BAŞARILI GAZETECİ MURAT YETKİN’DEN ‘KÜRT KAPANI’

upa-admin 17 Mart 2019 1.396 Okunma 0
BAŞARILI GAZETECİ MURAT YETKİN’DEN ‘KÜRT KAPANI’

Kitabın Künyesi: Murat Yetkin, Kürt Kapanı: Yakalanışının 20. Yılında Şam’dan İmralı’ya Öcalan, İstanbul: Doğan Kitap, 2019.

Kürt Kapanı

Sevilen gazeteci-yazar Murat Yetkin’in kaleme aldığı ‘’Kürt Kapanı: Yakalanışının 20. Yılında Şam’dan İmralı’ya Öcalan’’ adlı eser, Türkiye’de kemikleşmiş bir sorun olarak kabul edilen Kürt meselesinden ziyade, terör örgütü PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanışından günümüze kadar geçen süreçteki politik gelişmeleri tarihi vesikalar çerçevesinde ele alan araştırma-inceleme türünde bir kitap olma özelliğini taşımaktadır. Tüm bu gelişmeler ışığında, 6 ana başlıktan oluşan kitap, Öcalan’ın yakalanışı ve sonrasındaki süreci Uluslararası İlişkiler branşı üzerinden okumaya çalışmasıyla da kapsamlı bir tarihsel arka plan sunmaktadır. Şüphesiz ki, kitabın tüm yönleriyle özümsenebilmesi için tamamının okunması gerekmektedir.

Kitabın “Önsöz” kısmında, Öcalan’ın ABD’nin desteğiyle 20 yıl önce yakalanmasıyla PKK ile mücadelede büyük bir kazanım elde eden Türkiye’nin, aradan geçen 20 yıllık süre zarfında lideri yıllardır içerideyken nasıl PKK ile yeniden mücadele etmek zorunda kaldığı sorunsalına mercek tutulmaktadır. Bu konuya ilişkin olarak ilk olarak 1998-2000 yıllarını işaret eden Murat Yetkin, o dönemde ABD’nin Türkiye’ye ilişkin 3 stratejik önceliğinin bulunduğuna dikkat çekmektedir. Öyle ki, bu önceliklere bakıldığında; Bakü-Tiflis-Ceyhan projesi, Irak işgali ve Türkiye’nin AB’ye yakınlaştırılması stratejisi ön plana çıkmaktadır. 2018 yılında Başkan Donald Trump tarafından CIA’in ilk kadın Başkanı olarak atanan Gina Haspel’in 1998-2000 yılları içerisinde ABD Büyükelçiliği’nde Birinci Kâtip adlı paravan görev altında CIA’in Ankara İstasyon Şefi olarak çalıştığına dikkat çeken yazar, bilhassa Haspel’ın baştan sona görev yaptığı 1999 yılındaki gelişmelerin altını çizmektedir. Bilindiği üzere, 1999 yılında PKK lideri Abdullah Öcalan yakalanmış, bir ay kadar sonra da İslami cemaat lideri Fethullah Gülen Türkiye’yi terk ederek ABD’den oturma izni almıştır. Aynı yıl içerisinde, ABD’nin Iraklı Kürt liderler Mesut Barzani ve Celal Talabani’ye bağlı peşmergelere silah ve teçhizat yardımında bulunduğuna, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı anlaşmasının imzalandığına ve nihayetinde Öcalan davası nedeniyle idam cezasını askıya alan Türkiye’nin 10 Aralık Helsinki Zirvesi’yle AB’ye tam üye adayı olarak tescil edildiğine vurgu yapılmaktadır. Uluslararası siyasette önem arz eden bu gelişmelerin bir rastlantı olamayacağına dikkat çeken Yetkin, PKK hadisesi nedeniyle Türkiye’nin yaşamış olduğu can kayıplarına ve mali zarara odaklanmaktadır. Keza, PKK şiddeti yüzünden Türkiye’nin demokratik ve insani hak arayışını yükseltemediğine ve iktisadi anlamda yatırımların yapılamadığına da değinilmektedir.

