ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR: HAYATI VE FİKRİYATI

upa-admin 24 Ağustos 2017 586 Okunma 0
ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR: HAYATI VE FİKRİYATI

Giriş

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976)[1], Türk siyasal tarihinin en ilginç ve renkli şahsiyetlerinden birisidir. Aydemir’in özelliği, hem tarihsel akademik çalışmalar yapması, hem de yaşadığı dönem itibariyle çok ilginç olayları bizzat görmüş yaşamış olmasıdır. Türk siyasal tarihinde önemli rol oynayan kişiler hakkında birçok değerli kitap yazan Aydemir, bu nedenle genç nesillerce bilinmesi ve okunması gereken bir isimdir. Ayrıca Aydemir’in siyasal çizgisi de, Kemalizm, Türkçülük ve sosyalizm ideolojileri kapsamındaki sentez çabaları nedeniyle araştırılması ilginç bir husustur. Bu yazıda, Aydemir’in kendi eserleri ve İlhan Tekeli ve Selim İlkin’in Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak kitabı[2] temelinde Şevket Süreyya Aydemir’in hayatı ve fikriyatı özetlenecektir.

 Şevket Süreyya Aydemir

Hayatı

1897 yılında Edirne’de doğan Şevket Süreyya Aydemir, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (93 Harbi) sonra Bulgaristan’ın Deliorman yöresinden Edirne’ye kaçmış olan bir Müslüman Türk ailesinin çocuğudur. Şevket Süreyya’nın dedesi, Deliorman yöresinin en büyük toprak sahibi olan varlıklı bir kişidir. Savaşın zor koşullarına bir de ailenin göçü sırasındaki Kazak atlılarının baskını eklenince, koca aileden Edirne’ye yalnızca Şevket Süreyya, babası Mehmet Ağa, annesi Şaziye Hanım, kardeşleri ve babaannesi varabilmiştir. Büyük bir serveti geride bırakarak Edirne’de yokluk içinde yeni bir hayatı güçlükle kurabilen Mehmet Ağa, bir beyin konağında bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Süreyya’nın annesi Şaziye Hanım da mahalledeki tek dikiş makinesinin sahibi olarak dikiş-nakış yoluyla aile bütçesine yardım eder. Şaziye Hanım aydın bir kadındır; ancak aynı zamanda bir Mevlevi tarikatı üyesidir ve dinine çok düşkündür. Şevket Süreyya, annesinin cinli perili masalları ve kendisine okuduğu edebiyat klasikleriyle büyür. Şaziye Hanım oğluna henüz okula başlamadan okuma-yazma da öğretir. Mahalle Mektebi’ni büyük bir başarıyla bitiren Şevket Süreyya, bu yıllarda mahallede oynadıkları savaş ve çetecilik oyunlarında lider kişiliğiyle ön plana çıkmaktadır. Mahalle Mektebi sonrası Askeri Rüştiye’ye yazılan Süreyya, askerliği çok sevmiştir. Askeri okulda okuyan gençler o dönemde Düveli Muazzama’dan Osmanlı’nın nasıl kurtulacağını tartışmaktadır. Şevket Süreyya okula devam ederken, 23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Bu olayın genç Şevket Süreyya üzerinde büyük etkisi olacaktır.

Meşrutiyet’in ilanından sonra “hürriyet kahramanı” olarak anılan İttihatçı komitacıların gazetelerde basılan resimlerini biriktirmeye başlayan Şevket Süreyya, çok geçmeden komitacılar gibi giyinmeye de başlar. Bu dönemde en çok İttihatçıların gözü kara ismi Enver Paşa’ya karşı hayranlık beslemektedir. Meşrutiyet coşkusu sonrası ortaya çıkan gerici 31 Mart Vakası’nı bastırmak için Edirne’de kurulan Hareket Ordusu’na Süreyya’nın iki ağabeyi de katılacaktır. Ancak 31 Mart Vakası’nın bastırılmasına ve İttihatçıların yönlendirdiği modernleşmeci Meşrutiyet yönetimine rağmen, Osmanlı Devleti gün geçtikçe güç kaybetmekte, çökmekte ve Balkan Savaşları’nda ağır kayıplar vermektedir. Şevket Süreyya’nın bir ağabeyi Balkan Savaşları öncesi hastalanarak ölmüştür. Şevket Süreyya’nın annesi de savaş öncesi doğal sebeplerden vefat etmiştir. Aydemir’in babasının da gözleri rahatsızlığı nedeniyle görmez olur ve işten atılır. Aile için herşey kötüye gitmektedir. Diğer ağabey de Edirne’de düşmana direnen güçler arasındadır. Şehirdeki kadın ve çocuklar, katliamdan kurtulmak için İstanbul’a gönderilir. Gönderilenler arasında Şevket Süreyya da vardır. Ancak kara haber gecikmeden İstanbul’a ulaşır; Edirne de düşmüştür… Bir süre sonra şehrin yeniden alınması herkes için bu karanlık günlerde bir umut ışığı olmuştur. Edirne’nin geri alınmasından sonra, önceden Kuleli Askeri İdadisi’ne gönderilen Süreyya, babası tarafından Edirne’ye geri çağrılır ve Darülmuallim’e yazılır. Babası, Şevket’i de diğer oğulları gibi kaybetmek istememekte, bu nedenle asker olmasına sıcak gözle bakmamaktadır. Şevket Süreyya’nın askerlik hayalleri suya düşmüştür ve artık genç Süreyya bir öğretmen olmak için çalışmaktadır. Bu nedenle sürekli okumakta ve dönemin Türkçü gazetelerini yakından takip etmektedir. Okuldaki başarısıyla parmakla gösterilen bir öğrenci olmuştur. Törenlerde bayrağı o taşımakta, bağımsızlık şiirlerini o okumaktadır. Ayrıca ailesini geçindirmek için de yazları köyde çalışmaktadır. Kitaplardan öğrendiği kadar topraktan da öğrenmektedir genç Şevket Süreyya.

