KANLI CUMARTESİ VE TERÖR SARMALI

upa-admin 12 Aralık 2016 3.101 Okunma 0
KANLI CUMARTESİ VE TERÖR SARMALI

Pazar sabahı uyandığınızda, eğer apartman görevliniz tarafından eve gazete ve ekmek alınması unutulmuşsa, biraz da öfkeyle, sokağa çıkıp, sonra da havanın güzelliğinin verdiği enerjiyle, “tatil günü”nün keyfini almaya çalışabilirsiniz. Güzel bir kahvaltı da bu keyfi arttırabilir. Yaşamın döngüsü içinde, “sıradan bir Pazar” yaşarken, bir de Cumartesi gecesini düşünün. Genelde Cumartesi, eğlenceye, bazen tuttuğunuz takımın fikstürüne göre maça ayrılabilir, aileyle ya da arkadaşlarla zaman geçirilir. Bu rehavet, sizi Pazar’ın ardından Pazartesi sendromuna ulaştırır.

Yaşamın rutinini bozan sıradışı iyi ya da kötü olaylar vardır. Ancak düşünün, “kanlı bir Cumartesi”nin ardından, Pazar günü cenaze hazırlıkları ya da defin işlemlerine, bazen de Pazartesi ya da diğer günlere sarkan bir “kabuslar zinciri”ne dönüşebilir. Yitip giden genç ve yaşlı yaşamlar, hedef alınan kolluk kuvvetlerinin toplumda yarattığı ağır tahribat, cenazelerin ardından teröre en fazla hayat veren, hala kutuplaşma eğilimi gösteren kesimler, ambulans ve polis sirenlerinin durmadığı bir panik havası, dediklerimizi anlatmaya yeter mi bilemiyorum?

Terörün, uluslararası hukukta bir tanımının olmaması, bu alanda, meşru şiddet kullanma zemininin dışında, küresel ve yerel odakların, gayrımeşru şiddetiyle açıklanmaktadır. O kadar farklı boyutlardan terör kullanılmaktadır ki, her bir saldırının ardından, “kim kime ne mesaj verdi?” sorusu, her gün TV’ye çıkan lafazanlar tarafından ele alınmakta, bu sözde analizler üzerinden, toplum birbirine medya yoluyla kırdırılacak bir noktaya sürüklenmektedir.  Oysa terörün tam da istediği budur. Toplumda bir korku ve panik havası yaratmak, toplumsal farklılıkları siyasallaştırmak, ne idüğü belirsiz bir “iç şiddet” yaratmaktır. Kendi içinde birbirine düşmanlaşmış kesimler, terörün deyim yerindeyse ekmeğine yağ sürmektedir.

Türkiye, özellikle 2015 yazından beri, kentlere odaklanan bir terör sarmalıyla karşı karşıya bulunmaktadır. PKK, IŞİD ve FETÖ terörü, son dönemde, ülkemizi en çok hedef alan alfabetik konumlarda kendilerini göstermektedir. PKK terörü, etnik bir ayrımcılığı, Suriye ve Irak’taki kaostan, PYD terörüyle “ikiz yapısından” hareket ederek, ülkemiz içinde bir kaosu, şiddet yoluyla bir bölünmeyi hedeflerken, IŞİD terörü ise, Irak ve Suriye’deki boşluktan faydalanarak hızla kurduğu ve hızla çöken sözde devletini, ülkemizin içinde kargaşa yaratarak ve toplumda kaos yaratarak, kronikleştirmeye, varlığını sürdürmeye gayret etmektedir.

FETÖ ise, 1950’li yıllardan beri NATO doktrinleri ve ABD müttefikliği zemininde, SSCB’yi “yeşil kuşak”la “çevreleme” politikasından hareket eden Komünizmle Mücadele Dernekleri, İlim Yayma Cemiyetleri, devlet içinde paralel “kontrgerilla” yapılanmalarının kucağında beslenen, 1970’lerden beri semirilen bir örgütlenmedir. 1970’lerden, 15 Temmuz 2016’ya varan “paralel örgütlenme”, darbe kalkışmasıyla, Türkiye’de bir “iç savaş ortamı” ve “yabancı askeri müdahale” gerçekleştirmeyi planlamıştır. Bu tarihte, kalkışmanın, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ezici çoğunluğu ve halkın sivil direnişiyle bastırılması, önemli bir dönüm noktası olmuşsa da, terör sarmalı kısa bir aradan sonra, 10 Aralık 2016’daki kalleş saldırıyla devam ettiğini göstermiştir.

Adını saydığımız terör örgütlerinin yanında, alfabenin pek çok harfinde ifade edilen, yakın zamana kadar, Hafız Esad yönetimi tarafından da kollanmış, irili ufaklı taşeron militan terör örgütleri ülkemize zarar vermektedir. Buradan elbette, eczaneden alınan ilaç reçetesi gibi, kısa vadeli bir çıkış yolu aramak zordur. Ancak unutmamak gerekir ki, Türkiye için çağdaş ekonomi kadar, demokrasi de asla vazgeçilemeyecek bir siyasal tercih sorunudur. Demokrasi sadece değerler açısından değil, güvenlik açısından, ülkenin birliğini sağlayacak temel bir zemindir. Bu zemini ayakta tutacak çerçeve ise, hiç kuşkusuz laikliktir. Laik ve çoğulcu bir demokrasi, küresel koşullarda rekabet edebilen, sosyal devlet tabanına oturmuş bir pazar ekonomisi, Atatürk Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri ve çağdaş dünyanın gerekleri arasındaki bir sentez, -olmazsa olmaz- bir konumdadır.

Bu bağlamda, Türkiye’nin Rusya-ABD arasında sıkışan Ortadoğu’ya yönelik dış politikası, “bölgeye ayar veren” bir ağabeylikten çok, söz ettiğimiz yapısı, Batılı kurumlardaki varlığı ve bölgesel hassasiyetlerle bir sentez kuran, çok yönlü ama temel tercihlerini koruyan bir yüzeyde ifade edilmelidir. Laik, demokratik ve çoğulcu yapı, parlamenter sistemde, gücü toplayarak değil, gücü dengeleme-denetleme zemininde sınırlayarak, ortaya konulmalıdır.

Tüm dediklerimizin altını çizerken, toplum her şeyden önce kutuplaştırılmamalıdır. Kutuplaşan ve parçalanan kesimler, ülke içinde potansiyel risklere işaret etmektedir. Terörle ödünsüz mücadele eden, demokratik yapısını da aynı oranda pekiştiren bir vizyona ihtiyaç bulunmaktadır.

Türkiye 1970’lerden beri, terörün değişik yüzleriyle muhatap olmuştur. Ne var ki parçalanan Ortadoğu’da adı değişik terör örgütlerinin taşeronluğu, Cumhuriyet’i ortadan kaldırarak, ulusal yapımızı tasfiye ederek, topyekün bir kaos yaratma üzerinedir. Tam da bu çerçevede siyasetin uzlaşma kültürüne evrilmesi, nefret söylemi yoluyla iç kargaşayı azdıracak bir içerikten kurtarılması beklenmektedir.

10 Aralık 2016, yıl boyu süren terör saldırılarının, yıl bitmeden gerçekleştirilen son halkasıdır. Hain saldırıda yaşamını kaybeden yurttaşlarımıza Tanrı’dan rahmet, yaralılara acil şifalar dilerim…

Yrd. Doç. Dr. Deniz TANSİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.