MATRIX FELSEFESİ VE SLAVOJ ZİZEK

upa-admin 15 Ağustos 2017 2.729 Okunma 0
MATRIX FELSEFESİ VE SLAVOJ ZİZEK

“The Matrix”[1], 1999 yılında tüm dikkatleri üstüne çekmeyi becerebilen ve insanları yorumlamaya ya da düşünmeye iten bir film olarak karşımıza çıkmıştı. Matrix’in içinde Lacan’ın üçleme olarak görülen “Simgesel-İmgesel-Gerçeklik” düzenlerini görülebilir, ya da Frankfurt Okulu taraftarlarınca “Kültür Endüstrisi”nin nasıl somutlaşmış olduğu gözlemlenebilir. Ayrıca klasik Marksist teoriye uygun olarak, insanların yaşantılarının sermayenin bir yaşam kaynağı olarak sömürülmesi ve bununla bağlantılı olarak toplumun yabancılaşmasını ve somutlaşmasını da bu başyapıtta görebiliriz. Bir başka taraftansa, fütüristik bir bakış açısıyla yeni teknolojilerin ve internetin nasıl dünyayı kaplayacağını görebiliriz.

Platon’un mağara benzetmesi

Matrix filminin aslında bizlere Platon’un (Eflatun, Plato) mağara benzetmesine yakın, belki de onun aynısı diyebileceğimiz yakınlıkta anlamlar aktardığını söyleyebiliriz. Platon’un mağara benzetmesinde; insanlar bir mağara kapısına arkası dönük bir şekilde oturur ve mağaranın içine giren ışık sayesinde duvarda oluşan insan ya da insanların taşıdıklarının gölgelerini izlemektedirler. Fakat bu insanlar zincirle bağlıdırlar. İçlerinden birisi ise kurtulur. O gölgelerin kaynağının ne olduğunu görür ve içeridekilere anlatır. Fakat içeridekiler için gerçek o duvardaki görüntülerdir. Aslında Platon’un ortaya çıkardığı nesneler ve idealar evreni, Matrix’in bağlantıları arasındadır. Platon’un yaratmış olduğu mağarada bulunan insanları, Matrix sistemi içinde yaşayan, sıradan ve farkındalığı oluşmamış insanlar olarak tanımlayabiliriz. Zinciri ise, bu sistem içinde bulunan insanların sınırlanmasını ve belirli bir kurallar bütününe uygun şekilde yaşamalarını sağlayarak insanların düşünce özgürlüğüne ket vuran bir engel olarak yorumlayabiliriz. Gölgeler ise, bu doğrultuda, hiçbir zaman sorgulanmayan ve mutlak itaate uygun olarak benimsetilen doğrulardır. Yani Matrix’in sorgulanmayan düzeninin doğru olması gibi.

Slavoj Zizek

The Matrix filminde gerçek olan ya da gerçeklik neydi? Bunu anlamak için Slavoj Zizek’in Lacancı perspektifinden yararlanabiliriz. Daha sonra ise Matrix filminde bulunan sanal gerçeklik kavramını anlayabilmek için Lacan’ın üçleme olarak bulundurduğu imgesel, simgesel ve gerçek düzlemine bir bakış atabiliriz. Zizek, “gerçek”i tanımlarken dünya üzerindeki herşeyin dil tarafından simgeleştirildiği bir kalıba oturtulduğunu söyler ve bu yüzden de aslında bildiğimiz herşeyi tam olarak bilemediğimizi belirtir. Aslında gerçek, dil tarafından bir kalıba oturtulmadan önceki dünya olarak da tanımlanabilir. Gerçek, aslında anlamı olmayan ve bize saçma gelen şeydir diyebiliriz. Chuck Palahniuk’un Choke romanından bir alıntı bunu daha iyi şekilde anlamamıza yardımcı olacaktır; “Mommy, dağı bir an için, tomrukçuluğu, kayak tesislerini, çığ saptırıcı yapıları, düzenlenmiş vahşi yaşamı, tektonik plaka jeolojisini, mikro iklimleri, yağmur perdesini ya da yin-yang konumlarını düşünmeksizin görmüştü. Dağı bir dil çerçevesi olmaksızın görmüştü; çağrışımların kafesi olmadan, dağlar hakkında doğru olarak bildiklerinin merceğinden bakmaksızın görmüştü. Bu anlık bakışta gördüğü şey, bir “dağ” bile değildir. Doğal bir kaynak değildi. Bir adı yoktu.” (Palahniuk, 2001: 149)

