MICHAEL WALZER’DAN ‘HAKLI SAVAŞ HAKSIZ SAVAŞ’

upa-admin 21 Ekim 2019 270 Okunma 0
MICHAEL WALZER’DAN ‘HAKLI SAVAŞ HAKSIZ SAVAŞ’

Kitabın Künyesi: Michael Walzer (2017), Haklı Savaş Haksız Savaş: Tarihten Örneklerle Desteklenmiş Ahlâki Bir Tez, Çeviren: Mehmet Doğan, İstanbul: Alfa Araştırma Yayınları, 1.Basım: Nisan 2017.

Haklı Savaş Haksız Savaş Tarihten Örneklerle Desteklenmiş Ahlâki Bir Tez

Giriş

Michael Walzer’ın kaleme aldığı Haklı Savaş Haksız Savaş adlı eser, bir insan etkinliği olarak savaş mefhumunu, savaş öncesinde, esnasında ve sonrasında bir ahlâki öğreti üzerinden inceleyen kapsamlı bir çalışmanın ürünüdür. Söz konusu bu kitap, aynı zamanda savaş olgusunu okuyucunun zihninde pekiştirmek için tarihsel örneklerden yararlanan zengin bir kaynak işlevi de görmektedir. Tüm bu gelişmeler ışığında, bahsi geçen kitap, 5 temel kısımdan oluşmaktadır. Bu yazıda, bu değerli eserin bir özeti okurlara takdim edilmiştir. Ancak şüphesiz ki, malumat yüklü bu kitabın tam anlamıyla özümsenebilmesi için, tamamının okunması ihtiyacı söz konusudur.

Just and Unjust Wars: A Moral Argument with Historical Illustrations (Basic Books)

Yazara Dair

3 Mart 1935 ABD New York doğumlu Michael Walzer, Amerika’nın önde gelen politik düşünürlerinden ve kamusal entelektüellerinden biridir. Emekli Profesör Michael Walzer, politik yükümlülük, haklı ve haksız savaş, milliyetçilik, etnisite, ekonomik adalet ve refah devleti dâhil olmak üzere muhtelif sayıda politika kuramı ve ahlâk felsefesi üzerine çalışmalar yapmış ve Dissent gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü de yürütmüştür. Hâlihazırda uluslararası adalete dair sorunlar ve din ile siyaset bağlantısı üzerine çalışmaktadır.

Michael Walzer

Kitabın Hülasası

Kitabın Önsöz bölümünde, ilk olarak dünyada şiddetin azalmadığına ve buna bağlı olarak da yeni savaşların eskilerin bir tekerrürü olduğuna yer verilerek başlanmaktadır. Kitabın hangi temel varsayımlar üzerinden temellendirildiğini okurlara aktaran yazar, söz konusu eserin, pozitif savaş hukukuna ilişkin olmadığını belirtmektedir. Dolayısıyla, kendisini de bir hukukçu değil, sıradan bir yurttaş olarak tanımlayan Walzer, insanların savaşı tartışma şekillerini anlatmak ve herkesin sıklıkla kullandığı terimlere yönelik bir izahat getirmeyi amaçladığını vurgulamaktadır. Öyle ki, söz konusu eserin nüvesine bakıldığında, bir insan etkinliği olarak ortaya konulan savaşın, her daim olmasa da zaman zaman yerleşik yasal öğretiyle örtüştüğüne ve sistemli bir ahlâki doktrin olarak tanıtıldığına dikkat çekilmektedir.

