İKİ KUTUPLU DÜNYADAN ÇOK KUTUPLU YENİ DÜNYAYA DÜZEN VE İSTİKRAR ARAYIŞLARI

upa-admin 25 Şubat 2017 501 Okunma 0
İKİ KUTUPLU DÜNYADAN ÇOK KUTUPLU YENİ DÜNYAYA DÜZEN VE İSTİKRAR ARAYIŞLARI

Giriş

Sovyetler Birliği (SB) ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki iki kutuplu dünya düzeni, SB’nin dağılması ile birlikte sona ermiştir. Akabinde, ABD’nin bu dağılma ile birlikte kendi yüzyılını inşa edeceği yönünde düşünceler ortaya çıkmıştır. Ancak üçüncü kez[1] ABD tarafından zikredilen yeni dünya düzeni, sanıldığı gibi tek kutuplu bir dönem olmamıştır. “Amerikan Yüzyılı”[2], bu tek kutuplu düzeni kurmada başarısız olmuş ve günümüzde çok kutuplu olarak ifade edebildiğimiz yeni bir dönem oluşmuştur. Bu dönem, aynı zamanda “Koalisyonlar Dönemi” olarak da zikredilmeye başlanmıştır.[3] Karşılıklı bağımlılığın arttığı ve sorunların ulusal olmaktan çıkıp uluslararası nitelik kazandığı bu yeni dönemde, çok uluslu koalisyonlar da zorunlu hale gelmiştir. Soğuk Savaş döneminde SB ve ABD saflarında yer alan günümüz çok kutuplu ülkeleri, milliyetçilik ve atacılığa (atavism) duyulan özlemle dünya düzeninde yer almaya çalışmaktadır.[4] Bu ülkeler; Çin, Hindistan, Japonya ve ulus-üstü bir aktör olarak AB olarak sıralanabilir. Bunlar, ABD’ye rakip olarak hem bölgesel, hem de uluslararası arenada boy göstermektedirler.[5]

1990 sonrası ve 11 Eylül 2001 tarihine kadar olan ara ya da geçiş döneminde, ABD, yeni düzeni kendi değerleri ile düzenlemek ve yapılandırmak istemiştir.[6] Bu değerler; liberal demokrasi, serbest piyasa, hukukun üstünlüğü gibi alçak politika (low politics) konularından oluşmaktadır. Alçak politika konularının seçimi oldukça önemlidir; çünkü bu dönemde ABD’nin kendisine rakip olacak ya da tehdit edebilecek somut bir aktör olmadığı için, yüksek politika (high politics) konuları ikinci plana atılmıştır. Bu ara dönemde, dünya genelinde artan entegrasyon ve işbirliği, devletler arası olabilecek çatışmaları minimum düzeye getirirken, ileride değineceğimiz yeni tehdit konuları mevcut düzeni olumsuz anlamda etkileyecektir.

2000 ve 2001 yılları arasında yaşanan gelişmeler, günümüz uluslararası sisteminin belki de giriş cümleleri niteliğini taşıyordu. Bir diğer deyişle, hem Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in göreve başlaması, hem de 11 Eylül saldırıları nedeniyle ülkeler açısından gelecek dönemin yeni parametreleri oluşmaya başladı.[7] ABD açısından, alçak politikanın yanı sıra yüksek politikanın da değerli ve önemli olduğunu bir kez daha görülmüştür. ABD’nin tek kutuplu iradesi yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakırken, diğer aktörlerin de yeni dünya düzenindeki hamleleri merak konusu olmuştur. Bu doğrultuda Rusya Federasyonu (RF), Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC), Hindistan, Japonya ve Asya Kaplanları’ndan birisi olan Güney Kore gibi ülkeler yeni dünya düzeninde rekabet içerisine girmiştir. Avrupa Birliği (AB)’ni her ne kadar yukarıda ifade etsek de, aslında dış politika gibi önemli bir aşamada tek sesli bir aktör olamamasından ötürü İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkeleri de bu yeni düzende değerlendirmek gerektiğini söyleyebiliriz. İngiltere her ne kadar yarı bağımlı bir ülke[8] olarak değerlendirilse de, Avrupa için önemli bir aktördür. Almanya ve Fransa’nın küresel finans krizinden sonra AB içerisindeki temel aktör rolleri ise pekişmiştir. Bu iki ülke, İngiltere’ye göre nispeten ABD’nin tek taraflı hamlelerine sıcak bakmamaktadırlar.[9]

