SURİYE’DE GÜVENLİ BÖLGE PROJESİ VE ARKA PLAN

upa-admin 21 Eylül 2019 676 Okunma 0
SURİYE’DE GÜVENLİ BÖLGE PROJESİ VE ARKA PLAN

Güvenli Bölge 

“Güvenli bölge”, çatışan taraflar arasında kalan sivil halkı, devlet veya devlet dışı aktörlerin uygulamış olduğu insan hakları ihlallerine karşı korumak ve aynı zamanda insani yardım ulaştırma amaçlı ve güvenlik sağlama maksadıyla tesis edilmiş coğrafi koridorlara denir. Bu noktada, güvenlik oluşturma amacından yola çıkarak, güvenli bölgelerin sağlanmasında belirli ölçüde ekonomik ve askeri kapasite gerektiğinin altı çizilmelidir. Uluslararası hukuk literatüründe yer almayan bu kavramın uygulanması da kendi içerisinde birçok zorluğu barındırır. En basitinden, oluşturulan güvenli bölgede çatışan tarafların veyahut olası insan hakları ihlallerinin önlenmesi için yeterli ölçüde askeri güç bulundurulması gereklidir. Aksi takdirde, kontrolün kaybolması durumu daha çok insani dramların yaşanmasına yol açabilir.

Tarihsel açıdan bakıldığında, Türkiye bu tecrübeye yakından tanık ve sahiptir. 1991 Körfez Savaşı akabinde birçoğu savaştan kaçan Iraklı Kürtlerin Türkiye ve İran sınırına yoğunlaşması sonucunda Irak’ın kuzeyinde 36. paralel kapsamında oluşturulan güvenli bölge, Türkiye’yi sorunlar yumağıyla karşı karşıya bırakmıştı. Yukarıda da değinildiği gibi, uluslararası hukukta yer bulmayan güvenli bölge kavramının, uluslararası hukukta yer bulan “tampon bölge” veya “ara bölge” ile karıştırılmaması gerekir. Bunlar, birbirlerinden içerik olarak farklıdır. Tampon bölge, Birleşmiş Milletler’in yetkisi altında barışı koruma güçlerinin yer aldığı ve çatışan tarafların yer almadığı bölgeye denir. Genellikle, bu, bir siyasi sınır içerisindeki çatışmaları ifade etmede kullanılır. Ara bölge ise, devletler arası çatışmalarda kullanılan bir terimdir.1 Bunun dışında tek taraflı olarak ilan edilen tampon bölgeler de vardır; ancak bunun uluslararası hukukta bir yeri olmadığını belirtmeliyiz. Bunun en önemli örneğini İsrail’in Gazze’de tek taraflı ilan ettiği ve uyguladığı tampon bölge olarak gösterebiliriz.2  Ve bugün İsrail, bu alanı uluslararası hukuka aykırı bir şekilde genişletmiştir. Kısacası Türkiye’nin güvenli bölge konusunda geçmişten de edindiği tecrübeyle, tarihin yine aynı şekilde tekerrür etmemesi için bir dizi önlemler alması ve ulusal güvenliğini önceleyecek stratejilerle hareket etmesi gerekmektedir. Burada ana başlık güvenli bölge meselesidir; ancak bunun arka planı ve bu kapsamda geçmişte olan biten ve gelecekte muhtemel olabilecekler tartışılacaktır.

Jeopolitik Fay Hattı ve Türkiye’nin Suriye’den Kaynaklanan Ulusal Güvenlik Sorunu

Jeopolitik fay hattı olarak nitelendirdiğimiz yer aslında bir bütün olarak Avrasya coğrafyasıdır. Mikro ölçekte ise Suriye, Irak ve Afganistan örnekleri fay hattının ne kadar derin olduğunu bize göstermektedir. Irak’ın bölünmesinin ardından Suriye’nin de bölünmesi Türkiye’yi ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakmıştır. 36. paralel meselesinden bugüne Suriye’de yaşananları farklı okumak, yani geçmişten koparmak büyük bir yanılgı olur. 36. paralel olarak 1991 yılında Irak’ın kuzeyine konuşlanan başta ABD, İngiltere ve Fransa, güvenli bölge olarak ilan edilen bu bölgeyi görünürde koruma görevini, Türkiye topraklarına “Çekiç Güç” (Provide Comfort) adı altında konuşlanarak üstlenmiştir.3 Ancak bu uygulamayla Türkiye’nin güvenlik sorunu ortadan kalkmamış olup, güvensizlik ortamı pekişmiştir. Irak fiili olarak bölünmüştür ve Irak Devleti Ortadoğu’da emperyalist güçlerin kontrollü kaos planını aşama aşama devreye sokmada kullandığı birer üs noktasına dönüşmüştür. Bu noktada federal bir Kürt Bölgesi’nin siyasal zemininin de oluşmasına yol açan bu gelişmeler, zamanla 2005 yılında Irak Anayasası’nda yasal bir statüye kavuşması ile gerçeklik kazanmıştır. İran’da hiçbir zaman özerk bölge imkanına sahip olamayan Kürtlerin, 1970 yılında Irak’ın kuzeyinde Molla Mustafa Barzani ve Saddam Hüseyin’in imzasıyla de facto olarak özerkliğe sahip olmaları zaten bu coğrafyanın ileride de çatışmalara sahne olacağının işaretiydi.4 Ve günümüze bakıldığında, buradaki yapı 1970’lere oranla çok daha güçlenmiş olarak Irak siyasetinde yer alıyor. Bunun temel nedeni ise, geçmişten bugüne bölgenin emperyalist müdahalelere maruz kalmasıdır. Aynı zamanda bu müdahalalerden terör örgütü PKK da büyük ölçüde yararlanmıştır. Bugün özellikle Suriye’deki güç boşluğunu başta PYD olmak üzere ABD’nin ve bazı bölge ülkelerinin açıktan desteklediği terör yapılanmaları doldurmaktadır.

