JAN-WERNER MÜLLER’DEN ‘POPÜLİZM NEDİR?’

upa-admin 22 Nisan 2019 640 Okunma 0
JAN-WERNER MÜLLER’DEN ‘POPÜLİZM NEDİR?’

Kitabın Künyesi: Jan-Werner Müller, Popülizm Nedir? Bir Deneme, Çeviren: Onur Yıldız, İstanbul: İletişim Yayınları, 2018.

Giriş

Jan-Werner Müller’in kaleme aldığı Popülizm Nedir? (Was ist Populismus?) adlı kitap, günümüz siyasi atmosferinde üzerinde sıkça tartışılan bir konu olan ve tanımı konusunda henüz bir mutabakatın sağlanamadığı “popülizm” olgusunu teorik bir düzleme yerleştirmesi bakımından son derece değerli bir kitap olma özelliğini taşımaktadır. Bu yazıda, bu kitap okurlarımız için özetlenecek ve popülizm literatürüne yeni bir katkı sağlanmaya çalışılacaktır.

Popülizm Nedir? (Was ist Populismus?)

Yazar

Jan-Werner Müller, 1970 Bad Honnef-Almanya doğumludur. Almanya, İngiltere ve ABD’de öğrenim görmüştür. 1996-2005 yılları arasında Oxford Üniversitesi’nde çalışmıştır. 2005’ten beri de ABD’de Princeton Üniversitesi’nde Siyaset Teorisi ve Düşünce Tarihi dersleri vermektedir. Was ist Populismus? [Türkçesi: Popülizm Nedir?, çev. Onur Yıldız] adlı kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

Jan-Werner Müller

Özet

Eser, temelde üç bölümden oluşmaktadır. “Giriş” kısmında popülizm mefhumuna yönelik genel bir çıkarımda bulunan yazar, kavramın muhtevasındaki fikirlerin niteliğine bakılmaksızın, popülizmin “düzen karşıtlığı” ile eşanlamlı kullanıldığına dikkat çekmektedir. Nitekim içeriğe verilmeyen önemin tavır ve tutumlara verildiğine değinen Müller, popülizmin bazı duygu durumlarıyla ilişkilendirildiğini aktarmaktadır. Öyle ki, kitapta, popülistler “kızgındır” ve seçmenleri “öfkelidir” gibi örneklere yer verilmektedir. Ayrıca kavramın sağ ve sol siyasi akımlarda nasıl ele alındığına değinilerek, bu tarz farklı olguların “popülist” olarak tanımlanmasının politik muhakemede bir soruna işaret ettiğine dikkat çekilmektedir. Nitekim bir popülizm kuramına sahip olunmadığını vurgulayan yazar Müller, politik aktörlerin ne zaman popülist olarak nitelendirilebileceğine dair anlamlı bir kıstasın da olmadığını açıklamaktadır.

Bunların devamında, tüm bu tartışmaların odağında “Popülizm” suçlamasının bizatihi kendisinin popülist olup olmadığı sorgulanarak, popülizmi ayırt etme yolları özetlenmektedir. Popülizmin farkına varılması süreci, yazar tarafından üç parametre üzerinden aktarılmaktadır. İlk olarak, popülist sayılmak için “seçkinlere ilişkin eleştirel tutum” almanın gerekli olmakla birlikte yeterli koşul olmadığına dikkat çeken yazar, akabinde seçkin karşıtı olmanın yanı sıra popülistlerin her zaman çoğulculuk karşıtı olduklarını da vurgulamaktadır. Ötekileri dışlayan temsil iddiasının ampirik bir temeli olmadığına değinilerek, bu durumun açıkça ahlaki bir iddia olduğu belirtilmektedir. Zira iktidarı ele geçirmek için politik rakiplerini ahlaksız ve yozlaşmış olarak adlandıran popülistlerin, iktidara sahipken ise hiçbir muhalefeti meşru olarak tanımlamayan yanına işaret edilmektedir. Tüm bu gelişmeler ışığında popülizmi çözümlemeyi sürdüren yazar, popülist partileri desteklemeyen kimselerin halkın uygun bir parçası olmamakla itham edildiklerinin altını çizmektedir. Bu doğrultuda düşünüldüğünde, popülizmin her zaman bir kimlik siyaseti biçimi olduğuna dikkat çekilmektedir.

