin hızla güçlenmesi, Almanya, İtalya ve Japonya’da faşist revizyonist rejimlerin ortaya çıkması Versay Düzeni’ni yıktı. İkinci Dünya Savaşı sonrası 18 Nisan 1946’da Cenevre’de toplanan konferans, XXI. Genel Kurul Toplantısıyla cemiyetin dağılmasına karar verdi.

0000000065084-1

Siyasi Tarih – 1918-1994

İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş

İkinci Dünya Savaşı, 20. yüzyılda dünya çapında yapılan iki savaştan ikincisidir. 6 yıl boyunca, dünyanın çeşitli bölgelerinde süren kesintisiz savaşlarla baş gösteren İkinci Dünya Savaşı’nın, Alman ordularının Polonya’ya saldırdığı 1 Eylül 1939 tarihinde başladığı kabul edilir. Ne var ki, birbirinden kopuk görünseler de bu tarihten önceki çatışmalar da, savaşta birincil rol oynayan tarafların, stratejik hedefleri arasında yer aldığından, savaşın başlangıcı tarihsel olarak daha önceleridir.

Nazi Almanyası: Adolf Hitler, 1933 yılında iktidara gelmesinin hemen ardından öncelikle Alman ekonomisinin düzenlenmesini hedef almıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması ve 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sonucunda, Alman ekonomisi ciddi sıkıntılar içerisine girmiştir. Yaşanan yüksek enflasyon, aşırı boyutlara varan işsizlik ve bunlara bağlı olarak sanayideki üretim-hammadde dengesizliği, bu sıkıntıların başlıcalarıdır. Ekonominin düzene sokulmasının ardından, Hitler, Alman kara, deniz ve hava kuvvetlerinin, Versay Anlaşması ile getirilen sınırlamalardan kurtulmasını sağlamıştır. Şimdi Hitler’in hedefi, Almanya’yı bir dünya imparatorluğu yapmaktır.

İspanya İç Savaşı: Siyasal istikrarsızlık yaşayan İspanya’da, Cumhuriyetçiler ile Milliyetçiler arasında 1933 yılında iç savaş başlamıştır. İlk başlarda Cumhuriyetçiler avantajlı görünmüşlerdir; ancak daha sonra İspanya Afrikası ve İspanyol Ordusu’nun bir kısmı milliyetçilere katılmıştır. Bunlara rağmen, Balear Adaları açıklarında bekleyen Sovyet donanması hiçbir yardımda bulunmamıştır. Ancak Hitler ve Mussolini, radikal eylemlerle Alman ve İtalyan pilotlarını savaşa sokmuş ve ilk zırhlılarını İspanya’da denemişlerdir. 1939’da General Franco önderliğinde milliyetçi güçler tamamen yönetimi ele geçirdiğinde, toplam ölü sayısı 600.000 civarındadır.

Yatıştırma Politikası (Appeasement Policy): İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain ile özdeşlesen ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi bloklaşmaya neden olmadan, Almanya’nın savaş sonrası düzenlemelerden kaynaklanan haklı isteklerini kabul etmeye ve bu doğrultuda ödünler vererek Almanya’yı sisteme entegre etme amacını taşıyan genel İngiliz politikasıdır. Hatta bu uğurda Adolf Hitler Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiş ve 1936 Olimpiyatları Almanya’ya verilmiştir.

Anti-Komintern Paktı: Japon İmparatorluğu, Sibirya ve Moğolistan sınırlarında SSCB ile sürtüşmektedir. Bu gerilim, iki faşist yayılmacı rejim Almanya ve Japonya’nın yakınlaşmasını sağlar. 25 Kasım 1936 tarihinde Anti-Komintern Paktı’nı imzalarlar. Buna göre, her iki ülke, içlerinden biri SSCB tarafından saldırıya uğrarsa diğerine destek sözü verir. Berlin, İtalya’nın da bu anlaşmaya katılımı için baskı yapar. Mussolini, bir yıl sonra, 6 Kasım 1937’de anlaşmayı imzalar. 1939 Şubat ayında Macaristan da Anti-Komintern Paktı’na katılır. Franco’nun İspanya’sı da bu ittifaka 27 Mart 1939’da katılır.

