DİPLOMAT ŞEYH’İN ZAFERİ: İRAN SEÇİMLERİ ÜZERİNE

upa-admin 22 Mayıs 2017 1.118 Okunma 0
DİPLOMAT ŞEYH’İN ZAFERİ: İRAN SEÇİMLERİ ÜZERİNE

İran gibi binlerce yıllık tarih ve kültür birikimine sahip olan ülkelerde yaşanan değişim ve gelişmeler, şüphesiz diğer ülkelere göre daha dikkat çekici görünmektedir. Kadim inançlar ve geleneklerin toprakları olan İran, ilkçağdan bu yana dünya tarihinde pek çok önemli olayın baş aktörü olagelmiştir. Doğudan batıya binlerce yıl önce beri yürüyen Pers orduları, halen sinema ve edebiyat alanına senaryo olmakta ve tarihi malzeme olarak kullanılmaktadır. İran, 1979 İslam Devrimi sonrasında da bu önemini kaybetmeden dünya siyasetinde var olmaya devam etmiş ve başta Şii inancına getirdiği yeni yorum ve anlayışla, hem dini, hem de siyasi açıdan bölgede aktif bir rol model olmaya devam etmiştir.

İran, İslam Cumhuriyeti olması sonrasında oluşan yeni dönemde, başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere, Körfez’deki komşuları ile olan ve aralarında başta mezhep bağı olmak üzere sosyal ve siyasi pek çok sorunu barındıran zor bir süreç yaşanmıştır. Öyle ki, 1981 yılında komşusu Irak ile yaşadığı savaşta çok ciddi insan gücü ve maddi kayba uğrayan İran, savaşın sona ermesini müteakiben yeni sistemin inşası ve rejimin güçlenmesine zaman ayırmıştır. Bu süreçte, devrimin simgesi Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin vefatı ile zor günler geçirse de, yeni rejim, halk nezdinde gördüğü karşılık nedeniyle tutunmayı başarmış ve kurumsallaşmıştır.

Yaşan bu süreçte anayasası gereği dört yılda bir Cumhurbaşkanlığı seçimini tekrarlayan İran halkı, 12. dönem Cumhurbaşkanlığı seçimi için 19 Mayıs 2017 tarihinde sandık başına gitti ve mevcut Cumhurbaşkanı Doktor Hasan Ruhani, açık ara farkla seçimlerin galibi oldu. İran seçimlerini değerlendirirken, son 20 yılda özellikle Huccetül İslam Seyyid Muhammet Hatemi dönemi ile birlikte İran siyasetinde sürekli dillendirilen reformcu/muhafazakar söylemi, bu seçimlere de damgasını vurmuş ve reformcuların adayı Ruhani’ye karşı, muhafazakarların adayı Seyyid İbrahim Reisi olmuştur.

İran siyaseti ve bu siyasette söz sahibi olan organlar incelendiğinde, halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı’nın yetkileri ve karar alma ve uygulamada belli noktalarda Dini Lider’e bağlı olduğu doğrudur. Ancak bu durumun Cumhurbaşkanı’nı tamamen yetkisiz kıldığı ya da politika üretmede tamamen sınırlandırdığı tezi de doğruluk payı taşımamaktadır. Nitekim, bir önceki Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile Hasan Ruhani’nin başta dış politika anlayışı olmak üzere pek çok konuda farklı düşündükleri ve uygulamada farklı hareket ettikleri ortadayken, ikisinin de Cumhurbaşkanlığı döneminde Dini Lider’in (Ali Hamaney) aynı oluşu dikkate değerdir.

Seçim sonuçlarından devam edecek olursak; Hasan Ruhani’nin dini eğitim almış ve başında beyaz sarık bulunduran bir Şeyh olması ile dini kesimlerde, Avrupa eğitimi almış doktora derecesine sahip oluşu ve diplomasiyi ustalıkla ve kararlılıkla kullanması ile de reformcu kesimlerde ciddi bir karşılığı bulunmaktadır. Bu sebeple, halk tarafından bu kökenlerinden dolayı yakıştırılan “Diplomat Şeyh” tanımı, bu seçimlerin de belirleyicisi olmuştur. İran’da Cumhurbaşkanı adayı olmada önemli bir unsur olan “devrime bağlı olma” ilkesine uygun bir karakter olan Ruhani, devrim öncesi Ayetullah Humeyni’ye en yakın isimlerden biri olmakla birlikte, İran-Irak Savaşı’nda da aktif bir siyasi rol oynamıştır. Bu noktalardan baktığımızda, Ruhani’nin birinci dönem Cumhurbaşkanlığı ile başta nükleer müzakereler olmak üzere ambargonun kaldırılması, petrol ve turizm gelirlerinde yaşanan artışla birlikte İran’ın dünyaya kademeli olarak açılmasının sağlanması önemli artılar olarak kendi hanesine yazılmıştır. İran siyasetinin iç dinamikleri ile de uğraşmaktan çekinmeyen Doktor Ruhani, özellikle Devrim Muhafızları’nın iç siyasette var olan etkilerini kısıtlama yönünde açıkça politika üretemese de, bunu zaman zaman dile getirerek bu konudaki tavrını ortaya koymaktadır.

