KAFKASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ ULUSLARARASI HUKUK DİREKTÖRÜ SAYIN ZEYNEP DENİZ ALTINSOY İLE VENEZUELA KRİZİ HAKKINDA MÜLAKAT

upa-admin 10 Haziran 2019 326 Okunma 0
KAFKASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ ULUSLARARASI HUKUK DİREKTÖRÜ SAYIN ZEYNEP DENİZ ALTINSOY İLE VENEZUELA KRİZİ HAKKINDA MÜLAKAT

Serdar ÇUKUR: Sayın Altınsoy, mülakat önerimi kabul ettiğiniz için öncelikle size teşekkür ederim. Sayın Altınsoy, Uluslararası Politika Akademisi (UPA) okurlarının sizi daha yakından tanıması için kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Zeynep Deniz ALTINSOY: Uluslararası İlişkiler alanında; Rus Dış Politikası ve Rusya-Türkiye İlişkileri, Deniz Hukuku, Uluslararası Ceza Hukuku, İnsan Hakları ve İnsancıl Hukuk alanında çalışmalar yapıyorum. Stratejik araştırmalar yapan KAFKASSAM’da Uluslararası Hukuk Koordinatörlüğü görevini yürütüyorum. Şu an için, “Sınırı Aşan Suçlar ve İnsan Hakları Hukuku kapsamında İnsan Ticareti Suçu” başlıklı doktora tezimi yazıyorum. Uluslararası İlişkiler ve Uluslararası Hukuk alanında çalışmalar yapmaya devam ediyorum. Bu çalışmaların birçoğunu uluslararası konferanslarda bildiri olarak sundum ve birçok makalem de akademik çalışmalara yer veren önemli dergilerde yayınlandı. Halen Ankara’da yaşıyorum ve KAFKASSAM’da çalışmalarımı sürdürüyorum.

Serdar ÇUKUR: KAFKASSAM olarak kısaltılan Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Uluslararası Hukuk uzmanı olarak çalışmalarınızı yürüttüğünüz görülmektedir. Bölgesel olarak çalıştığınız sahalar ve bu temelde ortaya koymuş olduğunuz çalışmalardan kısaca bahseder misiniz? Ayrıca okurlarımıza KAFKASSAM hakkında bilgi verir misiniz?

Zeynep Deniz ALTINSOY: KAFKASSAM, akademik alanda önemli çalışmalar yapan ve çoğu kez analizleri ile düşünce kuruluşları arasında öne çıkan bir stratejik araştırma kurumu. Vizyon Üniversitesi Rektör Yardımcısı Doç. Dr. Hasan OKTAY Başkanlığında kurulmuş olan kurum, ülkede Uluslararası İlişkiler alanında kendisinden önemli ölçüde söz ettirmektedir. Kurum, evvelce Türk-Ermeni İlişkileri alanında önemli çalışmaları olan Hasan OKTAY ile bu başlıkta internet üzerinden yayınlar yaparken, ilerleyen yıllarda uluslararası arenada gündem oluşturan birçok bölge özelinde çalışmalar yapan güçlü bir akademik kadro oluşturmuş ve halen bu kadroyla yoluna devam etmektedir. Bugün için, KAFKASSAM, Rusya ve Kafkaslar başta olmak üzere, İran, ABD, Afrika, Asya-Pasifik, Japonya ve AB gibi birçok farklı bölge uzmanı ve onların nitelikli çalışmalarıyla, bence alanında önemli bir yer tutuyor.

Benim çalışmalarım kısmına gelirsek; temel alanım Uluslararası Hukuk olmasına karşın, Rusya, Suriye, Balkanlar, milliyetçilik ve etnisite alanlarında da çalışmalar yapıyorum. “Bosna Savaşı Sonrasında Boşnak Kadınların Siyasete Etkisi ve Değişen Kimlik Yapıları”, “Ceauşescu (Çavuşesku) Döneminde Romanya”, “Uluslararası Hukukta Filistin Sorunu ve Alana Yansıması”, “Yemen Sorunu ve Uluslararası Hukuk Açısından Ele Alınması”, “Zeytindalı Harekâtı ve Suriye Krizi’nde Gelinen Nokta”, “Zeytindalı Harekâtı’nın Hukuksal Boyutu”, “İskoç Milliyetçiliği”, “Bir Savaş Stratejisi Olarak Cinsel Şiddetin Feminist Teori ve Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi” ve “Avrupa Güvenliği ve Yeni Gelişmeler” gibi çalışmalarımın yanı sıra birçok kitap tenkidi ve çeşitli rapor çalışmalarım da bulunmaktadır. Akademik süreç, bitmeyen ve sürekliliği olan bir alandır. Bu çalışmalar, yenileri ile gelecekte daha da çoğalacak. Bu anlamda bilime ve ortak iyiye katkısı olacak birçok çalışmaya imza atmaya devam edeceğim.