Türkçü ideolojiye giderek kendini kaptıran Aydemir, Birinci Dünya Savaşı’nda Sarıkamış cephesinden bulunan diğer ağabeyinin de ölüm haberini alınca büyük bir hırsla savaşa katılmak için askerlik şubesine başvurur ve 1915 yılında subay namzedi olarak askere alınır. İstanbul’daki talimler sonrası da Kafkas cephesine yollanır. Cepheye gecikmeli de olsa sağsalim ulaşan Şevket Süreyya, Yüzbaşı Ali Osman Bey’in taburuna katılır. Cephedeki askerlerin cehaletini ve Anadolu’nun fakirliğini dehşetli bir ruh haliyle gözlemleyen Süreyya, Bolşevik Devrimi sonrası Rus Ordusu’nun zayıflamasından faydalanılarak 1918 Şubat’ında verilen hücum emriyle beraber harekete geçer. Ancak koşullar çok ağırdır ve birkaç defa soğuktan donma tehlikesi atlatır. Sarıkamış alınırken yanında patlayan bir bomba nedeniyle attan düşer ve bacağı kırılır. Cephede geceleri sürekli Feride Müfit Tek’in Aydemir romanını okumakta ve kendini romanın başkahramanı olan Aydemir’le özdeşleştirmektedir. Zaten bilindiği üzere, soyadı kanununun çıkmasından sonra Aydemir soyadını alacaktır. Yarı peygamber, yarı meczup bir karakter olan Aydemir, Şevket Süreyya’ya ruh ve inanç olmadan askeri gücün hiçbir işe yaramayacağını öğretmiştir. Türk Ordusu Kafkasya’da hızla ilerlerken, Enver Paşa’nın barış teklif edileceğini açıklamasıyla ordu geri çekilmeye başlar. Ancak ataları kabul ettiği kişilerin topraklarında olmak Aydemir’i çok etkilemiştir ve Kafkasya’dan çekilirken buraya yeniden geleceğine dair kendine bir söz verir. İşgal altındaki İstanbul üzerinden Edirne’ye geçen Süreyya, burada da İtalyan işgaliyle karşılaşır. Edirne’de kurulan direniş hareketlerine katılan Süreyya’nın hayatı Kafkasya’da oluşan Müstakil Azerbaycan Cumhuriyeti Hükümeti’nin İstanbul’dan öğretmen istemesiyle değişecektir. Aydemir’e artık Bakü yolları gözükmüştür…

Azerbaycan’ın kuzeybatısındaki Nuha şehrine öğretmen olarak atanan Aydemir, kısa sürede halkla içli dışlı olur ve kendini çok sevdirir. Cuma namazları öncesi imam hutbesinden önce ateşli konuşmalar yaparak Azeri Türklerine Türklüğü ve bağımsızlığı anlatır. Aydemir Nuha’yı, Nuhalılar da Aydemir’i çok sever. Aydemir aşkını asla kaybetmeyeceği Sitare ile de orada tanışır. Ermeni tehdidi üzerine Nuha ve çevresinden toplanan gönüllü birliklere de katılan Aydemir, bu birliğin kumandanlığına kadar yükselir. Savaş kazanılır ve Askeran Geçidi kurtarılır. Aydemir, artık bir yerel kahraman olmuştur. Savaş dönüşü yolda İttihat ve Terakki’nin eski önemli isimlerinden Talat Muşkara ve Enver Paşa’nın amcası Halil Bey’le tanışır. Kafkasya’nın çok etnikli yapısı nedeniyle Turancı ideallerinin ne derece gerçekçi olduğunu sorgulamaya başlayan Aydemir, 1920 Nisan sonlarında Nuha’ya giren Kızıl Ordu’yu hayranlıkla izlemektedir. Komünist subayların bahsettikleri sınıf kavgası, burjuvazinin tasfiye edilmesi, feodalizmin kökünün kurutulması gibi konular Aydemir’e yabancı gelmektedir. Entelektüel bir insan olmasına rağmen bu konulardaki cehaleti nedeniyle kendini yetersiz hisseder. Yine de şehrin en saygın ismi olarak Şark Milletleri Kurultayı’na Nuha delegesi olarak katılır. Kongrede dünyanın birçok yerinden delegeleri görmek Aydemir’i şaşırtmıştır. Hintliler, İranlılar, Afganlar, Moğollar, Araplar, Türkler ve diğer birçok milleti bir araya getiren ideolojinin ne olduğunu daha iyi bilmek istediğine karar verir. Ayrıca Grigoriy Yevseyeviç Zinovyev’in başkanlık ettiği toplantıda çocukluk kahramanı Enver Paşa’nın eriyip gitmesine tanıklık eder. Enver Paşa’nın konuşulanları yeterince idrak edemediği ve Yeşil Ordu’nun tam bir hayal olduğunu orada anlar. Kongrede “milli mesele” konusunda yapılan konuşmalar Aydemir’i etkilemiştir. Demek ki komünizm enternasyonalist yapısına rağmen milli olanı silmek değil, tam tersine kardeşçe ve ilerici idealler uğruna köklü bir şekilde inşa etmek isteyen bir ideolojidir. Kongre sonrası Türkiye Komünist Fırkası’nın (sonrasında Türkiye Komünist Partisi adını alacaktır) toplantısına katılan Aydemir, burada Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve İsmail Hakkı gibi komünist Türk aydınlarıyla tanışır. Kafkas cephesinden arkadaşı Hüseyin Avni Ulaş vasıtasıyla Aydemir’in yurda dönmesi ve Milli Mücadele’ye katılması için uygun bir ortam yaratılır. Ancak Aydemir, Bakü’deki devrimci ruhtan öylesine etkilenmiştir ki, hemen yurda dönmek istemez. Yurda dönüşü daha sonraları olacaktır. Önce bu merak ettiği ideolojiyi öğrenmelidir.

Fakat Nuha’ya dönüşünde, Aydemir, tatsız bir durumla karşılaşır. Önceden halkın büyük ilgi gösterdiği Turancı konuşmaları nedeniyle Kızıl Ordu mensuplarının sıkı denetimi altındadır. Ölesiye bir aşkla sevdiği Sitare’yi bırakma pahasına Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (kısaca KUTV olarak bilinir) kayıt olur. KUTV’da Aydemir’in yanı sıra birçok Türk öğrenci de bulunmaktadır; İsmail Hüsrev Tökin, Vala Nurettin ve tabii ki daha sonra bu öğrencilerin en ünlüleri olacak Nazım Hikmet. Bu ekibin derslerdeki başarısıyla en göze batanı ve grubun lideri haline geleni Aydemir’dir. Aynı ekip Moskova’da bulunan eski İttihatçı lideri, meşhur komitacı Doktor Nazım’la da anılarını yazmak için görüşmeler yapar. Bu buluşmalarda iki adaşın (orta yaşlı babacan Doktor Nazım ve ateşli genç Nazım hikmet) şiddetli tartışmalar yaşadığı da bilinmektedir. O dönemde, Aydemir, Lenin hayatta olmasına karşın büyük bir Troçki hayranıdır ve dünya ihtilalinin gerçekleşmesini amaçlayan gruba sempati duymaktadır. Ancak karşılarında “tek ülkede sosyalizm”i savunan Stalin yanlısı çok güçlü bir grup daha vardır. Eğitimini tamamlayan Aydemir, artık TKP’de çalışmak üzere 4 yıl önce Turancı olarak geldiği Rusya’dan Türkiye’ye bir komünist olarak dönmektedir.

