HERŞEYİN BABASI VE KRALI OLAN SAVAŞ

upa-admin 20 Mart 2017 211 Okunma 0
HERŞEYİN BABASI VE KRALI OLAN SAVAŞ

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir dünya savaşına imkan vermemek adına yoğunlaşan uluslararası işbirliği çabaları, ülkelerin yeni uluslar olarak yükselmeleri ve demokratik yönetim tarzları ile kendi içerilerinde birliği sağlama yoluyla mutlak barışı amaçlamıştır. Zira bu ülkelerin çatışmadan daha çok işbirliğine ihtiyacı vardı. Soğuk Savaş döneminde iki ayrı şemsiye altında düşük yoğunluklu mücadele içinde olan devletler, caydırıcılık ve güç dengesi prensiplerine göre hareket ediyordu. Bu bağlamda Türkiye’nin konumu, her iki blok açısından da kritik öneme sahipti. Soğuk Savaş’ın bitişi ile “tarihin sonu”nun gelip gelmediğini tartışan karar alıcılar, “yeni dünya düzeni”nin yeni aktörler ile dizayn edileceğinin farkına vardılar. Nitekim Türkiye, bu noktada çevresindeki coğrafyada hem etki edebileceği, hem de etkilenebileceği statüsünü muhafaza etmiştir.

Küresel iktidarın değişen dağılımı, çağımızın uluslararası ilişkilerindeki belirsizliği yoğunlaştırıyor.

Uluslararası politika ile uluslararası ekonomi kavramlarının küreselleşme karşısında birbiri ile çeliştiği bazı noktalar görülüyor. Küresel ekonomi mal ve sermaye akışında önünde hiçbir engel tanımaz ve ulusal sınırları görmezden gelirken, uluslararası politika ülkelerin ulusal hedeflerini uzlaştırmayı amaçlar ve ülkelerin sınırlarının önemini vurgular. Bu nedenle, büyük ölçekli devletler aralarında işbirliğine gitmeleri için etkili bir mekanizmanın arayışı içindeler. Hantallaşan Soğuk Savaş kurumlarının, özellikle Asya-Pasifik ülkelerinin ihtiyaçlarını karşılamada ve çatışma konularını minimize etmede yetersiz kaldığı görülüyor. Küresel iktidarın değişen dağılımı, çağımızın uluslararası ilişkilerindeki belirsizliği yoğunlaştırıyor.

Kutupsuz bir dünyada her aktör kendi çapında bir güç.

Artık en güçlü devlet bile dünyanın efendisi olacak kadar güçlü değil. Kendisini öyle hissettiği dönemlerde bile, ABD, Vietnam ve Afganistan savaşları sonucunda bunu ziyadesiyle anlamıştı. Vietnam Savaşı’nda 58 bin askerini kaybeden Amerika, Vietnam’ı terk ederken yerine oturttuğu Güney Vietnamlı yöneticiler kısa zamanda öldürülmüş, teslim olmuş ve ülke tamamen komünist Vietnamlıların eline geçmişti. Neticede komünist Vietnam ile ABD daha sonra ilişki kurdu. Keza Afganistan Savaşı’nda da ABD’nin Taliban’ı Sovyetler Birliği’ne karşı desteklemesi Sovyetlerin Afganistan’ı terk etmesinde başarılı olmuştu; fakat Taliban’ın içinden türeyen EL-Kaide, ABD tarihinin en büyük terör saldırısını topraklarında gerçekleştirmişti. Tarihten bu tip birçok örnek verilebilir. Yeni düzen, artık kutupsuz, büyük-küçük her aktörün sistemin bir parçası olduğu yapıya dönüşmüştür.

Türkiye batıya ve doğuya karşı sorumlu bir işbirliği yeteneğine sahip.

Türkiye’nin dış politika stratejileri ve yönü bu bağlamda büyük önem taşıyor. Jeopolitik konumu deniz ötesi sınırları ile beraber Asya, Avrupa ve Afrika’ya dayanan bir ülke olarak Türkiye, bilhassa bölgesel manada dinamik bir dış politikaya sahip olmalıdır.  Türkiye, AB nezdinde önemli sorunlar yaşıyor olsa da, doğusu ve batısıyla Avrupa’yı birleştirici ve artık ekonomisiyle ve demografik özellikleriyle Doğu’ya karşı sorumlu bir işbirliği yeteneğine sahiptir. Türkiye’nin bunun gerçekleştirmesi durumunda özellikle Avrupa’da cereyan eden Orta Çağ zihniyeti akımlarının durdurulması teşvik edilebilir.

Atlantik merkezli ekonomik ilişkilerin yeni Avrasya alıyor.

Küresel güç ve ekonomik dinamizm, giderek Atlantik’ten Pasifik’e doğru kayıyor. Tıpkı 18. yüzyılda olduğu gibi, Asya yeniden dünyadaki toplam gayri safi milli hasılanın baskın üreticisi olma yolunda ilerliyor. Asya’nın yeninden yükselişi ve küresel iktidarın dağılmasında Türkiye’nin katkısı ve vizyonu büyük önem taşıyor. Dünya nüfusunun % 75’i, küresel milli gelirin % 60’ı ve dünya enerji rezervlerinin yaklaşık %75’ine sahip olan Avrasya, dünya ekonomisinin merkezi konumunda. Dolayısıyla, Atlantik merkezli ekonomik ilişkilerin yerini yeni ticaret ağı üyeleri olan Çin, Hindistan, Rusya, yani Avrasya almıştır. Bu bağlamda “Yeni İpek Yolu Projesi” ise ticaret yolu olarak 65 ülkeyi birbirine bağlayan ve yaklaşık 200 milyar dolar ekonomik potansiyeli olan bir projedir. Türkiye ise, bu yeni sıcak ve güçlü hattan ortasında yer alarak, Türk ekonomisinin rekabet gücünü arttırarak önümüzdeki yıllara taşıyacaktır.

“Savaşsız barış” mümkün mü?

Bugün “savaşsız barış”ın nasıl gerçekleştirilebileceğinin çareleri aranmalı. Dünyadaki her bölge, artık kendi kuralları ve kanunları olan birer site haline gelmiş vaziyette. Yani dünya, artık bölgeler üzerine inşa ediliyor. Dolayısıyla, bölgeselcilik, bölgesel güvenlik örgütleri ile küresel güvenliğe katkı sağlayabilir. Buna bağlı olarak, bölgesel ekonomik organizasyonlar ile de birbirine karşılıklı bağımlı hale gelen ülkeler arasında savaş olasılığı da en aza indirilmiş olur.

Her şeyin babası ve kralı olan savaşı önlemek için, güç dengesi kavramını yeniden tanımlamalı ve işbirliği alanlarını çeşitlendirmenin yolları aranmalı. Ancak bu şekilde, savaş köpekleri tasmaya vurulabilir.

Furkan KAYA

Leave A Response »