Serdar ÇUKUR: 1880 yılında William Edward Hall tarafından literatüre kazandırılan “insani müdahale” veya “insancıl müdahale” kavramıyla, genel olarak, ev sahibi olan ülkenin rızası olmadan başka bir devlet veya devletlerin insani gerekçeleri öne sürerek askeri güç kullanması ifade edilmektedir. 19. yüzyılın sonuna doğru, 20. yüzyılda ve 21. yüzyılda farklı kıta ve devletlerde örneklerini gördüğümüz insani müdahale hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Tarihsel olarak insani müdahalenin “haklı savaş” kuramı ve “koruma sorumluluğu” gibi kavramlarla ilişkisi olduğuna inanıyor musunuz?

Zeynep Deniz ALTINSOY: İnsani müdahale, hem Uluslararası İlişkiler, hem de Uluslararası Hukuk alanında ilgi çeken bir konudur. Söz konusu “müdahale” olduğu zaman, Uluslararası İlişkilerin başat teorilerinden Realizm ve Liberalizm’in devlet anlayışı akla geliyor. Bu iki teoride de, devletin egemenlik ve müdahalesizlik özelliği ile devlet güvenliğine vurgu yapılmaktadır. Bellamy’e göre, güvenliği sağlayabilmenin en iyi yolu, her ülkenin bir kara parçasını yönetme ve diğer devletlerle iletişim halinde olabilmesini güvence altına alan temel seviyede bir uluslararası düzenin sağlanmasıdır. Bellamy’nin bahsettiği bu düzenin sağlanabilmesi, Avrupa’nın 30 Yıl Savaşları sonrasında Westphalia Barışı ile sağlanan devlet egemenliği kavramı üzerine inşa edilen ulus-devlet sisteminin kurulması ve bu sisteme yönelik saygı ve kabul ile ortaya çıkmıştır. Ulus-devlet, insan güvenliğini de güvence altına alan en önemli erk ve üstün yapı olarak kabul görmüştür. Vatandaşlık hukuku gereği de, devletin vatandaşını korumakla mükellef olduğu bilinir. Aslında bu anlayış, devletin oluşumuna kadar geriye götürülür ve felsefi temelleri de Locke, Grotius, Rousseau ve Toplum Sözleşmesi’ne kadar gider.

Peki, Toplum Sözleşmesi’nden yola çıkarak, Westphalia Barışı ile oluşan ulus-devlet anlayışı devletin vatandaşına karşı sorumlulukları (ki bu konuda direkt insan hakları ve pozitif-negatif haklardan Jellilec’e de atıfta bulunmakta fayda var) kabul gördüğü halde devlet kendi vatandaşına karşı bir soykırım, etnik temizlik, katliam gibi tehditleri direkt kendisi yönlendiriyorsa, ya da bu tehditlerden vatandaşını koruyamıyorsa, bu durumda insan hakları açısından bu insanları korumak “opinio juris” midir? Bu soru da aklımıza “koruma sorumluluğu”nu getirir. İlk olarak 2001 yılında gündeme gelen bu kavram, Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu (ICISS) tarafından hazırlanan bir raporda zikredildi ve BM 2005 Dünya Zirvesi’nde 192 ülke tarafından kabul edildi. Hülasa, insani müdahale söz konusu olduğunda, J.L. Holzgrefe’ye göre, bu kavram, kendi topraklarında güç uygulayan devlete izni olmaksızın bir devlet veya bir grup devlet tarafından kendi vatandaşlarından başka bir insan topluluğunun temel haklarının yaygın ve ağır ihlali önlemeye yönelik sınır ötesi güç kullanma iken, koruma sorumluluğu ile de devletin kendi vatandaşına karşı işlediği dört önemli suçtan (soykırım, savaş suçu, etnik temizlik, insanlığa karşı suçlar) o devletin vatandaşını korumak söz konusu olmaktadır.