İstanbul’da bir ilköğretim okulunda öğretmen olarak işe başlayan Aydemir, Türkiye ve Sovyetler Birliği arasındaki dostluğa rağmen sürekli göz hapsindedir. Yeni kurulan Kemalist Cumhuriyet, Sovyetler’e duyduğu sempatiye rağmen milli ve bağımsızlıkçı kimliğini bırakmaya asla yanaşmamakta ve gizliden gizliye bir Sovyet tehdidi algılaması geliştirmektedir. TKP illegal olduğu için legal komünist siyasal oluşum Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’na kayıt olan Aydemir, partinin yayın organı Aydınlık’ta da çalışmaya başlar. Bir yandan da öğrencilerle, işçilerle, köylülerle, kenar mahalle sakinleriyle konuşmakta ve komünizm propagandası çalışmaları yürütmektedir. 1924’te Aydemir’in Sadrettin Celal Antel’le beraber hazırladığı Lenin ve Leninizm isimli kitap yayınlanır. 1925’teki TKP üçüncü kongresinde, Aydemir, Şefik Hüsnü’nün genel sekreterliği altında 7 kişilik icra komitesine seçilir. Ancak aynı yıl patlak veren Şeyh Said İsyanı nedeniyle Takrir-i Sükûn kanunu ilan edilmiş ve rejim karşıtı tüm gruplar (İslamcılar, komünistler vs.) göz hapsinde tutulmaya başlanmıştır. 1 Mayıs 1925’te TİÇSF’nin Amele ve Teali Cemiyeti adına, üzerinde “Dünyanın bütün işçileri birleşiniz” sloganı yazılı bir broşür dağıtması üzerine 1925 tevkifatı olarak bilinen olay vuku bulur. 1925 tevkifatı sonucu, Aydemir, birçok ünlü komünistle beraber tutuklanır. Kendisine yapılan tüm telkinlere rağmen, Vedat Nedim Tör’ün aksine diğer komünist arkadaşlarını ispiyonlamak istemez ve bu nedenle hapse atılır. Aydemir, 10 yıl hapis cezası almış, arkadaşlarını ispiyonlayan Vedat Nedim ise serbest bırakılmıştır. Nazım Hikmet, bu olay nedeniyle Tör için daha sonraları şu dizeleri kaleme almıştır; “Bu adam sattı arkadaşını, Sattı altın bir tepside arkadaşının, Kanlı kesik başını, Bu adamın ayaklarına dolaşıyor korku, Karanlık bir su gibi yaşıyor bu adam”. Davadan hüküm giyen 11 komünist arkadaşıyla beraber Aydemir Afyon Cezaevi’ne yollanır. Hapishane günleri Aydemir açısından oldukça verimlidir. Bol bol okuma, düşünme ve yazma fırsatı bulur burada. Hatta Muasır Türkiye’nin İktisadi İnkişaf İstikametleri isimli kitabını da burada hazırlar. Aydemir’in Kemalist Devrim’e bakışı dönemin diğer tüm komünistleri gibi olumludur. Ancak diğerlerine göre esas hedef sosyalist bir rejimi kurmak olmalıdır. Aydemir ise, Türk toplum yapısı nedeniyle sosyalist bir rejimin gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu düşünmekte ve sınıfsız bir toplumun dayanışmacılık (solidarizm) ve devletçi bir ekonomi sayesinde sınıflar üstü bir anlayışla öncü ve devrimci bir kadro tarafından kurulabileceğine inanmaktadır. Bu nedenle bazı komünist arkadaşlarıyla arası da açılmıştır. 29 Ekim 1926’da genel af ilan edilmesiyle, Aydemir, beklemediği şekilde serbest bırakılır. Artık geçmişte Turancılık’tan komünizme evrilmiş ideolojik çizgisi daha da netleşmiştir…

Hapishane çıkışında eski yoldaşlarıyla vedalaşan Aydemir, devlet görevi almak için Ankara’ya gider. Kadro Hareketi’nin kurulacağı yıllara kadar devletin çeşitli kademelerinde görev yapar. Ahmet Cevat Emre vasıtasıyla Yüksek ve Teknik Öğretim Umum Müdür muavinliğine getirilir. “Türk Parasının Periyodik Dalgalanma Karakteri” adlı araştırması çok beğenilir ve İktisat Meclis-i Alisi umumi kâtip muavinliğine terfi eder. Kemalist rejim artık kendisine kucak açmıştır… Rejim Kemalist’tir belki ama Kemalizm henüz ortada yoktur. Bilime ve akla verilen önem, bağımsızlıkçılık ve milliyetçilik rejimin ana karakterleridir; ama rejimin nasıl bir kalkınma yolu belirleyeceği, Kemalizm denilen mefkurenin içinin nasıl doldurulacağı hala bir muammadır. İşte CHP’nin yaşadığı ideoloji krizinin bu denli yüksek seviyeye ulaştığı ortamda, Aydemir, Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yazılar yazmaya başlar. Bu yazılar aydın çevrelerinde büyük ses getirmektedir. Aydemir’in İnkılap ve Kadro adlı kitabı ise, Büyük Buhran nedeniyle CHP içerisindeki liberal kanadın (İş Bankası Grubu) elinin iyice zayıfladığı dönemde CHP’nin devletçi ekonomik politikaları için bir ideolojik dayanak oluşturur. Aydemir artık çok dikkat çeken gözde bir aydındır. Aydemir, arkadaşları Vedat Nedim ve İsmail Hüsrev’le beraber önce Yakup Kadri’nin kayınbiraderi ve genç bir komünist olan Burhan Belge ile, daha sonra da Yakup Kadri’nin kendisiyle tanışır. 1931’de görüşmeler ve ev toplantıları sıklaşır. Bu ekip, artık rejimi ileriye taşıyabilecek bir ideoloji yaratmak için tetiğe basmıştır. Bu amaçla Yakup Kadri’nin çabalarıyla Türk siyasal hayatında çok önemli izler bırakacak olan Kadro Dergisi’ni çıkarmaya başlarlar.

Şevket Süreyya ve Kadrocular

Başlarda bu dergi etrafında kurulan Kadro Hareketi için herşey iyi gitmektedir. Dergide yazılan özgün yazılar büyük ses getirmekte ve Ebedi Şef Mustafa Kemal Atatürk’ten bile tebrik mesajları gelmektedir. Ancak komünist geçmişleri ve eğilimleri bulunan kişilerin çıkardığı Kadro’nun bu derece etkili olması, zamanla CHP elitlerini rahatsız etmiş ve Recep Peker’in yoğun muhalefetine ek olarak Kadrocuların Kemalizm’in solidarizm anlayışına ters düşen sınıfsal analizleri nedeniyle Kadro bir süre sonra kapatılmaya zorlanmıştır. Lakin Atatürk’ün Yakup Kadri’ye olan saygısı nedeniyle, kapatılma işlemi oldukça kibar bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Atatürk, derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri’yi Tiran’a Büyükelçi olarak atamış ve dergi imtiyaz sahibi olmadan kapanmak zorunda kalmıştır. Kadro dergisine ve Aydemir’in İnkılap ve Kadro adlı kitabına fikriyatını değerlendirirken yeniden döneceğiz. Ancak önce Aydemir’in Kadro’nun kapanması sonrası şekillenen yaşamına göz atalım.

