ABD-İRAN GERGİNLİĞİNİN ANATOMİSİ

upa-admin 11 Temmuz 2019 533 Okunma 0
ABD-İRAN GERGİNLİĞİNİN ANATOMİSİ

Siyaset Bilimi/Uluslararası İlişkiler gibi Sosyal Bilimler disiplinleri arasında popülerleşmiş alanlarda çalışmanın en zor tarafı, günlük tartışmaların arasında yer almak ve medyanın küresel ve ulusal ölçekte etkisi altında kalmaktır. Bunun bir adım ötesinde, sosyal medya da buna eklendiğinde, kamuoyu baskısı ve algısal yöntemler de işi daha da güç kılmaktadır.

ABD-İran gerginliği, neredeyse 40 yıldan beri dünya gündeminde olan bir konudur. İnişli çıkışlı grafik izleyen bir periyotta, işin sonu nedense olası savaş senaryolarıyla sonuçlanmaktadır. Güncel zeminde iki ülke arasındaki sorunları, sözgelimi şimdiki ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘çılgınlığı’yla açıklamak, gazetecilik açısından tiraj/rating getirebilir; ancak işin özünü gözden kaçırmamıza da neden olabilir. 1950’lerin başında İran Başbakanı Musaddık, Şah/CIA işbirliğiyle yapılan bir darbeyle görevden uzaklaştırılmıştı. En büyük ‘günah’ı ise petrolü millileştirmekti. Şah Rıza Pehlevi, o zamandan 1979’a kadar, Batı siyasalarını sonuna kadar tatbik etti; Körfez güvenliğini Batı açısından sağladı, 1960’larda başlattığı ‘beyaz devrim’le,  köyden kente göçü iktisadi ve polisiye tedbirlerle zorlayarak, kısa zamanda sanayileşmeyi hedefledi. Bunun sosyolojik bedeli ise ağır oldu. Karşısındaki ‘benzemezler koalisyonu’, sosyolojik bir çerçevede ortaya konuldu. Sovyet yanlısı gizli TUDEH partisi, beyaz yakalılar ve akademik çevrelerde ön plana çıkarken, başkent Tahran’da yığılmış ve köyden kente gelmiş kitlesel işsizler, varoşlarda zor yaşam koşullarında yaşadı. 1960’lardaki toprak reformuyla sadece köylüler, kentlerin yeni işsizi olmadı, aynı zamanda büyük toprak sahipleri de bu yüzeyde husumet cephesine katıldı. Toprak zenginlerinden mali destek alma şansını kaybeden ‘mollalar’, sanayileşme karşıtı esnaflar (Bazari grubu) ile maddi anlamda yeni bir destek buldu. Nihayetinde, ‘demir yumruk’ ve ‘yolsuzluklar’ ile anılan rejim, bu sosyolojik koalisyonun toplumsal patlamasıyla yıkıldı, dünyadaki dengeler değişti.

Zira İran, 1955’te Bağdat Paktı ve 1958 CENTO ile, Türkiye ve Pakistan’la birlikte ABD’nin SSCB’yi çevreleme projesinde önemli bir görev üstlenmişti. Kuzey Kuşağı ya da Yeşil Kuşak olarak anılan bu hat, Türkiye ile Akdeniz, İran’la Basra Körfezi ve Pakistan’la Hint Okyanusu’nda SSCB’ye karşı bir ‘baraj’ oluşturuyorlardı. İran’ın her ne kadar Suudilerle ABD müttefikliği altında bile çelişkileri sürse de, dünya ham petrol üretimi ve küresel piyasalara ulaşmasında ABD açısından başat bir rolü vardı. İran devrimindeki sosyolojik koalisyon, aralarındaki en örgütlü kesimin etkisi altına girerek, ‘mollalar’ın vesayetinde İslam Devrimi’ne dönüştü. ABD’nin korktuğu gibi sosyalist bir rejim değişikliği olmasa da, ABD karşıtı bir Şii teokrasisi kuruldu. İran-Irak Savaşı’nda görüldüğü gibi, ‘molla rejimi” hep devrim ihracına dönük bir siyaset izledi. Irak’taki Şii Arap çoğunluğu etkileyeceğini düşünen İslam Cumhuriyeti, her ne kadar hesap hatası yaşasa da, Suriye’de Esad rejimiyle ‘bölgesel ittifak’ kurdu, Lübnan’da Esad-İran işbirliği, Hizbullah örgütünün kurulmasını sağladı. Öyle ki, Hizbullah, 1990’da Lübnan iç savaşını bitiren Taif Anlaşması’nda silah bırakmayan tek grup oldu; devlet içinde devlet haline geldi, öte yandan Lübnan parlamentosunda güçlü bir grup oldu, ittifaklarda belirleyici bir siyasal güç olarak odaklandı. Silahlı yapısıyla Lübnan Ordusu’nu ‘anlamsız’ hale getirirken, meşruiyetini de ‘İsrail’e karşı ülkeyi savunmaya dayandırdı. Bu gelişmeler, İsrail’e karşı bir ‘vekalet savaşı’ başlığında İran’ı öne çıkardı ve sadece Basra’da değil, Doğu Akdeniz’de de bir güç haline geldi. Sözde Arap Baharı’na kadar da Gazze’deki Hamas’la aralarındaki mezhepsel farklılıklara rağmen, siyasi-askeri bağ kurdu. Doğu Akdeniz siyaseti, biraz daha genişledi. Her ne kadar Gazze’de eski etkisi sürmüyorsa da, Lübnan ve kaosun sürdüğü Suriye’de, Devrim Muhafızları’nın ‘seçkin birlikleri’ ile, savaşın içinde fiilen yer aldı. General Kasım Süleymani’nin adı, sıklıkla dünya kamuoyuna yansıdı.

