KÜRESELDE SU POLİTİKALARI VE ‘SU’SUZ BİR DÜNYAYA EVRİLME

upa-admin 04 Mart 2019 804 Okunma 0
KÜRESELDE SU POLİTİKALARI VE ‘SU’SUZ BİR DÜNYAYA EVRİLME

Çevrenin güzelleşmesi ve temizliğin sağlanabilmesi için en lüzumlu vasıta ‘su’dur. Velev ki, ‘su’, hayatın devamlılığı içinde elzem oluşturmaktadır. Keza ‘su’ hayattır ve tüm canlıların, tabiatın dahi esasıdır. Şöyle ki, kutsal kitabımızda bile “Allah, her canlıyı sudan yarattı” buyrulur (Nur, 45; Enbiya, 30). Ve bununla birlikte bizlere su ikram eden kişiye ‘’Su gibi aziz ol!’’ diye dua/teşekkür ederiz. Su, insan yaşamının vazgeçilmez unsuru olarak toplumsal bir değerdir. Oysa kapitalist dünya sistemi, suyu toplumsal değer değil, ekonomik değer olarak tanımlamaktadır. Bu tanımdan hareketle, suyu ticari, alım/satım konusu ve bir kâr kaynağı mal olarak görmektedir. Suyun önemini bu minvalde kısaca izah ettikten sonra, 21. yüzyılda küresel ölçekte su politikalarına ve ‘su’suz bir dünyaya evrimle konusuna değinmekte yarar var.

Su konusu, son yıllarda uluslararası gündemin üst sıralarında yer almaya başladı. Suyun dünya kamuoyunun ilgisini giderek artan bir biçimde çekmesinin başlıca nedenleri arasında; nüfus artışı, hızlı şehirleşme ve sanayileşmenin yol açtığı su ihtiyacı ve iklim değişikliği yer almaktadır. Su sıkıntısının gelecek 20-25 yıl içerisinde Orta Doğu dâhil bazı bölgelerde su krizine dönüşmesi ihtimali mevcuttur. Bu nedenle, ikâmesi mümkün olmayan bu doğal kaynağın, 21. yüzyılın stratejik kaynaklarından biri olacağı genel kabul görmektedir. Ülkeler arasında suyla ilgili çatışmalar, özellikle nehirler, göller, vahalar ya da kuyular için çıkıyor. Örnek verecek olursak, geçmişte Kenya’da düzinelerce insan kıt su ve otlaklardan yararlanmak için göçebelerle savaşta öldü. Sri Lanka’daki Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları, hükümete karşı ayrılıkçı savaşlarında bent ve kanal kapaklarını kapatmakla suçlandılar. Ve 2006 yılında Tamil Kaplanları Kuzeydoğu Trincomalea bölgesindeki hükümet denetiminde bulunan 60.000 nüfuslu Kantalai kentine su sağlayan Maavilaru Barajı’nın kapaklarını kapattığında ateşkes bozulmuş ve bombardımanın da eşliğindeki iç savaş kızışmıştı.

Küresel ölçekte son 10 yıldır  “Su Hakkı” kavramından temel bir insan hakkı olarak daha fazla söz edilmesine rağmen, uygulamada yeterli ilerleme sağlanamamıştır. Bu konuda en ileri adım, 2010 yılında BM (Birleşmiş Milletler) tarafından atılmış ve BM Genel Kurulu, suyun bir insan hakkı olduğunu kabul eden sözleşmeye onay vermiştir. Bunu BM İnsan Hakları Komisyonu’nun kabul ettiği karar izlemiştir. Bu kararda insan haklarına ve temiz suya ulaşma ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı da vurgulanmış idi. Bu karar, su hakkı konusunda önemli bir ilerleme sağladı. BM Genel Kurulu ve komisyonlarında “Su Hakkı” kavramının tanınması ve sıkça söz edilmesi, Su Hakkı raporu için özel bir raportör atanması, Dünya Sağlık Asamblesi’nin sonuç bildirisinin su hakkını tanıması gibi gelişmeler “Su Hakkı”nın küresel ajanda içinde yer almasına yardımcı olmuştur. Yeni ormanların dikilmesi, nehirlerin taşkın yataklarına yeniden bağlanması ve sulak alanların restore edilmesi, su döngüsünün yeniden canlandırılması ve insan sağlığını ve geçim kaynaklarını iyileştireceği de vurgulandı.