PKK’ya dair çözümlemeleri sürdüren yazar, örgütün uyguladığı bariz şiddetin onlara yandaş kazandırmasına rağmen, PKK’yı Kürtlerin yegâne ve tek meşru temsilcisi yapmadığını ifade etmektedir. Nitekim birçok kışkırtmaya rağmen Türklerin ve Kürtlerin birbirleriyle çatışmadığına değinilerek, demokratik yaşamı benimseyen toplumlarda PKK’nın şiddet hareketlerinin başarılı olamayacağına işaret edilmektedir. Tüm bu tartışmaların odağında Öcalan’ın yakalanma sürecinde ABD’nin rolünü analiz etmeye çalışan yazar, 2003 yılında ABD’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan Eric Edelman’ın sözlerine atıfta bulunarak, ABD’nin Öcalan’ın yakalanmasında Türkiye’ye yardım ettiğini vurgulamaktadır. Nitekim dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “Biz Yakalamadık, Amerikalılar verdi sözlerine de yer verilerek, ABD’nin bu olaydaki parmağına dikkat çekilmektedir. Öcalan’ın yakalanma sürecinde 30 Eylül 1998 tarihini ele alan yazar, dönemin politik koşullarına dair kısa bir aktarımda bulunduktan sonra dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Suriye’yi hedef alan konuşmasına yer vermektedir. Konuşma metninde “sabrın taşması” ifadesine dikkat çeken yazar, bu konuşma metniyle Türkiye’nin 1984’teki Eruh ve Şemdinli baskınlarından sonra politik anlamda savunma konumundan çıktığına değinmektedir. Öcalan’ın yakalanışının tarihsel arka planına da ışık tutan Yetkin, bu dönemde uluslararası siyasette gerçekleşen politik gelişmeleri özetlemektedir. Bu bağlamda ilk olarak, 24 Mayıs 1993 günü Elazığ-Bingöl kara yolunda tuzağa düşürülerek katledilen 33 er olayına odaklanılmaktadır. Bu elim hadiseden bir ay önce PKK lideri Öcalan’ın ateşkes ilan ettiğine değinen yazar, bu durumun bir yenilgi mi, yoksa terör eylemlerinden vazgeçiş mi olduğunu sorgulamaktadır. Nitekim Öcalan’ın ilan ettiği ateşkesin bir rehavet havasına yol açtığına değinilerek, Türkiye’nin dikkatini Bakü-Ceyhan petrol boru hattı görüşmelerine yoğunlaştırdığına yer verilmektedir. Öyle ki, hattın rotasının günümüzdekinden farklı olduğuna değinen yazar Murat Yetkin, Türkiye’nin tercihinin hattın kısa bir mesafesinin İran topraklarından geçmesinden yana olduğunu, ancak Batılı şirketlerin İran’a yönelik Amerikan ambargosu nedeniyle buna karşı çıktığını ifade etmektedir. Batılı şirketlerin aynı zamanda hattın yoksulluk kıskacı altındaki Ermenistan’dan da geçmesi yönünde talepleri olmasına karşın, Dağlık Karabağ Sorunu nedeniyle hem Bakü’nün, hem de Ankara’nın bu rotaya sıcak bakmadığı vurgulanmıştır. Bölgesel politikalarda Ankara’nın yeni bir oyuncu olarak sahne almasının Rusya, İran ve Suudi Arabistan’ı rahatsız ettiğine dikkat çeken Yetkin, aynı dönemde Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürtleri Saddam Hüseyin rejiminden korumak için oluşturulan”Çekiç Güç“e katıldığına, İncirlik Üssü’nü ABD’ye açtığına, hatta Özal’ın Talabani ve Barzani’ye diplomatik pasaport verdiğine işaret etmektedir.

