ADANA STARBUCKSLARINDA “HAZ VE İŞTAH” KAVRAMLARININ İZİNİ SÜRMEK

upa-admin 19 Eylül 2017 485 Okunma 0
ADANA STARBUCKSLARINDA “HAZ VE İŞTAH” KAVRAMLARININ İZİNİ SÜRMEK

“Kendimi mi öldürmeli, yoksa bir bardak kahve mi içmeliyim?” – Albert Camus[1]

Kahve, o eşsiz kokusuyla insanın tüm hücrelerini harekete geçirip aromasıyla duyguları sessiz ve içten bir şekilde okşayan bir öz. Bizleri bazen yatıştırmaya, bazen konuşturmaya, bazen de oturup analiz ettirmeye yarayan bir araç. Türk toplumu içine yüzyıllar önce işlemiş bir ritüeldir kahve içmek. Toplumsal sosyo-kültürel ilişkileri kamusal alanda yayılmasının en büyük ilişiği durumunda olmuştur tarihsel süreç içinde. Kahvehane kültürünün temeli farklılıklara dayanmaktadır. Halkın kahvehaneler içerisinde farklı görüşleri özgür bir şekilde savunabilmesi ya da ifade edebilmesi, iktidarı, politik ya da dini güçleri eleştirebilme[2] ortamının ortaya çıkmasının Jürgen Habermas’ın “kamusal alan” kavramının da temelini oluşturduğunu görmekteyiz.[3]

Bir ülkedeki kahvehaneler, aslında sizin toplumun dokusunu anlamada, siyasal yapının gidişatı ya da toplumun ihtiyaçları hakkında en net bilgiyi verecek olan yerlerden biridir. Günümüzde ise, bu kahvehane kültürü, globalleşmenin etkisiyle yerini ‘franchising’i bulunan dünya çapındaki ya da bölgesel anlamda olan işletmelere bıraktığını görmekteyiz. Bunu ise zaman ve mekan kavramlarının kendisini sürekli yenilemesine ve gelişmesine bağlayabiliriz. Böylece “Coffee Shop” dediğimiz sektör dünya üzerinde sosyal ve kültürel hayatın biçimlenmesine katkı sağladığını belirtmemiz gerekmektedir. Bu doğrultuda ele alacağımız Starbucks çalışması, insanlar üzerinde kahve kültürünün değişimini yorumlamamıza yardımcı olacaktır.

Adana’da bulunan Starbucks’ın bir şubesinde yaptığım 30 kişilik çalışmada kişilere yöneltilen 5 farklı soru konunun şekillenmesine katkıda bulundu. Sorular şu şekildeydi;

(1) Starbucks’a gelme sıklıkları, (2) tercih nedeni, (3) ortaya çıkardığı ‘haz’ duygusu, (4) Starbucks ortamının kişilere ne ifade ettiği, (5) Starbucks’ın felsefesinin kişi bazında ne olduğu”[4].  Ortaya çıkan sonuçların ekseninde genel bir değerlendirme yapacağımı belirtmek isterim.

  • İnsanların en kötü ihtimalle Starbucks’a iki güne bir geldiğini görmekteyiz. Bu durumun ise Starbucks’ın insanlar üzerinde bir bağımlılık yarattığı çıkarımını yapmak yanlış olmayacaktır.

 

  • Tercih etme sebepleri ise kahvelerinin hiçbir zaman tat olarak değişmemesi ve çalışanların gelen kişilere bir müşteri olarak değil de, sanki aileden birisiymiş gibi sıcak ve içten bir şekilde davranması olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada ise Starbucks’ın kuruluş ve yönetim felsefesinin tamamen işlediğini göstermektedir. Çünkü kendileri felsefelerinin ‘yapılan işe kalbini koy’ olduğunu söylemektedirler.