Bu bakımdan kitabın akışında okuyucuların sıklıkla karşılaşacağı; saldırganlık, tarafsızlık, teslimiyet, siviller ve misilleme gibi birçok mefhumun ahlâki bir kavrammış gibi ele alındığının altı çizilmektedir. Savaşla ilgili iddiaların tümüne bakıldığında; fertlerin ve belirli sınıfların üyesi olan insanların haklarını tanıyıp bunlara saygı gösterme gayreti olarak anlaşılması gerektiğini belirten yazar, kendisinin açıklayacağı ahlâk anlayışının da felsefi bir biçimde tezahür eden bir insan hakları doktrini olduğunu ifade etmektedir. Kitabın birinci kısmında “Savaşın Ahlâki Gerçekliği” başlığı altında, savaş suçu ve savaşın kurallarına ilişkin analizler yapılmaktadır. İnsanların, söz konusu savaş olduğunda her daim doğru ve yanlış terimleri kullandığına, savaşta ahlâk ve hukuka yer olmadığına ilişkin tespitler yaptıklarına değinen yazar, hem savaş, hem de barış hakkında konuşulan lisanın yüzyıllar süren bir tartışmanın içinden geldiğine ve son derece zengin bir muhtevayı barındırdığına vurgu yapmaktadır. Bu doğrultuda, savaş hakkında tutarlı bir konuşmanın yapılması için ahlâk ve strateji kavramlarına değinilmesinin elzem olduğu bilgi yüklü bir anlatımla okurlara aktarılmaktadır. Bu doğrultuda düşünüldüğünde, savaşın ahlâki gerçekliğinin sadece askerlerin gerçek eylemleri tarafından değil, aynı zamanda kısmen de olsa felsefecilerin, hukukçuların ve her tür gazetecinin eylemleri tarafından da belirlendiğine ilişkin saptamalar yapılmaktadır. Bu noktada ahlâki ve stratejik bilginin tarihsel bir görelilik taşıdığını vurgulayan yazar Walzer, siyasi topluluklar arasındaki değişkenliklere dikkat çekmektedir. Anlatımını tarihsel örneklerle somutlaştıran yazar, bilahare savaşın ahlâki gerçekliğinin bütünüyle tutarlı olmadığını; ancak göreceli muvazene içerdiğini aktarmaktadır. Nitekim yaş, cinsiyet ve manevi ayrım yapılmaksızın insanların her türlü şiddet eylemine maruz bırakılarak öldürülmesinin savaş suçu olduğuna değinilerek, savaşın ekseriyetle bir tiranlık biçimi olduğuna işaret edilmektedir. Savaşın bir doğal afet gibi tasvir edilmesine karşın bir tiranlık şekli olduğunu belirten yazar, bilahare savaşın kurallarına ilişkin detaylı bilgi aktarımında bulunmaktadır. Öyle ki, savaşmayı tercih eden askerler için devreye muhtelif türde kısıtlamaların girdiğine değinilerek, askerlerin çektikleri acı için birbirlerini suçlamaksızın modern savaşa uzun süre katlanamayacakları özetlenmektedir. Dolayısıyla, siperlerde nefret seviyesinin bir hayli yüksek olduğunu aktaran yazar, savaş kurallarının askerler için getirdiği yükümlülükleri izah etmektedir. Söz konusu bu kuralların, birtakım insan gruplarını savaşın tayin edilmiş mevzilerinin dışına çıkartmasının amaçlandığına ve bu kuralın ihlal edilmesinin de meşru bir savaş eylemi olarak görülmeyeceğine yer verilmektedir. Öyle ki, kurallar ihlal edildiğinde bu bir savaş eylemi olmaktan ziyade suç eylemi olarak nitelendirilmektedir.