İmgesel Düzen, bireyi öteki varlıklardan ayıran bilincin kendi kendisine doğduğu ve bu durumun her yönünü iyice anlamayı işaret eden bir süreçtir. Bu süreç, genel olarak “ayna evresi” olarak adlandırılmaktadır.[2] Bu süreç, insanların doğduktan sonra 6-8 aylık olduğu dönemlerde başlamaktadır. Bu süreçte, çocuk, kendisinin imgesini görür ve anlamlandırmaya başlar. İşte bu durum çocuğun kendisini bir bütün olarak kavramasının ilk işaretidir. Bu kavramlaştırma işi ister gerçek bir ayna ya da çocuğun etrafındaki kişiler olsun, buradaki önemli olan olgu çocuğa “Ben” sağlamış kazandırmış olmaktır. İnsanoğlunun imgesel düzen açıdan en üstün seviyeye gelişinin modern çağda olduğunu belirten Lacan, bu hususta insanların zatlarını ve kendilerini bir ayna ya da bir başkası tarafından gördüklerinde takıntılı olmaya başladıklarını ve kendi yarattıkları olguların tüm dünyaya hükmedecek bir güce sahip olduğunu, bu yüzden de imgesel düzenin en üst seviyede yaşandığını söylemiştir. Simgesel düzen, bu üç düzenin en geniş alanını kapsamaktadır. Simgesel düzenin içeriği de toplumsal yapıları, dili, ırkı, hukuku, yasayı kısaca heşeyi kapsamaktadır. Simgesel düzenle aslında bizim gerçeklik diye mottolaştırdığımız ve yapılandırdığımız şeylerin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu düzen, tikel olmayan toplumsal bir düzen olarak karşımıza çıkar, yani bizim toplum içinde insan olarak varlığımızı sürdürdüğümüz bir alandır. Örnekleyecek olursak; aslında insanlar doğduğu andan hatta doğmadan önce bile simgesel düzenin bir parçası olurlar. Şöyle düşünelim; bir bebeğe doğmadan ya da doğduktan sonra bir ad verilir ve bu bebek bir aileye aittir. Bunun yanında belirli bir sosyoekonomik grubun içine dâhil olur. Belirli bir cinse, ırka ya da dine aittir. Bu olgular, bize birer pozitif şekilde bir şeyler içinde kalıplaştırıldığını gösterse de, aslında simgesel düzen tarafından esir edilmiş birer varlıklar olduğumuzu ve bu düzenden kaçamayan birer tutsak olduğumuzu göstermektedir.

Lacan üçlemesi

Simgesel düzen, hem bir iletişim sistemi (dil, söylem, para değişimin bir yöntemi, bir oyun ya da herhangi bir işaret sistemi gibi), hem de bu sistemi yöneten kurallardır. Zizek, simgesel sistemlerde kuralların nasıl işlediğini göstermek için satranç oyununa başvurur.[3] Her satranç taşı, örneğin at veya kale belirli yönlerde ilerleyebilir. Zizek, bu simgesel düzen örneğinin dil için de geçerli olduğunu söylüyor. Neredeyse körü körüne ve kendiliğinden uymak zorunda olduğumuz ve hemen hemen hiç bilincinde olmadığımız kurallardır bunlar. “Bunları daima aklımda tutsaydım konuşmam sürekli bölünürdü” diye ekler Zizek. Ve simgesel düzenin insanlığın iletişimi için bir armağan olduğunu, fakat Truva Atı Truvalılar için ne kadar tehlikeli olduysa, bunun da insanlık için aynı şekilde tehlikeli olduğunu düşünür. Çünkü kullanmak için bir bedel ödememiz gerekmez, ama bir kere kabul ettiğimizde bizi esir alır.