 

  • Üçüncü olarak sorduğum soru kişileri en çok zorlayan soru oldu. Bunun nedeni ise ‘haz duygusunun’ ne olduğu hakkında net bir fikirlerinin olmayışıydı. Haz duygusunu Halil Cibran’ın sözleriyle açıklamak isterim; “Haz bir özgürlük şarkısıdır ama özgürlük değil, Haz arzuların tomurcuğudur ama meyvesi değil, Yükselişi çağıran bir derinliktir ama ne derin, ne de yüksek olandır…” Kimileri ise hazzı sonunda doyuma ulaşması gereken bir şey olarak nitelendirir. Bu açıklamalardan sonra insanların cevaplarını geldikleri sıklıkla bağlantılı olarak ilintilendirdiğimde, kişilerin mutluluk, dinlenme, motivasyon, ferahlık gibi duygularını hiçbir zaman doyuramadığı sonucunu çıkartmaktayım. Bu ise bize Marx’ın ürün hakkında[5] söylediklerini aklımıza getirmekte. Yani Starbucks’ın ürünlerinin sadece satın alınan ve tüketilen basit bir nesne olmadığını, bu ürünlerin politik ve metafiziksel olarak da bir işlevi olduğunu gözler önüne sermektedir. Buradaki ürünlerin insanlar üzerinde görünmeyen bir etki yarattığını söylemek mümkün; çünkü onlara arzuladıkları duyguları sadece hissettirdiğini hiçbir zaman doyum seviyesine ulaştırmadığı çıkarımını yapabilmekteyiz.

 

  • Dördüncü soruda ise Starbucks’ın ortamının kişilere ne ifade ettiğini sordum. Burada cevaplar çok şaşırtıcı derecedeydi. Starbucks’ın ortamı genel olarak sohbet etmek, arkadaşlara buluşmak ya da çalışma alanı sağlamak üzerine kurulmuştur. Fakat çalışma yaptığım bölgede Starbucks’ın ortamı insanların kendilerine sosyal üstünlüğünü göstermek için bir etiket oluşturmaya çalışmalarından ve biraz argo bir tabirle ‘piyasa yapmaya’ çalışmalarından öteye gitmediğini gözler önüne sermiştir.

 

  • Beşinci soru ise Starbucks’ın insanlarda yarattığı felsefi etki üzerineydi. Burada cevaplar çok çeşitliydi; kimileri Starbucks’ın bir bağımlılık yarattığını ve bunun sonucunda iki liralık kahvelere on lira vermeye razı olduklarını, bu durumun göz göre göre kazıklanma olduğunu fakat bunun onlara bir zevk verdiğini söylemektelerdi. Kimisi ise kendilerini daha rahat yaşamaya ya da motivasyonel olarak güçlendirdiği üzerinde etkisi olduğunu söylemekte.

 

Bu yapılan çalışma sonunda Albert Camus’nün yukarıdaki sözünü gördüğümde bana düşündürdüğü şey şuydu; insanların istedikleri, arzu ettikleri hayatları yaşamadıkları. Çünkü şu anki modernitede insanlar, istediği hayatı değil, ona mekânsal ve zamansal olarak dayatılan ve toplum tarafından kabul görülen hayatı zorla yaşamaktadırlar. Kişiler aslında her gün doğumunda kendi içinde, olmayı istediği kişiyi öldürmek zorunda kalıyor. Albert Camus’nün iki ihtimalli sorusundaki ilk ihtimal aslında gerçek hayatı yani kişinin istediği hayatı temsil etmeyi, kahve içme eylemi ise günümüz toplumunda standartlaşmaya itildiğinin bir göstergesi olarak yorumlayabiliriz.

“Hayatlarınızı ve hayallerinizi modernleşmenin etkisi altında ezdirmeden yaşamanız dileğiyle.”  – Göktürk KIZIL

 