Bu durumda, aslında “insani müdahale” kavramından “koruma sorumluluğu”na doğru bir kavramsal ve içeriksel kaymanın olduğunu söyleyebiliriz. Uluslararası Hukukun ergo omnes yani herkese karşı ileri sürülebilir ilkesi ile koruma sorumluluğu, gerçekten “actio popularis”e (kolektif garanti) kapı açıyor denilebilir. Ancak insani müdahale, daha siyasi gerekçelerle Uluslararası Hukukun birçok ilkesi öne sürülerek kullanılabilecek bir kavram olarak karşımıza çıkmakta idi. Benim görüşüm ise, koruma sorumluluğunun aslında insani müdahaleden çok uzaklaşmadığı ve yine mevcut yüzyılın son 50 yılındaki müdahaleler ele alındığında Uluslararası Hukukta hâlâ tartışmalı olduğu yönündedir. Bu nedenle, insani müdahale olsun, koruma sorumluluğu neticesinde müdahale olsun, gerçekten ihlale uğramış insani hakların teslimini hedeflemediği ve bu müdahale gerçek anlamda bir erk tarafından denetlenemediği (ki buradaki zorluk yine devletin egemenlik ilkesidir) müddetçe, daha çok siyasi amaca hizmet edecektir.

Serdar ÇUKUR: 16.-19.  yüzyıllarda İspanya egemenliği altında kalan Latin Amerika bölgesi, içerisinde birçok etnik kökenden, ırktan, dilden ve kültürden oluşan ve de birçok devletin yer aldığı 650 milyonluk nüfusun yer aldığı önemli bir bölgedir. Tarım, hayvancılık ve doğal kaynaklar noktasında önemli bir potansiyele sahip olan bölgedeki devletlerin büyük çoğunluğunun 19. yüzyılda egemen devletler olarak ortaya çıktıkları vakit ABD’den etkilendikleri görülmüştür. Bunun yanında, ABD’nin 19. ve 20. yüzyıllarda bölgeye dair bazı müdahale örneklerinin (Meksika, Bolivya, Paraguay, Uruguay vb.) olduğu da görülmektedir. Bu müdahaleler temelinde Bolivya, Küba ve Venezuela gibi devletler içerisinde ABD karşıtlığının ortaya çıktığı görülmüştür. Sizin bölgeki ABD karşıtlığı (Anti-Amerikanizm) hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Zeynep Deniz ALTINSOY: Bir kere Uluslararası İlişkilerde ne yazık ki Batı menşeli ve siyasi temelli coğrafi adlandırmaları kabul eden bir mentaliteyi reddettiğimi söylemeliyim. “Orta Doğu” gibi “Latin Amerika” da siyasi ve Batı Realizminin ürünü bir coğrafi isimdir. Bu nedenle, “Güney Amerika kıtası ülkeleri” gibi bir coğrafi tanımlamayı daha uygun bulurum. Çünkü kıtadaki en eski yerleşimin yaklaşık 15 bin yıl önceye dayandığı biliniyor. Avrupa’nın kıtayı keşfi ise 500 yıl kadar evveldir. Kıta keşfedildiğinde yaşanan yerli halkın uğradığı kıyım da tarihin sayfalarında yerini almış durumdadır. Öyle ki, Venezuela ismi bile “Küçük Venedik” anlamına gelmektedir ve İspanyolca “Veneziola“dır. Bilindiği üzere, bu toprakların bitki örtüsü, biyolojik çeşitliliği ve dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olması ülkeyi cazip kılıyor. 1522’den itibaren İspanya’nın sömürgesi haline gelmiş, ancak 1811’de Francisco de Miranda önderliğinde bağımsızlık elde etmiştir. Venezuela’nın tam bir bağımsızlığa kavuşması ise Simon Bolivar sayesinde gerçekleşti. Bolivar’ın önderliğinde kavuşulan bağımsızlık, Kolombiya, Ekvator ve Panama gibi bölgelerden oluşan bir “Büyük Kolombiya Cumhuriyeti” birliğine dönüştü; ancak tüm kıtaya bu özgürlük yayılamadı. Dönem itibariyle, Bolivar, Avrupa emperyalizmine karşı önemli bir mücadele verdi. Öyle ki, kıtada emperyalizmin sömürge zihniyetine karşı verilen bir mücadelenin adı “Bolivarcı Hareket” olarak değer gördü.