Gerçek, Lacan’ın araştırmalarının farklı boyutlarında mevcut olan imgesel ve simgesel düzleme bir artı kategori olarak girdiğini söyleyebiliriz. Gerçek dediğimiz kavram, aslında simgeleştirilemeyen ve bunun yanında simgesel olmanın dışında bırakılan bir alandır. Aslında bu üç düzlemi “insanın gerçekliğini bulduğu düzlem” olarak nitelendirebiliriz. Bizim gerçeklik dediğimiz şey, aslında hem simgesel düzlemde, hem de imgesel düzlemde oluşan bir kombinasyondur. Gerçek ise, bizim bu ortak noktada oluşan alanın dışında kalmışlığı, şeylere anlam verememe ya da keşfetmek için uğraştığımız fakat bir türlü başarılı olamadığımız noktaları ifade etmektedir. Kısaca bu üç düzlem içindeki kavramlar birbirleriyle ilintilidirler, her ne kadar birbirlerinden yalıtılmış kavramlar olsalar da. Hiçbir düzen birbiri arasında köprü kurmamaktadır ve direk olarak karşılıklı olarak bağıntılılardır. İç içe geçmişlik durumu hâkimdir, tıpkı gerçeğin aslında simgesel düzen tarafından esir alınması gibi.

Bu bilgilerin ışığında Matrix filmini biraz daha detaylı olarak yorumlayalım. Matrix, sanal gerçeklik üzerine kurulmuş bir düzeni aktarır. Yani imgelerin en şehvetli şekilde gösterilmesi ve bunu kesinlik çerçevesi içinde yapılmasıdır. Jim Carrey’nin başrolünde oynadığı Truman Show, bize aslında sanal gerçekliği daha öncesinde göstermektedir. Düşünsenize, bir yerde yaşıyorsunuz; bu yer aslında 24 saat boyunca izlenen uçsuz bucaksız bir stüdyo, tüm efektler sizi bu sanal gerçekliğe inandırmak için kurulmuş bir düzen ve etrafınızdakiler size bunun gerçek bir dünya olduğunu ikna etmek için her gün çabalıyor. Taa ki siz bu gerçeği sorgulamaya başlayana ve bu gerçeklikten kuşkulanana kadar. Belki de Truman Show ya da Matrix gibi filmler belirli bir ideolojiyi, yani dünyanın beklediği ve esas gerçeği bulabileceğimiz ideolojiyi içeriyorsa… Ya da şu an yaşadığımız hayatı düşünelim; biz hangi sistemin bir parçasıyız ya da neden burada varız? Kime ve neye hizmet için buradayız, neden yaratıldık, bir sistemi devam ettirebilmek için mi varız?

Matrix, Lacan’cı bakış acısıyla sanal simgesel düzene karşılık gelmektedir; yani “Büyük Öteki”dir daha basitçe açıklamak gerekirse. Gerçekliğin biz insanlar için şekillendirildiği bir ağ yapı olarak da düşünebiliriz. Özne, burada sadece piyondur; kuralları koyan ve onu yöneten bir yaratıcı vardır. Özne, burada hareket eder ve kendi ettiğini sanır; fakat gerçek şudur ki, özne, simgesel düzen tarafından hareket ettiriliyordur. Olay tamamen George Orwell’ın “Big Brother is Watching You” kurgusu gibidir. Matrix’in ne olduğu arayışındaki Neo içinse cevap şöyledir: “Matrix her yerde, etrafımızda, şu anda, bu odada, pencereden baktığında görürsün ya da televizyonu açtığında, işe gittiğinde hissedersin ya da bir kilisede, vergini öderken. Gerçeği görmemen için dünya, bir perde gibi önüne çekilmiş sanki”. Burada aslında gerçek, bu sistem içinde bir köle olduğunun gerçeğidir. Morpheus devamında şunları söyler: “Belirli bir kalıba doğdun, tadını alamadığın, dokunamadığın, koklayamadığın bir hapse. Aklın için bir hapse.” Morpheus, Matrix’in kimseye anlatılamaz bir şey olduğunu sadece kişinin kendisinin görebileceği bir yer olduğunu belirtir. Bu diyalogun sonunda iki seçenek vardır; biri “kırmızı hap”, diğeri “mavi hap”tır. Ya sistemin içine geri dönecek, gündelik o rutin hayatına ya da Alice’in harikalar diyarına geçtiği o tavşan deliğinin nereye kadar gittiğini görecektir.

Kırmızı ve Mavi haplar

Filmde “gerçek” tanımı şöyle yapılmaktadır: “Gerçek nedir, nasıl tanımlarsın? Eğer hissedebildiğin, koklayıp, tadıp, görebildiğin şeylerden söz ediyorsan, gerçek, beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır. Yaşanılan dünyayı ‘Matrix’ olarak tanımlıyorlar bu yüzden. Gerçek dünya ise aslında ‘gerçeğin çölüydü’. Matrix kontrol demekti, insanların doğmadığı, üretildiği ve bu üretilen insanlar üzerinde mutlak kontrolün olduğu bir düzendi. Gerçeklik algısını çarpıtmak için yaratılan bir gerçekti Matrix.”

