KİTAP ANALİZİ: “PUTİN NE İSTİYOR?”

upa-admin 14 Mayıs 2018 928 Okunma 0
KİTAP ANALİZİ: “PUTİN NE İSTİYOR?”

Kitabın Künyesi: Jean-Robert Jouanny, Putin Ne İstiyor?, Çeviren: Merve Öztürk, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

Jean-Robert Jouanny

Jean-Robert Jouanny: ENA (École nationale d’administration) ve MGIMO’da (Institut d’État de relations internationales de Moscou) öğrenim gördü. SciencesPo Paris’te Sovyet sonrası dönüşüm üzerine dersler veriyor. Thomas Lavielle ile birlikte yazdıkları, 2009 yılında yayımlanan À la recherche de Jacques Chirac adlı bir kitabı bulunmaktadır.

Putin Ne İstiyor?

Jean-Robert Jouanny’in kaleme aldığı Putin Ne İstiyor? adlı kitap (kitabın orijinal Fransızca adı Que veut Poutine ? şeklindedir) Rusya için yadsınamaz bir gerçeklik haline gelen Vladimir Putin’i üç bölümde ele almaktadır. İlk bölümde Putin’in kişisel özelliklerine değinen yazar, modern Rusya’nın iç işlerine odaklanarak, bu ülkenin zayıflıklarını anlatmaktadır. İkinci bölümde Putin’in dünya görüşüne ve ideolojisine odaklanan yazar, onun dış politikasına rehberlik eden söylemlerin şifresini aktarmaktadır. Üçüncü ve son bölümde ise, 1991’den beri Rus diplomasisinin ana yönelimlerini; ‘yakın yabancı’, Batı dünyası ve ‘uzak yabancı’ çemberi içerisinde özetlemektedir.

Que veut Poutine ?

Giriş bölümünde Rusya ile Batı dünyası arasındaki gerilimi besleyen tüm bileşenlerin 1990’ların ortasında zaten belli olduğunu belirten yazar, bu durumu NATO’nun genişlemesi, yakın yabancıdaki nüfuz kavgası, Amerikan füze kalkanı sistemi, otoriter devletlere Batı’nın müdahalesi ve Rusya’nın dış politikası üzerinden temellendirmektedir. Yazar, bir entelektüelden ziyade bir taktik uzmanı olarak tanımladığı Putin’in Ukrayna ve Suriye’deki güç gösterilerinin, Batı ile Soğuk Savaş’ın yeni bir safhası olmadığını, tam aksine Rusya’nın iç savunması olduğunu ifade etmektedir. Bu görüşlerini detaylandıran yazar, Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne özellikle de NATO’ya girmesinin Rusya için varoluşsal bir tehlike olduğunu, aynı şekilde radikal İslamcılığın da bu ülke topraklarını tehdit ettiğini belirtmektedir. Rus gücü iddiasının çok büyük zayıflıkları maskelediğini aktaran yazar, Vladimir Putin’in Rusya’sının kendisini tehdit altında hissettiğini ifade etmektedir. Bu tehditleri sıralayan yazar, özellikle Batılı reformist güçlerin müdahalesiyle ülkenin yapısal olarak zayıf olan ekonomisini ön plana çıkarmaktadır.

Kitabın ilk bölümünde Putin’in kişisel özelliklerini aktaran yazar, Sovyetlerin dağılması sonrasında özgürleşen milliyetçi söylemle birlikte yurtseverlik kavramının Putin’in tekeline girdiğini belirtmektedir. Putin’in iktidara gelmeden önce Boris Yeltsin tarafından bırakılan zor bir mirası devraldığını açıklayan yazar, bunu Başkanlığın hükmünü geçirmek, yurttaşların kabul edilebilir bir hayat seviyesi yakalamasını sağlamak ve Rusya’nın toprak bütünlüğünü korumak olarak sıralamaktadır. Yeltsin döneminde yönetimin gitgide zayıfladığını ve ekonomik verilerin kötüleştiğini aktaran yazar, Putin’i iktidarının ilk döneminde en çok uğraştıran konunun ise Çeçenistan krizi olduğunu belirtmektedir.