Kadro Dergisi kapandığında Ankara Ticaret Mektebi’nde müdür olan Aydemir, 1936 yılına kadar bu görevini sürdürmüş ve 1936-1938 yılları arasında da Ankara Belediyesi İktisat Müdürlüğü’nü yapmıştır. Daha sonra İktisat Vekaleti’ne atanan Aydemir, yaptığı araştırmalarla İsmet İnönü’nün en güvendiği bürokratlardan birisi olmuştur. 1939’da İktisat Vekaleti Sanayi Tetkik Heyeti Başkanlığı’na getirilen Aydemir’in hazırladığı ve sür-prodüksiyon nizamnamesinin iptalini de içeren sanayi programı, hükümet tarafından kabul edilmiş ve yürürlüğe sokulmuştur. Aydemir’in komünist geçmişi, mevkisi yükseldikçe çeşitli eleştirilere konu olmuş, ancak bilgisi ve işindeki başarısı nedeniyle yükselişi engellenememiştir. Fakat İnönü’nün kolladığı Aydemir, Şükrü Saraçoğlu kabinesinin Ticaret Vekili Behçet Uz’un liberal bir ekonomi politikası uygulamaya koymak istemesi üzerine Başbakanlık Umumi Murakabe Heyeti Üyeliğine atanarak bir anlamda kızağa çekilir. 1946’da Recep Peker hükümetinin kurulmasıyla yeniden yıldızı parlayan Aydemir, 1951 yılında Demokrat Parti iktidarı tarafından görevden uzaklaştırılıncaya kadar burada çalışır. Emekliye ayrılması sonrası kendini yazmaya veren Aydemir, klasik haline gelecek ünlü birçok eserini 1950 sonrası kaleme almıştır. Mesela otobiyografik şaheseri Suyu Arayan Adam 1959 yılında yayınlanmıştır. Aydemir, ayrıca 1950’li ve 1960’lı yıllarda Tek Adam, İkinci Adam, Menderes’in Dramı, Toprak Uyanırsa ve Makedonya’dan, Orta Asya’ya Enver Paşa gibi birçok değerli ve öncü çalışmaya imzasını atmıştır.

Suyu Arayan Adam

 

1960’larda 27 Mayıs ihtilali sonrası Türkiye’de giderek güçlenen sosyalist hareketlerin baş göstermesi Aydemir’i heyecanlandırmış ve yaşlı kurt yeniden siyasetle yakından ilgilenmeye başlamıştır. Bu yıllarda, Aydemir, Ankara Bahçelievler’de oturmakta ve evinde sürekli ziyaretçiler kabul etmektedir. Cumhuriyet Gazetesi’nde Pazartesi günleri yazıları yayınlanmakta olan Aydemir, kısa sürede Yön Dergisi etrafında şekillenen Yön Hareketi’ne dâhil olur. Yön çıktığı dönemde ülkenin tüm aydınlarınca desteklenen, heyecan yaratan bir dergidir. Derginin başyazarı ve temel ideoloğu Doğan Avcıoğlu olmasına karşın, Aydemir’in yazıları da sol çevrelerde oldukça ses getirmektedir. Aydemir, Yön’e bağlı olarak kurulan Sosyalist Kültür Derneği faaliyetlerine de müdahil olur. Ancak Avcıoğlu ve Aydemir’in çizgileri aynı değildir. Avcıoğlu, Aydemir’in Kemalist solidarizm anlayışına hala sahip çıkmasına ve devletçiliği yalnızca bir kalkınma modeli olarak benimsemesine tepkilidir. Bu dönemlerde Aydemir’in “Türk Sosyalizmi” adı altında Kemalizm ve sosyalizm arasında bir üçüncü yol bulmaya çalıştığı görülebilir. 12 Mart sonrası Yön kapatılır ve Aydemir yazılarına Cumhuriyet’te devam eder. Yaşlı kurt artık iyice yaşlanmış ve yorulmuştur. 79 yaşında 25 Mart 1976’da Ankara’da evinde vefat eder. Aydemir anısına Ankara Ticaret Lisesi’nin ve Ankara Belediyesi İktisat Müdürlüğü’nün önünde anma törenleri düzenlenir. Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay’ın emriyle Aydemir’in tabutu Türk bayrağına sarılı olarak defnedilir. Ölümünden sonra Aydemir’le ilgili birçok kitap ve yazı yayınlanır. Sol çevreler, Aydemir’i fikir farklılıklarına rağmen mert kişiliği ve çalışkanlığıyla benimsemiş ve bir önceki kuşağın temsilcisi olarak kabul etmişlerdir.

Fikriyatı

1915 yılında Kafkas cephesine bir Türkçü-Turancı olarak giden Şevket Süreyya Aydemir, bilindiği üzere burada geçirdiği yıllar ve KUTV’da aldığı eğitim sonrası ülkesine örgütlü bir komünist olarak dönmüştür. Türkiye’ye dönüşünden sonra TKP’de siyasi faaliyetlerine devam eden, bir yandan da öğretmen olarak çalışan Aydemir, Mayıs 1925’te TİÇSF’nin Amele ve Teali Cemiyeti adına üzerinde “dünyanın bütün işçileri birleşiniz” sloganı yazılı bir broşür dağıtması üzerine 1925 tevkifatı olarak bilinen olayda tutuklanır. Kendisine yapılan tüm telkinlere rağmen Vedat Nedim Tör’ün aksine diğer komünist arkadaşlarını ispiyonlamak istemez ve bu nedenle hapse atılır. Aydemir 10 yıl hapis cezası almış, arkadaşlarını ispiyonlayan Vedat Nedim ise serbest bırakılmıştır. Hapishanede, Aydemir, sosyalizm üzerine düşünmeye ve Kemalizm’e ön yargısız bir şekilde yaklaşmaya çalışır. Ona göre, Kemalist Devrim dünya anti-emperyalist mücadele tarihinde Bolşevik Devrimi ile beraber yeni bir sayfa açılmasına yol açmış çok önemli bir tarihsel olaydır. Bu nedenle, bu devrimin enternasyonal bir ideolojiye ihtiyacı vardır. Ekim 1926’da genel af ilan edilmesiyle Aydemir serbest bırakılır. Bu tarihten itibaren dünya görüşü netleşmeye başlar…