Kitabın “Saldırganlık Kuramı” adlı ikinci kısmında ise, saldırganlığa, müdahalelere, savaşın amaçları ve kazanmanın önemine odaklanılmaktadır. İlk olarak saldırganlık mefhumuna değinilerek, bir savaş suçu olarak tanımlanan saldırganlığın dikkate değer bir durum olduğunun altı çizilmektedir. Zira devletlerin sair devletlere karşı işleyebileceği tek suçun bu olduğuna işaret edilmekte ve uluslararası hukukun dilinin bu konuda zengin bir içeriğe sahip olmadığı ifade edilmektedir. Bu bakımdan, bağımsız bir devletin toprak bütünlüğü ve politik egemenliğine yönelik bütün ihlallerin saldırganlık olarak adlandırıldığına dikkat çekilmektedir. Bu tanımlamaya ilaveten, saldırganlığa karşı direniş gösterilmese ve hatta kan dökülmese dahi yine de yaşanılanların saldırganlık olarak tanımlanacağına vurgu yapılmaktadır. Almanya’nın 1939 yılında Çekoslovakya ve Polonya’yı ele geçirme süreci, saldırganlık öğretisi üzerinden mukayeseli bir şekilde incelenerek, söz konusu kuramsal anlatım okuyucunun gözünde sarih bir düzleme yerleştirilmektedir. Tüm bu parametrelere ek olarak, emperyalist savaş teorisinin varlığının da saldırganlık kuramına dayandığına dikkat çeken yazar Walzer, bilahare önceleme yaklaşımı üzerinden gerek bireylerin, gerekse de devletlerin yaklaşmakta olan şiddete karşı kendilerini koruma hakkından bahsetmektedir. Bu duruma binaen, söz konusu hakların hem yerel toplum hukukunda, hem de uluslararası toplumun legal paradigmasında tanındığına atıfta bulunulmaktadır. Ne var ki, bahse konu olan bu hakların çoğu kanun metninde ciddi şekilde kısıtlandığına ve silikleştiğine de yer verilmektedir. Önceleme yaklaşımına ilişkin bilgi aktarımı, İsrail ile Mısır arasındaki Altı Gün Savaşları üzerinden somutlaştırılmaktadır. Daha sonra müdahalelere parantez açan yazar, kavramın bir suç eylemi olarak tanımlanamayacağına değinerek, müdahalelerin, istila edilen ülkelerin toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını tehdit etse dahi bazen haklı bulunabileceğine dikkat çekmektedir. Yine de, her zaman adil bir eylem olması gerektiği de gözlerden kaçırılmamalıdır. Baskıcı hükümetlerin ve katledilen insanların listesinin tarihsel süreçte korkutucu bir uzunlukta olduğuna değinilse de ‘’insancıl müdahale’’ denilen şeyin örneklerine tarihte ender rastlanıldığına yer verilmektedir. Nitekim devletlerin, askerlerini başka ülkelere salt hayat kurtarmak adına göndermediğini belirten yazar, akabinde savaşın amaçları ve kazanmanın önemine yoğunlaşmaktadır. Öyle ki, haklı savaşı, kazanmanın ahlâken gereksinim olduğu bir savaş şekli olarak tanımlayan Walzer, haklı savaşta ölen askerin de boş yere ölmüş olmadığını vurgulamaktadır. Toplumsal özgürlük, siyasi bağımsızlık ve insan hayatı gibi ehemmiyet arz eden değerler söz konusu olduğunda, bu değerlerin savunulması adına savaşın haklı olabileceğinin altı çizilmektedir. Yine de anlamlı savaşlarda dahi anlamsız ölümlerin yaşanabildiğinden dem vuran yazar, anlatımını Kore Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefiklerin siyaseti üzerinden temellendirmektedir.