Venezuela’da Hugo Chavez’in 1992’de başarısız bir darbe girişimi olduğunu biliyoruz. Bu tarihten itibaren 2002 yılına kadar siyasi alanda gerçek anlamda bir kaygan zemine sahip olan Venezuela, o dönemlerde ABD tarafından Güney Amerika kıtasındaki diğer ülkelere “örnek ülke” olarak gösterilmiştir. Ancak Venezuela’nın petrol kaynakları ne yazık ki hiçbir zaman ülkenin rasyonel ekonomik politikalarına temel olamadı ve doğru kullanılmadı. Daha doğrusu, planlı bir petrol ve enerji kaynakları sistemi oluşturulamadı. Şayet bu sistem ve rasyonel bir politika oluşturulmuş olsaydı, Venezuela, petrol fiyatlarının gerilemesiyle bile ekonomik istikrarı sağlamakta zorlanmazdı. Ama bu sorun, Venezuela’nın zamanla ciddi bir problemi haline geldi. Ekonomik kaynakların ve refahın eşit dağıtılmamış olması, Venezuela’da sadece bugün değil, 1989’da da bir yağma ve isyanın ortaya çıkmasına neden oldu. Venezuela’nın yakın tarihinde Hugo Chavez’in etkisine değinmekte fayda var. Chavez, darbe girişimi sonrasında bu defa 1998’de Devlet Başkanlığı seçimlerine girerek sonuç aldı. Kurucu Meclis’i topladı; yeni anayasa ile yetkilerini arttırdı ve nihayetinde ülkenin resmi adı “Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti” olarak değişti. Bütün bunlardan sonra Chavez’in aldığı en önemli karar, ABD ve yabancı sermayeli birçok şirketin tepkisine neden oldu ve belki de bugün yaşananların en önemli temel argümanını oluşturdu. Bu nedenledir ki, 2002’de Chavez bir darbe ile karşı karşıya kaldı. Netice itibariyle Venezuela’da Chavez ile başlayan bir Bolivar misyonundan bahsetmek gerekir ki, bu misyon, yoksul halkın elini de rahatlatmaya yönelikti ve gelirin eşit dağıtımını temel almaktaydı. Buna rağmen, Venezuela’nın petrol rezervlerine ve eşit dağıtıma rağmen karşı karşıya kaldığı en önemli sorun, ekonomide kalıcı yatırımların olmamasıydı. Sadece petrole bağımlı kalınmış ve ilerleyen zamanla petrol gelirleri oy potansiyeli yüksek gruplara aktarmaya başlamıştı. Chavez, bu şekilde kısa vadeli çözümler üreterek ve iktidarını korumaya yönelik bir siyaset izledi. Dış politikada ise ABD’ye yönelik keskin siyasi söylemlerden geri adım atmadı. Bu nedenledir ki, ABD tarafından, Venezuela, “tarihin gördüğü en azılı terör devleti” olarak nitelendirildi. 2010 yılında diplomatik temsilciler çekildi ve 2000’li yılların başından itibaren ABD tarafından önemli yaptırımlara maruz bırakıldı.