KAYNAKÇA

[1] Albert Camus, 1913 yılında Fransa sömürüsü altında olan Fransız Cezayir’inde doğdu. Felsefe terminolojisine absürdizm kavramını kazandırmıştır. Birçok yazar, eleştirmen onu varoluşçu olarak nitelendirse de, aslında o bunu hiçbir zaman kabul etmemiştir. Kendini hiçbir akımın filozofu, daha doğrusu bir filozof olarak bile tanımlamadı. Babası bir Fransız’dı, annesi ise İspanyol. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. 1914’te babasını kaybetti. Bir ya da bir buçuk yaşındaydı, babasını kaybettiği zaman. Annesi evlerde hizmetçilik yaparak, Camus’yü büyütmeye çalıştı. Ancak o bağımsız bir yaşam sürmek için evden ayrıldı. Önce liseye sonra Cezayir Üniversitesi’ne kabul edildi. Üniversite sırasında verem hastalığına yakalandı. O dönem çok yaygın bir hastalık olan verem binlerce belki de milyonlarca insanın ölümüne neden oluyordu. Çözümü asla tam anlamıyla yoktu. Üniversiteye bir dönem ara verdi. Aynı şekilde üniversitedeki futbol kaleciliğini de bıraktı. Camus futbolu çok arzuluyor ve beğeniyordu. Hatta iyi bir kaleciydi. 1936’da bir şekilde Cezayir Üniversitesindeki felsefe eğitimi tamamladı. 1934’te Fransız Komünist Partisi’ne katıldı. Fakat üç yıl sonra Troçkist suçlamasıyla atıldı. O dönem, hatta son on seneye kadar bile, Troçkistler hain olarak nitelendiriliyor, partilerden ihraç ediliyorlardı! 1935’te İşçi Tiyatrosu’nu kurdu ve yaklaşık 4 sene boyunca oyunlar yazdı, oyunları kendi tiyatrosuna uyarladı. Yıllar bu şekilde geçti. 1940’ta piyanist ve matematikçi olan Francine Faure ile evlendi. 5 Eylül 1945’te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları oldu. Aynı yıl bazı dergilerde ve gazetelerde çalışmaya başladı. İkinci dünya savaşında bir “pasifist” olarak kaldı. Ancak Paris’in işgal edilmesiyle beraber, belirli komünist gazetecilerin ve komünistlerin asılmasıyla fikirleri tamamen değişti. Dergi ekibiyle Fransa’nın Bordeaux şehrine gitti ve orada dünyaca ünlü olan iki kitabını yayımladı. Yabancı ve Sisifos Söyleni. Ve sonrasında diğer birkaç kitap daha yayımladı. 1957 yılında Nobel Edebiyat ödülü kazandı. Camus bu ödülü kazanan en genç yazarlardan biriydi. 1960 yılında bir trafik kazası geçirdi ve öldü. Mantosunun cebinde bir tren bileti bulundu. Fakat mantosunun cebinde bulunan bir bilet ölümünün ne kadar da trajik olduğunu gösterdi herkese. Büyük olasılıkla normalde gideceği yere tren ile gidecekti, fakat arkadaşlarının araba ısrarı farklı sonuçlar doğurdu. Onun anlam, intihar ve sorgulamaları çok farklıydı. Hayatın bir anlamı olmadığını, olsa bile sonunun değiştirilemeyeceğini, fakat buna rağmen yaşamın melankolik ve pesimizm ile sürdürülemeyeceğini savunuyordu. Bu saçmalığa rağmen intihar etmemenin bir başarı olduğunu söylüyordu. “Kendimi mi öldürsem, yoksa bir fincan kahve mi içsem?” derdi. Uzun yıllar kahve içmeyi seçti. Edebiyata ve felsefeye katkıları şüphesiz ki çok güçlüdür. Kalıcı bir şeyler vardır o saçma kavramıdır: “Saçma Kavramı“, yaşam anlamsızsa; saçmadır. Asla son değişmeyecektir. Bir hiç vardır. Bu illa felsefi kimliklerle tanımlanmak zorunda değildir. Zamanı tüketmek, ölümü de tüketmektir aslında. Albert Camus, 46 yaşında öldü. Rahat uyu saçma ve uyumsuz adam.

Ayrıntılı bilgiler için bkz. https://gaiadergi.com/albert-camus-kendimi-mi-oldursem-yoksa-bir-fincan-kahve-mi-icsem/0, Erişim Tarihi:12.08.2017. Ayrıca Albert Camus, Sisifos Söyleni, Çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları, İstanbul, 34. Basım, Kasım 2016, s. 159.

[2] Daha ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/4966/kamusal-alan-ansiklopedik-bir-makale#.WY83F4VOLIU, Erişim Tarihi:12.08.2017.

[3] Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, Çev: Tanıl Bora-  Mithat Sancar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007, 7. Baskı.

[4] Gilles Deleuze’un ve Spinoza’nın eşliğinde bu soruları bir kez daha düşünebiliriz. Ayrıntılı bilgi için bkz. Gülçin Sağır, “Spinoza’nın Dediği Gibi, Bir Duygulanış Hali: Başkaldırıyorum!”, Koza Düşünce Dergisi, ss. 1-5. Ayrıca bkz.  Gülçin Sağır, “Kitap Eleştirisi: Katip Bartleby”, http://kozadusunce.com/kitap-elestirisi-yazici-bartleby/, Erişim Tarihi: 12.08.2017.

[5] Karl Marx, Kapital, Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili, Ankara: Eriş Yayınları, s. 672.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.