Putin’in iktidara geliş sürecinde halkın Çeçenistan krizinden duyduğu rahatsızlık ile Rusya’da artan milliyetçiliğe değinen yazar, Putin’in devletin saygınlığını geri getirmek maksadıyla Kremlin’e tüm ülkeyi kapsayan denetim araçları sağladığını ifade etmektedir. Putin’in yurttaşları karşısında kendisini ulusun bütünlüğünün koruyucusu olarak konumlandırdığını aktaran yazar, Putin’in dışarıya ihtişamı, içeriye ise hayat şartlarının iyileştirilmesini sunduğunu, bunun karşılığında ise siyasi biat talep ettiğini belirtmektedir. 2000’li yılların ortasını bir dönüm noktası olarak tanımlayan yazar, Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkelerdeki renkli devrimlerin yakın yabancıdaki Rus vesayetinin reddini gösterdiğine değinmekte ve terörizmin Putin’e meydan okuduğunu vurgulamaktadır. Çeçen ayrılıkçıların gerçekleştirmiş olduğu saldırılar karşısında Putin’in güvenlik politikasının geçersiz kaldığını belirten yazar, Putin’in bu saldırıları iktidarı boyunca gerçekleşen en trajik olaylar olarak tanımladığına yer vermektedir.

Putin’in saldırılara yanıtsız kalmadığını vurgulayan yazar, Aralık 2004’te çıkan bir yasayla yürütmenin dikey iktidar üzerindeki vesayetinin güçlendiğini aktarmaktadır. Bu durumu egemen demokrasi doktrini ile açıklayan yazar, bu doktrinin Rusya’nın yurtdışındaki konumunu meşru göstermek için değerli bir araç olduğuna ve özellikle kamusal özgürlüklere verilen zararları maskelemekte işlevsel olduğuna değinmektedir. Putin’in ikinci görev döneminde fiili olarak ülkenin hakimi olduğunu belirten yazar, bu dönemde medyanın oto-sansür uyguladığı, oligarşinin rejim projelerine destek verdiği, siyasi partilerin Birleşik Rusya Partisi’nin (Yedinaya Rossiya) mutlak iktidarına karşı çıkamadığı bir dönemi tasvir etmektedir. Ekonomik verilerin kötüleşmesiyle birlikte Putin’in 2010’dan sonra popülerliğinin azaldığını belirten yazar, rejimin artık istikrar, refah ve birlik sözlerini tutamadığını söylemektedir. 2011’de Putin’in tekrar aday olacağını ifade etmesinin güçlü protestolara neden olduğunu aktaran yazar, özellikle son yıllarda güçlenen sivil toplumun Putin’i rahatsız ettiğini ifade etmektedir.

Putin’in 2012’de yeniden seçilmesiyle birlikte kendisine yönelik itirazlara baskı yoluyla cevap verdiğini aktaran Jean-Robert Jouannybu dönemde iletişimin gözlemlendiğini, internete erişimin engellendiğini ve sivil toplumun sistematik olarak denetlendiğini vurgulamaktadır. Putin’in kurmak istediği yeni rejimin sacayaklarını açıklayan yazar; bunları Rus Ortodoks Kilisesi, silovikiler ve “derin Rusya” olarak sıralamaktadır. Anayasada laikliğin güvence altına alınmasına rağmen Putin’in söylemlerinde dine sıklıkla yer vermesine de değinen yazar, onun halkın alt tabakalarına ihtişam ve güç rüyasını vaat ettiğini belirtmektedir. Putin tarafından seçilen ekonominin yapısal zayıflıkları olduğunu da aktaran yazar, bu durumun Rusya’yı dışarıda ihtişamı korumakla, içeride sosyal dengeyi sağlamak konusunda içinden çıkılmaz bir denkleme hapsettiğini söylemektedir.

Ülkedeki bozulan ekonomik durumu sayısal verilerle aktaran Jouannyözellikle Ukrayna kriziyle Suriye’ye müdahalenin yarattığı maliyetin Rus orta sınıfında huzursuzluğa yol açtığını belirtmektedir. Kitabın ikinci bölümünde Putin’in kullandığı söylemlerin retoriğini çözümlemeyi amaçlayan yazar, ilk olarak Sovyetlerin dağılmasından sonra Rus kimliğinin yeniden keşfine dikkat çekmektedir. Sovyet rejiminin sebep olduğu burukluğun Rus kimliği için çorak bir iklim yarattığına değinen yazar, Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte toplumu birleştirmek amacıyla Rus ülküsü çağrısında bulunduğunu aktarmaktadır. Rus ülküsünün sahip olduğu değerleri sıralayan yazar, vatanseverlik, güç, devletçilik ve sosyal dayanışmayı işaret etmektedir. Putin’in ideolojik çerçevesinin tarihi ekümenizm, devlet ve ordu gibi üçlü bir yapıdan destek aldığını vurgulayan yazar, Putin’in yarının Rusya’sını inşa etmek için Çarlık ile komünizm arasında bir söyleme ihtiyacı olduğunu belirtmektedir. Geçmişten miras kalan birçok tarihsel çatışmanın izlerini süren yazar, Putin’in Çarlık rejimindeki önemli tarihsel kişiliklere iade-i itibar yaptığını, ama Sovyet geçmişini de reddetmediğini vurgulamaktadır. Rus-Sovyet sentezinin Putin’in Rus ülküsü için büyük bir altyapı oluşturduğunu aktaran yazar, Putin’in ikinci ideolojik çerçevesi olan devleti açıklamaktadır.

