TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNDE ÇIKIŞ YOLU

upa-admin 27 Mayıs 2017 760 Okunma 0
TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNDE ÇIKIŞ YOLU

Siyasi tarihte müstesna bir yere sahip olan Türkiye-ABD ilişkileri, son dönemde belki de tarihindeki en kritik süreçlerden birini yaşıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş döneminde, Türkiye’nin ABD nezdinde önemi, daha çok Sovyet yayılmacılığının Orta Doğu topraklarına ilerlemesini engellemek ve Avrupa’yı komünizmden korumak için ABD’nin Rusya’yı çevrelemesi siyaseti üzerine kuruluydu. Soğuk Savaş’ın sonuna kadar dönem dönem Türk-Amerikan ilişkilerinde tansiyon yükselse de, jeopolitik konumunun bölgesel ve küresel güvenlik üzerindeki etkisi nedeniyle, Türkiye’nin stratejik önemi hiçbir zaman göz ardı edilememiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Avrasyacılık düşüncesinin gelişmeye başlaması, Atlantikçilerin kaygısını Orta Doğu, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Orta Asya coğrafyaları üzerinde yoğunlaştırmıştır. Dolayısıyla, tüm bu bölgeler arasında geçiş yolu üzerinde olan Türkiye, bugün ve gelecekte de büyük güçlerin dış politikalarında vazgeçilmez yere sahip olmaya devam edecektir.

İmparatorluk çağı kapanmıştır.

ABD’nin küresel politikalarının dünyanın geri kalan bölümü üzerindeki etkisi ne kadar büyük olursa olsun, bu politikalar, özünde ülkenin dışını değil içini hedef almaktadır. Bu bağlamda, Amerika’nın küresel politikasının amacı bi imparatorluk ya da etkili bir hegemonya oluşturmak veya küresel çaplı bir fetih harekatı da değildir. Bir kıta devleti olarak ABD’nin nihai hedefi, tüm küresel sorunları ve krizleri Atlantik ve Pasifik ötesinde tutmak üzerine kurulmuştur. Askeri harcamaları ne kadar çok olursa olsun, bunun dünya üzerinde otorite kuracak bir aktör niteliği kazandırması yeni dönemde mümkün görünmüyor. Dolayısıyla, 21. yüzyıl dünyasında imparatorluklar çağı bitmiş, geçmişin emperyal düzenine dönme ihtimali kalmamıştır.

Yeni bir Sykes-Picot Antlaşması mı?

ABD’nin eski Başkanlarından Theodore Roosevelt, uluslararası sistemin sürekli akış içinde olduğunu ve bunun içerisinde hırs, çıkar ve savaşın Amerikalı geleneksel devlet yöneticilerini doğru yola sevk etmelerini sağlayan aracılar olduğunu düşünmekteydi. Bugün tıpkı geçmişte olduğu gibi, güç dengesini yeniden tesis etmek yerine, ABD, dünyayı demokrasi adına güvenli hale getirmek için dışarıdan müdahalelere devam ediyor. 1916’da Sykes-Picot Antlaşması ile cetvelle bölünen Orta Doğu coğrafyası, bugün de Büyük Orta Doğu Projesi adı altında yeniden tanzim edilmeye çalışılıyor. Fakat bu sefer doğrudan değil, vekalet savaşlarıyla…

PYD kontrollü Kürt devletinin hazırlıkları sürüyor.

Arap Baharı adıyla başlayan bu süreçte, zamanında Batı’nın desteklediği liderler tek tek devrilirken, Suriye coğrafyası, Rusya ve ABD’nin bilek güreşi sahası haline geldi. Bölgenin iç dinamiklerinden de faydalanılarak “paraşütle” indirilen terör grupları, değişik adlar ile zaman zaman ülke rejimine zaman zaman da birbirlerine karşı savaşıyorlar. Fakat neticede esas mesele Türkiye’nin ulusal güvenliği noktasına geliyor. Güneyinde Suriye ve Irak sınır hattıyla beraber yaklaşık 1100 km’lik sınır ötesinde planlanan PYD kontrollü ve Kuzey Irak Kürt yönetimi ile birleşecek Kürt devletinin Doğu Akdeniz’e ulaşabilmesi için hazırlıklar yapılıyor.

