BATI SİYASETİ: LİBERALİZMLE POPÜLİZM ARASINDA

upa-admin 13 Mayıs 2017 894 Okunma 0
BATI SİYASETİ: LİBERALİZMLE POPÜLİZM ARASINDA

Dünyanın farklı bölgelerindeki jeopolitik çatışmalar giderek daha keskin bir seviyeye yükseliyor. Sivil insanların hayatlarını kaybetmesi halleri hızla artıyor. Büyük devletler, adeta sırayla birbirlerini itham ederek, masum insanların başına bombalar yağdırıyorlar. Sanki insanlığı yok etmek için bir yarışma başladı. Bir takım analist ve uzmanlar, bu gibi gelişmelerin arkasında hangi jeopolitik konuların durduğu üzerinde kafa yoruyorlar. Ünlü Amerikalı analist, Harvard Üniversitesi Profesörü Joseph Nye da, yayınladığı bir makalesinde soruna jeosiyasetin genel ilkeleri ve evrimi açısından göz atmıştır. Uzman, yaptığı analizde, 19. yüzyıldan bu yana jeopolitik ortamda gözlenen değişikliklerin şu anda dünyayı riskli bir duruma getirdiği sonucuna varıyor. Somut olarak, Nye, Batı’nın liberalizm ile popülizm arasında kaldığını vurguluyor. Analist, böyle bir durumun insanlığı yeterince tehlikeli bir duruma getirebileceğini vurguluyor.

Artan Güç: Temeldeki Yanlış Prensipler

Analistler, modern Amerika ve Avrupa ülkelerinin yürüttüğü siyasi hattın genel karakteri hakkında son zamanlarda daha çok yazmaya başladılar. Onların arasında, ünlü Amerikalı uzman Joseph Nye (Jr) hep orijinal fikirleri ile göze çarpmaktadır. Bilimde büyük yankı yaratmış “yumuşak güç” ve “akıllı güç” kavramlarının yazarı, dünya düzeni hakkında düşündürücü tezler yazmıştır. Bu tezleri, Nye, Foreign Affairs dergisinde yayınlanan geniş makalesinde belirtmiş (bkz.: Joseph S. Nye Jr. Will the Liberal Order Survive? / “Foreign Affairs“, January / February 2017, Volume 96, Number 1, ss. 10-16).

Yazar, ABD’nin dış politikasının evrim aşamalarını analiz ederken vurguluyor ki, Amerika 19. yüzyılda dünyanın jeopolitik dengesinde küçük bir rol oynuyordu. Onun askeri donanması hatta Şili’den de azdı. 20. yüzyılın 20’li-30’lu yıllarında ise durum kökünden değişmeye başladı. ABD politikacıları, diğer büyük güçlerin siyaset adamları gibi ulusal çıkarları üstü kapalı uygulamaya başladılar. Onların hepsi için “dünya politikası ve ekonomi avantajlı durum ve üstünlük uğruna çarpışan devletler arasında keskin rekabet alanı olarak kalıyordu” (bkz.: önceki kaynağa).

Dolayısıyla “Büyük Buhran” (1929-1939 yılları) sırasında Batı’nın büyük devletlerinin her biri “komşuyu daha fakir et” sloganına uydu, böylece krizi daha da derinleştirdi. Dahası, Nye`a göre, bu husustan sonra başladı. Yazar belirtiyor ki, birkaç yıl sonra dünyaya tehlike yaratan saldırgan diktatörlükler meydana geldiğinde, Amerika ve Avrupa siyasetçileri benzer şekilde davrandılar. Yani “onlar büyüyen tehlikeyi görmezden geldiler, sorumluluğu başkalarının üzerine attılar, yahut sakinleştirme yoluyla sorunu ertelediler” (bkz.: önceki kaynağa).

Modern jeosiyasetin gerçekleri bağlamında bu tezler çok ilginç bir izlenim oluşturuyor. Aslında Nye gösteriyor ki, şimdi gözlenen çifte standartlar ve ayrımcı tutum, aslında Batı politikasının özünde mevcuttur. Batı’nın emperyalist iddialı devletlerinin her biri, önceden adalet veya objektiflik adına değil, kendi çıkarlarının teminine yönelik siyasetler yürütmüşler. Bu yüzden saldırgan diktatörlükler oluşmuş ve İkinci Dünya Savaşı patlak vermiştir. Ancak durum yine değişmedi – Batı’da sorumluluğu başkalarının üzerine atmak, onları asılsız itham etmek ve çatışmaları çözme yerine çeşitli bahanelerle erteleme geleneği devam etti.

Biz, bunların görsel tezahürünü zaten Ermenistan-Azerbaycan, Dağlık Karabağ sorununa olan ilgili olarak birkaç yıldır görüyoruz. Ancak bu durumun sebebinin büyük devletlerin yürüttükleri siyasetin bağlamında olması olgusunu kabul etmek istemiyorlar. Onlar alışıldığı gibi sorumluluğu Azerbaycan’ın üzerine atmaya çalışıyor, çeşitli uydurma savlarla işgale hak kazandırmaya çalışırlar. Aynı tutum Ortadoğu’da cereyan eden jeopolitik gelişmelerde de gözleniyor. Fakat Nye`ın da vurguladığı gibi, tüm bunların sonucu dünyanın tehlike ile yüz yüze kalmasıdır. Yeni dünya düzeninin oluşumu da bu nedenle belirsiz hususlarla doludur.

