MOYEN-ORIENT DERGİSİNİN TÜRKİYE DOSYASI

upa-admin 30 Ocak 2018 238 Okunma 0
MOYEN-ORIENT DERGİSİNİN TÜRKİYE DOSYASI

Fransa’da yayınlanan Orta Doğu politikası dergisi Moyen-Orient[1], Ocak 2018 tarihli 37. ve son sayısında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kapağında yer aldığı ve Türkiye’nin son yıllardaki otoriter dönüşümünün incelendiği “Turquie: Le Tournant Autoritaire” (Türkiye: Otoriter Dönemeç) başlıklı bir dosyaya yer verdi. Son derece kapsamlı hazırlanan dosyada birçok önemli makale yer aldı. Bu yazıda, bu dosyada yer alan makaleler ana hatlarıyla özetlenecektir.

Jean Marcou imzalı “Les multiples visages de l’AKP au pouvoir” (AKP’nin İktidardaki Farklı Yüzleri) başlıklı ilk makale, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 15 yıllık iktidar deneyiminin önemli bir Türkiye uzmanı olan Marcou tarafından değerlendirildiği bir çalışmadır. Marcou’ya göre, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Batılılaştırılan Türkiye, son yıllarda kültürel açıdan adeta bir devrim sürecinden geçmekte ve Osmanlı mirası ile birlikte Müslüman kimliğini yeniden keşfetmektedir. Nitekim Ekim 2017’de geçen bir yasayla imamlara nikâh kıyma yetkisi verilen Türkiye’de, Soğuk Savaş döneminin aksine NATO ile ilişkiler bozulmuş, Avrupa Birliği (AB) üyelik başvurusunun geri çekilmesi gündeme getirilmiş ve savunma sanayiinde Rusya ve Çin gibi ülkelerle yakın ilişkiler kurulması düşüncesi sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır. Peki, Türkiye bu noktaya nasıl gelmiştir? Jean Marcou’ya göre, bu noktada karşımıza iki farklı hipotez çıkmaktadır. İslamcı-demokrat çevrelerin kullandıkları argüman, Avrupa’daki Hıristiyan Demokratlara benzer şekilde, Türkiye’deki İslami çevrelerin AB uyum sürecinde ordunun müdahalelerini etkisiz kılarak, ülkede daha sivil ve toplumu iyi temsil eden bir yapıyı oturttukları şeklindedir. İkinci argüman ise, İslamcıların gizli bir ajandalarının olduğu ve Kemalist rejimi demokrasinin derinleşmesi sürecinde tasfiye ederek, zamanla Şeriat hukukuna dayalı İslami bir Cumhuriyet kurmaya çalıştıklarını vurgulamaktadır. Şu ana kadar bu iki senaryo da gerçekleşmemiş ve üçüncü bir senaryo yürürlüğe girmiştir; buna göre, Türkiye, Müslüman kimliğini belirginleştiren daha otoriter ve milliyetçi bir sisteme yönelmektedir. AKP iktidarını dönemlere ayırmak gerekirse; 2002-2007 dönemi, ilk ve iyimser senaryonun yürürlükte olduğu dönemdir. Bu dönemde, AKP, AB uyum sürecinde çok önemli reformlar yapmış ve ordu ile yaşanan krizleri de aşmayı başarmıştır. 2007-2011 arasındaki ikinci dönemde, AKP, laik Kemalist yerleşik yapı ile ciddi krizler yaşamaya başlamıştır. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi ile başlayan kriz dönemi, AKP’nin nihai zaferiyle sonuçlanmış ve laik sistemin etkisi büyük ölçüde kırılmıştır. Bu dönemde, Fethullah Gülen’e yakın savcıların başlattığı Ergenekon ve Balyoz gibi soruşturmalarla Türk Ordusu ve laik kesimler ürkütülmüştür. 2011-2014 arasındaki üçüncü dönemde, ülkede kutuplaşma artmıştır. Özellikle 2013 yılındaki Gezi Parkı Olayları’nın şiddetle bastırılması ve Arap Baharı’nın çökmesi ile “Türk Modeli”nin etkisiz hale gelmesi, AKP’yi zor duruma sokmuştur. Rejimin Erdoğan bünyesinde kişiselleştirilmeye başlandığı bu dönemde, Türkiye, PKK, TAK, IŞİD gibi birçok terör örgütüyle de aktif mücadele etmeye başlamıştır. AKP’nin, yıllar içerisinde ifade özgürlüğü, Kürtlerle barış süreci ve Batılı ülkelerle ilişkiler gibi konularda geçirdiği dönüşüm de yazara göre oldukça ilginçtir. Zira parti, aslında yeni kurulduğu dönemde sistem tarafından dışlanan İslamcılar, Kürtler, Aleviler ve Ermeniler gibi azınlık gruplarının temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak 2011 ve özellikle 2013 Gezi Parkı Olayları’ndan sonra AKP tamamen başka bir parti haline gelmiş ve otoriter yönelime yelken açmıştır. 17-25 Aralık sürecinden sonra AKP’yi iktidara taşıyan ana unsurlardan olan Gülen Cemaati ile de ilişkiler bozulmuş ve yoksulluk ve yolsuzluklarla mücadele için kurulan parti, üç Bakanının karıştığı rüşvet skandalı nedeniyle toplum nezdinde itibar kaybetmiştir. Bu dönemde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığının sona ermesi ile başa Recep Tayyip Erdoğan geçmiş ve Başbakanlık görevini de Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu üstlenmiştir. Ancak Davutoğlu’nun Suriye Krizi sürecinde yıpranması nedeniyle 2016’da Binali Yıldırım Başbakan yapılmış ve geçtiğimiz yıl içerisinde de Başkanlık sistemine geçilerek, sistemdeki tek önemli aktör Erdoğan haline getirilmiştir. Devlet gücünün Erdoğan’ın şahsiyetinde kurumsallaştırıldığı bu dönemde, rejim, Sultansı (Sultanique) bir karakter kazanmıştır. Erdoğan’a “Reis” lakabının takıldığı bu son dönemde, içerideki kutuplaşma dış politikaya da yansımış ve Türkiye’nin Batılı devletlerle olan ilişkileri sorunlu bir hüviyet kazanmıştır. 2016 yılındaki başarısız darbe girişimi ardından Gülen Cemaati mensuplarının devletten arındırıldığı bu dönemde, Erdoğan ve AKP’nin devletin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalizm’e meylettiği gözlemlenmektedir. Osmanlı’nın “hasta adam” söylemleri eşliğinde çöküşünü iyi hatırlayan Türkler, Erdoğan’ın liderliğinde 2023 (Cumhuriyet’in 100. yıldönümü), 2053 (İstanbul’un fethinin 600. yıldönümü) ve 2071 (Türklerin Anadolu’ya girişini sembolize eden Malazgirt Savaşı’nın 1000. yıldönümü) gibi vizyonlar belirleyerek aynı senaryonun yaşanmasına engel olmaya çalışmaktadırlar. Ancak bu uğurda yapılanlar, Türkiye’nin demokratik kalitesini düşürmekte ve ABD başta olmak üzere diğer ülkelerle ilişkileri de sorunlu bir noktaya taşımaktadır.