Gerçekten de Şevket Süreyya’nın ideolojik çizgisi hakkında net konuşmak doğru değildir. Kesin söyleyebileceğimiz şey, kendisinin alışılmış kalıplara uygun bir komünist ve Kemalist olmadığıdır. Ayrıca ideolojik çizgisini net olarak belirlemeye engel teşkil edecek birkaç unsuru da belirtmeliyiz. Aydemir, tek-parti döneminde bir devlet bürokratı olarak görev yapmış ve bu nedenle belki de her görüşünü istediği şekilde dile getirememiştir. İkinci olarak, Aydemir’in ürünleri genelde 1920 ve 1930’lar ve 1960’lar olmak üzere iki ana dönemde yoğunlaşır. Bu iki dönem arasında da belirli bazı farkların oluştuğu ortadadır. NATO üyeliği sürecine rağmen 27 Mayıs sonrası Türkiye’de hızla yükselen sosyalist hareket nedeniyle, 1960’larda, Aydemir bazı konularda daha açık ve tutarlı bir tavır gösterme imkânı yakalamıştır. Aydemir’in ideolojik çizgisi hakkında kalıplara uygun yorumlar yapmak yerine, isterseniz düşüncelerine biraz daha yakından göz atalım ve daha sonra genel bir değerlendirme yapalım. Bu konuda Aydemir’in 1920 ve 1930’lardaki düşünceleri için İnkılap ve Kadro eseriyle birlikte Kadro Dergisi’ndeki yazıları ve 1960’lardaki düşünceleri için Yön Dergisi’ndeki yazıları ve Yön Dergisi hakkındaki kitaplardan yararlanmak sanırım faydalı olacaktır.

İnkılap ve Kadro

Şevket Süreyya; Kadro dergisinin ilk sayısının ilk sayfasında yer alan yazısında, Kadro Hareketi ve kendisinin ideolojik çizgisi hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu yazı, Aydemir açıkça amaçlarının Kemalist Devrim’in ideolojisini belirlemek ve içini doldurmak olduğunu belirtmiştir. Aydemir’e göre, inkılâp henüz bitmiş değil, yeni başlamıştır. Ona göre, askeri ve siyasal alanda yapılan devrimler, ekonomik ve siyasal alanda devam etmeli ve ideolojik bir temele oturtularak güçlendirilmeli, anlam kazanmalıdır. Kemalist Devrim genişlemeli ve derinleştirilmelidir. “O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş değildir. Tavsiye edilmiş bir zemin üstünde yarın ki Türk cemiyetinin, kendine has ve kendine uygun binası kurulabilmek için, inkılâbımız derinleşme ve genişlemelidir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no: 1). İnkılâp ve Kadro eserinde, Aydemir, Kemalist Devrim’in yerel ve milli bir ideolojiden çok tüm milli kurtuluş mücadelelerine örnek olacak âlemşümul bir nitelikte olduğunu belirtmektedir. Onun düşüncesinde, devrimin derinleşmesi ve korunması için şuurlu bir avangardın ve kadronun devrimin ideolojisini yapması ve bunu halka yayması gerekmektedir. Aydemir ve diğer Kadrocuların ideolojik derinliğe verdikleri bu önem, dünyanın 1930’larda içinde bulunduğu fazlasıyla gergin ve ideolojik siyasal ortam ve Kadrocuların Marksist geçmişleriyle alakalı olabilir. Yine Türk Devrimi’ni tarihsel süreçte bir yere oturtmak ve arkası gelmesi beklenen anti-emperyalist devrimlere öncülük edebilecek güçlü bir Türkiye isteği, Kadrocuların ideoloji konusundaki ısrarlarında bir etken olabilir. Zaten Aydemir de bu isteğini açıkça belirtmiş ve Kemalist Devrim’i dünyanın en anlamlı olaylarından biri olarak nitelendirmiştir. “Gerek milli mahiyeti gerek beynelmilel şümul ve tesirleri itibariyle, tarihin en manalı hareketlerinden biri inkılâbımızın, zatinde mündemiç bu ileri fikir ve prensip unsurlarını, şimdi inkılâbın seyri içinde ve onun icaplarına uygun bir şekilde izah işi, bugünkü Türk inkılâp münevverliğine düşen vazifelerin en acil ve en şereflisidir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no: 1). Aydemir’e göre, işte tüm bu düşünceleri gerçekleştirmek için Cumhuriyet’in ilerici bir yönetici kadro gereksinimi vardır. “İnkılâbın irade ve menfaati, inkılâbı duyan ve yürüten azlık, fakat şuurlu bir avangardın, azlık fakat ileri bir KADRO’nun iradesinde temsil olunur. Bu kadro, inkılâbın şeniyetinden çıkarılan ve onun seyrine uygun bir şekilde izah edildikçe şekilleşen ve nazariyeleşen prensipleri kendine şuur edinir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no: 1). İşte Kadro Hareketi, devlet elitlerine yakın bir grup olarak bu ideolojiyi belirlemeye talip olarak ortaya çıkmıştır.

Aydemir’in görüşlerini daha iyi anlayabilmek için isterseniz diğer ideolojileri yaklaşımı konusunda bazı noktalara değinelim. Aydemir ve diğer Kadrocuların liberalizme bakışı gayet açık ve net bir şekilde olumsuz ve küçümseyicidir. Kadrocular, liberalizmi kapitalizmin demokrasiyle beraber kullandığı bir kılıf ve araç olarak görmüş ve bu nedenle şiddetle eleştirmişlerdir. Onlara göre, kapitalist sistemin göbeğinde yer alan ülkeler diğer çevresel ülkeleri müstemleke (sömürge) ya da yarı-müstemleke (yarı-sömürge) haline getirmektedir. Özellikle Vedat Nedim’in işlediği bu kategorizasyonlarıyla, Kadrocular, Dünya Sistemi Teorisi’nin ulaştığı değerlendirmeye yaklaşık 40 yıl öncesinden ulaşabilmişlerdir. Yine Aydemir ve diğer Kadro Dergisi yazarlarının üzerinde durduğu bir konu, 3 farklı ekonomi model ayrımıdır. Birinci model, Sovyetler Birliği’nin başını çektiği sosyalist ülkelerde görülen ve işçi sınıfı diktatoryasına dayalı planlı ve devletçi ekonomidir. İkinci model, ABD ve Milletler Cemiyeti ülkelerinde görülen ve büyük eşitsizliklere yol açtığı için eleştirilen kapitalist gelişme yoludur. Kadrocuların üzerinde durduğu yeni üçüncü model ise, bağımsız bir ulusal ekonomi arayışında olan ülkelerin izlemesi gereken ve bu ülkeleri sömürge olmaktan kurtaracak planlı “milli ekonomi”dir. Liberalizmi “şuursuz iktisat siyaseti” olan gören ve “anarşik” tanımını getiren Kadro Hareketi yazarları ve hareketin ideolojik lideri Şevket Süreyya Aydemir, korumacı politikaları savunmuş ve otarşizme yakın bir ekonomik sistemden yana olmuşlardır. Kadro yazarları, Büyük Buhran’ı da kendi perspektiflerinden açıklamaya çalışmışlardır. Kadroculara göre anti-emperyalist devrimlerle sarsılan Batılı ülkelerde bu kriz kapitalizmin çökeceğinin işaretlerini vermektedir. “İşte şimdi biz, emperyalizmin hem çöküş ve dağılış çağı içinde, hem de artık hayat usaresi kalmayan, düşkün fakat sırnaşık teaddisi karşısındayız” (Aydemir, “Emperyalizm Şahlanıyor Mu ?”, sayfa 10, Kadro no: 16). Liberallerin sistemsizlik ve metotsuzluklarından yakınan Kadrocular, Lenin’in emperyalizm teorisinden de fazlasıyla etkilenmişlerdir.