Putin’in devleti ayağa kalkmanın taşıyıcısı ve modernliğin tüm formlarının yönlendiricisi olarak algıladığını belirten Jouanny, 1990’lı yılların savruluşlarının Putin tarafından devlet otoritesinin eksikliğiyle açıklandığını ifade etmektedir. Devletin Putin için ulusun eğiticisi ve vasisi olarak görüldüğünü ifade eden yazar, Putin’de devletin geri dönüşünün iradi bir esasa dayandığını aktarmaktadır. Bu durumu detaylandıran yazar, dikey iktidarın kamuda yeniden tesis edildiğini, hukukun üstünlüğünün tartışılamaz bir gerçeklik haline geldiğini ve silovikilerin devlet söyleminin saygınlığını arttırmak için sosyal hayatın tüm kesitlerine yerleştiğini belirtmektedir. Putin’in ideolojik çerçevesinin son uğrağı olan orduyu da açıklayan Jouanny, ordunun devletin bekasının sembolü olduğunu ve Rus-Sovyet ulusunun kaynaşma potası haline geldiğini vurgulamıştır. Ordu konusunu çözümlemeye devam eden yazar, Afganistan’dan çekilen ve birinci Çeçen Savaşı’ndan zarar gören ordunun imajını yeniden toparlamak için, Putin’in askeri harcamaları üçe katladığını aktarmaktadır. 2015’te gerçekleşen Suriye harekatının Rus güçlerini değerli bir hale getirdiğine yer veren yazar, neredeyse her hava uçuşunun televizyon yayınlarında yer alarak medyatikleştirildiğine dikkat çekmektedir. Putin’in yeni ulusal ideolojisinde Ortodoks diniyle Avrasyacılığa ayrı bir parantez açan yazar, Rus dili ve kültürüyle birlikte Ortodoks dininin de Rus dünyasının temel bileşenlerinden biri olduğunu vurgulamaktadır.

Dilin ötesinde, ister etnik kökeni Rus olsun, isterse de sadece Rusya pasaportu taşısın, Rus dünyasının Rusya’dan ayrılamaz organik bir bütün olduğunu belirten yazar, Putin’in bu organik bütün üzerinde bir Moskova vesayeti olması gerektiğine dair düşüncelerine atıfta bulunmaktadır. Jouanny, Putin’in Kırım’ın ilhakını meşrulaştırmak için kullandığı ‘tarihi adalet’ ifadesinin kaynağını da bu düşünce yapısından aldığını aktarmıştır. Putin’in yeni ideolojisinde önemli bir yer teşkil eden Avrasyacılık doktrinin tarihsel gelişimine de değinen Jouanny, Avrasyacılık kavramının farklı milletleri, dilleri, kültürleri kapsaması bakımından Putin için kullanışlı olduğunu söylemektedir. Putin’in ideolojisinin dış politikaya olan yansımasını açıklayan yazar, Ukrayna kriziyle Suriye’deki terörizme karşı savaşın ‘tehlikedeki vatan’ teması üzerinden Putin’e fırsat sunduğunu ifade etmektedir.