Tancrède Josseran imzalı “Derrière Recep Tayyip Erdoğan: les confréries?” (Recep Tayyip Erdoğan’ın Arkasındaki Güç Tarikatlar Mı?) başlıklı ikinci makalede, AKP’nin güç kaynağının İslami cemaatler ve tarikatlar olduğu görüşü işlenmiştir. Josseran’a göre, “Hizmet Hareketi” olarak bilinen ve şimdilerde hedefe konan Gülen Cemaati, aslında 2013-2014 yıllarına kadar AKP’liler tarafından daima övülmüş, korunmuş ve onlara hizmet etmiş olan İslami bir örgütlenmedir. Medya, üniversite ve finans gücüyle birçok ülkede yüzlerce okul açan Gülen yapılanması, askeri-laik çevrelere karşı AKP’nin gücünü yansıtmış ve bu yapılar içerisine sızmayı başarmıştır. Ancak 2011’den itibaren Recep Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen arasında bir güç paylaşımı savaşı yaşanmaya başlamıştır. Erdoğan, 2016 yılındaki başarısız darbe girişimi ardından Gülencileri sistemden tasfiye ederken, bu durum, AKP’nin diğer tarikat ve cemaatlerle de arası bozulmuş anlamına gelmemektedir. Nitekim Nakşibendi tarikatı, AKP’nin gücünü oluşturan asıl öğelerden biri olmaya devam etmektedir. Sufi İslam anlayışının bir türevi olan Nakşilik, 11. yüzyılda Orta Asya’da ortaya çıkmış ve özellikle Türkler arasında çok etkili olmuştur. Cumhuriyet’in ilanından sonra bir süre etkisini kaybeder gibi olsa da, Nakşilik ve Nurculuk başta olmak üzere, İslami cemaat ve tarikatlar Türkiye siyasetinde güçlerini daima korumuşlardır. Özellikle 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle İslamcı grupların yükselişi hızlanmıştır. Bu dönemde Sovyetler Birliği ve komünizme karşı İslam’ın bir panzehir olarak düşünülmesi de Türkiye’deki İslami Rönesans’ın ana nedenlerindendir. Bu yıllarda özellikle Mehmet Zahid Kotku (1897-1980) çok önemli bir kişi haline gelmiş ve Necmettin Erbakan, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan gibi siyasi liderleri kendisine bağlamıştır. 1980’ler, Türkiye’de tarikatların altın yıllarıdır… Nakşilik ve Hizmet Hareketi, bu dönemde darbe sürecinde ve Özal iktidarında hızla toplumsallaşmış ve finansal güce kavuşmaya başlamışlardır. Kürt İslam âlimi Said Nursi’nin (1878-1960) kurduğu Nurculuk, zamanla Fethullah Gülen’in Hizmet Hareketi’ne de kaynaklık etmiş olan çok önemli ikinci İslami tarikattır. Ancak 28 Şubat döneminde Gülen Türkiye’den kaçmaya zorlanmış ve 1999’dan beri ABD’de ikamet etmektedir. İslamcı tarikatlar arasında Süleymancılar, Kadiriler, Menzilciler gibi farklı gruplar da mevcuttur. Bu grupların neredeyse tamamı, 2000’lerin başında genç ve karizmatik İslamcı lider Recep Tayyip Erdoğan’ı desteklemiş ve onun siyasette önünü açmışlardır. İskenderpaşa Dergâhı başta olmak üzere, Türkiye’deki bütün İslamcı tarikat ve cemaatler, Erdoğan’ı Erbakan sonrasındaki liderleri olarak belirlemiş ve tüm gücü ve desteği ona sağlamışlardır. Bu dönemde özellikle daha ılımlı ve medyatik açıdan güçlü olan Gülen Cemaati Erdoğan’ın gözdesi haline gelmiş ve bu ikili (AKP ve Gülen Cemaati) birlikte laik devleti dönüştürmeye başlamışlardır. Ancak aslında Nakşibendilikten gelen Erdoğan ve Nurculuğun bir kolu olan Gülen Cemaati arasında ciddi bir ekol farklılığı vardır. Nakşilik gelenek düşüncesi temelinde büyür ve gelişirken, Nurculukta zaman kavramı ve zamanın ruhu düşüncesi ön plandadır. Ancak AKP’nin ilk yıllarında bu ekol farklılıkları ve iktidar kavgası önemli bir mesele olmamış ve iki yapı kol kola ilerlemiştir. Erenköy, İsmailağa, Süleymancılar ve Menzilciler gibi tarikatlar da AKP döneminde güçlenmiş ve örneğin Menzilciler, Taner Yıldız (Enerji Bakanı) ve Recep Akdağ (Sağlık Bakanı) gibi iki önemli Bakan çıkarmışlardır. Erdoğan, AKP iktidarı süresince bu tarikatlar arasında bir hakem rolü üstlenmiş ve hepsine hizmet etmeye çalışmıştır. Ancak Erdoğan’ın en fazla yatırım yaptığı Gülenciler, zamanla onu değiştirmek isteyince Erdoğan’la yolları ayrılmıştır. Şimdilerde, İslami tarikat ve cemaatler, Gülen Cemaati’ne karşı birleşmiş durumdadır. Ayrıca hepsi, Recep Tayyip Erdoğan’ın otoritesini sarsılmaz biçimde kabul etmiş durumdadırlar.