Çin-Japon Savaşı: Emperyalist Japonya’nın, Çin ve Mançurya’ya yayılma arzusundan kaynaklanmıştır. Çin lideri Chiang Kai-Shek, bir yandan Japonların ilerlemesini önlemeye çalışırken, diğer yandan da hızla güçlenen komünistlerin kökünü kazımaya çalışmıştır. Çin, ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında Mao ve komünistlerin liderliğinde bağımsızlığını kazanacaktır.

Avusturya’nın ilhakı (Anschluss): İlk kez 1919’larda ortaya atılan Avusturya’nın ilhakı düşüncesi, bu ülkede uzun süre destek görmüştür. Avusturya tarafında, Sosyalistler, 1933’e kadar Anschluss’ü desteklemişlerdir. Ancak Nazi Partisi iş başına geldikten sonra, bu düşünceye soğuk bakılmaya başlanmıştır. Hitler, Anschluss’ü gerçekleştirmek için 1934’te Avusturya’da Nazilerin iktidarı ele geçirmesini sağlamaya çalışmış, ancak bu girişim başarısız olmuştur. 1937 yılında İtalya ile Almanya anlaşınca, Hitler, Avusturya üzerindeki isteklerini sertleştirmeye başlamış ve Avusturya üzerinde baskı kurmuştur. Bunun üzerine, Avusturya’da 12 Mart 1938’de plebisit yapılması kararlaştırılmıştır. Ancak plebisitten bir gün önce Alman birlikleri Avusturya’yı işgal etmiş ve Avusturya Ordusu hiçbir direniş göstermemiştir. Ertesi gün yapılan plebisitte ise, birleşme, % 99’dan fazla lehte oy almıştır.

Münih Antlaşması ve Çekoslovakya’nın bölünmesi: Almanca konuşan nüfusun yaşamakta olduğu bölgelerin Alman topraklarına katılmasıdır. Bu stratejik evrenin adımları, 12 Mart 1938’de, Avusturya’nın ilhak edilmesiyle başlamıştır. Ardından ikinci adım, Çekoslovakya toprakları içindeki Sudet (Südetler) bölgesidir. Hitler’in baskısıyla 29 Eylül 1938 günü imzalanan Münih Anlaşması ile Sudet bölgesi Almanya’ya verilmiştir. Konferans; Alman, İtalyan, İngiliz ve Fransız Başbakanlarının katıldığı, Çekoslovakya’nın temsilci bulundurmadığı bir anlaşmadır. Anlaşmanın hayata geçirilmesi konusunda, Hitler, hiç zaman kaybetmemiştir. Anlaşma, 1 Ekim 1938’de yine silah kullanılmaksızın, uluslararası anlaşmalara dayanılarak, nüfusunun yüzde elliden fazlasını Almanların oluşturduğu Sudet bölgesinin Almanlarca işgal edilmesine dayanmıştır. 15 Mart 1939’da ise, Çekoslovakya’nın kalanını da topraklarına eklemeleri anlaşmada yer almıştır.

Alman-Sovyet Paktı: 3 Mayıs 1939’da Sovyet Dışişleri Komiseri olan Litvinov görevden alınarak yerine Vyaçeslav Mihayloviç Molotof atanmıştır. Bu atama, Sovyet dış politikasında keskin bir dönüşe işaret etmiştir. Litvinov döneminde, SSCB, Alman yayılmacılığına karşı kapitalist liberal demokrat Birleşik Krallık ve Fransa ile bir protokol oluşturmak için girişimlerde bulunmuş, ne var ki her seferinde reddedilmiştir. Molotov döneminde ise, SSCB, Alman hükümeti ile bir saldırmazlık paktı için çalışmıştır. Uzun diplomatik görüşmeler sonucunda, 23 Ağustos 1939 günü SSCB ile Almanya arasında bir saldırmazlık paktı imzalanması karara bağlanmıştır.

İtalyan yayılmacılığı (irredantizm-revizyonizm): Mussolini’nin başa geçmesiyle beraber İtalyan yayılmacılığı başlamış ve İtalya Libya ve Habeşistan’ı işgal etmiştir.

Sonuçta;

Mihver Grup (İttifak devletleri): Japonya, İtalya, Bulgaristan, Romanya ve Almanya’dan oluşur.
Müttefik grup (İtilaf devletleri): ABD, Rusya, İngiltere ve Fransa vardı. Müttefik gruba en son katılan ABD’dir.