Bunun yerine, yazarın da vurguladığı gibi, Amerika dünyanın en güçlü devletine dönüştükten sonra parayı nereye harcadığını bilseydi veya dünyanın refahına dikkat ayırsaydı, uluslararası güvenliğin kaydına kalsaydı, tamamen farklı manzara olurdu. Dünyayı facialar, krizler, soykırımlar sarmazdı (bkz.: önceki kaynağa).

Yeni Dünya Düzeni: Riskli Duruma Doğru

Bunlara rağmen, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’nın siyasi çevreleri daha iyi bir dünya yaratmak yönünde çalışmaya başladılar. Bu değişikliği, Amerikalı analist ve Profesör şöyle ifade ediyor: “Onlar artık ekonomik ve güvenlik meselelerini yalnızca iç işleri olarak kabul etmiyor, belli kurallar temelinde uluslararası ilişkiler sistemi kurmaya, işbirliğine can atıyorlardı…” (bkz.: önceki kaynağa). Burada temel amaç, genel barış ve gelişmenin sağlanmasıydı.

Böylece, 1945 yılından sonra liberal dünya düzeni şekillenmeye başladı ki, ABD, burada çok önemli bir yer tuttu. Bu, Amerika’nın birçok ihtiyacı olan ülkelere destek vermesi için daha geniş olanaklar yarattı. Aynı zamanda, Washington, bu fırsatı değerlendirerek, çeşitli bölgelere askeri üslerini yerleştirdi. Bunu “güvenliğin temini” adıyla hayata geçirdi. Sonuçta, iki liberal dünya düzeni çerçevesinde iki eğilim için ortam oluşmuş oldu.

Onlardan biri şudur ki, dünya çapında birçok devletlerin uymak zorunda olduğu uluslararası ilişkiler sistemi oluştu. Sonuçta, BM gibi etkili ve evrensel fonksiyonlu bir uluslararası örgüt şekillendi. Dolayısıyla, çeşitli jeopolitik süreçleri kontrol etmek imkanı oluştu ve ülkeler arasında ilişkilerin geliştirilmesi için büyük şans elde edildi.

İkinci eğilim ise, ABD’nin destek vermek gölgesinde çeşitli bölgelere siyasi, ideolojik, kültürel, askeri nüfuz etmek için ek imkanların oluşması ile ilgilidir. Bunun önün, SSCB’nin varlığı süresince almak mümkün olurdu. Sovyetler dağıldıktan sonra ise, Amerika daha çok öforiye kapıldı. Böylece dünyanın liberal düzeninin kendisi tehlike altına düştü.

Meselenin bu tarafına daha çok dikkat eden Joseph Nye, iki amili kullanmaktadır. Bunlardan birincisi, resmi iktidarın giderek hükümlülük kapsamı kaybetmesinden oluşur. Yani Batı başta olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde “güç ve iktidar yaygınlığı” (Nye) kendini göstermeye başladı. Sosyal ağ, sosyal kurumlar, sivil toplum örgütleri gibi faktörler toplumun sivil kesiminin devletin yönetimine katılımını yeni bir seviyeye yükseltti. Bu da, uluslararası çapta süreçlerin denetim altında tutulmasına ciddi engeller oluşturmaya başladı. Dünya düzeninde belirsizlikler arttı.

İkinci faktör, özellikle Avrupa’da popülizmin kapsam alması ile ilgilidir. Popülizm, aslında, liberalizme karşı olarak meydana çıkıyor. Avrupalılar, İslamofobinin, milli dışlanmanın, radikalizmin, aşırı solculuk ve sağcılığın etkisi altına giderek daha çok düşüyorlar. Bu eğilimin güçlenmesi, günümüzde Batı’yı gerçek anlamda liberalizm ile popülizm arasında tereddüt etmeye itti. Bazı Avrupa ülkelerinde yapılan seçimler gösteriyor ki, bu eğilim yeterli güç topluyor ve yakın gelecekte dünya çapında süreçlere daha büyük bir etkisi olabilir.

Vurgulanan eğilimlere, dünya düzenine getirebilecekleri değişiklikler açısından bakıldığında, küresel düzeyde oldukça riskli bir durumun oluştuğu kanaatine varabiliriz. Joseph Nye, bununla ilgili şöyle yazıyor: “Amerikalılar ve başka halklar farkına varamıyorlar ki, güvenlik ve refah liberal düzeni yok olana kadar sağlar, sonra çok geç olabilir” (bkz.: önceki kaynağa).

Böyle bir tehlikenin meydana gelmesi doğaldır. Çünkü Batı öncü güç olarak uluslararası düzeyde etkinliğini Joseph Nye’ın da kaydettiği yanlış stratejik amaçlar üzerinde kurmuş ve uzun yıllardır bu hattan el çekmiyor. Bu nedenle, genel olarak dünya sistemi zorluklarla karşı karşıya. Şu anda kendi çıkarları uğruna ölüm-kalım savaşı veren güçlü devletler, aslında, liberal dünya düzenini tehlikeye attıklarının farkında değiller. Suriye’de insanlar hayatlarını kaybediyor, kendi evlerinden kovuluyorlar. Dünya büyük bir demografik kaos eşiğindedir. Ancak şimdilik bu olayları durduran yoktur. Liberal dünya düzeni bu çalkantıya karşı koyabilecek mi? Joseph Nye`ın vurguladığı gibi, sonra çok geç olmasın…

Newtimes.az

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.