11 Eylül saldırılarının akabinde ise Irak başta olmak üzere kaos içinde olan Afganistan’ın daha fazla darmadağın olmasıyla ABD’nin Avrasya’yı parçalama planı, Büyük Ortadoğu Projesi’nden Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne dönüşerek güncellenmiştir. Bu stratejiyi ABD merkezli olan ve CIA ile entegre çalışan strateji merkezi Stratfor’un kurucusu George Friedman Gelecek 100 Yıl adlı kitabında çok net şöyle ifade ediyor: “ABD’nin büyük stratejisi, denizleri kontrolünde ilk savunma hattı olan Avrasya’nın parçalanmasıdır.5 Bu stratejinin detayları ve kapsamı kitabın içerisinde çok kez anlatılıyor.

Burada asıl sorun, Suriye’nin kuzeyinde ABD tarafından desteklenen PYD terör örgütü yapılanmasının Türkiye’ye oluşturduğu büyük risklerdir. Türkiye’nin, terör bir yana, mültecilerden kaynaklı güvenlik sorunları da mevcuttur. Ancak Fırat’ın doğusuna müdahale olmadan ve bu terör yapılanması bir şekilde ortadan kaldırılmadan burada oluşturulacak güvenli bölgenin de sağlıklı olacağını düşünemeyiz. Suriye’nin toprak bütünlüğü bütün sorunu çözeceği gibi, Türkiye’nin en son üçlü zirvede İran ve Rusya ile bu konuda mutabık kalması ve bunu deklare etmesi önemlidir. Burada önemli olan bir diğer mevzu, ABD ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın Türkiye’nin çıkarlarına uymayacağıdır. Müşterek Harekat Merkezi kurulması, YPG’nin ağır silahlarının toplanacağı sözünün verilmesi gibi ABD’nin Türkiye’nin endişelerini gidermeye çalışmasının geçmişten de alınacak derslerle samimi olmadığı görülmelidir.

Jeopolitik Hata Marjı ve Güvenli Bölge

1991 sonrası 36. paralel projesi kapsamında PKK’nın o dönem içerisinde Kandil’e konuşlanması, bugün Suriye’de PYD terör yapılanmasının yine ABD tarafından büyük lojistik desteklerle, eğitim programları ve çeşitli yardımlarla devletleşmeye götürülmesinin yanında daha hafif bir örnek olarak kalır. 1991 ile 2003 arası terörizmin küreselleşmesi ile birlikte, bu zaman aralığında yaşanan hadiseleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve uluslararası sistemin yapısındaki belirsizliğin gölgesinde, bir yandan küreselleşme süreci ile değişen ve dönüşen sistemin her bir öğesinin ve aynı zamanda güvenlik sorunsalının bugünkü boyutlara evrilmesi gerçeğinin bir iz düşümü olarak görmek gerekir. Bu doğrultuda, ABD ve koalisyon güçleri Çekiç Güç ile bölgede 10 seneyi aşkın varlığını sürdürmüş ve PKK bundan fazlasıyla yararlanmıştır. Dönemin siyasi otoritesi ise bu gelişmeleri öngörememiştir. Bugün Suriye’de yaşananlar karşısında ise her ne kadar gelişmelerin ABD lehinde gittiği görülse de, ABD burada yanlış jeopolitik hesaplar yapmış ve bataklığa saplanmıştır. Türkiye’nin de Davutoğlu dönemi dış politikasındaki beklenti ve yanlış hesaplarda olduğu gibi Suriye’nin geleceği yanlış okunmuştur. Rusya ise kazançlı konumdadır. İran ise savunma hattını Yemen’de olduğu gibi Suriye’de de koruma gayretindedir.