Tüm bu gelişmeler ışığında, Öcalan’ın Celal Talabani’nin isteği doğrultusunda ateşkesi bir ay kadar daha uzatmasının erken bir iyimserliğe yol açtığına değinen yazar, 33 silahsız erin katledilmesiyle görece müspet havanın dağıldığını vurgulamaktadır. Bu saldırının Öcalan’ın talimatıyla mı gerçekleştiği, yoksa onun emri altındakiler tarafından habersizce mi yapıldığının hâlâ aydınlatılamadığına dikkat çeken yazar, saldırıdan önce bir grup Yunan parlamenterin Öcalan’ın Bekaa Vadisi’ndeki kampını ziyaret ettiğinin altını çizmektedir. Öyle ki, bu ziyaret esnasında Yunan parlamenterlerin Grek harfleriyle yazılmış olan ve Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı rotasını gösteren bir haritayla geldiğine vurgu yapılarak, Öcalan’ın Yunan heyetine parmağıyla gösterdiği noktanın bir yıl sonra 33 erin katledildiği yer olmasının altı çizilmektedir. Yine de Öcalan’ın yıllar sonra 33 erin katledilmesine ilişkin eylemi “Ateşkese indirilen bir darbe” olarak nitelendiren sözlerine yer veren yazar, bu saldırının siyasi çözüm umutlarını ve Türkiye’nin yeniden iktisadi kalkınmaya yönelik girişimlerini sabote ettiğini vurgulamaktadır. 33 er saldırısından sonra ertelenen petrol boru hattı anlaşmasının Azerbaycan’da Elçibey’in devrilmesi neticesinde hayata geçirilemediğine değinilmektedir. Nitekim Haydar Aliyev döneminde Bakü-Ceyhan Hattı’nın yeniden nasıl canlandırılacağına dair tartışmaları aktaran yazar, güvenlik sebebiyle hattın rotasına dair bilgi aktarımında bulunmaktadır. Öyle ki, PKK’nın da hattın geçeceği yerlere güç kaydırmış olduğuna dikkat çekilerek, Öcalan’ın PKK’yı bölgesel petrol savaşlarının küçük bir aktörü olarak konumlandırmaya çalışan çabalarına yer verilmektedir. Azerbaycan petrollerinin Rus veya Arap kontrolü olmadan NATO üyesi Türkiye üzerinden Batı’ya sevk edilmesi projesinin PKK eliyle yapılan müdahalelerle geciktirildiğine değinen Yetkin, Öcalan’ın yakalanıp hapse mahkûm edilişinden bir ay sonra anlaşmanın imzalandığına dikkat çekmektedir. PKK’yla olan mücadelede uluslararası aktörlerin nasıl tavır aldığına da bir parantez açan yazar, insan hakları ihlalleri nedeniyle Batılı ülkeler tarafından silah ambargosuna maruz kalan Türkiye’nin gereksinim duyduğu silahları İsrail üzerinden aldığına dikkat çekmektedir. İsrail üzerinden alınan silahların Türkiye’ye uzun vadeli maliyetleri olduğuna dikkat çeken yazar Murat Yetkin, kayıt altına alınmayan bu silahların bilhassa Susurluk’ta yaşanan kaza sonrası gündeme geldiğini de bu noktada hatırlatmaktadır. Ayrıca PKK’nın kuruluşunda dış aktörlerin rolünün olup olmadığını sorgulayan yazar, istihbarat kaynaklarına göndermede bulunarak, Türkiye’nin ve NATO’nun başına bela olacak şekilde 1960’lardan itibaren Kürtçü hareketlerin ortaya çıkmasında KGB’nin payı olduğu yönündeki tespitleri aktarmaktadır. Ancak Moskova’nın Kürt ayrılıkçı hareketlerin ortaya çıkışında aktif olduğuna değinilse de, PKK’nın kuruluşunda doğrudan rolü olduğuna dair kanıtların bulunamadığına da dikkat çekilmektedir.