Rusya ile birlikte Yeni Düzen

Her ne kadar Soğuk Savaş’ın bittiğini ifade etsek de, yaşanan bazı gelişmeler bir şekilde dikkat çekici olmuştur. Özellikle NATO ve AB’nin doğuya doğru genişlemesi, RF’nin dikkatinden kaçmayacak bir gelişme olmuştur. 2007 yılında 43. Münih Güvenlik Konferansı’nda Putin’in ABD ve AB’ye yönelik eleştirilerini dikkate almak gerekir. Buradaki eleştirinin temel noktası, RF’nin tek kutuplu dünyaya karşı olduğu ile ilgilidir.[10] RF’nin NATO ve AB’nin Balkanlar’daki ve Ortadoğu’daki hamlelerini kabul etmediği biliniyor. RF’nin, bir anlamda BM’nin daha aktif olması yönünde de bir iradesi vardır. Çünkü BM’deki kararlar Genel Konsey’e tabidir, ancak yine de ABD’nin Afganistan ve Irak’a yönelik “beklenen saldırıya karşı meşru bir müdafaa” (anticipatory self-defense) hakkını kullandığını ifade etmesi, BM’nin 51. maddesinde devletlere tanınan bu hakkın tartışmaya açık olması, RF’nin BM’ye olan inancını da azaltabileceğini söyleyebiliriz.[11]

NATO’nun Doğu’ya genişlemesi ve Rus çıkarlarına yönelik müdahaleleri dışında, Soğuk Savaş sonrası süreçteki işlevi de tartışmalı bir konu olmuştur. 1949 yılında komünizme ve SB’ye karşı 17 Mart 1948’de Brüksel Antlaşması öncülüğünde oluşturulan NATO’nun, SB sonrası yeni dünya düzeninde yerinin ne olacağı elbette önemli bir konudur. NATO, günümüzde üye ülkelere karşı olabilecek saldırılara karşı bir kalkan görevini sürdürmeye devam ederken, bünyesine yeni güvenlik konuları katarak, bir anlamda uluslararası arenada bir güncelleme (50. Yıl NATO Zirvesi) gerçekleştirmiştir (3, 20, 21 ve 24. maddeleri yeni tehditlerle ilgilidir).[12][13] Ancak yine de günümüzde NATO’nun 5. maddesinin varlığı üye ülkeler ve RF arasında nasıl bir gerilim yaratacağı düşündürücüdür.

Yeni Dünya Düzeninde Diğer Küresel Aktörler

Yeni dünya düzeni fırsatlar ve tehditler ile birlikte şekillenmektedir. Küreselleşme ile birlikte derinleşen yeni dünya düzeni, fırsatları ve riskleri içerisinde barındırmaktadır. Etnik ve bölgesel çatışmalar, aşırı milliyetçilik ve radikalleşme, göç, kitle imha silahlarının yayılması, uluslararası terörizm, uyuşturucu ticareti, silah ve insan kaçakçılığı, salgın hastalıklar gibi tehditler yeni dünya düzenini tehdit etmektedir[14]. Benzer bir tehdidin SB’nin dağılması ile birlikte sona ereceği düşünüldü[15]. SB’nin dağılması ile birlikte uluslararası sistem barış ve istikrar yönünde bir beklenti var olmuştur. Beklenen bu barış ve istikrar yerini istikrarsızlığa ve çatışma sürecine itmiştir. Diğer bir deyişle, George Herbert Walker Bush ve Margaret Hilda Thatcher tarafından 1990 öncesi dile getirilen slogan barış payının (peace dividend) gerçekleşmesi başka bir bahara kalmıştır.[16]