Ancak tüm kimlik siyasetlerinin popülist olmadığına değinen Müller, popülizmin ayrımcı karakterinin, demokrasinin çoğulcu anlayışına tehdit içerdiğini belirtmektedir. Nitekim homojen bir halk fikrinin fantezi olduğuna değinilerek, popülistlerin kutuplaşmayı artırmanın yanı sıra siyasi rakiplerini “halkın düşmanları” olarak dışladığına da yer verilmektedir. Popülizmin iktidara gelmeyle tamamlanmış bir süreç olmadığına dikkat çeken Müller, popülist iktidarın seciyesini üç ana başlık altında özetlemektedir: Devlet aygıtını gasp etme, yolsuzluk ve kayırmacılık. Aynı zamanda, popülistlerin, sivil toplumun baskılanması için de çaba gösterdiğine değinilmektedir.

Kitabın birinci bölümünde popülistlerin ne söylediğini analiz eden yazar, kavrama dair ortak bir tanımın olmadığına ve tüm politik gerginliklerin popülizm hakkındaki münakaşalara yansıdığını belirtmektedir. Bu doğrultuda, kavramın tarihsel gelişimine parantez açan Müller, 1960’larda popülizmin sömürgelerin bağımsızlığını kazanması, “köycülüğün” geleceğine dair tartışmalarla anıldığına, günümüzde ise liberalizm karşıtı bir anlam kazandığına dikkat çekmektedir. Popülizm mefhumunun Amerika ve Avrupa’da nasıl bir anlam taşıdığına dair mukayeseli bir inceleme sunan yazar, akabinde finansal kriz sonrası gelişen Çay Partisi (Tea Party) ve Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street) gibi hareketlerle kavramın daha karmaşık bir hâl aldığına vurgu yapmaktadır. Her iki hareketin de ana akım siyasete karşı olan yapısına değinilerek, iki akımın da “düzen karşıtlığı” ortak paydasında bir araya geldiğine dikkat çekilmektedir. Popülizme dair saptamalarını sürdüren yazar, kavramın yazılı bir doktrini olmadığını da belirterek, popülizmi kavramanın demokrasiyi anlamayı kolaylaştıracağını aktarmaktadır. Ayrıca popülizmin “tabana dayalı” bir hareket olarak görülmesinin Amerika orijinli olduğuna vurgu yapılarak, kavramın Avrupa’daki liberal yorumcular tarafından sorumsuz siyasal önermelerle ilişkilendirildiğinin altı çizilmektedir. Nitekim popülizmin ekseriyetle içtimai bir sınıfla tanımlandığına yer verilerek, bilhassa küçük burjuvazi ve köylüler ön plana çıkarılmaktadır. Bu noktada popülizmin destekçilerinin sosyoekonomik gruplar üzerinden tasnif edilmesinin yanıltıcı olabileceğine değinen yazar, bu iddianın deneysel açıdan da şüphe uyandırıcı olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Avrupa’da sağ-popülist partilere oy verenlerin genellikle az kazançlı ve nispeten daha az eğitim almış bir kesime dayandığı aktarılsa da, bilhassa Fransa ve Avusturya gibi ülkelerdeki popülist partilerin “herkese hitap eden” profiline dikkat çekilmektedir. Son kertede bir ferdin sosyoekonomik statüsüyle sağ partilere oy vermesi arasında bir korelasyon olmadığına vurgu yapan yazar Müller, popülizmi tanımlamak için “öfke”, “hınç” ve “kızgınlık” gibi terimlerin kullanılması konusunda ihtiyatlı olunması gerektiğini belirtmektedir.