Öcalan’ın daha çok Suriye istihbaratıyla (El Muhaberat) bağlantısı olduğuna değinilse de, Suriye’nin hiçbir zaman ne PKK’yı, ne de yan kuruluşlarını resmen tanımadığının altı çizilmektedir. Ayrıca 12 Eylül 1980 darbesinin ardından PKK’nın Atina’nın çekim alanına girdiğinden bahseden Yetkin, Öcalan ve PKK ile temas kuran ilk politikacı olarak PASOK milletvekili Kostas Baduvas’ın mahkemedeki sorgusunda sarf ettiği sözleri alıntılayarak, Atina’nın PKK politikasına dair çıkarımlarda bulunmaktadır. PKK’ya ve Öcalan’ın yakalanış sürecine dair analizlere devam eden yazar, 1982 yılına gelindiğinde PKK’nın yönetici kadrolarının tamamının Suriye’deki kamplara geçtiğine ve Suriye istihbarat örgütü tarafından yönetildiğine dikkat çekerken, diğer tarafta Türkiye ile Suriye arasında Müslüman Kardeşler üzerinden ortaya çıkan gerginliği de aktarmaktadır. Konuya dair bilgi aktarımında bulunmayı sürdüren yazar, 1982’de Suriye’nin Hama kentinde ortaya çıkan isyanın arka planında Irak istihbaratının bulunduğunu hatırlatarak, Hafız Esad’ın Türkiye’ye yönelik husumetinin Müslüman Kardeşler temelli olmadığına değinmektedir. Dönemin Türk politikacılarının olaylara nasıl baktığına da ayrı bir parantez açan Yetkin, Turgut Özal’ın konu hakkındaki fikirlerini aktarmaktadır. Öyle ki, Özal’ın gerek Suriye’nin, gerekse de PKK’nın siyasi ve ekonomik önlemlerle yola geleceğine ve bir anlaşma zeminin inşa edilebileceğine dair düşüncelerine yer verilmektedir. Hatta bu kapsamda, “Barış Suyu” projesi gibi ilgi uyandıran ekonomik uygulamalarla Suriye’nin PKK’ya olan desteğini kesebileceğine dair görüşler de ortaya konulmuştur. Tüm bu tartışmaların odağında 1992-1993 yılına gelindiğine ise, Öcalan’ın Suriye dış politikasının bir unsuru haline geldiğine değinilerek, Öcalan’ın gruplar halinde Türk gazetecileri kabul ettiğine ve özel röportajlar verdiğine dikkat çekilmektedir. Nitekim Öcalan’ı ziyaret eden gruplar arasında Alman parlamenterlerin de olduğuna dikkat çeken Yetkin, Alman yetkililerin Öcalan’dan PKK militanlarının Alman yasalarına tâbi olmasını ve Alman halkını tedirgin edecek eylemlerden sakınılması gerektiği yönündeki taleplerini aktarmaktadır. Bu taleplerin karşılığında ise, Almanya’nın PKK’nın diğer faaliyet ve eylemlerine karşı toleranslı davranacağına değinilmektedir. 1994 yılına gelindiğinde ise, köy boşaltmalar ve maddi kaynakları kesme çabalarına rağmen örgüte katılımların durmadığına dikkat çekilmekte ve PKK’ya asıl darbeyi vurmak için aktif hareket geçme yönündeki kararlılığın altı çizilmektedir. PKK’nın Suriye’deki faaliyetlerinin son bulması ve Öcalan’ın teslim edilmesi konusunda Türk tarafının tüm iyi niyetli çabalarına rağmen Suriye’nin uzlaşmaz tavrına vurgu yapan Yetkin, Suriye ile yalnızca güvenlik diyaloğunun değil, bütün siyasal temasların askıya alındığını ifade etmektedir.

Türkiye’nin bu dönemde PKK ile savaş kapsamında insan hakları ihlali yaptığına dair dünyadan yoğun eleştiriler aldığından bahseden Yetkin, Türkiye’nin savunma ortağı ABD de dâhil olmak üzere çoğu ülkeden silah alamaz hale geldiğine işaret etmektedir. Avrupa’da PKK’nın propaganda yaptığı hatırlatılarak, örgütün kendisini Kürt halkının temsilcisi olarak konumlandırmaya çalışmasına rağmen, Türkiye’nin Cenevre’deki temsilciliğinin PKK’nın Kürt halkının tamamını temsil etmediğini kabul ettiren diplomatik çabası ve başarısına da vurgu yapılmaktadır. PKK’nın Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı için savaştığı iddiasının da Gündüz Aktan ve ekibi tarafından BM’nin 24 Ekim 1970 tarihli ve 2625 sayılı kararına göndermede bulunularak çürütüldüğünü hatırlatan yazar, bu vesikanın Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesinde uluslararası hukuk bağlamında elini kuvvetlendirdiğine atıfta bulunmaktadır. Türkiye ve Suriye’nin PKK yüzünden yaşamış olduğu gerilime rağmen Türkiye’nin 11 yıl boyunca resmi olarak Suriye’yi uyarmamasını ihmal olarak nitelendiren yazar, ilk nota metninin son paragrafında yer alan BM Sözleşmesi’nin 51. maddesine dikkat kesilmektedir. Zira bu madde, “meşru müdafaa”yı savaş nedeni (casus belli) olarak saymakta ve Türkiye’nin, şayet Suriye’ye savaş açarsa, bunu önceden uyarmadan yapmış sayılmayacağına işaret edilmektedir. Tüm bu gelişmeler ışığında, Türkiye’nin Suriye’yi bir kez bile yazılı olarak uyarmamasında geleneksel dış politika anlayışıyla zayıf ve sürekli yıkılıp yenisi kurulan koalisyon hükümetlerinin payına dikkat çekilmektedir. Suriye’ye nota verildiği bir dönemde Yunanistan’la Ege’de Kardak Krizi’nin çıktığına değinen yazar, Suriye’ye olası bir harekât öncesinde ortaya çıkan bu durumun birlikleri oyalama gayesi taşıyıp taşımadığını tartışmaya açmaktadır. Kardak Krizi’nin kısa sürede atlatılmasıyla güvenlik kuvvetlerinin dikkatini yeniden PKK’ya ve Öcalan’a yoğunlaştırdığına dikkat çeken yazar, bu dönemde Öcalan’a yönelik gerçekleştirilen başarısız suikast girişimlerinin arka planını da aktarmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevzuatında yurtdışında bu tür eylemlerin gerçekleştirilmesinin yer almadığına dikkat çeken Yetkin, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in de böyle bir operasyonu askerin veya MİT mensuplarının gerçekleştirmesine sıcak bakmadığına değinmektedir. Nitekim Çiller’in Öcalan’ı öldürtemediğine ve seçimleri de kazanamadığına dikkat çekilmekte ve Öcalan’a yönelik suikast girişimlerinin niçin başarısız olduğuna dair kısa bir tarihsel anlatıya yer verilmektedir. 1997 yılına gelindiğinde ise, Türkiye’nin PKK’yla mücadelede gereksinim duyduğu uydu fotoğraflarını ABD’den istediğine, ABD’nin ise insan hakları ihlallerini gerekçe göstererek Türkiye’nin talebini olumsuz karşıladığına yer verilmektedir.