Kitabın devam eden akışı içinde, üçüncü kısımda, “Savaş Konvansiyonu” başlığı altında savaş yöntemlerine, gerilla savaşına, terörizme ve misilleme mefhumlarına mercek tutulmaktadır. Savaş hakkında bir değer yargısında bulunmak için savaş nedeninin haklılığıyla ilgili bütün kaygıların göz önüne alınması gerektiğine değinilmektedir. Çünkü savaşan her iki tarafın askerlerinin de ahlâki pozisyonlarının aynı olduğuna ve kendi devletlerine gösterdikleri bağlılık ve yasalara boyun eğme neticesinde savaşa sürüklendiklerinin altı çizilmektedir. Bu bakımdan ekseriyetle savaşların haklı olduğuna inanıldığına dikkat çeken yazar, devletlerin yaptığı resmi propagandanın kabul gördüğüne ve ahlâken eşit kişilerin karşı karşıya geldiklerine vurgu yapmaktadır. Burada kritik olan husus, savaşın kurallarının olması ve savaş alanındaki ahlâki eşitliğin çarpışmayı, yerel toplumdaki suçlardan ayırmasıdır. Yazar Walzer, anlatımını somutlaştırmak adına 1943 yılında İtalya’da, Özgür Fransa Kuvvetleri’yle birlikte ve birtakım koşullar karşılığında paralı asker olarak savaşan Faslı askerlerin İtalyan kadınlarına yönelik işlediği tecavüz suçuna atıfta bulunmaktadır. Bu doğrultuda ele alınacak olunursa, muharip olmayanların hakları olduğuna ve askeri gayelere alet edilemeyeceklerine yer verilmektedir. Filhakika, savaş konvansiyonun ilk prensibine dikkat çeken yazar, savaşın başlamasına müteakip askerlerin hedef olabildiğine değinmektedir. Savaş konvansiyonuna ilişkin bu ilkenin ayrımcı seciyesine ve adil olmayan tarafına da vurgu yapılmaktadır. Zira askerlerin çoğunun, kendilerini “savaşçı” olarak tanımlamadığına ve bilhassa savaşçılığın onların tek ve asli kimliği olmadığına işaret edilmektedir. Savaşta askerlerin durumunu analiz eden yazar, bilahare sivillere karşı savaşta; kuşatma ve abluka kavramlarının nasıl anlamlandırıldığına ilişkin tarihsel kesitten örnekler takdim ederek bilgi yüklü bir aktarımda bulunmaktadır. Ardından, gerilla savaşı ve terörizme mercek tutan yazar, ilk olarak tuzak kurma taktiği olarak da adlandırılan gerilla savaşını işlemektedir. Bu savaşın en mühim özelliği sürpriz olmasıdır. Her ne kadar saklanma ve gizlenme anlamında geleneksel savaşlarda da kullanıldığına dikkat çekilse de, bu tuzak türünün konvansiyonel savaşta meşru görülmediğine vurgu yapılmaktadır. Bu durumun gerillalar ve düşmanlarının her daim yüzleşmek zorunda oldukları bir ahlâki zorluk olduğuna değinen muharrir Walzer, gerillaların sivillere saldırmak yerine, düşmanlarının sivillere saldırmasına çanak tuttuklarına dikkat çekmektedir. Gerillaların ele geçirildikleri takdirde, savaş tutsağı muamelesi görmeleri konusunda muğlaklık olduğuna yer verilmektedir. Zira gerillaların muharip olmayanlara karşı savaşmasa da askerlerle yürüttüklerinin de bir savaş olarak tanımlanamayacağına dikkat çekilmektedir. Gerilla savaşının akabinde terörizmi çözümleyen yazar, terörizmin amacının bir ulusun ya da sınıfın maneviyatını bozmak ve gösterdikleri dayanışmayı yıkmak olduğunu ifade etmektedir. Gelişigüzelliğin terörist eylemlerin önemli bir kıstası olduğuna değinilerek, korkunun zaman içerisinde yayılması isteniliyorsa bir yönetim veya partiyle anılan kişilerin öldürülmesinin arzu edilmediğine vurgu yapılmaktadır. Bu minvalde terörizm anlatısı, Rus Halkçılar, IRA ve Stern Çetesi üzerinden okuyucunun zihninde somutlaştırılmaktadır. Misilleme söz konusu olduğunda ise, savaş konvansiyonunun hiçbir yerinin bu kadar istismara açık olmadığını aktaran yazar, normalde suç teşkil edecek eylemlerin daha önce düşmanın işlediği suçlara karşılık yapılmışsa, doktrinin, bu tür misilleme eylemlerini meşrulaştırdığına yer vermektedir. Bir diğer ifadeyle, daha önce başkası yaptı diye yanlış olduğu düşünülen bir şeyi diğer tarafın da yapmasına misilleme denilmektedir. Bu duruma binaen misillemenin açıkça kötüye kullanıldığını aktaran Walzer, uluslararası hukuk incelemelerinde misillemenin savunmasının her daim belirli koşullar altında ve büyük bir isteksizlikle yapıldığına ve durumun aşırılığı üzerine birkaç kelime sarf edildiğine vurgu yapmaktadır. Yine de uluslararası hukukun günümüzdeki temel dürtüsünün masum insanlara karşı yapılan misillemeleri suçlu bulduğuna değinilerek, 1929 Cenevre Sözleşmesi’ne atıfta bulunulmaktadır. Bahsi geçen sözleşmeye göre tutsakların dokunulmaz olarak ilan edildiğini belirten yazar, 1949 yılına gelindiğinde ise, sözleşmenin yararlıları, hastaları, ordu mensubu gemi kazazedelerini ve işgal edilmiş topraklardaki sivilleri de kapsadığını ifade etmektedir. Hülasa, masumları hedef alan bütün misillemelerin suç sayılması gerektiğine değinilerek, söz konusu insanların, “muharip bir gücün kontrolüne tabii” olmasının da durumu değiştirmeyeceğinin altı çizilmektedir.