1990’ların sonundan itibaren, İran’ın konuşulan nükleer çalışmalarının temeli, ABD’nin Şah rejimi döneminde, 1970’lerin başında İran’a yaptığı yatırımlarla başladı. Her ne kadar ‘molla rejimi’ ilk zamanlarda ‘nükleer çalışmalar’a soğuk baksa da, SSCB ve ardından Rusya Federasyonu ile birtakım işbirlikleri geliştirdi. ABD’nin İran’la temel sorunu sadece nükleer silah geliştirme olasılığı değil, yukarıdaki paragraflarda aktardığım biçimiyle, Doğu Akdeniz’den, Yemen’e uzanan ‘vekil güçleri’ ve takip edilemeyen ‘hücreleri’dir. Öte yandan, 1979 İran devrimi sırasında, başarısız olsa da Başkan Jimmy Carter’ın öncülüğünde oluşturulan Körfez Doktrini, Basra Körfezi’nden ‘ham petrol ihracı’nı durduracak herhangi bir hamleyi, ABD açısından ‘savaş nedeni’ saymıştır. Dolayısıyla, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimler, bu aşamada çarpıcı bir biçimde öne çıkmaktadır.

Trump’ın ‘ilkeli realizm’ doktrininde, ABD-Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri-İsrail-Ürdün-Mısır çerçevesinde örgütsel bir zemine dayanmadan, pragmatik bir ABD kuşağı vurgulanmaktadır. Adı geçen ülkelerin tamamında, ‘bölgesel tehdit’ olarak, İran, ortak bir başlık haline gelmektedir. ‘Yüzyılın Anlaşması’ gibi ABD patentli İsrail-Filistin barışına yönelik olduğu savlanan toplantılar da zaten Körfez ülkelerinin öncülüğünde gerçekleşmiştir. Rusya’nın Suriye’ye indiği ve İran’la işbirliğini geliştirdiği zeminde, Çin de ekonomik ilişkileriyle bölgede daha fazla rol üstlenmektedir. Türkiye’nin ABD ile daha da gerginleştiği S-400 füzeleriyle sınırlı olmayan gerilim hattında, Türkiye-İran arasında ölçülü de olsa karşılıklı bir anlayış vardır. Ancak bu ikili arasında rekabet de elbette sürmektedir.

Peki ABD, medyatik deyimiyle Trump’ın öncülüğünde bir ‘çılgınlık’ yapar mı? Asıl maksat, bir önceki tümcenin dile getirilmesini sağlamaktır. Zira ABD, kendi müttefikleriyle geliştirdiği işbirliklerinde İran’ın ’vekil güçleri’ni zayıflatmaya ve İran’ı pasifize etmeye çalışmaktadır. Halbuki bu siyasa, Suriye’de çökmüş, ayakta kalan oğul Esad, İran’ın sınırlı da olsa askeri-istihbari varlığını Suriye içinde kabul etmiştir. Bu da, doğrudan İsrail için bir ‘beka sorunu’ olarak algılanmıştır. Tehlikeli kumarda, sıcak çatışmaya dönüşecek hamleler, senaryo ve tiraj/rating açısından verimli olabilir. ABD için Körfez Doktrini korunurken, İran’la sona erdirilen ‘nükleer anlaşma’, bu ülke için bir siyasal meşruiyet konusu haline getirilecektir. Vekil güçler de ‘meşru hedef’ olarak ön plana çıkacaktır.

Doğu Akdeniz, Basra ve Hint Okyanusu denkleminde, ABD ve müttefikleri sadece İran’la değil, Rusya ve Çin ile de karşı karşıyadır. Türkiye mi? O da başka bir yazının konusu…

 

Dr. Deniz TANSİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.