Türkiye’nin o dönem en çok ihtiyaç duyduğu fotoğrafların Yunanistan’daki PKK faaliyetlerine ilişkin olduğuna değinen yazar, El Kaide’nin varlığından sonra ABD’nin terör algısının değiştiğine ve insan hakları ihlallerinin ikincil planda kaldığına vurgu yaparak, Yunanistan’daki PKK faaliyetlerine ilişkin kritik önem taşıyan fotoğrafları Ankara’ya verdiğinden bahsetmektedir. Öyle ki, Türk Dış İşleri’nin Yunanistan’ın PKK’nın terör eylemlerine destek verdiğini kanıtlamasında bu fotoğrafların işlevsel önemine vurgu yapılmaktadır. Öcalan’ın yakalanışı sürecini çözümlemeyi sürdüren yazar, Demirel’in 1 Ekim’de Suriye’yi doğrudan hedef alarak yaptığı konuşmanın uluslararası haber ajansları tarafından “son dakika” duyurusuyla geçtiğini belirterek bunun uluslararası ilişkilerdeki yansımalarını sıralamaktadır. Nitekim ilk olarak Mısır’ın girişimlerine parantez açılmakta ve Mısır’ın o dönemdeki Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in arabuluculuğa soyunduğuna değinilmekte, ancak Türk tarafının bu girişime olumsuz yaklaştığına yer verilmektedir. Keza İran’ın da gerek -o dönemdeki adıyla- İslam Konferansı Örgütü dönem başkanı sıfatıyla, gerekse de komşuluk ilişkileri bakımından arabulucu olmaya niyetlendiğine, fakat Türkiye’nin bu girişimlere müspet bakmadığına değinilmektedir. Zira Ankara, hadisenin vahametini bölge ülkelerinin tam anlamıyla kavrayamadığına işaret etmekte ve ara bulunulacak bir durumun olmadığını, beklentilerinin Suriye’nin terörizme destek vermemesi olduğunu sarih hatlarla dış aktörlere aktarmaktadır. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in Türkiye ziyareti esnasında dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın hem Suriye, hem de Türkiye taraflarına paralel olarak ilettiği mesajlara ayrı bir parantez açan yazar, bu mesajın gerek bir desteği, gerekse de üstü kapalı bir tehdidi içerdiğini aktarmaktadır. Yine de, bu mesajla ABD’nin askeri eyleme geçme konusunda Türkiye’nin ciddiyetini algıladığı aşikârdır. Mesajın diğer muhatabı Suriye’ye ise PKK’ya olan desteğine son vermesi yönünde uyarılar yapılmaktadır. ABD Başkanı’nın mesajının yankıları sürerken, devam eden ikili görüşmelerde Türk heyetinin kararlı tutumuna değinen yazar Yetkin, Mısır’ın “ortak bir açıklama” yaparak ABD ve Arap dünyasına “gerilim sona erdi, çatışma olmayacak, sakinleştirdik” mesajı verme çabalarının akamete uğradığını özetlemektedir. Hülasa, Mısır ve İran’ın Öcalan konusunda Türkiye’den ödün koparamadığının altı çizilmektedir. Öcalan’ın yakalanışı sürecindeki gelişmeleri aktarmaya devam eden yazar, Moskova’nın desteğinden mahrum durumda kalan ve askeri birliğinin önemli bir kısmını İsrail sınırına yönlendiren Suriye’nin, nihayetinde Öcalan konusunda ikna olduğunu vurgulamaktadır. Bu noktada Öcalan’ın Suriye’de artık kalamayacağının kendisine tebliğ edildiğine dikkat çeken Yetkin, Öcalan’ın Kandil yerine neden Yunanistan’a gittiğini de bu bağlamda tartışmaya açmaktadır.

