FRANCE CULTURE’DE YAYINLANAN ‘ORTADOĞU’DA KAOS’ PROGRAMI

upa-admin 29 Kasım 2018 198 Okunma 0
FRANCE CULTURE’DE YAYINLANAN ‘ORTADOĞU’DA KAOS’ PROGRAMI

Radio France grubuna bağlı olarak yayın yapan Fransız devlet radyosu “France Culture”[1], 1940’lardan bu yana farklı isimlerle faaliyette olan (1963’ten beri şimdiki ismiyle) ciddi bir medya kuruluşudur. Kuruluş, yıllardır farklı alanlarda Fransızca dilinde yaptığı programları internet sitesinden takipçilerinin beğenisine sunmaktadır[2]. Belçikalı gazeteci Christine Ockrent tarafından bu radyo için hazırlanan yayınlardan birisi de “Affaires Etrangères” (Dış İlişkiler) isimli programdır. Ockrent, 14 Ekim 2018 tarihinde, bu program kapsamında “Le Chaos au Moyen-Orient” (Ortadoğu’da Kaos) başlıklı bir yayın yapmıştır[3]. Programa; Ortadoğu uzmanı olan tanınmış Fransız akademisyen ve yazar Gilles Kepel, Cezayir asıllı Ekonomi Profesörü El Mouhoub Mouhoud, emekli diplomat Gilles Gauthier, Le Monde gazetesi muhabiri Hélène Sallon ve Courrier International dergisi yöneticisi Eric Chol katılmışlardır. Bu yazıda, 58 dakikalık bu programda konuşulanlar özetlenecektir.

France Culture

Christine Ockrent’in yaptığı giriş konuşması ve takdimin ardından ilk söz alan konuşmacı olan akademisyen Gilles Kepel, yeni kitabına ilham kaynağı olan son dönemde Ortadoğu eksenli en önemli siyasi gelişmeleri; -bölgeyi özgürleştirmesi ve demokratikleştirmesi umut edilen Arap Baharı sürecinde- IŞİD (DAEŞ) gibi radikal İslamcı terör örgütlerinin oluşması, otoriter rejim modellerinin bölgede yeniden destek bulması, Suriye, Libya ve Yemen gibi ülkelerde iç savaşların yaşanması, milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesi ve iç savaşlara katılan köktendinci cihatçıların ülkelerine geri dönmesi olarak sıralamaktadır. Kepel, bu sorunların Avrupa’da aşırı sağın yükselmesi ve Avrupa’nın geleceğine dair halklarda çok ciddi kaygıların ortaya çıkmasına neden olduğunu belirtmekte ve 2019’da yapılacak Avrupa seçimleri öncesinde aşırı sağın yakaladığı rüzgârın (İtalya’da Matteo Salvini, Almanya’da AfD ve Macaristan’da Viktor Orban örneklerini vermektedir), bizi, Ortadoğu’da yaşananlar hakkında akılcı (rasyonel) ve yapısal olarak daha iyi düşünmemiz konusunda zorladığını ifade etmektedir. Bu bağlamda, Ortadoğu’da demokratikleşme ve özgürleşme beklenen Arap Baharı’nın bölgede şarlatanların başa geçtiği olumsuz süreçlere neden olduğunu vurgulayan konuşmacı, ayrıca kendisinin bir akademisyen olarak eylem adamı olmadığını ve yalnızca olayları anlamaya çalıştığını açıklamaktadır. Gilles Kepel, daha sonra Sortir du chaos : Les crises en Méditerranée et au Moyen-Orient (Krizden Çıkmak: Akdeniz ve Ortadoğu’daki Krizler) adlı yeni kitabında yer verdiği ve İslamcılık akımının yaygınlaşmasına neden olan bazı önemli tarihsel olayları (1973 Yom Kippur Savaşı, 1973-1974 Opec petrol krizi ve 1979 İslam Devrimi) sıralamaktadır. Kitabında çok önemli ve Ortadoğu’nun gelişimini açıklayan haritaların da yer aldığını söyleyen Kepel, ayrıca Rusya’nın son dönemde Ortadoğu’da çok etkili ve birçok ülkeyle yakın ilişkileri olan (İsrail, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye) bir aktör olduğunu vurgulamakta; ancak diğer yandan da ekonomik büyüklük açısından İtalya ile İspanya arasında bir yerde konumlanan ve giderek bir petro-monarşi görüntüsü almaya başlayan Rusya’nın sınırlı gücüne dikkat çekmektedir. Ayrıca Rus lider Vladimir Putin’in KGB’den yetişen ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüne tanıklık eden bir kişi olduğunun altını çizen Kepel, bu nedenle “modern çar” görüntüsündeki Rus lider ve devletinin Ortadoğu’da daha fazla nüfuz alanı kaybetmemek konusunda çok hassas davrandığını ima etmektedir.