Tüm bu artıları hanesine yazdıran Ruhani, başta insan haklarında yaşanan ihlallerin düzeltilmesi, serbest internet dolaşımı, serbest seyahat ve başta Suriye’de yaşanan gelişmeler olmak üzere Doğu ve Ortadoğu ülkeleri ile diplomatik ilişkilerde ise istenilen başarıyı gösterememiştir. İkinci dönemi ile birlikte başta Suriye meselesi olmak üzere, Körfez Arap komşuları ile yaşanan sıkıntılarda (ki yeni ABD Başkanı Trump’un ilk yurtdışı gezisini Suudi Arabistan’a yapmış olması da bu noktada dikkate değerdir) göstereceği yeni dış politika vizyonu ve nükleer müzakerelerin sonucu olarak gelişen bahar havasını devam ettirmesi beklenmektedir. Suriye politikasında kendisi dışında İran’ın diğer hakim rejim güçlerinin (Devrim Muhafızları ve dini otorite) daha aktif bir politika üretmesi ile şekillenen Suriye politikasında her ne kadar Cumhurbaşkanı Ruhani de farklı düşünmese de, sorunun çözümü konusunda daha aktif ve akılcı bir yol izleyeceği düşünülmektedir. İran halkının bu tercihi ile görülmektedir ki, İran, dışa kapalı, sadece kendi iç dinamikleri ve ekonomisi ile yürüyen ve izole bir yapıdan artık iyice sıkılmış ve tıpkı kadim tarihinde olduğu gibi dünya liginde yer almak ve söz sahibi olmak istediğini göstermiştir.

Pers Körfezi’ne (bu ifade şahsi tercihimdir) kıyısı bulunan Arap ülkeleri ile yaşanan sorunların hemen hepsinde taraf olan İran’ın bu sorunların çözümünde nasıl bir yol izleyeceği ise, yeni dönemin en merak edilen hususlarındandır. Nitekim son yıllarda özellikle Suudi Arabistan’ın kendi vatandaşı olan ve kendi topraklarında yaşayan Şii nüfusa ve din adamlarına yönelik baskıları ve Hac vazifesi esnasında ölen yüzlerce İranlı hacının bir güvenlik zaafiyeti sonucu ölmüş olması sebebiyle, bu ülke ile ciddi krizler yaşanmıştır ve bu krizler halen devam etmektedir. Suudi Arabistan’ın Ortadoğu politikaları bir başka yazının başlığı olabilecek önemde olduğundan dolayı, bu yazıda çokça üzerinde durmamakla birlikte, denilebilir ki, İran’ın geleceği ve bölgede etkisi bu ülke ile olan yakınlığı/uzaklığı ile de doğrudan bağlantılıdır.

Seçim sonuçlarını etkileyen bir diğer önemli husus da, 2009 seçimlerine karışan şaibe ve sonrasında yaşanan olaylardır. Öyle ki, İran halkı Ahmedinejad’ın ikinci dönem seçildiği seçimlerde açıkça şaibe olduğu gerekçesiyle sokaklara dökülmüş ve sonrasında yaşanan olaylarda onlarca can kaybı yaşanmış ve gözaltı ve tutuklanmalara sebep olmuştur. İran halkı, bu yaşanan sıkıntılı sürecin bir daha yaşanmaması ve akabinde gelişen insan hakları ihlallerinin de kurumsallaşmaması için sandığa gidiş oranında son yılların rekorunu kırmış ve % 70 düzeyinde bir katılım sağlanmıştır. Sadece İslam Cumhuriyeti topraklarında değil, diğer ülkelerde bulunan İran vatandaşları da yoğun bir katılımla oy kullanmıştır.

İslam Devrimi ile yeni bir siyasi kimliğe bürünen İran’ın, lakabı Diplomat Şeyh olan ve İslam Devrimi’ne giden süreçte Ayetullah Humeyni’ye en yakın isimlerden olan Doktor Hasan Ruhani’yi bir kez daha Cumhurbaşkanı seçmesiyle ne istediği açıkça anlaşılmaktadır. İran halkı, bir kez daha bölge ve dünya siyasetinde söz sahibi olmak istediğini, içine kapalı kalmak istemediğini ve özgürlükler alanında reformların devam etmesini talep ettiğini açıkça ortaya koymuştur.

Doktor Ruhani’nin seçilmesi ile kazanan sadece İran halkı değil, başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünya siyaseti olacaktır. Özellikle Trump dönemi ABD-Ortadoğu ilişkilerinin şekillendiği günlere denk gelen bu seçim zaferi şüphesiz önemle üzerinde durulması gereken bir konudur.

Ali İzzet KEÇECİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.