Kadro Hareketi’nin ve Aydemir’in faşizm ve nasyonal sosyalizme yaklaşımı da oldukça enteresan ve tartışmalı bir konudur. Bazı akademik çalışmalarda hiçbir somut kanıt sunulmamakla birlikte, Kemalizm, Kadro Hareketi ve İtalyan Faşizmi’nin üçünün de otoriter nitelikli bir eğilim içinde oldukları ana temasından hareketle Kadro’nun faşizm kategorisi içinde incelemesi gerektiği ima edilmektedir. Giacomo Carretto’nun “1930larda Kemalizm-Faşizm-Komünizm Üzerine Polemikler” adlı makalesi bu paralelde yazılmış en bilinen eserdir.” (Türkeş, “Kadro Hareketi”, s. 53). Ancak Kadrocular’ın faşizme ve nasyonal sosyalizme bakışları kesin ve açık bir şekilde olumsuzdur. Kadrocular, faşizmi bazı yarı-kapitalist ülkeler tarafından kullanılan ve burjuva sınıfının çıkarına yarayan bir korporatizm anlayışı olarak gördüğünü vurgulamıştır. (Belge, “Faşizm ve Türk Milli Kurtuluş Hareketi”, ss. 36-39, Kadro no: 8). Türkeş’e göre, Kadrocular, daha sonraları fikirlerini daha da netleştirerek “faşizmin kapitalizmde doğal olarak var olan sınıf çatışmasını bastırmaya, uzlaştırmaya çalıştığını ve son analizde işçi sınıfının çıkarları pahasına sanayi burjuvazisinin çıkarlarını savunduğunu” belirtmişlerdir (Mustafa Türkeş, “Kadro Hareketi”, s. 127). Kadro’nun anti-emperyalist anlayışı da faşizm ve nasyonal sosyalizmle kesinlikle uzlaşmayacak ölçüde nettir. Kadro’nun bu tutumunu devlet politikası ve dönemsel koşullarla da açıklamak zordur. Zira İtalyan Faşizmi’nin “Mare Nostrum” politikası doğrultusunda Akdeniz’deki saldırgan tavrına karşı açıkça net bir tavır koyan Türkiye Cumhuriyeti devleti, Hitler’e rağmen Almanya ile olan ekonomik ilişkileri kesmemiş ve bundan istifade etmiştir. Ancak Kadrocuların hem İtalya, hem de Almanya’daki rejimlere karşı muhalif tavrı bu anlayışlarının pragmatist bir ölçekte olmadığının ispatıdır. Ayrıca Kadrocular ırkçılık karşıtı görüşlerini de birçok yerde açıkça belirtmiş ve faşizm ve nasyonal sosyalizm gibi ideolojilere karşı mesafeli olduklarını göstermişlerdir. Milliyetçilik ve otoriterlik bağlamında da Kadro Hareketi ve faşizm arasında bir ilişki kurmak zorlama olacaktır. Zira Kadrocular, anti-emperyalist ve yayılmacılık karşıtı ileri bir milliyetçiliği ve ulusal bağımsızlığı savunmuşlardır. Kadro ile faşizm arasında ilişki kurmak isteyenlerin sıklıkla gönderme yaptığı yazı, Yakup Kadri’nin derginin 11. sayısında yer almış “Ankara-Moskova-Roma” isimli makalesidir. Bu makalede, Karaosmanoğlu, Mussolini İtalya’sındaki coşkun ruhu ve disiplini övmüş ve şöyle demiştir; “Mussolini sayesinde daha doğrusu Faşizm sayesinde bütün İtalya kronometre gibi işleyen bir memleket halini almıştır” (Tekeli & İlkin, Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak, s. 231). Yakup Kadri gibi Kadro Hareketi içerisinde edebiyatçı kimliğiyle ön plana çıkan birinin bu sözlerinden hareketle Kadro’ya ve Şevket Süreyya’ya “faşist” damgası vurmak kolaya kaçmak ve makro değerlendirme yapamamak olacaktır. Zaten Kadro yazarları faşizmle ilgili görüşlerini açıkça belirtmişlerdir. Örneğin, bizzat Şevket Süreyya, derginin 4. sayısında yayınlanan “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞİZM” isimli makalesinde faşizmin gelişmesinde İtalya’da 1918-1922 arasındaki dönemde yaşanan sancılı kapitalist süreçten bahseder ve faşizmin üzerindeki durduğu beş maddeyi sıralar: ulusal birlik, yönetici gücün tekeli, emperyalizm, devlet için yaşayan vatandaşlar ve sınıfların birliği (Aydemir, “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞİZM”, sayfa 9, Kadro no: 4). Her ne kadar Kadrocularda ulusal birlik ve yönetici gücün tekeli gibi konularda faşizmle paraleller bulmak mümkün de olsa, Kadro Hareketi’nin yaptığı sınıfsal analizler ve güçlü anti-emperyalist tutumu Kadrocuları faşizmden kesin bir çizgiyle ayırmaktadır. Aydemir, Hitler’in ırkçı yönünü de şu sözlerle eleştirmiştir; “Bundan başka Hitler, beyaz ırkın dünya üstünde yalnız iktisadi hakimiyetle iktifa etmesine de razı değildir. Esirlerin kanına susayan Neron gibi o da, milletlerin esaretine susamıştır” (Aydemir, “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞİZM”, sayfa 13, Kadro no: 4). Tüm bu nedenlerle, Kadro’nun ve Şevket Süreyya’nın anti-faşist bir düşünce sistemine sahip olduğunu iddia etmek doğru olacaktır.