Kitabın dördüncü kısmında “Savaşın İkilemleri” başlığına yer verilerek, saldırganlık ve tarafsızlık kavramlarıyla nükleer caydırıcılığa odaklanılmaktadır. Tarafsızlık öğretisinde, öncelikle devletin tarafsız olma hakkı vardır ve bu devletin egemenliğinden gelen bir husustur. Bu bakımdan devletlerin, iki devlet arasında çıkması beklenen veya sürmekte olan bir çatışmada, “üçüncü taraf olmak” denilebilecek bir durumu seçmekte özgür olduğunu belirten yazar, bunu gerçekleştirdikleri takdirde tarafsızlık haklarına kavuşulabileceklerini de vurgulamaktadır. Tarafsızlığın kolektif ve gönüllü seçilen bir durum olduğuna değinilerek devletler şayet ‘’savaş uğraşına bulaşmazsa’’ siviller ve askerlerin korunabileceğine işaret edilmektedir. Nitekim bu bulaşmamanın getirdiği hakların tüm yurttaşlara müsavi bir şekilde dağıtıldığını ifade eden yazar, söz konusu tarafsız devletin, öteki güçler tarafından tarafsızlığının tanınmasını isteyebileceğine; ancak bu durumun tek taraflı olduğunu ve teyit edilmesinin afaki kılındığını belirtmektedir. Dolayısıyla, savaşan devletlerin de tarafsızlık haklarına saygı gösterip göstermeme konusunda seçeneklerinin olduğuna yer verilse de hiçbir olaya müdahil olmamış bir devleti vurmanın, münakaşa yaşanan bir devleti vurmayla mukayese edildiğinde, ilkesel düzeyde daha kötü bir durumu yansıttığı da ifade edilmektedir. Öyle ki, tarafsızlara saldırmanın bariz bir saldırganlık olduğunu belirten yazar, tarafsızlığın çökmesi durumunda savaşın yeni bir bölgeye ve dolayısıyla da yeni insanlara sıçrayabileceğine dikkat çekmektedir. Tarafsızlık haklarının hatalı bir şekilde ihlal edilmesi süreci, 1914 Ağustos’unda, Almanya’nın Belçika’ya yönelik tecavüzüyle tarihsel bir örnek üzerinden temellendirilmektedir. Nükleer Caydırıcılık başlığı altında ahlâk-dışı tehditler meselesi ele alınmaktadır. Öyle ki, 1945 Ağustos’unda Hiroşima halkının birkaç saat boyunca sınırsız bir dehşeti barındıran bir savaşa maruz kaldığına değinilerek, Hiroşima’da yeni bir savaş türünün doğduğundan bahsedilmektedir. Hiroşima’daki saldırıyla Tokyo’nun yangın bombalarıyla bombalanmasını mukayese eden yazar, Tokyo’daki saldırıya nazaran Hiroşima’da tek bir uçak ve tek bir bombayla akıl almaz bir kolaylıkla insanların öldürüldüğüne dikkat çekmektedir. Dolayısıyla atom savaşının, ayrım gözetmeksizin toplu bir ölüme tekabül ettiğine vurgu yapan yazar Walzer, Hiroşima’dan sonra bütün politik liderlerin başlıca vazifesinin bu olayın bir daha tekrarlanmasını önlemek olduğunu ifade etmektedir. Bu doğrultuda ele alındığında, benimsenen metodun ayniyle misilleme olduğuna değinilerek, nükleer caydırıcılığın temel formunun bu olduğuna işaret edilmektedir. Bu minvalde, gerek yerel, gerekse de uluslararası toplumda caydırıcılığın acı çeken insanların dramatik görüntüsü üzerinden işlediğine vurgu yapılmaktadır. Nükleer caydırıcılığın sırrının bir blöf olmasında saklı olduğuna değinen yazar, caydırıcılık ve toplu katliamların ahlâki duruş ve niyet meseleleri konusunda bir yakınlık arz ettiğini belirtmektedir. Son olarak, nükleer caydırıcılığın insanlar nezdindeki gerçek belirsizliğinin, söz konusu tehditlerin gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceği hususunda kimsenin bilgi sahibi olmamasıyla ilişkili olduğuna dikkat çekilmektedir.