Çok kutuplu sistemin önemli aktörlerinden birisi olan Çin’in ekonomik olarak yükselişi ise devam ediyor. Bu, aynı zamanda ABD’nin ekonomik egemenliğini paylaşması anlamına da geliyor. Çin, bu yükselişle birlikte dış politikada çok farklı bir konuma yerleşti. Ekonomi gücünü kullanan Çin, birçok ülkeye hem havuç, hem de sopa göstermesini iyi bilmektedir. Filipinler ve Norveç gibi ülkelere yönelik sopa gösterirken, Venezuela ve Afrika ülkelerine yönelik finansal destekler sunmaktadır.[17] Çin’in kimi yazarlara göre nükleer askeri yapısı ve kalabalık nüfusu nedeniyle geleceğin kutbu ve yeni süpergücü olarak ifade edilmesi, yerinde bir yorum olmuştur. Çin’in, RF ile birlikte 2001 yılında oluşturduğu Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), ABD ve AB’nin yayılmacı politikalarına karşı bir hamle niteliğindedir.[18] Bu yeni dünya düzeninde, bu iki ülkenin Avrupa-Atlantik odağına karşı Asya-Pasifik’i canlı tutması da değerlendirilmesi gereken bir konudur. Yukarıda ifade ettiğimiz koalisyonlar dönemi, Çin ve RF örneğinde de ortaya koyulmuştur. Bu iki ülkenin ortak hareket etmesini gerektirecek tehdit elbette ABD’den gelmektedir. Orta Asya’da ABD’nin üsler kurması ve mevcut krizlere yönelik hamlelerde bulunması, bu iki aktörü daha da yakınlaştırmıştır. Çin’in RF ile ortaklık kurmasında, ayrıca, ABD’nin Japonya ve Güney Kore ile olan yakın ve stratejik ortaklıkları da etkili olmuştur. Rusya ile Japonya arasında Kuril Adaları sorunu, Spratley Adalar sorunu, Japonya ve Çin’in Güney Adaları ile ilgili sorunu, Kuzey ve Güney Kore arasındaki Sarı Deniz problemi, küresel aktörlerin hangi ülkeler ile koalisyon kurabileceğini göstermiştir.[19] Ancak şunu belirtebiliriz ki, bu sorunlar sadece iki aktörü yakınlaştırmıştır: Çin ve RF.

ABD’nin Çin ve RF’nin ortaklığına cevabı Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi aktörlerle olmuştur. Çin ve Hindistan arasındaki sınır anlaşmazlığı, Çin Denizi, Hint Okyanusu’ndaki ticaret yolu, Tibet Sorunu, Çin’in Pakistan’ı siyasi ve ekonomik olarak desteklemesi gibi konular ABD’nin Hindistan ile ikili ilişkilerde elini güçlendirmiştir.[20] Hindistan’ın ekonomik alanda büyük gelişmeler göstermesi, teknoloji ve bilişim alanında ilerlemeler kat etmesi bu ülkeyi ABD ile yarışabilir seviyeye getirmiştir.[21] Her ne kadar Hindistan, Çin ile sorunları nedeniyle ABD’ye yaklaşmasına karşın, kendi liderliğini sürdürmek istemektedir. Dönemin Hindistan Başbakanı’nın şu sözleri, günümüz Hindularını da temsil ettiğini söylemek sanırım iddialı bir sonuç olmaz: “Hindistan, mevcut konumu gereği dünyada ikinciliğe razı olamaz ve bu rolü oynayamaz. Ya hak ettiği gibi büyük bir ülke olacak ya da hiç olmayacak. Orta pozisyonlu ülke olma fikri Hindistan için asla kabul edilemez”.[22]

Avrupa Değerleri, Avrasya Değerlerine Karşı

Günümüzde Avrupa Değerleri (diğer anlamda Batı Değerleri) ve Avrasya Değerleri’nin birbirlerine rakip olduğunu, kimi bölgelerde bir çatışma konusu olabileceği görülmüştür.[23] Çatışma derken elbette Ukrayna’daki krizi kastetmekteyiz. Ukrayna halkı 2013 yılında Avrasya Değerleri yerine Avrupa Değerleri’ni tercih etmiş, ancak bu durum RF tarafından hoş karşılanmamıştır.[24] Avrupa Değerleri ya da ABD’nin de yaymak istediği değerler; barış, demokrasi, serbest piyasa, özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi konuları içerir. Avrasya değerleri ise, ekonomik ve güvenlik alanında bir dayanışmanın simgesidir. Avrupa Değerleri ile Avrasya Değerleri’ni tercih eden ülkeler arasında günümüzde bir rekabet ve çatışma konuları vardır. Her ne kadar küreselleşmenin yarattığı fırsatlar ülkeleri birbirine yaklaştırsa da, mevcut değerler karşı bir tepkiye yol açabilmektedir. Bu iki değerlere ek olarak, Ortadoğu’daki iki ülkede de yeni değerler benimsemiştir. Suudi Arabistan ve İran’ın Sünni ve Şia (Şii) olarak bölgelerini kuşatma altına aldıkları biliniyor. Yalnız bu durumun bölge ile sınırlı kalmadığı ve Balkanlar ve Orta Asya’da da rekabet içerisinde oldukları görülmüştür. Balkanları belirtmemizin nedeni, Avrupa’ya açılan kapının bu bölgede geçmesi ile ilgilidir.[25] Özellikle Bosna’ya yönelik iki ülkenin yardımları unutulmamalıdır.[26] Günümüzde iki ülke çevre ülkeleri ve dünyayı tehlikeye sürüklemektedir. Bu durumdan ötürü, özellikle Avrupa’da yaşayan Müslüman kişiler İslamofobi ile karşı karşıya kalmıştır.