Sovyetler sonrası Rusya’nın Batı’yla olan ilişkisinde üç düşünce grubunun ortaya çıktığını belirten yazar; bunu liberalizm, realizm ve milliyetçilik olarak açıklarken, Putin’in her üç doktrinden beslense de, daha çok milliyetçiliğe doğru kaydığını söylemektedir. Yeltsin’in döneminde liberal paradigmanın baskın olduğunu aktaran yazar, bu düşüncenin Rus çıkarlarını göz ardı etmekle suçlandığını ve 1990’lı yılların ortasında etkisini kaybettiğini belirtmektedir. 2008 yılında Gürcistan’ı barışa zorlama operasyonuyla Rusya’nın dış politikasının realizme doğru kaydığını vurgulayan yazar, realistlerin iki büyük amacını NATO’nun ilerlemesini engellemek ve küresel politikada Rusya’nın varlığını savunmak olarak tanımlamaktadır. Batı tarafından desteklenen demokratik devrimlere karşı Putin’in Beşer Esad kuvvetlerine askeri destek sağlamasını realist çizgide yorumlayan yazar, üçüncü düşünce akımı olan milliyetçiliğin ise gevşek bir yapıya sahip olduğu ve çok farklı unsurları kendi içinde barındırdığını belirtmektedir. Putin’in dış politikasını dört değişmez üzerinden ele alan yazar, ilk olarak “Medeniyetler Çatışması”nı, ikinci olarak bu çatışmada Rusya’nın kendi modernlik yolunu çizmesini, üçüncü olarak uluslararası ilişkilerde tek bir gücün üstün olmasını, dördüncü ve son değişmez olarak da ülkenin savunma anlamında sürekli istim üzerinde durmasını aktarmaktadır.

Üçüncü ve son bölümde Putin’in dış politikasının ana eğilimlerini özetleyen yazar, ilk olarak eski SSCB topraklarına karşılık gelen yakın yabancıya odaklanmaktadır. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Rusya’nın uluslararası hukuka saygıyı dış politikasının temeli haline getirdiğini ifade eden yazar, bunu Kosova’nın tanınmamasında devletlerin bütünlüğü ilkesi, Esad’a müdahaleye karşı çıkılmasında ise başka devletlerin iç işlerine karışmama ilkesiyle açıklamaktadır. Tüm bu söylenenlerle tezatlık gösteren kendi çeperinde yeni devletler yaratma ve Kırım’ın ilhakını ise Rusya’nın tutarsızlığı olarak değerlendiren yazar, bu tutarsızlığın Rus medyası tarafından soykırım suçunun önlenmesi ve Nazizm’e karşı savaşla meşrulaştırıldığını vurgulamaktadır. Moskova’nın yakın yabancı politikasının SSCB’yi yeniden kurmak ya da bir Rus ulus-devleti yaratmak olmadığını aktaran yazar, Rusya’nın hedefinin jeopolitik sınırlarını korumak ve denetlemek olduğunu belirtmektedir. Rusya’nın yakın yabancıya bakışındaki temel parametrelerin çok az değiştiğine vurgu yapan yazar, güvenlik konusunda Rusya’nın üstünlüğünü kabul etmekle birlikte periferideki nüfuz kaybına dikkat çekmektedir. Yakın yabancı ülkelerinde meydana gelen renkli devrimlere değinen yazar, Rusya’nın 2008’de Gürcistan’a müdahalesiyle kendi periferisindeki Batılı müdahale algısına yanıt verdiğini vurgulamaktadır. Aynı durumun Ukrayna krizinde de gerçekleştiğini belirten yazar, Kırım’ın ilhakıyla Putin’in uzun vadede Sovyetlerden miras kalan bir toprak ihtilafını çözdüğünü kısa vadede ise Kiev’in Avrupa Birliği’yle NATO’ya girmesini engellediğini açıklamaktadır.

Putin’in dış politikasında ikinci başlık olarak Rusya-Batı ilişkilerini değerlendiren yazar, Kırım’ın ilhakı ve Esad rejiminin korunmasının Rusya’ya yönelik Batılı yaptırımlara yol açtığını anlatmaktadır. Rusya ile Batı arasındaki ilişkiyi dahil olma ve direniş diyalektiği üzerinden açıklayan yazar, Rusya’nın Batı’ya yakınlaştığı anda kendi ‘geri kalmışlığıyla’ yüzleştiğini belirtmektedir. Batı’yla Rusya arasındaki ilişkilerin tarihsel gelişiminde Gorbaçov ve Yeltsin dönemlerinin politikalarına değinen yazar, Gorbaçov’un Batı’yla angajman programının başarıya ulaşmadığını aktarmaktadır. Batı’yla ilişkilerde Putin’in politikalarını aktaran yazar, Putin’in başlangıçta Batı karşıtı olmadığını ve Batı’yla ‘adil ortaklık’ üzerine bir ilişki kurmak istediğini vurgulamaktadır. Yazar, ayrıca Putin’in NATO’nun aksine Avrupa Birliği’ni tehdit olarak görmediğini ve AB’yle yakınlaşma sürecinin teknik ve politik nedenler yüzünden sınırlı kaldığını aktarmaktadır. George W. Bush yönetiminin renkli devrimlere olan desteğinin Rusya’da bir çevreleme korkusu yarattığını belirten yazar, 2008 yılında Kosova’nın bağımsızlığını bir kırılma anı olarak görmektedir. Kosova’nın tanınmasının Moskova tarafından bir aşağılanma olarak görüldüğünü vurgulayan yazar, Bush’un topal ördeğe döndüğü dönemde Rusya’nın Gürcistan üzerinden Batı’ya mesaj verdiğini belirtmektedir.