Popülizmin tarihsel gelişimini de aktaran yazar, pek çok gözlemciye göre popülizmin 19. yüzyılın sonlarına doğru Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’da benzer zaman dilimleri içerisinde ortaya çıktığına dair saptamalarını sıralamaktadır. Kavramın kırsallıkla bir alakası olduğuna değinilerek, popülizmin, hızla modernleşen toplumlarda maddi yönden güçsüz grupların bir isyanı olarak tezahür ettiğine de yer verilmektedir. Yine de, popülizm mefhumunun siyasal ve toplumsal olarak tek bir tarihsel olay üzerinden inşa edilemeyeceğine dikkat çeken yazar, popülizmi, “siyasetin özgül bir ahlakçı bakışla tasavvur edilmesi” olarak tanımlamaktadır. Popülizme yönelik bu tanımın ayrıntılarını aktaran yazar, popülistlerin hem seçkincilik, hem de çoğulculuk karşıtı olduklarına değinerek, onların kendilerini halkın temsilcisi olarak konumlandırdıklarını vurgulamaktadır. Öyle ki, popülizmin temsili demokrasinin başlangıcıyla birlikte yükselişe geçtiğine yer veren Müller, popülizmin halk iradesinin demokratik temsilinden ziyade “gerçek halkın” sembolik bir temsiline dayandığını ifade etmektedir. Zira popülizm, halkın yekpare olduğu ve tek bir temsilcisinin bulunduğu fikrine yaslanmaktadır. Ancak sıradan halkı savunmanın ve seçkinleri eleştirmenin popülist olarak adlandırılmak için yeterli olmadığına değinen Müller, bir politik aktör veya hareketin popülist olarak nitelendirilebilmesi için halkın bir bölümünün “halk olduğunu iddia etmesi” gerekliliğine dikkat çekmektedir. Nitekim bu halkın, gerçek ve doğru temsilcisinin de popülistler olacağına işaret edilmektedir. Böylelikle, yaygın görüşün aksine popülistlerin temsile karşı olmadığına; ancak temsilin belirli bir formunu onayladıklarına yer verilmektedir. Öyle ki, popülistlerin temsil ettiği halk, homojen ve ahlaki olarak bütünleşmiş kurgusal bir yığından ibarettir. Nitekim iktidara gelmiş popülistlerin özünde pasif olan halka “bekçi” muamelesi yaptığına değinen yazar, bu durumu İtalya’nın eski Başbakanı Silvio Berlusconi üzerinden örneklendirmektedir.

Popülizm olgusuna dair genel bir kavramsal düzlem yapıldıktan sonra, popülist liderliğe ve popülist partilere de bir parantez açan yazar Müller, popülist liderliğin özelliklerini sıralamaktadır. Liderin illa ki karizmatik olması gerekmediğine değinilerek, liderin her bir bireyle bağı olması hissinin gerekliliğine vurgu yapılmaktadır. Bu durum, Venezuela’nın merhum lideri Hugo Chavez’in seçim kampanyasında kullandığı “Chavez Pueblo!” (Chavez Halktır) sloganıyla örneklendirilmektedir. Fakat liderin, özellikle halkın bedeninde somutlaşması gerekmediğine vurgu yapılarak, doğrudan bağ hissi ve özdeşlemenin gerekliliği üzerinde durulmaktadır. Nitekim popülistlerin halkla özdeşleşme sürecinde karmaşık parti örgütlerini ve medyayı “araya girmek” ile suçladığına yer verilmektedir. Liderden sonra popülist partilere de değinen yazar, bu tarz partilerin mütecanis yapılarına dikkat çekerek alt kademedekilerin lidere bağlı olduğunu ifade etmektedir. Tüm bu tartışmaların odağında popülizmin; bir özel psikolojik eğilim, belirli bir toplumsal zümrenin veya basit bir siyasal önermenin sorunsalı olmadığına dikkat çeken yazar, kavramın bir biçem konusu olmadığını da vurgulamaktadır. Ancak son dönemde yapılan çalışmalarla popülist retoriğin tespit edilebilirliği de hatırlatılmaktadır.