Almanya, savaşı başta iyi götürecektir. Fakat 1941’den sonra Almanlar savaşı kaybetmeye başladı. Savaştan en önce çekilen Mihver devleti 1943’te İtalya oldu. Müttefikler Almanya üzerine Normandiya Çıkarması’nı yaptılar (1944). Almanya, bu çıkarma ile çok ağır bir darbe aldı ve 1945’te resmen teslim olmak zorunda kaldı. 1945’in 6 Ağustos’unda Enola Gay adlı bir ABD B52 bombardıman uçağının Japonya’ya (Hiroşima ve Nagazaki) iki atom bombası atması ile Japonya da teslim oldu. Böylece savaş resmen bitti.

İkinci Dünya Savaşı’nın Sonuçları

  • Savaşın kazananları ABD, İngiltere ve SSCB oldu.
  • SSCB, Orta Avrupa ve Balkanlar’da kendisine bağlı komünist yönetimler kurdu.
  • Komünizm hızla yayılmaya başladı. Bu arada Nazizm ve Faşizm de sona erdi.
  • Atom bombası ile dünya artık Nükleer Çağ’a adım attı.
  • Savaştan sonra SSCB’nin komünizm sayesinde hızla yayılmasına karşı, ABD, Truman Doktrini (1947) adıyla bir plan uygulamaya başladı. Bu plana göre, Sovyet tehdidi altındaki ülkelere ekonomik ve askeri yardımda bulunulacaktı.
  • Sıcak savaş artık yerini “Soğuk Savaş”a bıraktı.
  • Mısır, Hindistan, Pakistan, Tunus, Fas, Cezayir, Libya bağımsız oldu (Ulusal bağımsızlık hareketleri güç kazandı).
  • İngiltere ve Fransa ekonomik yönden zayıflamaya başladılar. Bunun yerine, ABD ve SSCB dünya lideri olma yarışına girdiler.
  • Stalin (Rusya), Churchill (İngiltere) ve Roosevelt (ABD) 4-11 Şubat 1945’te Kırım’da Yalta Konferansı’nda bir araya geldiler ve kendi aralarında egemenlik alanlarını belirlediler. Nisan 1945’te de San Francisco Konferansı ile BM’yi kurdular. Ağustos 1945 Potsdam Konferansı ile de yenik devletlerle yapacakları barışın esaslarını belirlediler.
  • ABD, Çin, İngiltere, Fransa ve SSCB öncülüğünde BM kuruldu. Bu beş ülke, BM’nin Güvenlik Konseyi’nde veto hakkına sahip olan ülkelerdir.

İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Tutumu

Türkiye, aldığı karar gereği topraklarına saldırı olmadığı müddetçe savaşa girmemekte kararlıdır. İlk etapta 1941’de Ankara’da Almanya ile bir dostluk ve saldırmazlık antlaşması yapıldı. Müttefik devletler ise 1943 Casablanca Konferansı’nda Türkiye’nin kendi taraflarında savaşa katılmasının sağlanmasına karar verdiler. İngiliz Başbakanı Churchill 1943’te Adana’ya geldi. Burada İnönü’den savaşa girmelerini istedi. Fakat Türkiye tarafsızlığını devam ettirdi. Aynı yıl Kahire’de de İnönü-Churchill-Roosevelt bir araya geldi fakat Türkiye yine tarafsızlığını bozmadı. 1944’te Almanların yenilmesi kesinleşince Türkiye İngiltere ve ABD’ye yanaştı. Türkiye 23 Şubat 1945’te Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etti. Savaş da zaten 9 Ağustos 1945’te resmen sona erecekti. Sonuçta, Türkiye bu savaşta fiili olarak bulunmamıştır. Türkiye’nin savaş ilan etmesinin sebebi müttefiklerin San Francisco’da toplayacakları konferansa katılmak istemesiydi. Müttefikler, bu konferansa 1 Mart 1945’e kadar Almanya’ya savaş ilan etmiş olan devletlerin katılabileceğini açıklamışlardı. Türkiye San Francisco Konferansı’na katıldı ve BM’nin kurucu üyelerinden biri oldu.