Öcalan’ın tercihinin Kandil’deki örgüt yöneticileri tarafından da net bir şekilde anlaşılamadığına vurgu yapılarak, Öcalan’ın Kürt Sorunu’nu siyasallaştırmak için Yunanistan’ı tercih ettiğine değinilmektedir. Keza PKK’nın Avrupa kanadının Öcalan’a Kürt sorununun uluslararası bir siyasi sorun haline getirilmesi için uygun zeminin oluştuğuna dair yaptığı propagandanın da etkili olduğuna değinen yazar, Öcalan’ın Suriye’den sonraki rotasının Yunanistan olduğunu aktarmaktadır. Yazar Yetkin, Öcalan’ın Yunanistan’da fazla kalamadığına dikkat çekerek, onun Moskova’ya yolculuk sürecini özetlemektedir. Öcalan’ın bu süreçte nerede olduğuna dair ne Rusya’nın, ne de Suriye’nin Türkiye’ye bilgi vermediğine, hatta NATO müttefiki Yunanistan’ın da bu konuda sessiz kaldığına dikkat çekilerek, diplomatik anlamda Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması konusunda ilk bilgilendirmenin Mısır tarafından yapıldığına işaret edilmektedir. Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması sonucu iki ülke arasında imzalanan Adana Mutabakatı’na da değinen yazar, Suriye’nin PKK’yı topraklarında barındırmayacağına dair Türkiye’ye taahhütler verdiğinin altını çizmektedir. Türkiye’nin Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması konusunda göstermiş olduğu diplomatik başarıya değinildikten sonra, Öcalan’ın Rusya’dan da istediği siyasi ilticayı alamadığı hatırlatılmaktadır. Her ne kadar Rusya’nın parlamento alt kanadı Duma’nın iltica kararına sıcak baktığı belirtilse de, dönemin Rus Başbakanı Yevgeni Primakov’un bu durumu olumsuz karşıladığına dikkat çekilmektedir. Bu noktadan itibaren Öcalan’ın Moskova’dan sonraki durağının İtalya olduğuna değinilerek, İtalya’nın Türkiye’de idam cezası olması sebebiyle Öcalan’ın iadesine sıcak bakmayan tavrı özetlenmektedir. Ayrıca İtalya’nın olumsuz yaklaşımına ek olarak, Öcalan olayını izlemeye giden Türk gazetecilerin saldırıya uğraması ve İtalyan güvenlik makamlarının da buna seyirci kalmasının Ankara’da yarattığı rahatsızlık ifade edilmektedir. Nitekim İtalya’dan da siyasi iltica almayı başaramayan Öcalan’ın Hollanda’ya gitme uğraşlarının da Türkiye’nin diplomatik çabalarıyla engellendiğini belirten Yetkin, Güney Afrika seçeneğinin ise Nelson Mandela tarafından reddedilmesiyle kapandığını vurgulamaktadır. Öcalan’ın ABD girişimlerinin de akametle sonuçlandığına değinilerek, onun tekrardan Rusya ve Yunanistan arasında gidip gelmek zorunda kaldığı politik seyrüseferinin yansımaları aktarılmaktadır. Bu süreçte Öcalan’ın Hollanda’ya gitmek konusunda ısrarcı olduğuna dikkat çeken yazar, Türk ve Amerikan istihbarat birimlerinin çabalarıyla bunun gerçekleşmediğini açıklamaktadır. Nitekim Hollanda hükümetinin herhangi bir emrivakiye geçit vermemek için hava sahasını kapattığı bilgisine de değinilmektedir. Öcalan’ın yakalanış sürecinde son perde olarak Kenya’daki gelişmeler ele alınırken, Kenya’nın o dönemde ABD güdümünde olduğuna ve Türkiye’nin fiziki operasyon menzilinin dışında kaldığına vurgu yapılmaktadır.