Kitabın ikinci bölümünde, iktidardaki popülistlerin söylem ve faaliyetleri güncel örnekler üzerinden analiz edilmektedir. Popülistlerin iktidara geldiği zaman akamete uğrayacağı inancının bir illüzyondan ibaret olduğuna değinilerek, popülistlerin iktidar olmaları durumunda dahi seçkinlere karşı menfi tutumlarının değişmeyeceği vurgulanmaktadır. İktidardaki popülistlerin toplumsal kutuplaşmayı artırmanın yanı sıra, insanları son büyük savaş olarak tahayyül edilen bir karşılaşmaya hazırladıklarına değinen yazar, onların politik çatışmayı mümkün olduğu kadar ahlakileştirmeye çalıştığını göstermektedir. Nitekim popülistlerin kendi iktidarlarını meşrulaştırmak adına herhangi bir durumu kriz olarak nitelendirmeye istekli olduğunu belirten Müller, popülistlerin politikayı sürekli bir kuşatma altındaymış gibi takdim eden yanına dikkat çekmektedir. İktidardaki popülistleri tahlil etmeyi sürdüren yazar, onların her durumda kendilerini ahlaken halkın tek meşru temsilcisi olarak konumlandırdıklarını, halkın sadece bir bölümünün gerçek halk olduğunu ve nihayetinde salt onların desteklenmesi gerektiği yönündeki tespitleri sıralamaktadır. Bilindiği üzere, bu popülist mantığın devletin sömürgeleştirilmesi, kitlesel kayırmacılık ve sistematik olarak sivil toplumun bastırılması şeklinde tezahür ettiğine dikkat çeken yazar, bu pratiklerin salt popülistlere özgü olmadığını vurgulamaktadır. Ancak popülistleri kendine has kılan noktaya parantez açılarak, onların bu pratiklere başvururken son derece bariz ve görünür oldukları aktarılmaktadır.

Popülist mantığa dair bu üç parametreyi güncel siyasal örnekler üzerinden ayrıntılarla açıklama yoluna giden yazar, devleti sömürgeleştirmenin halkın ahlaki temsili iddiasına dayandığını, kitlesel kayırmacılığın ise vicdani bir rahatlık içerisinde yürütüldüğünün altını çizmektedir. İktidardaki popülistlerin kendilerini tenkit eden sivil topluma karşı baskıcı tavrı ise, Rusya’da Vladimir Putin ve Macaristan’da Viktor Orban yönetimlerinin faaliyetleriyle somutlaştırılmaktadır. Tüm bu gelişmelerin ışığında, iktidardaki popülistlerin, yerine geçmeye çalıştıkları düzenin kaşı çıktığı iltimasların ve haksızlıkların bir benzerini inşa ettiğini vurgulayan yazar Müller, popülistlerin bunu yaparken hiçbir suçluluk duygusu hissetmediklerine de dikkat çekmektedir. Bu noktada kilit bir soru soran yazar, iktidardaki popülistlerin, onların nezdinde meşru olmayan rakiplerini neden politik mücadelenin dışına atmadıklarını sorgulama yoluna gitmektedir.

Konuya dair detaylı bir bilgi aktarımında bulunan yazar, demokrasinin tamamen askıya alınması ya da kaldırılmasının muazzam bir uluslararası prestij kaybına yol açacağını da ifade etmektedir. Son olarak, popülistlerin anayasalara bakışını ele alan Müller, birçok gözlemcinin, popülistlerin anayasacılık değerlerine ve mekanizmalarına karşı olduğu yönündeki temel mutabakatı aktarmaktadır. Nitekim bu gözlemcilere göre, popülistlerin lider ile halk arasında direkt bir ilişkiyi arzu ettiklerine değinilerek, popülistlerin kurumlara karşıt olduğu iddiası vurgulanmaktadır. Bu noktada gözlemcilerin savlarına itiraz eden yazar, çoğunlukla popülistlerin “kurumlara karşıt” olmadığını, en azından “kendi kurumlarıyla” bir sorunları olmadığını ifade etmektedir. Bunun devamında popülistlerin anayasalara karşı daha esaslı bir taleplerinin olduğuna değinilerek, anayasaların popülistlerin iktidarda kalmasına hizmet edebileceği gösterilmektedir. Ancak her daim iktidarda kalmayı gaye edinen popülistlerin, iktidarda kalma amaçlarına yardım etmediği takdirde kendi anayasalarını dahi kurban edebileceğinin altı çizilmektedir. Hülasa, popülist anayasaların iktidara gelmeleri durumunda popülistlerin gücünü sınırlandırmak için tasarlandığına dikkat çeken Müller, bu durumun doğal olarak bir çatışmayı kaçınılmaz kıldığını da belirtmektedir. Böylelikle, anayasaların politik bir perspektif oluşturma vasfını yitireceğine ve iktidarı elde etmek için kullanılan bir araca dönüşeceğine dair saptamalar yer almaktadır.