Gilles Kepel

İkinci konuşmacı olan Paris Dauphine Üniversitesi Ekonomi Profesörü El Mouhoub Mouhoud, Ortadoğu’da bölgesel siyaset dinamiklerini belirleyen en önemli iki faktörü; (1) petrol kaynakları ve petrol gelirlerinin paylaşımı ve (2) özellikle Körfez ülkelerine gerçekleşen göç hareketleri olarak değerlendirmektedir. Bölgedeki ülkeleri iki farklı kategoride değerlendiren Mouhoud, bir tarafta yoğun doğal kaynaklara sahip ve -Suudi Arabistan dışında- nüfusu fazla olmayan zengin ülkeler, diğer tarafta ise nüfusu fazla ve ekonomik gelişmişliği düşük ülkeler (ki bu ülkeler arasında da Cezayir, Irak ve İran gibi doğal kaynak zengini bazı devletler bulunmaktadır) olduğunu söylemektedir. Konuşmacı, bu nedenle, bölgede göç hareketlerinin daha çok Körfez ülkelerine doğru olduğunu ve zengin Körfez ülkelerinin petrol gelirleri sayesinde diğer ülkelerin ekonomilerine etkide bulunduklarını ve bu sayede onlar üzerinde siyasal nüfuz elde ettiklerini belirtmektedir. Petrol fiyatlarının bölgesel siyasete etkilerini de örneklerle açıklayan Mouhoud, günümüzde ise jeopolitik risklerin ve özellikle de İran’ın durumunun petrol fiyatları açısından kritik bir faktör olduğunu söylemektedir. Mouhoud, ayrıca petrol zengini ülkelerin ekonomilerini bugüne kadar çeşitlendirmeyi başaramadıklarını ve bu sektörlerde istihdam olanaklarının az olması sebebiyle diplomalı gençlerin ve kadınların çalışma oranlarının çok düşük seviyelerde kaldığını açıklamaktadır. Üçüncü önemli veri olarak bölge ülkelerinin otoriter ve yolsuz rejimlerini işaret eden Cezayir asıllı akademisyen, konuşmasına, bölge ülkelerinin ekonomilerine genelde bir veya birkaç şirketin hâkim olması sebebiyle bu tarz ülkelerde “ahbap-çavuş kapitalizmi” (copinage) benzeri piyasa ilişkilerinin oluştuğunu belirterek son vermektedir. Mouhoud, bunlara ek olarak, Arap Baharı’na neden olan ekonomik sorunlar ve siyasal baskıların bölgede günümüzde de geçerli olduğunu söylemektedir.

Üçüncü konuşmacı olan Fransa’nın eski Yemen Büyükelçisi ve İskenderiye (Mısır) Konsolosu ve bir dönem Jack Lang’ın danışmanı olan Gilles Gauthier, J’ai couru vers le Nile (Nil’e Doğru Koştum) adlı son kitabında da anlattığı şekilde, bölgenin önemli ülkelerinden Mısır’da rejimin 1952 yılından beri devamlılık gösterdiğini ve bunun da Mısır Ordusu etrafında şekillendiğini belirtmektedir. Mısır’daki Abdülfettah el Sisi liderliğindeki askeri kastın şimdilerde Suudi Arabistan finans kaynaklarından beslendiğine işaret eden Gauthier, bu noktada Mısır tarafından Suudi Arabistan’a devredilen Sanafir ve Tiran adalarını gündeme getirmektedir. Ayrıca Ortadoğu’daki baskıcı rejimlerin otoriter eğilimlerinin son dönemde daha da arttığını vurgulayan Fransız diplomat, örneğin Mısır’da Hüsnü Mübarek döneminin bile aranır hale geldiğini söylemektedir. Bu gelişmede etkili olan temel faktörü feodal özellikleri ağır basan Suudi rejiminin bölgesel nüfuzunun artması olarak vurgulayan Gauthier, bölgedeki diktatoryal yönetimlerin baskıları altında ezilen toplumların ise görünmez bir devrim sürecinden geçtiklerini ve kadın hakları ve toplumsal ilişkiler başta olmak üzere birçok alanda sosyal ağların da etkisiyle büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığını iddia etmektedir. Bu değişim ve dönüşümlerin son derece derinlikli olduğunu da iddia eden konuşmacı, buna karşın, bölgedeki siyasal yapıların toplumsal değişime direndiklerini de sözlerine eklemektedir.