Dünyamızda suyun paylaşımı tarih boyunca gerginliğe neden oldu. ‘Temiz içme suyuna ve hıfzıssıhhaya erişim, yaşamdan ve tüm insan haklarından faydalanmak için temel bir insan hakkı olarak tanınmaktadır.’ 1993 yılından bu yana da 22 Mart’ta Dünya Su Günü adı altında insanlığın karşı karşıya olduğu su krizine dikkat çekiliyor. BM verilerine göre, dünyada şu anda 884 milyon insanın güvenli içme suyuna erişimi yok. 2050 yılı itibariyle bu sayının 5,7 milyara çıkması bekleniyor. Giderek büyüyen bu tehdit, sosyal ve siyasi gelişmeleri de tetikliyor. Tarih boyunca savaşlara ve ihtilaflara neden olan su paylaşımı konusu, ülkelerin dış politikasının şekillenmesinde önemli rol oynuyor. O ülkelerden biri de, Fırat ve Dicle gibi geniş bir coğrafyanın can damarı olan iki nehrin çıkış noktası konumundaki ülkemizdir (Türkiye Cumhuriyeti).

Ülke olarak su kaynakları politikamız, suyun ülkemizin ekonomik ve sosyal kalkınması, su ve gıda güvenliği açısından önceliklerimiz, AB (Avrupa Birliği) ile tam üyelik müzakereleri, bölgesel gelişmeler göz önünde bulundurularak oluşturulmakta ve değişen koşullara göre gözden geçirilmektedir. Türkiye, sınır aşan suları, kıyıdaş ülkeler arasında anlaşmazlıktan ziyade, bir işbirliği unsuru olarak görmektedir. Ülkemiz, sınır aşan sularla ilgili meselelere kıyıdaş ülkeler arasında çözüm aranması gerektiğini savunmaktadır. Yarı kurak iklim kuşağında bulunan Türkiye, sanılanın aksine su zengini bir ülke değildir. Bu durum, kısıtlı su kaynaklarımızın verimli kullanımını ve entegrasyon yönetimini gerekli kılmaktadır. Türkiye’nin yenilenebilir, ucuz ve çevre dostu olan hidroenerji potansiyelinden ve su kaynaklarının sağladığı diğer ekonomik ve sosyal faydalardan verimli ve sürdürülebilir biçimde yararlanması amacıyla gerekli projeler hayata geçirilmektedir.

Su konusunda bugüne kadar kabul edilen uluslararası sözleşmeler yukarı ve aşağı kıyıdaş ülkelerin hak ve çıkarlarını dengeli bir şekilde ele almamaktadır. Tek bir nehir halinde denize dökülen Fırat ve Dicle nehirlerinin tek bir havza oluşturduğu genel kabul görmektedir. İki nehir tek havza ilkesi, Türkiye için vazgeçilmez bir koşuldur. Bu kapsamda iki nehrin toplam su potansiyelinin, suyun verimli şekilde kullanılması ve yeni sulama teknolojileri sayesinde elde edilen faydanın azami seviyeye çıkarılması kaydıyla, kıyıdaş üç ülkenin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olduğu düşünülmektedir. Bu çerçevede, Türkiye, suların hakça, akılcı ve optimum kullanımını, suyun yararlarının paylaşılmasını ve diğer kıyıdaş ülkelere “ciddi zarar” verilmemesini savunmakta olup, Dicle ve Fırat suları konusunun tüm boyutlarıyla ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini değerlendirmektedir.

Sonuç olarak, küresel ölçekte dünyamız ‘su’suzluk tehdidi ile karşı karşıya ve bundan ülkemizde etkilenmekte/etkileniyor… Bütün bunların yanında, Mezopotamya’nın yaşam suyu Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde Türkiye’nin ardarda kurduğu barajlar da, gelecekte su savaşı çıkarmak için olası nedenler arasında gösterilmeye çalışılıyor. İsrail’in tarihten kalma “Arz-ı Mev’ud” politikasının altında yatan neden tabii ki Fırat ve Dicle’ye sahip olmaktır. Geçmişten günümüze kadar gelen İsrail-Suriye arasındaki ‘Golan Tepeleri’ sorunu bile ‘su’ya sahip olmak içindir. Orta Doğu’nun yeraltı kaynaklarını paylaşmak için her türlü insanlık dışı eylemden kaçınmayan küresel kapitalizm, gelecekte bu suları egemenlik politikalarının gereklerine göre savaş/barış nedeni olarak kullanmak üzere, dillendirmek ve ilgiyi diri tutmaya kararlı görünüyor. Su kıtlığına, dolayısıyla olası ‘su savaşlarına’ karşı yapılabilecekler var, kuşkusuz. Binlerce yıldır yaşanmayan ‘su savaşları’, kapitalizmin egemen olmasıyla kapımıza kadar geldi. Şimdi, küresel kapitalizm bunu bir tehdit, bir silah olarak kullanmaya başladı; komşu ülkeleri birbirine düşürmek! Bunun için ‘Su Savaşları’nın kapıda olduğu inancını yayılmaya çalışılmaktadır. Ezcümle; Mart ayında (22. Gün) geleneksel olarak her yıl gerçekleştirilen ‘Dünya Su Günü’ sadece takvim yaprakları üzerinde kalmamalıdır. ‘Su’larımıza ve ‘su’yumuza sahip çıkalım. Aksi durumda dünyada ‘su’suzluk yüzünden kaos(lar) olur.

 

Güney Ferhat BATI

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.