Burada jeopolitik hata marjından ziyade, direk stratejik düşünme odaklı düşünce yönteminden uzak olan ideolojik ve gerçekçi olmayan bir düşünce yöntemiyle hareket edildiği için Suriye’de üç şey hesaplanamamıştır. Bunlardan ilki, Baas kültürü ve ideolojisinin yerleşik gücüdür. İkincisi, Rusya faktörü ve üçüncüsü ise, İran’ın Şii jeopolitiği adına savunma refleksidir. Dolayısıyla önce durum farkındalığı gereklidir. Yani zamanın ruhunda mevcut ve olası tehdit, fırsat ve tehlikelerin algılanması, anlamlarının açığa çıkarılması ve tüm bunlar doğrultusunda stratejik öngörü yapılması. Daha sonrasında jeopolitik hata marjı dediğimiz şey ile karşı karşıya kalırız. Bu ise, bize, bir ülkenin jeopolitik açıdan hata yapma payını ifade eder. Hata marjı ikiye ayrılır. Birincisi karşılaşılan tehdidin boyutudur. İkincisi ise sahip olunan gücün boyutudur.6 Bugün itibariyle karşı karşıya kaldığımız tehdidin boyutu göz önünde bulundurularak, bu tehdidi yaratan temel aktör olan ABD ile bir güvenli bölge anlaşmasının mümkün olamayacağı açıktır. Bu mümkün olsa bile, bunun Türkiye’nin güvenliği doğrultusunda sağlıklı işlemeyeceği açıktır. Dolayısıyla, güvenli bölgenin her şeyden önce terörden arındırılmış bölge olması gerekmektedir. İkinci en önemli husus, oluşturulacak olan bu alanın tamamıyla Türkiye’nin kontrolünde olması gerekmektedir. Yani hem gözlem, hem de ateş gücü Türk ordusunda olmalıdır. Ve sonuç olarak buraya yerleştirilmesi planlanan Suriyelilerin de güvenliği sağlanmış ve riskler ortadan kalkmış olacaktır. Ama daha önceden de değinildiği gibi, Fırat’ın doğusunda yer alan terörist yapılanmanın çökertilmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğü doğrultusunda gelişen adımlarla eş zamanlı olarak bu plan sağlıklı işleyebilir.

Sonuç

Türkiye’nin burada bütünüyle kendi planlarını devreye sokması zorunludur. Çünkü ulusal güvenliği tehdit eden birden fazla mesele vardır. Bunların en başında PYD terör yapılanması, daha sonrasında yeni göç dalgasının yaratacağı muhtemel krizler yer alır. Ancak herşeyden önce, Fırat’ın doğusuna yapılacak müdahalenin önemi tartışılmazdır. Ancak güvenli bölge ihtiyacının doğduğu gerçekliği de yadsımamak gereklidir. Türkiye’nin güvenli bölge ihtiyacını, ABD’nin yerel güç olarak adlandırdığı YPG terör unsurlarından ziyade, burada yaşanacak olası çatışmaların yol açacağı göç dalgaları ve Türkiye içerisinde yer alan mülteci sayısı oluşturmaktadır. Ancak bir ülkenin güvenliğinin, sınır ötesinde başladığı da unutulmamalıdır. Türkiye’nin kendi planlarını devreye sokma zorunluluğu, ABD’nin Menbiç’te uygulamış olduğu oyalama taktiğinden ve daha bunun gibi birçok meseleden doğan hakkıdır. Bunun dışında, İdlib’te radikal unsurların oluşturduğu sorun yine Astana Süreci’ne dönük bir projedir. Tüm bu sorunlar birbirleriyle bağıntılıdır. Ancak en önemlisi, buraya yönelik siyasi hedefin Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak olduğu ve güvenlik hedefinin ise terör örgütü yapılanmasını sonlandırmak olması gerektiğidir.

Alparslan ULUHAN

Kapak Fotoğrafı: Hürriyet Daily News

KAYNAKLAR

  1. Merkez Strateji Enstitüsü, “Korunmuş Bölgeler”, 29.09.2014.
  2. Falah, Ghazi-Walid, The Geopolitics of ‘Enclavisation’ and the demise of a two-state Solution to the Israeli-Palestinian Conflict, 2007.
  3. Muhammad, Arkan H., “Iraklı Kürtlerin Özerklikten De Facto Federalizme Geçiş Aşamaları (1918–2005)”, CTAD, Yıl 9, Sayı: 18 (Güz 2013), s. 81.
  4. http://www.bbc.co.uk/turkish/specials/955_other_iraq/page3.shtml.
  5. Friedman, G., Gelecek 100 Yıl, 2009, Pegasus Yay., s. 103.
  6. A.g.e., s. 74.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.