Kadro Hareketi’nin ve Aydemir’in sosyalizme yaklaşımıysa oldukça karışık bir konudur. Bilindiği üzere Kadro Hareketi’nin dört önemli yazarı (Aydemir, Tör, Belge, Tökin) komünist geçmişleri bulunan ve yaptıkları devletçe sürekli izlenen kimselerdir. “Bu süreç içinde bir yandan Kadro dergisi çıkarılmakta, öte yandan benimsenen ideolojik çizginin programı aydınlatılmaktadır. Şevket Süreyya’nın Murat Belge’ye anlattığına göre, devlet bu konuyla yakından ilgilenmekte ve toplantıları izletmektedir” (Tekeli & İlkin, Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak, ss. 143-144). Kadrocuların Marksizm’den kendi istekleriyle mi vazgeçtikleri, yoksa devlet baskısı nedeniyle takiyye mi yaptıkları asla kesin olarak bilinemeyecek bir konudur. Ancak Kadrocu yazarların yaşam öykülerine ve özellikle Şevket Süreyya Aydemir’in hayatı boyunca yazdıklarına bakarsak; Kadrocular, Marksizm’den koparak bir üçüncü yol olarak Kemalizm-sosyalizm sentezini yapmaya çalışmışlardır. Kadrocu düşüncede ülkeler arası eşitsizlikler, ülke içerisindeki sınıfsal eşitsizliklerden daha ön plandadır. Ayrıca Türkiye gibi kapitalist gelişmenin henüz yaşanmadığı ülkelerde sınıf farklılıkların ortaya çıkmadan önlenebileceğini iddia ederek Kadrocular, Marksizm’den farklı bir anlayışları olduğunu ortaya koymuşlardır. Kadrocular, cüretkâr bir şekilde tarihin Karl Marks’ı yanılttığını ve Türkiye’nin kapitalist dönem yaşanmadan sınıfsız toplum idealine ulaşabileceğini bile iddia eder. (Mustafa Türkeş, “The Ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, s. 110). Yine de Kadrocular, özellikle Batı ülkelerinin tarihsel gelişimini açıklamak için tarihsel maddecilik yöntemini ve Marksist şablonu sıklıkla kullanmışlardır. Özellikle Aydemir ve Tökin’in yazılarında Marksist argümanlara sıkça rastlanabilir. Ancak Kadrocular ve özellikle Şevket Süreyya, Batı ve Doğu toplumları arasındaki tarihsel-yapısal farklılıklara dikkat çekmiş ve Marksizm’in ancak Batı dünyasını anlamak için kullanılabileceğini iddia etmişlerdir. Devletçi bir ekonomiyle yeni oluşmakta olan sınıflar arasındaki çatışmalar önlenecek ve Türkiye kapitalist evreyi atlayarak sosyalizme Kemalizm yoluyla ulaşabilecektir. “Kadrocular, devletçiliği sınıf kavramını yok ederek sınıflararası çatışmayı önleyecek bir politika olarak kabul etmektedirler” (Heper & Canıvar, “Ülkü ve Kadro Dergilerinde Yayınlanmış Bazı Makalelerde Beliren Devletçilik Anlayışı”, s. 10). Akademisyen Mustafa Türkeş, Kadrocu yazarların tarihsel materyalizmi uygulamaktaki bu seçici tutumlarına dikkat çekmiştir.

Aydemir, ayrıca Batı’da oluşan sınıfsal eşitsizlikler kadar, Batı ülkelerinin sömürgecilik yoluyla doğu ülkelerinin ham madde kaynaklarını tüketerek ve bunları teknolojik, toplumsal gelişmelerinde kullanarak nasıl doğu ülkelerine üstünlük sağladıklarını belirtir. Kadrocular, devletin yapmayı düşündüğü toprak reformu konusunda sosyal sınıfların varlığını kabul ederken, diğer alanlarda solidarizm anlayışına karşı çıkmamaktadırlar. Bunun nedeni, Kadrocuların Kemalist rejimle ve onun en önemli unsurlarından biri olan Emile Durkheim’ın solidarizm anlayışıyla ters düşmemek istemeleridir. Zira Kadroculara göre, modern dünya düzeninde üç büyük çatışma alanı ve türü vardır. Birinci çatışma, işçi sınıfı ve kapitalist sınıflar arasında yaşanan ve yalnızca endüstrileşmiş Batı ülkelerinde görülen sorunlardır. İkinci tip çatışma, gelişmiş Batı ülkelerinin kendi aralarında yaşadıkları pazar bulma, silahlanma ve kalkınma yarışıdır. Üçüncü tip ve en önemli olan çatışma ise, gelişmiş Batı toplumlarıyla kapitalistleşmemiş sömürge ya da yarı-sömürge durumundaki Doğu ülkeleri arasında yaşanan sorunlardır. Aydemir’e göre, Marksizm ve Faşizm gibi ideolojiler kapitalist toplumlara ait tarihsel-yapısal gelişim ve sınıf çatışmaları sonucu ortaya çıkmış düşünce sistemleridir ve Türkiye’de uygulanması imkânsızdır.

Kadrocular, tarihi okurken Marksist-Leninist metotlar kullanmaktan kaçınmamışlardır. Mesela Aydemir, Lenin’in “emperyalizm teorisi”nden etkilenerek, emperyalizm olmadan kapitalizmin ayakta duramayacağını ve Batı’da sosyal devletin çökerek Marksist devrimlerin yaşanacağını ileri sürer. Bu nedenle ulusal bağımsızlık savaşları, Batı sömürgeciliğine ve dolayısıyla kapitalizme son verecek önemli olaylardır. Şevket Süreyya Aydemir, çok başarılı bir şekilde 20. yüzyılın anti-emperyalist devrimler çağı olacağını öngörmüştür. Türkiye’yi anti-emperyalist kapitalist veya sosyalist olmayan bu bloğun lideri olarak düşünmüş ve Kemalizm’i bu yönde tüm üçüncü dünya ülkelerine model olacak bir ideoloji yorumlamış ve tasarlamıştır. Bu konuda Aydemir’e kulak verelim; “İnkılabımızın, her biri ayrı ayrı kıymettar ve orijinal olan bu fikir ve nazariye unsurları birer birer izah edildikçe, bu esaslar inkılap nesli için kriteryumlar olacak, yeni ve standartlaşmış inkılapçı tip böyle doğacaktır. Bu tip her nerede, her ne şerait içinde olursa olsun, karşılaştığı her inkılap sahasında, aynı hadiseyi aynı kriteryumlara vuracak, aynı ölçülerde düşünecek, aynı neticelere varacak ve inkılabın kendisine has CİHANI TELAKKİ TARZI böyle vücut bulacaktır” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no: 1). Toplamak gerekirse, Kadro Hareketi ve Şevket Süreyya Marksizm’den fazlasıyla etkilenmesine karşın, tam anlamıyla Marksist bir hareket değildir. Diyebiliriz ki, daha sonra Latin Amerika’da ve üçüncü dünya ülkelerinde belirecek olan sosyalizm anlayışına uygun bir düşünce sistemine ulaşmışlardır. Türkeş’in iddialarına karşın, Kadrocuların fanatik seküler tutumları onları Sultan Galiyev ve İslami sosyalizmden de uzaklaştırmaktadır. Bu nedenlerle, Kadro ile Bağımlılık Okulu ve Dünya Sistemi Teorisi arasında bir bağ kurmak daha mantıklı olacaktır.