Kitabın beşinci ve son kısmında ise, “Sorumluluk Meselesi” başlığı altında, saldırganlık ve savaş suçlarının politik önderler, askerler ve yurttaşlar nezdinde taşıdığı önem tartışılmaktadır. Savaşın haklılığı tezi söz konusu olduğunda, sorumluluğun kimde olduğunun önemli bir husus olduğuna değinilerek savaşın bir gerekliliğin koruması altında değil de, ekseriyetle olduğu gibi belirli bir özgürlükle icra edildiğinde, o zaman askerler ve devlet adamlarının yapmış olduğu tercihlerin birer ahlâki seçim olduğuna dikkat çekilmektedir. Zira ortada bir savaş suçu veya saldırganlık varsa, bunun tanımlanmasının gerekliliğine vurgu yapılarak, buradaki meselenin bir ahlâki sorumluluk olduğu okurlara aktarılmaktadır. Ne var ki, söz konusu saldırganlık ya da savaş suçu olduğunda, tartışmanın ahlâktan ziyade hukuk nezdinde yapıldığını ifade eden yazar, ahlâki otoritenin, hukuk otoritesinden farklı olduğunu belirtmektedir. Ahlâki tezlerin bilhassa savaş dönemlerinde ehemmiyet kazandığına yer verilmektedir. Zira bu konuda, savaş hukukunun yeterli olmadığına vurgu yapılmakta ve iyi işlenmiş yargı kararlarının bile uluslararası toplum nezdinde zalimlik ve öç eylemleri olarak anlamlandırılabileceğine dikkat çekilmektedir. Ahlâki eleştirilerin derin köklere sahip olduğunu aktaran Walzer, genellikle politik önderlerin, bütün ahlâki eleştirileri politik uyuşmazlıklar sırasında gündeme getirilen gayri meşru ithamlar gibi gördüklerine yer vermektedir. Bu durumun hukuk nezdinde de aynı olduğuna dikkat çekilmektedir. Savaş esnasında, hukukun da ahlâkın da yanlış kullanımının sıklıkla karşılaşılan bir durum olduğunu belirten yazar, devlet ediminin, saldırgan bir savaşa dönüşmesi durumunda, birtakım kişilerin bu cürümden mesul olduklarını aktarmaktadır. Ancak bu kişilerin kim oldukları, kaç kişiden ibaret olduklarının her zaman açık olmadığına değinilse de devlet başkanı ve onun etrafında kümelenen ve karar alma noktasında kilit pozisyonda bulunanların suçlanmasının mantıklı olduğuna değinilmektedir. Politikacının sorumluluğundan sonra yurttaş yükümlülüğünü ele alan yazar, farz edelim ki, “Saldırgan bir savaşa teşebbüs etmiş bir devletin vatandaşlarıyız; o zaman bize ne yapmak düşer?” sualini yöneltmektedir. Bu duruma binaen tafsilatlı bir açıklamada bulunan Walzer, toplu sorumluluğun zor bir mefhum olduğunun altını çizerek savaş esnasında, iki tarafın sivillerinin de masum olduğuna değinmektedir. Ne var ki, savaş sonrası, yurttaşların siyasi ve ekonomik olarak hedef haline getirildiklerine, yenilen devletin savaş tazminatına mahkûm edildiğine vurgu yapılarak ödenecek bedelin vergi sistemi aracılığıyla tüm yurttaşlara paylaştırıldığına işaret edilmektedir. Dolayısıyla, savaşla hiç ilgisi olmayanlar da ekseriyetle bu tazminatı ödemek zorunda kalmaktadır. Bu manada vatandaşlığın ortak bir yazgı olduğunu belirten yazar, kötü bir yönetimin ya da freni patlamış bir milliyetçiliğin etkilerinden soyutlanamayacaklarını vurgulamaktadır. Bu yöndeki anlatım bilhassa Vietnam Savaşı’na yönelik Amerikan halkının düşünceleri üzerinden temellendirilmektedir. Son olarak savaşın icrası sırasında, askerlin yükümlülüğüne parantez açılmaktadır. Öyle ki, savaşın haklı olup olmamasının askerlerin mesuliyetinde bir konu olmadığı; ancak askerlerin kendi eylemleri söz konusu olduğunda belirli sorumlulukların gündeme geldiğine yer verilmektedir. Söz konusu askeri etkinliklere karşı en etkin sınırları, haklar doktrininin getirdiğine işaret edilmektedir. Çünkü bu doktrinin uygulanması kolay ve somut hususlar içerdiğine vurgu yapılmaktadır. Konuya ilişkin askerlerin savunmasının ise savaşın sıcak atmosferi ve itaat etmenin mecburiyeti üzerinden temellendiğine dikkat çeken yazar, bunların ciddi savunmalar olduğunu ve askerlerin, savaş esnasında kendileri olmaktan çıktığını ima ettiklerini belirtmektedir. Ne var ki, düşmana karşı kendini korumanın, savaş kurallarını ihlal etmek için meşru bir kıstas olmadığına ve askerlerin kendi güvenliklerini artırmak adına masum insanların canlarını tehlikeye atmamaları gerektiği vurgulanmaktadır. Dolayısıyla askerlerin, kısıtlamalara riayet etmeleri, mevcut tehlikeleri kabullenmeleri ve nihayetinde masumların haklarını gözetmeleri salık verilmektedir. Bu noktada askeri harekâtı komuta edenlerin de harekât planlanırken hedeflenemeyen sivil ölümleri bile sınırlayacak müspet adımlar atması ve savaş konvansiyonuna uygun şekilde davranmaları için emri altındaki askerleri eğitmeleri ve denetlemeleri gerektiğine ilişkin bilgi yüklü bir anlatımda bulunulmaktadır.