Tanınmış Türk sosyolog Ferhat Kentel’le yapılan röportajdan oluşan üçüncü bölümde, Kentel’in manşete çıkarılan görüşü Türkiye’de laikliğin kaybolduğu ama sekülerleşmenin devam ettiği şeklindedir. Röportaj, Jean Marcou ve Guillaume Fourmont tarafından 2017 Ekim ayında gerçekleştirilmiştir. Kentel’e göre, Cumhuriyet’in kurucuların getirdiği katı laiklik anlayışının iki sonucu olmuştur. Birincisi, İslamcı-muhafazakâr grupların çevreselleştirilmiş ve marjinalize edilmiş olmalarıdır. İkincisi, marjinalize edilen ve devlette yer verilmeyen İslamcı grupların sivil toplum kanalıyla ve “heterodoks İslam” konseptine uygun şekilde tarikat ve cemaatler üzerinden güçlenmek zorunda kalmalarıdır. İşte AKP, bu çevresel grupların sözcüsü olarak ortaya çıkmış bir partidir.  Kentel’e göre, “Türk İslam’ı” gibi bir kavramdan bahsetmek zor olsa da, Türkiye’deki çoğulcu İslami dini yapının birlikteliğinden oluşan daha renkli bir inanç bütününden söz etmek mümkündür. Zira Türkiye’de İslam’ın modern-laik, gelenekçi, köktenci, radikal-Selefi gibi birbirinden çok farklı ve hatta Alevilik gibi sıradışı yorumları bile yapılabilmektedir. Ayrıca son yıllarda Hıristiyanlıktaki Protestanlık çizgisine benzer şekilde, birey odaklı ve kapitalizm ve tüketim kültürüyle özdeşleşmiş yeni bir İslam anlayışı da Türkiye’de türemiştir. Ayrıca farklı cemaat ve tarikatlar da Türkiye’de daima etkili olmuştur. 1923’ten sonra bu gruplar yasal olarak yasaklansa da, yeraltında varlıklarını devam ettirmişlerdir. 1950’den itibarense bu gruplar istikrarlı bir şekilde güçlenmiştir. Türkiye’de resmi İslam’ı temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı adlı bir kurum olsa da, bu kurumun homojen bir İslam anlayışı yaratma çabaları ancak sınırlı ölçüde başarılı olmuştur. Zaten İslamcılar da, bu kurumu, büyük ölçüde, Kemalist devletin İslamcıları pasifize etmek için kullandığı bir enstrüman olarak algılamıştır. Kentel, röportajın sonunda manşete taşınan ilginç sözünü kullanmakta ve Türkiye’de laik sistem aşınsa bile, İslamcı grupların sekülerleşme sürecinin devam ettiğini iddia etmektedir. Zira ona göre, 1980’lerin İslamcı devrimcileri artık işadamı olmuşlar ve çocukları da kendilerinden çok farklı hayatlar sürmektedirler.