ABD’nin Güney Amerika kıtası üzerindeki tahakkümünü anlayabilmek için Monroe Doktrini’ni iyi analiz etmek gerekir. Venezuela, bu bağlamda sosyalist bir eğilim gösteren ve kapitalist ve sömürgeci emperyalist devletlere başkaldıran bir siyasal sistem yapısını şekillendirmeye çalıştı. Petrol gelirlerinin eşit dağıtılmaya çalışılması ve ABD’ye yönelik karşıt siyasal söylemler, ülkeyi bir nebze olsun sosyalist bir anlayışa doğru evrilen ve Amerika kıtasında istenmeyecek bir ideolojinin temsilcisi haline getirmek üzere olan bir siyasal yapı olarak değerlendirildi. Monroe Doktrini’nin temeline bakıldığında ise, kıtanın hiçbir şekilde başka siyasal sistemler tarafından manipüle edilmesine izin vermeyen ve yine aynı şekilde kıtanın diğer sistemlerin işlerine karışmama anlayışı yer almaktaydı. Yanı başında özellikle Soğuk Savaş’ın diğer kanadı olan SSCB’nin halefi olduğunu ilan eden bir Rusya Federasyonu’nun, ya da AB ülkelerinin siyasi ekonomik ilişkiler kurabildiği bir kıta ülkesi, ABD için bölgesinde hissedebileceği en önemli tehditlerden biri olarak algılandı. Özellikle ekonomik anlamda petrolü güvenlikleştiren ABD, bu bağlamda Venezuela’nın bağımsız kararlar vermesine elbette engel olacaktı. Washington, ilk önce finans, daha sonra da sağlık ve gıda konularında yaptırımlar uygulamaya başladı. En önemli petrol tedarikçisi olan Venezuela’nın ABD’ye petrol satışını azaltması, ABD’nin o dönemde yine de daha dikkatli politikalar geliştirmesine engel olmadı. Ancak Donald Trump’ın iktidara gelmesiyle, ABD, dış politikasında çoğu zaman uluslararası alanda alay konusu haline gelecek ve şiddetle eleştirilecek politikalar geliştirmeye başladı. Venezuela da bu politikalardan payını aldı ve daha sert petrol satışı kısıtlamalarına maruz kaldı. Devlete ait petrol şirketi PDVSA’nin ABD’deki mal varlığı ve gelirlerine el konuldu. Ayrıca Trump’ın Nicolas Maduro’nun iktidarını tanımadığı da bilinmekte. Chavez’in ölümüyle iktidara gelen Maduro ile durum daha da kötüye gitti. Aslında şu an ciddi bir istikrarsızlık söz konusu. Göç, yağma, isyan gitgide düşen alım gücü ve hiperenflasyon, halkı gerçek anlamda zor duruma soktu. Özellikle ABD karşıtlığının temeline gelince, Küba ve Venezuela gibi örneklerin siyasi tarihine bakacak olursak, yine eşit gelir dağılımını temel alan ve kapitalizm karşıtı sosyalist bir anlayışın filizlendiği ülkelerden bahsettiğimizi hatırlamamız gerekir.

Serdar ÇUKUR: Yaklaşık 32 milyonluk bir nüfusa sahip olan Venezuela’nın 1811 yılından günümüze kadar yaşamış olduğu gelişim noktasındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyim?

Zeynep Deniz ALTINSOY: Aslında bu sorunun cevabı da bir önceki sorunun cevabı gibi tam olarak açık. Bu ülke de birçok Latin Amerikan ülkesi gibi bir demokrasi örneği olabilmek için bağımsızlığından hemen sonra gelişim göstermeye çalışmıştır. Ancak yüzyıllardır sömürge olan bir ülkede demokrasiyi yerleştirebilmemiz için önce siyaset yapıcıların da bu fikri sindirmiş olması gerekir. O bir yana, uluslaşma sürecinin gerçek anlamda tamamlanmış olması da önemlidir. Bu nedenle, aslında Güney Amerika ülkeleri “uluslaşma sürecini tamamlamış ülkeler” olarak düşünülmemelidir. Bu siyasi yapıların yanı başında bir dünya jandarması var ve mutlak olarak bu coğrafyada tahakküm kurmak arzusunda olduğu da bilinmekte. Bu tahakkümü yalnızca siyasi müdahalelerle değil, özellikle ekonomik anlamda elinde bulunan kartlar üzerinden yönetmeye de gayret edecektir. Bugün bir başka kıtadaki devleti demokrasinin ve uluslararası barışın tehlikeye girmesinde müsebbip olarak hedef alabilen ve binlerce kilometre uzaktan bu ülkeye müdahale etme hakkını kendinde bulan bir gücün, yanı başındaki devletlere müdahale etmeyeceğini düşünemeyiz. O nedenle, 1811’den bugüne aslında Venezuela’da çok da bir şey değişmemiştir açıkçası. Siyasal istikrarsızlık muhtemelen sürecektir. 1811’den itibaren de sürdüğü görülmektedir.

Serdar ÇUKUR: 1990’lı yıllarda başlayan kapitalist sisteme ilişkin ortaya konulan görüşlerin (IMF ve Dünya Bankası’na yönelik) ve olumsuz söylemlerin, 2000’li yıllarda ise Hugo Chavez ve Nicholas Maduro dönemlerinde artarak devam ettiği görülmüştür. Bu söylemlerin devam ettiği Venezuela’da ABD baskının da giderek hissedildiği görülmektedir. Siz bu hususta hakkında ne düşünüyorsunuz?