Öcalan’ın yakalanması konusunda ABD’den sürpriz bir teklif geldiğine dikkat çeken Yetkin, ABD’nin Öcalan’ın öldürülmesini değil, yargı önüne çıkarılmasını şart olarak sunduğunu hatırlatmaktadır. Bu teklifin Türk yetkililerce de müspet karşılandığına değinilerek, ABD’nin bu önerisinin arka planında ne yattığının yeteri kadar sorgulanmadığının altı çizilmektedir. Bu noktada yine de Öcalan’ın yakalanmasının kamuoyunda büyük bir memnuniyet yaratacağına ve örgütün psikolojik çöküntü yaşayacağına dair Türk yetkililerdeki beklentiler ayrıntılı bir aktarımla sunulmaktadır. Operasyonun mesuliyetinin tamamen MİT tarafından üstlenildiğine vurgu yapan Yetkin, Genelkurmay’ın teslim operasyonuna sadece lojistik ve güvenlik bölümlerinde katkı sunduğunu belirtmektedir. Öcalan’ın bu süreçte sürekli olarak Yunanistan’dan siyasi iltica talebinde bulunduğuna ve bu talebin Yunan hükümeti tarafından olumsuz karşılandığına dikkat çekilerek, Öcalan’ı Kenya’daki Yunan Büyükelçiliği’nden çıkarmak için hazırlanan oyunun ayrıntıları aktarılmaktadır. Bu oyunun gerçeğe dönüşmesi ve Öcalan’ın Türk istihbarat yetkililerince yakalanışının uluslararası siyasetteki yansımalarına odaklanan yazar, bu dönemde Ankara’da “gurur”, Atina’da ise “utanç” havasının hâkim olduğuna değinmektedir. Keza Öcalan’ın yakalanışının PKK’da da büyük sarsıntıya yol açtığına dair bilgi aktarımında bulunulmaktadır. Ayrıca Öcalan’ın yakalanışı sürecinde sanılanın aksine İsrail’in çok büyük bir katkısı olmadığına dikkat çeken yazar Yetkin, Almanya’nın da sürecin dışında kalmaya çalıştığını vurgulamaktadır. Öcalan’ın yakalanışının ardından Türk yetkililerin yaptığı açıklamalara ve İmralı’da yaşananlara değinen yazar, ABD’nin Öcalan’ı neden Türkiye’ye verdiğine dair bir irdeleme yapmaktadır. Bu durumun Türkiye tarafında yeteri kadar tartışılmadığına dikkat çekilse de, Türkiye’nin Öcalan olayı yüzünden NATO müttefiki ülkelerle gerilim yaşamasının ABD’nin ulusal çıkarlarına ters düştüğünün altı çizilmektedir. Kitapta, son olarak, Öcalan davasının Türkiye’nin demokratikleşme yolundaki kötü karnelerinden biri olan idam cezasının kaldırılmasına yol açtığından bahseden yazar, Türkiye’yi 15 yıl boyunca bir terör sarmalının içerisine sokan ve binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan Öcalan olayına dair politik, diplomatik ve güvenlik eksenli çıkarımlarını sıralamaktadır. Öcalan’ın yakalanışından günümüze kadar olan süreçte Kürt Sorunu’nun iktisadi krizler ve Irak meselesi nedeniyle geciktirildiğine dikkat çeken Yetkin, yakın tarihteki gelişmelerin bir kronolojisini sunmaktadır.

Gazeteci Murat Yetkin’in Kürt Kapanı: Yakalanışının 20. Yılında Şam’dan İmralı’ya Öcalan adlı eser, Öcalan’ın yakalanışından günümüze kadarki süreci, merkezinde Türkiye’nin yer aldığı, ancak yabancı devletlerin de eklemlenmesiyle son derece karmaşık bir hale gelen siyasi denklemi, tarihi belgeler neticesinde sarih hatlarla ifade etmesi bakımından son derece titiz bir çalışmanın ürünüdür. Bu bakımdan Türkiye’nin yakın dönem tarihine ışık tutan bu değerli eseri tüm okuyucularımıza tavsiye ediyorum.

 

İsmail Uğur AKSOY

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.