Kitabın üçüncü ve son bölümünde ise, popülistler ile nasıl başa çıkılacağının temel izlekleri aktarılarak, Amerika ve Avrupa’da popülizmin yükselişine neden olan tarihsel koşullara dair ayrıntılı çıkarımlar yapılmaktadır. Popülizmin demokrasinin yerine getirilmemiş vaatleri üzerinden yükseldiğine değinilerek, popülizmin en temel vaadi açıklanmaktadır. Öyle ki, popülizm, kuramsal olarak ortak ve tutarlı bir iradeye sahip olan halkın aynı zamanda doğru temsilcilerle yönetime geçebileceği fikrini öne sürmektedir. Bu noktada demokrasi ile popülizm arasındaki en temel farkları analiz eden yazar, popülizmin sadece temsili demokrasi bağlamında düşünülmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Yapılan araştırmalara değinilerek, popülizmin parti sistemlerinin zayıf olduğu yerlerde daha fazla güç kazandığı aktarılmaktadır. Dolayısıyla, köklü parti sistemlerinin çözülmeye uğramasının popülizmin şansını arttırdığına değinen Müller, bu çözülme durumunun demokratik yaşamı ve demokrasi ülküsünü doğrudan etkilediğini ifade etmektedir. Popülistleri dizginleme noktasında popülist olmayan partilerin popülistleri adeta karantina altına aldığına değinen yazar, onlarla işbirliği yapılmamasını, siyasi koalisyon kurulmamasını ve onlarla televizyondaki tartışma programlarına çıkılmamasını bu duruma örnek olarak vermektedir.

Bu noktada ayrıca önemli bir parantez açılarak, popülistlerin dışlanmasının, onların düzen karşıtı partilerin bir “kartel” oluşturduğu yönündeki iddiasını kuvvetlendirdiğinin altı çizilmektedir. Tüm bu tartışmaların odağında popülizmin Amerika ve Avrupa’da tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığını mercek altına alan yazar, Nasyonal Sosyalizm ve İtalyan Faşizmi’ni de “popülist” hareketler olarak tanımlamaktadır. Ancak bu iki siyasal hareketin de tek başına popülist akımlar olmadığı ve popülizmin vazgeçilmez öğeleri olmayan ırkçılık, şiddetin yüceltilmesi ve radikal “lider ilkesini” içerdiği aktarılmaktadır. Son olarak, popülizme dair yedi temel tez sıralayan yazar, popülizmin temsili demokrasinin bir gölgesi olarak seçkinci ve çoğulculuk karşıtı olduğunu ve en nihayetinde sembolik bir “gerçek halk” temsiline dayandığını ileri sürmektedir. Hülasa, demokrasi için bir tehdit olarak kavramsallaştırılan popülizmin, siyasete daha fazla katılımı sağlamadığına ve halk egemenliğini yeniden üretme noktasında liberal demokrasiyi düzelten bir unsur olmadığına yer verilmektedir.

Sonuç

Jan-Werner Müller’in Popülizm Nedir? adlı eseri, gerek Batı’da, gerekse de Türkiye’de politik aktörlerin sıklıkla birbirlerini itham etmek için kullandıkları popülizm olgusunu kavramsal bir düzleme yerleştirmesi ve güncel örnekler üzerinden anlatımı okuyucunun gözünde somutlaştırması bakımından son derece kapsamlı ve titiz bir çalışmanın ürünüdür. Bu nedenle, günümüzün siyasal atmosferinde partilerin ve liderlerin diline pelesenk olmuş popülizm kavramını sarih hatlarla anlamak isteyen tüm okuyucularımıza bu kitabı tavsiye etmekteyim.

 

İsmail Uğur AKSOY

 

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.