Sonraki turda Sünni İslam dünyasının lider ülkelerinden biri olarak öne çıkarılan Suudi Arabistan hakkında görüşleri istenen akademisyen Gilles Kepel, öncelikle Suudi Arabistan’ın 2014-2016 döneminde petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle ekonomik gerileme ve dolayısıyla siyasi gerileme yaşadığını söylemekte ve bu ülkenin şimdilerde bazı önemli sorunlarla karşı karşıya olduğunu belirtmektedir. Bunlardan ilki, ülkenin “rantiye devlet” modeli çerçevesinde değerlendirilebilecek olan ekonomisinin dönüştürülmesi sorunudur. Bu bağlamda, yaygın çok eşlilik ve gelişmiş ekonomik durum nedeniyle Suudi Arabistan’ın diğer bölge ülkelerine kıyasla nüfusunun fazla olması ve çok büyük bir Kraliyet ailesinin bulunması da (bu ülkede yalnızca binlerce Prens bulunmaktadır) ekonomide yapılacak düzenlemeleri daha da kritik ve zor bir hale getirmektedir. Son dönemde Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Suudi siyasal sistemde “tek adam” olarak öne çıkmasının sistemin etkin (efficace) hale getirilmesi anlamında önemli olduğunu belirten Kepel, Mısır’da 1920’lerde kurulan Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketine destek veren Katar’la Suudi Arabistan arasında son yıllarda ortaya çıkan uyuşmazlığa da dikkat çekmektedir. Türkiye ile Katar’ın yakın geçmişte Mısır’da Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi’nin seçilmesine destek verdiklerini ve Suudi Arabistan’la anlaşmazlıkların bu noktada başladığını da belirten Kepel, Bedevi Suud hanedanlığının Müslüman Kardeşler hareketini kendisine düşman olarak gördüğünü söylemektedir. Muhammed bin Selman’ın İran’a karşı güç kullanılmasını savunan duruşunun ABD’deki Donald Trump çizgisiyle örtüştüğünü de belirten Kepel, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ise adeta Osmanlı Halifesi gibi davranarak Müslüman dünyanın sorunlarına -başta Filistin Sorunu olmak üzere- yakın ilgi gösterdiğini ve bu bağlamda Sünni dünyanın liderliği konusunda Suudi Arabistan’la Türkiye’nin de rekabet halinde olduğunu söylemektedir. Ayrıca bu yıl içerisinde bizzat bulunduğu Türkiye’nin ekonomik açıdan çok zor bir dönemden geçtiğini belirten Fransız akademisyen, ABD ile yaşanan Rahip Andrew Brunson krizini de bu noktada hatırlatmaktadır.

Courrier International dergisi editörü Eric Chol ise, bu turda, Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülen muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı vakasını yorumlamakta ve birçoklarının gerçek bir demokrat olarak lanse ettiği Kaşıkçı’nın Muhammed bin Selman’ın ülkesinde ipleri eline almasının ardından sorunlar yaşamaya başladığını ifade etmektedir. Ayrıca Kaşıkçı’nın çok tecrübeli bir gazeteci olduğunu anlatan Chol, kendisinin bir dönem Suudi istihbaratının başındaki Prens Türki el Faysal’ın danışmanlığını yaptığını da vurgulamaktadır.