Fabrice Monnier imzalı “Le kémalisme, une parenthèse dans l’histoire turque?” (Kemalizm Türk Tarihindeki Bir Parantez Mi?) makalede, Mustafa Kemal Atatürk’ün dokunulmaz kişiliği devam etse de, Kemalizm ideolojisinin 2002’den beri artık Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi olmadığı vurgulanmıştır. Makalede, Atatürk’ün Milli Mücadele dönemi ve sonrasında yaptığı reform ve devrimler özetlenmiştir. Monnier, daha sonra şu noktaya dikkat çekmektedir: Türkiye’de laiklik uygulaması, dünya genelindeki gibi din ve devletin birbirinden ayrılmasından ziyade, dinin devlet tarafından kontrol edilmesi anlayışına dayalıdır. Ancak zamanla Atatürk’ün ideolojisi unutulmaya yüz tutmuş ve özellikle katı laiklik uygulamaları aşınmıştır. Bu sürecin nereye varacağı henüz tam anlamıyla belirlenemese de, toplumsal eğilimlerin 1920’lerde ve 1930’lardaki bir düzenle örtüşmediği de görülmektedir.

Sandrine Bertaux imzalı “Asile, immigration, naturalisation: entre préférence ethnique et politique discrétionnaire” (Etnik Tercih ve Siyasi Keyfiyet Arasında İltica, Göç, Yurttaşlığa Alma) başlıklı makalede, ilk olarak Türkiye’nin 3,5 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yaptığı hatırlatılmış ve göç terminolojisindeki “misafir”, “muhacir” ve “sığınmacı” gibi kavramların farklılıklarına dikkat çekilmiştir. Türkiye’nin geçmişte de Balkanlar’dan yoğun göç almış ve göçmen nüfusa alışkın bir ülke olduğunu vurgulayan Bertaux, Körfez Savaşı ve Yugoslavya’nın parçalanması dönemlerinde de Türkiye’nin çok sayıda Kürt ve Boşnak göçmene kapılarını açtığını hatırlatmıştır. Türkiye’deki Suriyeli göçmenler konusunda AFAD’ın (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) yetkili olduğunu belirten yazar, Türkiye’nin bu zor dönemde AB açısından tampon işlevi gördüğüne de dikkat çekmektedir.