Değerlendirme

Yeni dünya düzeni ya da düzensizliği[27], SB sonrasını tanımlamak üzere özenle seçildi. Bu düzenle birlikte mutlak tehdit sona erdi ve Amerikan değerleri, yeni bir yüzyılı doğru yayılmayı umut ediyordu. Ancak bu durum hiç kolay bir sonuçla gün yüzüne gelebilecek gibi görünmüyor. Tek kutuplu sistemin sona ermesiyle çok kutuplu bir sisteme evrilen yeni dünya düzeni, ABD’nin kararlarından ziyade yeni küresel aktörlerin de neler yapmak istediklerini önemser bir hale gelmek zorundadır.

Yeni dünya düzeninin en olumlu yanı savaşların nispeten sona ermesidir. Her ne kadar iddialı bir cümle olarak görülse de günümüzde uluslararası nitelikli bir savaş yoktur.[28] Ülkeler günümüzde birbirleriyle savaşmayı bir kenara bırakmıştır. Bu bırakmanın dört temel neden ile belirtebiliriz. Birincisi demokratikleşmedir. SB sonrası birçok otokrat ülke demokrasiye yönelmiştir. Bu esasında yeni dünya düzeni öncesi amaçlardan da birisiydi. İkincisi, küreselleşmedir. Küreselleşme ile birlikte ekonominin gelişmesi ve genişlemesi, David Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlük teorisinde olduğu gibi ülkeleri akıllı seçimler yapmaya yöneltti. Bu anlamda en ucuz ürünü üreten ülkenin diğer ülke tarafından önemli bir ticari ortağı olması kaçınılmaz oldu. Bu durumla birlikte ülkeler birbirlerine karşılıklı bağımlı oldu. Üçüncüsü, savaşın genel manada bir önceki yüzyılla ilişkilendirildiğini ve orada kaldığını söylemek mümkündür. Savaşların yıkıcı özelliklerinin artması, ülkelerin savaştan kaçınmasını sağladı. Aynı zamanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurumsallaşması, ülkelerin savaşlardan ziyade diplomasiye önem vermeleri daha pragmatik bir seçim oldu. Dördüncü ve son neden olarak sınırların belirgin olması ve ülkelerin bu sınırlara saygı göstermesidir.

Son olarak, günümüzde var olan koalisyon döneminin çok kutuplu olması, ülkelerin karşı karşıya gelmesinin önüne geçebilir. Soğuk Savaş döneminde, Varşova Paktı ve NATO arasındaki kıyasıya rekabet nispeten Bağlantısızlar Hareketi ile dengelendi.[29] Yeni düzenin iki kutuplu ya da tek kutuplu olmamasının tüm dünya için önemli bir gelişme olduğunu düşünüyoruz. Ancak yine de, bu çok kutuplu dünyanın yeni bir kaosa götürmeyeceğini söylemek oldukça zordur.

Şahin KESKİN

 

KAYNAKÇA

[1] Henry Kissinger, Diplomasi, (çev. İbrahim H. Kurt), Kültür Yayınları, 2000, s. 899.

[2] Şenol Kantarcı, “Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistem: Yeni Sürecin Adı ‘Koalisyonlar Dönemi mi?’”, Güvenlik Stratejileri, Yıl: 8, Sayı: 16, 2012, s. 77.

[3] Kantarcı, s. 52.

[4] Kamer Kasım, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya, Usak Yayınları, Ankara, 2009, s. 153.

[5] Kantarcı, s. 70.

[6] Kantarcı, s. 73.

[7] A.g.e.