Sonraki turda, Gilles Kepel, yıllar öncesinden şahsen ve yakından tanıdığı Cemal Kaşıkçı’nın Ortadoğu politikasını çok iyi bilen önemli ve nazik bir gazeteci olduğunu ve açık bir şekilde Müslüman Kardeşler çizgisinde siyaset yaptığını, ancak Prens Türki el Faysal’ın danışmanı olmasından sonra Müslüman Kardeşler’e daha mesafeli yaklaşmaya başladığını söylemektedir. Daha sonra cihatçılık ve terörizm sorununa odaklanan Kepel, bu alanda iki temel çizginin olduğunu belirtmekte ve bunları; -Sovyetlerin Afganistan işgali sırasında 1980’lerde yaygınlaşan- Selefi radikalizmi (Usama bin Ladin benzeri) ve Mısır merkezli Müslüman Kardeşler radikalizmi (Ayman el Zevahiri-Eymen ez-Zevahiri örneği) olduğunu açıklamaktadır. El Kaide’yi bu kişilerin kurduğunu hatırlatan Kepel, El Kaide ve IŞİD’in halen tamamen yok edilemediklerini de vurgulamaktadır. El Kaide modeli terör hareketlerinin 2000’lerde işe yaramaz hale geldiğini belirten Fransız konuşmacı, IŞİD’in ise eylem kapasitesini kaybetmesine karşın hala varlığını koruduğunu söylemektedir.

Bu turda ilk kez söz alan Le Monde gazetesi muhabiri ve L’Etat islamique de Mossoul : histoire d’une entreprise totalitaire (Musul’da IŞİD: Totaliter bir Teşebbüsün Tarihi) kitabının yazarı Hélène Sallon, 2017 Aralık ayından beri IŞİD’in Irak ve Suriye’de toprak kontrolünü kaybettiğini, buna karşın kontrolün kimde olduğunun bilinmediği gri bölgelerde varlığını sürdürdüğünü söylemektedir. IŞİD’in ekonomik faaliyetlerini gizlice nasıl sürdürebildiğini de anlatan Sallon, örgüt tarafından finanse edilen 5-10 kişilik küçük hücrelerle IŞİD’în günümüzde bile operasyonel hale gelebileceğini ima etmektedir.

Bu turda yeniden söz alan El Mouhoub Mouhoud ise, öncelikle Irak’ın zengin petrol kaynaklarına karşın Körfez ülkeleri gibi gelişmiş bir ekonomisinin olmadığını hatırlatmakta, daha sonraysa Irak ve bölge ülkelerindeki ekonomik sorunları sıralamaktadır. Irak açısından sorunların temelinde petrol gelirlerine rağmen ekonominin çeşitlendirilememiş ve gelişmemiş olmasının bulunduğunu söyleyen Mouhoud, işsizlik oranlarının yüksek olması ve kayıtdışı ekonominin neredeyse kayıtlı ekonomi kadar gelişmiş olmasını da diğer önemli ekonomik sorunlar olarak belirtmektedir. Irak özelinde Sünni-Şii nüfusun birlikte varlığı gibi başka siyasal ve toplumsal gerilimlerin de olduğunu söyleyen akademisyen, Arap dünyasında siyasal demokratik dönüşümünü tamamlamış tek ülke olarak Tunus’u övmekte, ancak bu ülkenin de ekonomik dönüşümünü henüz tamamlayamadığını ve güvenlik risklerini tamamen gideremediğini sözlerine eklemektedir.

Fransa’nın bir dönem Yemen Büyükelçiliğini yapan Gilles Gauthier ise, son turda, iyi bildiği bu ülkede son yıllarda yaşanan insani trajedilere dikkat çekmektedir. Yemen konusunda Fransa, İngiltere ve Almanya gibi büyük ülkelerin harekete geçme konusundaki isteksizliklerine de vurgu yapan diplomat, bu konunun yeni güvenlik risklerine neden olabileceğini; zira iç savaş ve ekonomik çöküntü ortamında IŞİD ve El Kaide gibi terör örgütlerinin bu ülkede taban bulabileceğini ve yeni elemanlar devşirebileceğini belirtmektedir.

Gilles Kepel ise, son turda, ABD’nin JCPOA olarak bilinen İran nükleer anlaşmasından çekilmesinden sonra İran’ın bölgedeki etkisinin azaldığını iddia etmekte ve ABD Başkanı Donald Trump’ın saçma bulunan hareketlerinin aslında bir strateji çerçevesinde gerçekleşmiş olabileceğini söyleyerek programı sonlandırmaktadır.

 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

[1] Web sitesi için; https://www.franceculture.fr/.

[2] Buradan program listesine ulaşılabilir; https://www.franceculture.fr/emissions.

[3] Programı buradan dinleyebilirsiniz; https://www.franceculture.fr/emissions/affaires-etrangeres/affaires-etrangeres-du-samedi-20-octobre-2018.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.