Şevket Süreyya Aydemir’in Yön Dergisi’ndeki yazıları da ideolojik çizgisini belirlemek açısından bize çok yardımcı olabilir. Aydemir, Yön’deki yazılarında sıklıkla “Türk Sosyalizmi” terimini kullanmıştır. Türkiye’nin emperyalist-kapitalist ülkelerle işbirliği yaptığından yakınan Aydemir, Demokrat Parti döneminde Cezayir’in bağımsızlığının tanınmamasının ne denli büyük bir utanç olduğundan bahseder. Aydemir’e göre, Türk Sosyalizmi’nin ilk önemli ilkesi demokrasidir. Çünkü Kemalist Devrim, memleketin istiklali için olduğu kadar halkın kayıtsız-şartsız hâkimiyeti için yapılmıştır. Aydemir’e göre, özel mülkiyet tam anlamıyla yok edilmeyecek; ancak ekonomide planlı, devletçi bir sistem belirlenecek ve bu yolla büyük sanayilerin şahısların eline geçmesine engel olunacaktır. Ayrıca büyük toprak sahiplerinin mallarına da el konulacak ve köylüler arasında eşit bir bölüşüm yaptırılacaktır. Aydemir’in düşüncesinde, Türk Sosyalizmi dine karşı değildir, ancak laikliğin yılmaz bir savunucusudur. Yine Aydemir’e göre, Türk Sosyalizmi bir sınıfın diğeri üstündeki diktatörlüğünü savunmamaktadır ve bunun için sınıfsal farklılıkların derinleşmemesi, sınıf kavgalarının önlenmesi adına planlı bir ekonomik sistem uygulanacak, adil bölüşüm sağlanacak ve tüm yurttaşlara özgür ve ferah bir yaşam olanakları tanınacaktır. Aydemir’e göre, Karl Marks değerlendirmelerinde haklı olmasına karşın ,durum o öldüğünden beri çok değişmiştir. Marks’ın döneminde devlet tamamen burjuvazinin tekelindedir. Ancak artık devletin bir sınıfın tekelinde olma dönemi sona ermektedir. Proletarya örgütlenmiş ve demokratik yollarla haklarını savunabilmektedir. Bu nedenle, devletin görevi halen ağırlığı fazla olan burjuvazinin gücünü işçi sınıfı lehine kırmak ve gerçek bir demokrasinin hüküm sürmesini sağlamaktır. Aydemir’in düşlediği sistem, defalarca belirttiği üzere, imtiyazsız, sınıfsız ve kaynaşmış bir millettir. Ancak 1960’larda hâkim olan tezler, sınıfsal toplum idealine ancak proletarya diktatörlüğü ile ulaşılabileceği yönündedir ve bu nedenle Aydemir hem soldan, hem de sağdan acımasız eleştiriler almaktadır. Zaten o yıllarda sağlığı bozulacak ve çalışmalarına ara verecektir. Doğan Avcıoğlu ile yaşadığı polemik sonrası yazılarına yalnızca Cumhuriyet Gazetesi’nde devam etmiş ve ideolojik tartışmalardan uzak güncel konular ve Atatürk hakkında yazılar yazmıştır.

Sonuç

Şevket Süreyya Aydemir’in ideolojik konumu hakkında genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, rahatlıkla söylenebilir ki, karşı yönde bazı argümanlara karşın, kendisi şiddetli bir anti-faşist ve anti-liberaldir. Tarihi okurken Karl Marks’tan fazlasıyla faydalanmasına karşın, tam anlamıyla bir Marksist de değildir ve diğer Kadro yazarları ile birlikte kendine özgü bir Kemalizm-Sosyalizm sentezi anlayışı oluşturmuştur. Bu sentezde Baas Partisi düşüncesi, Dünya Sistemi Teorisi ve Bağımlılık Okulu’na benzer birçok nokta bulunmaktadır. Aydemir, sınıfsız bir toplum idealinin işçi sınıfı diktatoryası olmadan yaşanabileceğine inanmış ve demokrasinin bunun için kilit unsur olduğunun altını kalınca çizmiştir. Büyük ölçekte özel mülkiyete karşı olmasına karşın, Aydemir özel mülkiyeti de reddetmemektedir. Ekonomide savunduğu sistem planlı, devletçi bir milli ekonomi modelidir. Ayrıca din karşıtı değildir, ancak laikliği sonuna kadar sahiplenmektedir. Demokrasi yanlısı olmasına karşın, halkın demokrasi için yeterli birikime sahip olmadığını düşünmekte ve bu nedenle eğitim sisteminin geliştirilmesine büyük önem vermektedir. Son tahlilde, Şevket Süreyya Aydemir’in Türk Sosyalizmi, ulus-devleti temel alan ve enternasyonal nitelikte bir sosyalist devrimin ancak ulus temelinde bir devrim tamamlandıktan sonra gerçekleşebileceğini savunan niteliktedir. Aydemir, yalnızca kendi ülkesinde ezilen kesimlerin yanında olmamış, farklı ülkelerde ezilen kesimler ve genel olarak dünya sisteminde diğer ülkeler karşısında ezilen tüm uluslara sahip çıkmaya çalışmıştır.

 

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

 

KAYNAKÇA

  • Aydemir, Şevket, Süreyya (1932), İnkılap ve Kadro, Ankara: Ahmet Halit Kitaphanesi.
  • Aydemir, Şevket Süreyya (2005), Suyu Arayan Adam, İstanbul: Remzi Kitabevi.
  • Biyografi.net, http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=685.
  • Harris, George (2002), The Communists and The Kadro Movement Shaping ideology in Atatürk’s Turkey, İstanbul: The Isis Press.
  • Harris, George S. (1975), Türkiye’de Komünizmin Kaynakları, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.
  • Heper, Metin & Canıvar, Gülser (1977), “Ülkü ve Kadro Dergilerinde Yayınlanmış Bazı Makalelerde Beliren Devletçilik Anlayışı”, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, c. 4-5.
  • Kadro Aylık Fikir Mecmuası, 1932, sayı 1, 2, 3, 4, 8, 12, 16, 2. Kanun.
  • Kim Kimdir, http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=518.
  • Lipovsky, Igor (1992), The Socialist Movement in Turkey, New York: E.J. Brill.
  • Özdemir, Hikmet (1986), Kalkınmada Bir Strateji Arayışı Yön Hareketi, Ankara: Bilgi Yayınevi.
  • Tekeli, İlhan & İlkin, Selim (2003), Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak, 2003, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
  • Türkeş, Mustafa (1999), “The Ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, Turkey Before and After Atatürk (editör: Sylvia Kedourie), London: Frank Cass Publishers.
  • Türkeş, Mustafa (1999), Kadro Hareketi Ulusçu Sol Bir Akım, Ankara: İmge Kitabevi.
  • Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eevket_S%C3%BCreyya_Aydemir.

 

[1] Kitapları için; http://www.kitapyurdu.com/yazar/sevket-sureyya-aydemir/5079.html.

[2] Bakınız; http://www.kitapyurdu.com/kitap/bir-cumhuriyet-oykusu-kadroculari-ve-kadroyu-anlamak/53970.html.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.