Nicolas Ressler-Fessy imzalı “La reprise en main économique du sud-est: un outil de reconquête des régions kurdes par l’AKP” (Güneydoğu’nun Ekonomik Onarımı: AKP’nin Bölgedeki Kürtleri Fethetme Aracı) adlı yazıda, Türkiye’nin son 10 yılda Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı ve PKK terörünün etkili olduğu Güneydoğu Anadolu bölgesine yaptığı 40 milyar avroluk yatırımlar incelenmekte ve bunun Türkiye’nin bölgeyi yeniden PKK etkisinden çıkararak fethetme stratejisinin bir aracı olduğunu vurgulanmaktadır. Türkiye’nin son yıllarda Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile de yakın ekonomik ilişkiler kurduğunu yazan Ressler-Fessy, bu süreçte ekonomik ilişkilerin derinleştiğini ve 2003’teki 11 milyon dolardan 2013’te 280 milyon dolar seviyesine gelindiğini belirtmektedir. Özellikle Gülen Cemaati’nin kurduğu TUSKON’un Kürt vilayetlerinde etkili olduğunu kaydeden yazar, çözüm sürecinin çökmesinin ardından 2015 yılında PKK ile Türk Devleti arasında yeni bir çatışma sürecinin başlamasıyla birlikte ekonominin olumsuz etkilendiğini vurgulamaktadır.

Stéphane de Tapia’nın yazdığı “Mégaprojets: développement économique, aménagement du territoire ou mégalomanie turque?” (Mega-Projeler: Ekonomik Gelişme, Peyzaj Düzenlemesi ya da Türk Megalomanisi?) adlı makalede, AKP’nin gücünü konsolide etmek ve propaganda olarak kullanmak için son yıllarda geliştirdiği mega-projeler analiz edilmiştir. Özellikle havacılık, otoyolları ve demiryolu anlamında AKP döneminde Türkiye’de önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Bu projeler, AKP ve Gülen Cemaati’nin birlikte geliştirdikleri stratejinin bir ürünüdür ve İslamcı hareketlerin manevi özellikleri dışında ekonomik olarak da Türkiye’yi ileri götürdüklerinin bir ispatı olarak topluma sunulmaktadır. Bu projeler ve Türkiye’nin Afrika ve Orta Doğu ülkelerine yaptığı ekonomik ve siyasi açılımlardan en çok MÜSİAD ve TUSKON gibi İslami işadamlarının kurduğu gruplar fayda sağlamış ve bu sayede AKP’nin oy tabanı konsolide olmuştur.

Gilles Texier’nin kaleme aldığı “Repères Défense: La nouvelle émergence militaire turque: évolution et refonte des paradigmes” (Savunma Göstergeleri: Türk Ordusu’nun Yeniden Oluşumu: Evrim ve Paradigmaların Yeniden Kurulması) başlıklı makale, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin son yıllardaki dönüşümünü analiz etmektedir. Türkiye, 1952 yılında NATO’ya girmiş ve TSK da o zamandan beri bir NATO ordusu olagelmiştir. NATO üyeliği sayesinde TSK’da askeri modernleşme alanında kayda değer gelişmeler yaşanmıştır. Özellikle havacılık alanında bu başarılar ortadadır. Ayrıca İncirlik Üssü’nde bulunan nükleer silahlar sayesinde nükleer güce sahip bir ülke durumuna da yükselmiştir. Ancak 1974 Kıbrıs krizinden sonra Türkiye ile NATO ilişkileri epey bozulmuştur. Türkiye, bu tarihten itibaren yerli savunma sanayiini geliştirmek için çok daha cesur adımlar atmaya başlamıştır. Kısa süre önce icra edilen Fırat Kalkanı Harekâtı, 15 Temmuz felaketine rağmen TSK’nın hala operasyonel bir ordu olduğunu göstermektedir. Ayrıca Türkiye, 2009’dan beri bir hava savunma sistemi almak için arayışta olmuş ve sonunda geçtiğimiz yıl Ruslardan S-400 sistemini satın alarak hava savunmasını güçlendirmiştir. TSK, 355.800 aktif personeli, 2.500 zırhlı aracı, 333 savaş uçağı, 44 savaş helikopteri, 13 denizaltısı ve 18 firkateyni ile hala güçlü bir ordu durumundadır. Türkiye’nin askeri harcamaları ise, Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa kadar olmasa da, İtalua ve İspanya’nın ardında ve Polonya ile eşit düzeydedir.