Putin’in dış politikasında son olarak ‘uzak yabancıya’ odaklanan yazar, Rusya’nın uzak yabancıya yatırımının kendi egemenliğiyle ilgili olduğuna değinmektedir. Uzak yabancı konumundaki ülkelere yönelik Rusya’nın farklı söylemler geliştirdiğine değinen yazar, Latin Amerika ülkeleriyle kurulan ilişkilerde SSCB mirasına, Uzakdoğu’yla kurulan ilişkilerde Asyalı coğrafyaya, Arap-Müslüman ülkelerle kurulan ilişkilerde ise kimliğinin Müslüman bileşenine başvurduğunu söylemektedir.

Putin’in uzak yabancıdaki politikasının büyük çaplı uluslararası olaylarda Rusya’ya söz hakkının tekrar verilmesi üzerine kurulu olduğunu aktaran yazar, Kuzey Kore ve İran konularında Rusya’nın ön plana çıkmaya çalıştığına yer vermektedir. Putin’in Başkanlığının ikinci döneminde İMF’ye olan borcun ödenmesinin geçiş dönemindeki vesayetlerin kalkmasına zemin hazırladığını belirten yazar, Rusya’nın ABD’yle ilişkileri çetrefilli olan devletlere yatırım yaptığını vurgulamaktadır. Putin döneminde Rusya’nın uzak yabancıdaki politikalarını ülkeler bazında çözümleyen yazar, Rusya’nın kendi ülkesinde büyük bir Müslüman nüfus barındırmasına binaen İslam İşbirliği Teşkilatı’nda gözlemci sıfatıyla yer aldığını vurgulamaktadır.

Türkiye’yle olan ilişkileri Mavi Akım ve Suriye gerilimi üzerinden detaylandıran yazar, Ortadoğu’da ise Mısır’ın Enver Sedat dönemiyle Birleşik Devletlere yakınlaşmasından sonra Rusya’nın başlıca Arap müttefikinin Şam yönetimi olduğunu söylemektedir. İsrail-Arap çatışmasında Rusya’nın ağırlık kazanmak isteği olduğunu belirten yazar, Moskova’nın kendisini çatışmada yer alan tarafların tamamıyla ilişki kuran tek ülke olarak tanımladığına yer vermektedir. Yazar, Latin Amerika’da Venezuela ile yakın ilişkiler kuran Rusya’nın Afrika’da ise kolonyal bir güç olarak yer almadığını ve bu yönüyle Batı’dan farklı olduğunu vurgulamaktadır. Sonuç kısmında, Putin’in Rusya’sının 15 yıllık bir zaman zarfında muazzam bir yol kat ettiğini belirten yazar, Rusya’nın 1990’lı yıllardaki batmış devlet konumundan uluslararası krizlerin yönetiminde varlığı vazgeçilmez olan bir ülkeye dönüştüğünü vurgulasa da bu durum süreklilik taşıyıp taşımayacağının şüpheli olduğuna yer vermektedir.

Jean-Robert Jouanny’in ‘’Putin Ne İstiyor?’’ adlı eseri, Soğuk Savaş sonrası Rusya’da uzun yıllardır iktidarını koruyan Vladimir Putin’in ideolojik yaklaşımını Rusya’nın hem iç belirleyicileri, hem de dış politikadaki hamleleri çerçevesinde incelemesiyle Sovyet sonrası dönemde Putin’in Rus dış politikasını nasıl yönlendirdiğini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak görevi görmektedir. Bu nedenle, bu kitabın alınmasını tüm okurlarımıza tavsiye ediyorum.

 

İsmail Uğur AKSOY

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.