Zeynep Deniz ALTINSOY: Bu soruyu da yine aslında ABD’nin Venezuela’nın kaderi üzerinde etkisinin ne olduğu olarak değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla, aslında biliyoruz ki, ABD, kendi çıkarları doğrultusunda politikalar geliştirdiği müddetçe Venezuela üzerinde Uluslararası Hukukun katiyen men ettiği “iç işlerine karışmamazlık” ilkesini ihlâl etmeye devam edecektir.

Serdar ÇUKUR: Yakın dönemde Venezuela’da Ulusal Meclis Başkanı Juan Guadio’nun Devlet Başkanlığını ilan etmesi ve ABD’nin bu ilana destek vermesiyle birlikte ABD’nin Venezuela’ya müdahale etmeye (insani müdahale) başladığı görüşüne katılıyor musunuz?

Zeynep Deniz ALTINSOY: İnsani müdahale olarak değerlendirmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Kaldı ki, Uluslararası Hukukta ve doktrinde hala tartışmalı bir kavram olduğu bilinen insani müdahaleyi dahi meşrulaştırmamız için gerçek anlamda bir insan hakları ihlalinden bahsetmemiz ve bunu uluslararası kamuoyunun vicdanında kabul ettirmemiz gerekir. Bu nedenle, ABD’nin bir müdahalesi olduğu elbette bilinmektedir. Ancak insani müdahale ya da koruma sorumluluğu konusunda dosyası kabarık olan bir ABD’nin, insan haklarını önceleyerek Venezuela’ya müdahale edeceğini düşünmemek gerekir. Burada ABD’nin anayasasında, Başkanlarının doktrinlerinde öyle ki çoğu kez kanunlarında dahi yer alan bir tek saikle hareket ettiğini söyleyebiliriz, o da ABD’nin çıkarlarıdır.

Serdar ÇUKUR: Venezuela’da yaşananları başta ABD’nin desteklediği Juan Guaidó ile Nicolas Maduro’yu destekleyen Rusya ve Çin gibi büyük güçler arasında yaşanan güç mücadelesi şeklinde okumak doğru bir yaklaşım mıdır? Bunun temelinde yatan nedeninin Venezuela’da bulunan petrol ve doğalgaz gibi kaynakları paylaşma rekabeti olduğunu düşünüyor musunuz?

Zeynep Deniz ALTINSOY: Aslında bu sorunuz Venezuela Krizi’nin özünü ortaya koyan bir soru: güç mücadelesi… Uluslararası İlişkilerin Realist teorisi, bilindiği üzere uluslararası alanın anarşik yapısından bahseder. Anarşik yapının temelinde ise devletin egemen erkine vurgu yapar. Anarşi kavramı başsızlıktır. Uluslararası arenada bir baş yoktur. Yani her aktörün üzerinde yer alan ve gerektiğinde başat aktör olarak kabul edilen devletlerin eylemlerini cezalandıran bir egemenden bahsedemeyiz. Bu nedenle, uluslararası istikrarı, gücü elinde bulunduran aktör, o gücün verdiği görünmez yetki ile sağlar. Tabii birçok teorisyen bu güç olgusunu farklı yorumlamıştır. Bu güç mücadelesi iddiasını aslında en iyi şu şekilde değerlendirebileceğimizi düşünüyorum: Evet bir güç mücadelesi söz konusu; buna dair aslında yukarıda da Monroe Doktrini’ne atıfta bulunarak bir analiz ortaya koyduk.

Şimdi bir de bu durumu Robert Cox’un “ABD Hegemonyası” anlayışı açısından değerlendirmeye çalışalım: Cox’a göre, ABD’nin hegemonyasının başarısındaki temel nokta, periferden başlayarak diğer ülkelerin bu hegemonyaya gönüllü olarak boyun eğmesidir. Dolayısıyla, neorealist literatürde “hegemonya” kavramı bir karmaşa içinde kalmış ve baskınlık ilişkisinden ibaret olmuşken, Cox, bu anlamda devleti başat aktör olmaktan uzaklaştırmadan “sosyal kuvvetler”in rolüne dikkati çekmiştir. Cox’un sosyal kuvvetlerinin üç boyutu vardır ve bunlardan en önemlisi de “kurumlar”dır. Belirli bir düzeni istikrara kavuşturan kurumlar, bu istikrarı sürdürür de… Dolayısıyla, kurumlar, Uluslararası İlişkilerde çatışmaların en az düzeyde kuvvet kullanılarak çözümlenmesine olanak sağlar. Böylece, hegemonik stratejilerin gelişmesi için gereken ortam kurumlarla sağlanır. Cox, bu hegemonya yaklaşımı ile Uluslararası İlişkilerde kurumların ortaya çıkmasında çoğu kez önayak olan ABD’nin, bu kurumlar üzerindeki etkisinin diğer ülkeler tarafından da benimsenmesinin nedenlerini açıklar.