Matrix de dikkati çeken şeylerden biriside Neo’dan sürekli olarak “O” olarak bahsedilmesidir. Neydi bu “O”? O, sanal simgesel düzen içinde herşeye, her zorluğa ya da her yönlendirilmiş hayatlara rağmen buradan bir çıkış olabileceğini, buranın aslında gerçek olmadığını düşünebilen, simgesel düzenin üstünde bir otoritedir. Neo’nun bu kadarda değerli olmasının nedeni işte buydu; gerçekliği, sanal gerçeklik içinde yaşayanlara aktarabilecek bir varlık olarak bulunmasıydı. Matrix’i yok edecek ve insanlığı özgürleştirecek kişi. Film de dikkati çeken bir başka nokta ise Neo ile Morpheus arasında geçen şu diyalogdur:

Neo: Gerçek olmadığını zannetmiştim?

Morpheus: Zihnin gerçekleştiriyor.

Neo: Eğer Matrix’de ölürsen burada da ölüyor muyum?

Morpheus: Beden, zihin olmadan yaşayamaz.

Neo

Yani Matrix’de ölmek, hem sanal gerçeklikte, hem de reel hayatta ölmenize neden olacaktır. Buradaki mantığı şöyle açıklayabiliriz. “Gerçek” bedeniniz ancak zihninizle, yani içine gömüldüğünüz o zihinsel evrenle bağlantıdayken hayatta kalır (işler durumdadır).[4] Buradan yapacağımız çıkarım ise, Zizek’in özne hakkındaki düşüncesidir. Zizek’e göre, özne, simgesel düzen ile gerçek düzen arasında var olur. Ve eğer bu iki düzen arasında karşılık etkileşim ve iç içe geçmişlik olmasaydı, öznenin var olmayacağını belirtir. Filmin sonlarına doğru Ajan Smith’in önemli bir Matrix açıklaması vardır: “Biliyor musun ilk Matrix mükemmel bir insan dünyası olmak için tasarlanmıştı? Kimsenin acı çekmeyip herkesin mutlu olacağı bir yer. Bir felaket oldu. Kimse programı kabul etmedi. Neredeyse bütün hasat kaybediliyordu. Bazılarınız bunun sebebini program dilinin sizin dünyanızı tanımlamaya yetecek güçte olmadığı şeklinde yorumladı. Ama bana soracak olursan, bir tür olarak insanoğlu kendi gerçeklerini acı ve eziyet üstüne kurmayı seçiyor. Bu yüzden mükemmel dünya ilkel beyinlerinizin durmadan uyanmayı denediği bir rüya halini alıveriyor. Bu nedenle, Matrix bu şekilde yeniden tasarlandı: Uygarlığınızın en mükemmel hali

Bu açıklamayı değerlendirecek olursak; ilk insanoğlunun varoluşundan bahsedelim. Adem ve Havva da cennette yaşıyorlardı; yani tıpkı Smith’in söylediği mükemmel bir insan dünyasında herşeyin en güzel olduğu, acının olmadığı ve sürekli mutluluğun olduğu bir yer gibi. Ama bir felaket oldu; sistem tarafından yasaklanan yenilmemesi gereken şey yenildi ve bundan sonra gerçekler insanoğlunun acı ve eziyetleri üzerinden devam etmeye başladı. Yani bir eksiklik üstünden sistem yeniden yaratıldı. Yaşadığımız dünyadaki eksiklikler sanallığın ve gerçekliğin göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada görülmesi gereken şey, aslında Lacan’ın “gerçekliğin sürekli sanal düzlem içinde direnç gösteren bir şey” olarak tanımlanmasıdır. Gerçeklik eğer bir direnç göstermese, sanal düzlem içinde insanoğlu bunu algılayamayacak yani sürekli olarak uyutulduğunun farkında olmayacak ya da daha açık ifade etmek gerekirse sistemi hiçbir zaman sorgulamayacak.