Soğuk Savaş

İkinci Dünya Savaşı’ndan ABD ve SSCB iki galip süper güç olarak çıkmışlardır. ABD Başkanı Roosevelt’in sosyalizm sempatisinden kaynaklanan kısa süreli balayıdan sonra ABD ve SSCB özellikle ABD’nin Japonya’da nükleer güç gösterisi yapması sonrası birbirlerini tehdit olarak görmeye başlamıştır. Kısa süre içerisinde SSCB de nükleer güce ulaşmıştır. Soğuk Savaş’ın başlangıcı Amerikalı diplomat ve stratej George Kennan’ın 1946 yılında Foreign Affairs dergisinde “X” rumuzuyla yayınlanan “Sources of Soviet Conduct” makalesiyle başlar. Bu tarihten itibaren, ABD, “containment policy” (çevreleme politikası) uyarınca SSCB’yi çevrelemeye ve komünizmin dünyaya yayılmasına engel olmaya çalışmaya başlamıştır. ABD ve SSCB bu uğurda dünyanın dört bir coğrafyasında (Kore, Küba, Afganistan vs.) örtülü savaş yaşamaya başlamışlardır.

NATO: 1949’da ABD önderliğinde NATO (Kuzey Atlantik Paktı) kuruldu. 4 Nisan 1949’da Washington’da toplam 12 devletin, ABD, İngiltere, Fransa, Kanada, Belçika, İtalya, Hollanda, Lüksemburg, Danimarka, Norveç, İzlanda, Portekiz katılımı ile kuruldu. Paktın amacı barışın korunmasıdır. Bu yüzden savunma amaçlıdır. Yalnız askeri işbirliği değil, ekonomik işbirliğini de öngörür. Türkiye 1952’de Yunanistan ile beraber NATO’ya üye olmuştur. Türkiye’nin 1950’de Kore’ye bir tugay asker göndermesi Türkiye’nin NATO’ya girişinde etkili olmuştur. 1954’te Almanya Federal Cumhuriyeti ve 1982’de İspanya’nın da katılımı ile üye sayısı 16’ya çıktı. Fransa’nın 1966’da Askeri Kanattan çekilmesi ile paktın merkezi Paris’ten Brüksel’e alındı. Fransa ve İzlanda sadece sivil kanata üyedir. 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın da katılması ile üye sayısı 19’a yükseldi. 2004’te 7 üyenin (Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya, Slovenya) katılımıyla üye sayısı 26’ya yükseldi. 2009’da Hırvatistan ve Arnavutluk’un katılımıyla üye sayısı 28 oldu. Bu arada Nisan 2008’de Bükreş’te yapılan NATO Zirvesinde, Rusya’nın bütün tehditlerine rağmen Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılması kararı alındı.

Varşova Paktı: 14 Mayıs 1955’te Varşova’da sekiz sosyalist ülkenin imzaladığı Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması ile kurulan askeri ve siyasal birlik. NATO’nun Doğu Bloğundaki muadili olarak görülebilir. Antlaşmayı imzalayan ülkeler Arnavutluk, Romanya, SSCB, Demokratik Almanya, Bulgaristan, Polonya, Çekoslovakya ve Macaristan’dı. Anlaşma, daha önceleri SSCB ile Çekoslovakya (1943), Polonya (1945), Bulgaristan, Macaristan ve Romanya (1948) arasında imzalanan ikili anlaşmaları bütünlüyordu.

Soğuk Savaş’ın 4 aşamasından söz edilebilir:

1-) 1. Soğuk Savaş (1946-1953).

2-) İstikrarsız Karşıtlık Dönemi (1953-1969).

3-) Detant (1969-1979).

4-) 2. Soğuk Savaş (1979-1991).

Soğuk Savaş’ın Sonuçları

1-) İkinci Dünya Savaşı’nda önce dünya siyasetini biçimlendiren rekabet ve çatışmalar büyük ölçüde tasfiye edilmiş, adeta yeni bir dünya kurulmuştur.

2-) Uluslararası durumu dondurmuş, bunu yaparken de esas olarak kararsız ve geçici durumları istikrarlı hale getirmiştir.

3-) Dünyayı güveni sarsacak ölçüde silahla doldurmuştur. Silahlanma çılgınlığı nedeniyle bugün hala etnik milliyetçilik ve terörizm çok ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

4-) ABD güçleniyor ve dünya polisi haline geliyor ancak idealleri (demokrasi, piyasa ekonomisi vs.) lekeli ve kuşkulu hale geliyor.

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

[1] Hakkında bilgiler için; https://tr.wikipedia.org/wiki/Oral_Sander.

[2] Buradan alabilirsiniz; http://www.kitapyurdu.com/kitap/siyasi-tarihilk-caglardan-1918e/22302.html.

[3] Buradan alabilirsiniz; http://www.kitapyurdu.com/kitap/siyasi-tarih-19181994/22308.html.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.