Jean-Baptiste Le Moulec imzalı ve “La Turquie est-elle encore une puissance régionale?” (Türkiye Hala Bölgesel Bir Güç Mü?) başlıklı yazıda, Arap Baharı ve Suriye Krizi ardından Türkiye’nin hala bölgesel bir güç olarak kalıp kalamadığı sorgulanmaktadır. Profesör Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” konsepti doğrultusunda, Türkiye, 2003’ten beri aktif şekilde dış politikasını bölgesel bir güç olma yönünde revize etmiştir.  Bu bağlamda, Ankara, “komşularla sıfır sorun” vizyonunu uygulamaya sokmuş ve Türkiye’nin işadamları aracılığıyla yaptığı yatırımlar ve Osmanlı döneminden kalma kültürel mirasının diplomaside kullanılması gibi tekniklerle bölgesel bir güç olmaya çalışmış, bu yolda da 2003-2011 döneminde hızla yol kat etmiştir. Bu bağlamda Türkiye’de ORSAM ve SETA gibi düşünce kuruluşları kurulmuş ve Davutoğlu’nun rehberliğinde Türkiye iddialı bir projeye soyunmuştur. Ancak Tunus’ta büyük umutlarla başlayan Arap Baharı, Türkiye’nin bölgesel güç olma vizyonunu zamanla olumsuz etkilemeye başlamıştır. Bu dönemde Müslümanlardan oluşan bir demokrasi ve piyasa ekonomisi şeklinde özetlenebilecek olan “Türk Modeli”nin etkisi sınırlanmış, dahası Ankara, Libya gibi ülkelerde ekonomik kayıplara uğramıştır. Bu döneme kadar yakın ilişkiler kurulan Suriye ile ilişkilerin bozulması da Türkiye’yi ekonomik açıdan olumsuz yönde etkilemiştir. Türkiye, Katar gibi ülkelerle yakın siyasi ve ekonomik ilişkilerini başarıyla sürdürse de, 2011’de çok iyi durumda olduğu bölgesel güç perspektifinden hayli uzaklaşmış gözükmektedir. Bunun Yeni Osmanlıcılığın sonu olabileceğini yazan Le Moulec, yeni süreçte Realpolitik yaklaşımın yeniden önem kazanabileceğinin altını çizmektedir.

Çağla Aykaç imzalı “Repères Société: Les femmes en résistance face à l’état d’urgence” (Toplumsal Göstergeler: Kadınlar Olağanüstü Hale Karşı) makalesi, dosyadaki son makaledir. Bu makalede, yazar, Türkiye’de kadınların 2016 yılındaki başarısız darbe girişimi ardından ilan edilen olağanüstü hal rejimi altında yaşadıklarını konu edinmektedir. Darbe girişimi nedeniyle 25.000 kadın devlet işlerinden uzaklaştırılırken, Kürt yanlısı Halkların Demokratik Partisi-HDP’nin 5 kadın milletvekili ve birçok kadın gazetecinin de bu süreçte hapse atıldığına dikkat çekmektedir. Savaş karşıtı kadın gruplarının Türkiye’de büyük baskı altına alındıklarını iddia eden Aykaç, ayrıca Türkiye’deki ataerkil kültürün gücüne de yazısında işaret etmektedir.

Bu yazıda Fransız Moyen-Orient dergisinin 37. sayısının neredeyse tamamını kaplayan Türkiye dosyasında yer alan makaleler Türk okurlar için ana hatlarıyla özetlenmiştir. Makalelerin genel bir yorumunun yapılması gerekirse, Türkiye’ye yönelik eleştirel bir duruşun olduğu, ancak ülkemizin önemi ve gücünün de farkında olunduğu söylenebilir. Ayrıca demokrasi ve insan hakları konularında eleştirel yaklaşımlara karşın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi becerisine yönelik vurgular da dikkate değerdir.

 

Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

[1] Bakınız; http://www.areion24.news/produit/moyen-orient-36-2/.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.