Tüm bu tartışmaların odağında, hülasası yapılan kitabın son sözünde, insanlığın, efsane ve hayallerinde savaşın sonunun aynı zamanda dünyevi tarihin de sonu olduğuna ilişkin bir saptama yapılmaktadır. Bu tarihin içinde hapsolan insanın, bağlı olduğu değerleri savunmak adına, başka bir savunma mekanizması inşa edilene kadar savaşmaktan başka seçeneğinin olmadığına yer verilmektedir. Tek seçenek ise şiddete başvurmayan pasif savunma olarak gösterilmektedir. Bu fikrin savunucularının insanlığın rüyasını gerçeklere uyarlamak adına “silahsız savaş” arzu ettiklerine değinilerek toplum hayatı ve özgürlük değerlerinin, savaşmadan ve öldürmeden de korunabileceklerine ilişkin iddialarına göndermede bulunulmaktadır.

Sonuç

Michael Walzer’ın kaleme aldığı, Haklı Savaş Haksız Savaş adlı eser, insanlığın var olduğu günden günümüze kadar, her daim yüzleşmek zorunda kaldığımız savaş gerçekliğini tarihsel örnekler üzerinden ahlâki bir iddia ortaya konularak tartışmaya açan son derece kapsamlı ve malumat yüklü bir çalışmanın tezahürüdür. Bu bakımdan günümüzde de beşerin en temel sorunlarından biri olarak kabul gören ve bizatihi yazarın da bir insan etkinliği olarak adlandırdığı savaş mefhumunu tüm yönleriyle anlamak isteyenler için bu kitabın alınıp okunulmasını hararetle tavsiye etmekteyim.

 

İsmail Uğur AKSOY

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.