Cox, bir yapının içindeki maddi gücün zorlama potansiyeli olduğunu inkâr etmezken, gerekli gördüğünde güçlünün bu gücü kendi iradesini kabul ettirmek için kullanacağını da söyler. Ancak diktatoryal olarak kuvvet kullanma yoluyla misyonlarını kabul ettirmek çoğu zaman ekonomik olarak da güç harcamayı gerektirir. Bu nedenle, güçlü, önderliğini kendi çıkarlarından çok, evrensel çıkarlar için ve “ortak iyi”nin hizmetindeymiş gibi tanımlarlar. ABD’nin hegemonyası Güney Amerika üzerinde tam da Cox’sun hegemonya tanımlamasına uygundur. Ancak görünen o ki, hegemonyanın güç ve rızaya göre bilinçlerde geri planda duracağı süre de sınırlıdır. Bugün ABD’de özellikle Trump yönetimi ile başlayan iç politik sorunlar dış politika yapımında da etkili hale gelmiştir. Dünyada birçok ülkenin yanı sıra, AB ülkeleri dahil, kurumların etkisine ve varlığına rağmen ABD’nin dış politikasını eleştirmeye başlamıştır. Beraberinde SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni dünya düzeni, 2000’lerden itibaren çok kutuplu bir eğilim göstermiştir. Rusya Federasyonu, kendi bölgesinde eski etki alanını yeniden korumaya ve şekillendirmeye çalışırken, hegemonun etkisini kırmaya yönelik de birçok politika süreçleri geliştirmiştir. Dolayısıyla, bir güç mücadelesi her zaman uluslararası arenada var olmuştur. Bu mücadele, ekonomik, askeri ve siyasi anlamda ortaya çıkmaya devam edecektir.

Serdar ÇUKUR: Venezuela’nın ABD ile yaşamış olduğu gergin atmosferin bölgesel politikalara yansımaları hakkında düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

Zeynep Deniz ALTINSOY: Bilindiği üzere, bu gerginlik, bölgesel etkilerle sınırlı kalmadı. Gelinen noktada, AB ülkeleri ve ABD, Maduro’nun koltuğu bırakması yönünde fikir birliğindeler. Güney Amerika ülkelerinin birçoğu ise ABD’nin güdümünde hareket edecektir; nitekim henüz aksi yönde bir siyasi söylem geliştiren olmamıştır. ABD’nin kıta üzerindeki etkisinin negatif yansısı olan hegemon mentalitenin varlığını kabul etmeyen ve çıkar ilişkilerinde çoğu kez beraber hareket eden diğer bölgelerdeki ülkelerden Rusya, Çin ve Türkiye ise, ABD’nin politikalarını son zamanlarda ziyadesiyle eleştirmekteler. “İç işlerine karışmama” ilkesinin ihlal edildiğini savunan Türkiye, Uluslararası Hukukun birçok amil kuralının bu tutum sayesinde halele uğradığının altını çizmektedir. Rusya, bölgedeki çıkarlarını özellikle ABD’yi çevreleme yolunda önceleyerek, Venezuela’daki mevcut rejime önemli ölçüde destek vermektedir. Çin’in ise, bugün ekonomik olarak hızla yükselen bir süper güç adayı olduğu açıktır ve Pekin’in sadece kendi kıtasında sınırlı kalmayı düşünmediği de Kuşak-Yol Projesi (Yeni İpek Yolu) ile açıkça ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bu gerginliğin bölgesel olarak sınırlı bir alana yansımasını beklemektense, günümüzde çok kutuplu bir dünya sistemi söz konusu olduğu için, tüm coğrafyalarda belirli etkilerinin olacağını göz ardı etmemek gerekir.

Serdar ÇUKUR: Yoğun çalışma temponuz içerisinde bize vakit ayırdığınız için size okurlarımız adına teşekkürlerimizi sunuyorum.

 

Röportaj: Serdar ÇUKUR

Tarih: 10.06.2019

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.