ABD ve Rusya için PYD neden önemli?

Türkiye’nin meselenin başından beri PYD’nin PKK’nın organik kolu olduğunu terör örgütüne sağladığı silahlar ile ispat etmiş olması, PYD’nin ne Rusya, ne de ABD nezdinde meşruiyetini kaybetmesini sağlayamadı. Öyleyse PYD’nin Rusya ve ABD için önemi nedir sorusunun cevabını aramak gerekiyor. Obama döneminde olduğu gibi, Trump döneminde de PYD’ye olan desteğin Türkiye’ye rağmen devam etmesinin altında yatan en önemli sebeplerden biri, İsrail’in yeni dönemde ulusal güvenliğinin sağlanmasıdır. Rusya için ise, Esad rejiminin devamlılığı ve esasında Doğu Akdeniz’deki askeri varlığının devamlılığı önemli. Bunun sağlanabilmesi için rejim karşıtı güçler ile savaştan PYD kartını kullanmaktan geri durmayacağını unutmamak gerekiyor.

Arap NATO’sunun hazırlıkları yapılıyor.

ABD Başkanı Trump’ın ilk okyanus ötesi ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirmesinin en önemli nedenlerinden biri ABD’nin Müslüman dünyası ile ilişkilerinde yeni bir başlangıç yapmak istemesi olarak değerlendiriliyor. Hatırlanacağı üzere, ABD eski Başkanı Obama göreve geldikten hemen sonra Kahire Konferansı’nda İslam dünyası nezdinde Amerikan imajının iyileştirilmesi yönünde politikalar uygulayacaklarını ifade etmişti. Fakat koltuğunu Trump’a devredene kadar bu yönde somut bir adım atmamış veya atamamıştı. Dolayısıyla, Başkan Trump’ın bu ziyaretinin anlamı küresel terörle mücadele kapsamında Kuzey Afrika ve Orta Doğu coğrafyasında “Arap NATO”su için zemin hazırlamak olarak görülebilir. Daha önce Trump NATO’yu köhneleşmiş bir yapı olduğunu, üye ülkelerin terörle mücadelede ellerini taşın altına daha fazla sokmaları gerektiğini vurgulamıştı. Neticede “Arap NATO”sunun var olabilmesi durumunda davulun Arap ülkelerinin boynunda, tokmağının ise Pentagon ve CIA’in elinde olacağının unutulmaması gerekiyor. Türkiye ise bu süreci NATO ittifakının güçlü bir üyesi olarak yakından takip etmelidir.

Ziyaret öncesi alınan karar ve FETÖ’nün medyada yazısı çıkması manidar.

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasında merakla beklenen ilk resmi görüşme öncesi, Washington yönetiminin PYD’ye ağır silah yardımı için karara varması ve FETÖ lideri Gülen’in Washington Post gazetesinde Türkiye aleyhine makale kaleme alması buluşmanın önemini gölge düşürdü. Görüşmelerde ABD PYD konusunda geri atmadı, fakat örgütün Türkiye’nin ulusal güvenliğine karşı tehdit oluşturmayacağına dair güvence verdi. Fakat bu güvencenin mutlak şekilde sağlanamayacağını iki tarafta biliyor. Öyleyse Türkiye güneyinde Kürt kantonlarının birleşerek devlet oluşturmalarına mani olabilmek için güçlü stratejiler ve dış politika araçları geliştirmelidir. Şu bir gerçek ki, Türkiye, hiçbir ülkenin kaybetmeyi göze alamayacak kadar güçlü ve etkili bir devlettir. O halde denge politikasını verimli kullanmak gerekiyor.

Artık dünyada hiçbir ülke, dünyanın efendisi olacak kadar güçlü değil. Düzen giderek çok merkezli bir hal alıyor. Artık kalkınmakta olan ulusların ve büyük medeniyet platformlarının rolü de artıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin dış politika stratejileri dinamik, refleksleri kuvvetli ve itidalli olmalıdır.

Furkan KAYA

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.