Metni bitirirken aslında başından beri sorguladığım ve izlerken daha çok cevabını arayıp bulamadığım şeyleri yazmak istiyorum. İnsanoğlunun varoluşundan beri sürekli bir şeyleri ortaya çıkarma, yaratma, öğrenme, bulma gibi bir çaba halinde olduğunu biliyoruz (ateşi bulma, yazı, teknoloji vs). Ama bir türlü bu bilgilerin sonuna varamıyoruz ya da şöyle düşünelim; dünyanın dışında başka bir yerlerin kütlelerin, gezegenlerin ya da yıldız takımlarının olduğunu biliyoruz ama bir yere kadar eğer bu bilgimiz alan 10 ışık yılı mesafeyse (rakamların kesinliği yoktur örneği daha iyi açıklayabilmek için kullanılmaktadır) 11 ışık yılı uzağını bilemiyoruz ve belki de aradığımız “gerçek” cevap oradaysa, burada yaşadığımız hayat sadece kurmacaysa yani bizlerde sanal simgesel düzen içine sıkışmış hayatlardan birisiysek… Şu anda yaşam bulduğumuz bu vücutta tıpkı Neo’nun gerçek dünyada tekrar doğduğunda etrafında gördüğü milyonlarca belki de milyarlarca cansız/ruhsuz bedenlerin –insanların doğmadığı üretildiği-  içinden birisiyse. Yaşadığımız şu anki hayat, bir yaratıcı (architect) tarafından belirli bir düzenin içinde sistematik/sorgusuz/sorunsuz ve mutlak itaat içinde yaşamamız için bahşedilmişse, ya da bu beden tıpkı gerçek ile Matrix arasında yolculuk yaparken bağlanan o kabloya bağlıysa ve biz aslında şu an gerçek hayatı yaşamıyorsak…

Filmdeki Kâhin (Oracle) ile dünyaya gönderilen peygamberler arasındaki fark neydi? Kâhin’in filmdeki görevi, mimarın kurduğu yeni sistemin içinde herhangi bir sorun çıkmaması ve sistemin çökmemesi için insanların psikolojisini araştırmaktı. O zaman dünyaya gönderilen peygamberlerin yaptıklarına, onların görevlerine bakarsak; dünyada oluşabilecek sistem bozukluklarını gidermek ve onları doğru olan yola yani mimarın yoluna yönelmelerini sağlamak değil midir? Buradan çıkan sonuçla bakarsak; aslında bizler de esas gerçekliği yaşayamayan ve Matrix’in içine hapsolmuş birer yaşayan ölüleriz.

 

Göktürk KIZIL

 

 

KAYNAKÇA

  • Christopher Kul-Want & Piero (2015), Slavoj Zizek, Çev: Ezgi Keskinsoy & Bülent Somay, NTV Yayınları.
  • Sarah Key (2006), Zizek, Çev: Zeynep Kuyumcu, Encore Yayınevi, İstanbul.
  • Slavoj Zizek (2004), Yamuk Bakmak Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş, Çev: Tuncay Birkan. Metis Yayınları.
  • Slavoj Zizek (2011), Olumsuzla Oyalanma, Çev: Hakan Gür. İmge Kitapevi Yayınları, 1.baskı, Ankara.
  • Slavoj Zizek (2012), Gıdıklanan Özne Politik Ontolojinin Yok Merkezi. Çev: Şamil Can, Epos Yayınları, Ankara.
  • Slavoj Zizek (2014), Matrix, Sapkınlığın İki Yüzü, Çev: Bahadır Turan. Encore Yayınevi, 2.Baskı.
  • Slavoj Zizek (2015), İdeolojinin Yüce Nesnesi, Çev: Tuncay Birkan. Metis Yayınları, 5. baskı, İstanbul.
  • Tony Myers (2014), Slavoj Zizek, Çev: Abdurrahman Aydın, Phoenix Yayınevi.

 

[1] http://www.imdb.com/title/tt0133093/.

[2] Tony Myers (2014), Slavoj Zizek, Çev: Abdurrahman Aydın. Phoenix Yayınevi, s. 40.

[3] Christopher Kul-Want & Piero (2015), Slavoj Zizek, Çev: Ezgi Keskinsoy & Bülent Somay , NTV Yayınları, ss. 58-61.

[4] Slavoj Zizek (2014), Matrix Sapkınlığın İki Yüzü, Çev: Bahadır Turan. Encore Yayınevi, 2. Baskı, s. 69.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.