[8] Tarıq Ali, “The New World Disorder”, http://www.counterpunch.org/2015/04/17/the-new-world-disorder/, Erişim Tarihi: 01.12.2016.

[9] Nina Werkhäuser, “Almanya’nın Irak Politikası”, http://www.dw.com/tr/almanyan%C4%B1n-irak-politikas%C4%B1/a-2526875, Erişim Tarihi: 01.12.2016.

[10] Kantarcı, s. 71.

[11] Akademik Bakış, Soğuk Savaş Sonrasında “Yeni Dünya Düzeni, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, Ağustos, 2009, s. 12.

[12] Murat Gül, “Kuruluşundan 21. Yüzyıla: 1990’larda NATO’da Devamlılık ve Dönüşüm”, Akademik İncelemeler Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 1, 2015, s. 261.

[13] A.g.e.

[14] Gül, s. 262.

[15] Gül, s. 249.

[16] David Francis, “Budget Alert: ‘Peace Dividend’ Has Already Been Spen”, The Fiscal Times, http://www.thefiscaltimes.com/Articles/2013/02/27/Budget-Alert-Peace-Dividend-Has-Already-Been-Spent, Erişim Tarihi: 01.12.2016.

[17] Aydın Şahinalp, “Çin ekonomik savaşta ABD’yi eziyor”, Dünya, http://www.dunya.com/ekonomi/cin-ekonomik-savasta-abdyi-eziyor-haberi-321843, Erişim Tarihi: 01.12.2016.

[18] Şenol Kantarcı, “Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistem: Yeni Sürecin Adı ‘Koalisyonlar Dönemi mi?’”, Güvenlik Stratejileri, Yıl: 8, Sayı: 16, 2012, s. 71.

[19] Erkin Ekrem, “Japonya-Rusya Kuril Adaları Sorunu ve Çin”, SDE, http://www.sde.org.tr/tr/newsdetail/japonya-rusya-kuriladalari-sorunu-ve-cin/2465, Erişim Tarihi: 01.12.2016.

[20] Erkin Ekrem, “Yükselen Çin’e Karşı ABD’nin Hindistan Kozu”, SDE, http://www.sde.org.tr/tr/newsdetail/yukselen-cine-karsi-abdnin-hindistan-kozu/4265, Erişim Tarihi: 01.12.2016.

[21] İbrahim İnanç Çakıroğlu, “Yükselen Güç Hindistan’ın Dış Politikası”, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/asya-pasifik-arastirmalari-merkezi/2014/01/06/7364/yukselen-guc-hindistanin-dis-politikasi, Erişim Tarihi: 01.12.2016.

[22] Erkin Ekrem, “Yükselen Çin’e Karşı ABD’nin Hindistan Kozu”, SDE, http://www.sde.org.tr/tr/newsdetail/yukselen-cine-karsi-abdnin-hindistan-kozu/4265, Erişim Tarihi: 01.12.2016.

[23] F. Stephen Larrabee, Peter A. Wilson, John Gordon IV, The Ukrainian Crisis and European Security, RAND Corporation, ABD, 2015, s. 17.

[24] Serhiy Kvit, “The Ideologry of the Euromaidan”, SHCS Journal, Volume 1 No. 1, 2014, p. 33.

[25] Christopher Deliso, The Coming Balkan Caliphate: The Threat of Radical Islam to Europe and the West, Praeger Security International, ABD, 2007, s. Viii.

[26] A.g.e, s. 7.

[27] Murat Gül, “Kuruluşundan 21. Yüzyıla: 1990’larda NATO’da Devamlılık ve Dönüşüm”, Akademik İncelemeler Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 1, 2015, s. 250.

[28] Rusya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden çekiliyor” başlıklı haber çok ilgi çekicidir. ICC’nin aldığı Ukrayna’daki krizin, uluslararası bir nitelikte askeri kriz olarak değerlendirmesi sonrası, Rusya, bu mahkemeden çekilme kararı almıştır. Bu anlamda belki en ciddi ülkeler arası savaş bu bölgede tartışılabilir. Bkz. http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-37999518.

[29] Bilgehan Emeklier, “Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistemin Analizi”, BİLGESAMhttp://www.bilgesam.org/incele/1901/-soguk-savas-sonrasi-uluslararasi-sistemin-analizi/#.WD9GuOaLQ2w, Erişim Tarihi: 01.12.2016.

Leave A Response »