AB UZMANI SAYIN CAN BAYDAROL’UN “GÜNCEL GELİŞMELER IŞIĞINDA TR-AB İLİŞKİLERİ” KONFERANSINDAN NOTLAR

upa-admin 12 Aralık 2019 647 Okunma 0
AB UZMANI SAYIN CAN BAYDAROL’UN “GÜNCEL GELİŞMELER IŞIĞINDA TR-AB İLİŞKİLERİ” KONFERANSINDAN NOTLAR

Avrupa Takımı üyesi, Türkiye-Avrupa Birliği Platformu kurucu üyesi ve Türkiye-AB ilişkileri uzmanı Sayın Can Baydarol,  10 Aralık 2019 tarihinde İstanbul Gedik Üniversitesi’nde moderatörlük görevini İstanbul Gedik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci’nin üstlendiği “Güncel Gelişmeler Işığında TR-AB İlişkileri” konulu bir konferans verdi. Ben de önem arz eden bu konuşmayı seçkin bir dinleyici kitlesiyle birlikte dinleme şansına eriştim. Bu yazıda, bu konuşmanın bir özeti aktarılacaktır.

Konferansın afişi

İstanbul Gedik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı ve Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Koordinatörü Doç. Dr. Ozan Örmeci’nin giriş ve takdim sözlerini aktarması ve konferansın ana çerçevesine dair konuşmasından sonra sözü alan Can Baydarol, Türkiye-AB ilişkilerinin tohumlarının atıldığı ilk yıllardan bahsederek, Avrupa tarihinin krizler tarihi olduğunu ve Türkiye’nin de içerisinde bulunduğumuz süreçte kriz halinde olduğunu söyleyerek, bu konuda geliştirmiş olduğu formülü katılımcılara aktardı. Fizik dersini çıkış noktası alan Baydarol, “v1=v2” hız formülü üzerinden bu konunun hayatın her alanında var olduğunu vurgulayarak, bir aracın lastiklerinden birinde meydana gelecek değişimin dengeli ilerlemenin aksamasına sebebiyet vereceğini söyleyerek, bugün Türkiye-AB ilişkilerinde gelinen noktanın Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne isteyen ve istemeyen kesimlerce oluşturulan bir ittifakın sebebiyet verdiğini aktardı.

Baydarol, sahip olunan hayaller ile halihazırda mevcut olan gerçekler arasındaki ilişkiyi açıklarken, göz önünde bulundurulması gereken önemli noktalardan birine değinerek, “hayallerden vazgeçilmemesi ancak bu süreçte gerçeklerin de unutulmaması gerektiğini” söyledi ve Türkiye’nin hayalleri üzerine gerçekleri oturtmaya çalıştığını ve bunun başarısızlığa sebebiyet verdiğini belirtti. Değerli uzman, bu konuya örnek olarak da 3 Aralık 2019 tarihinde başlayan ve 4 Aralık 2019’da sonlandırılan Londra’da gerçekleşen NATO Zirvesi’ni işaret ederek, Türkiye’nin bu toplantıda istediği sonuçları alamadığını ve müzakere etmenin mutlaka öğrenilmesi gerekilen bir olgu olduğunu söyledi.

İkinci önemli noktanın “değerler dizisi” yani paradigmalardan oluştuğunu aktaran Baydarol, bu noktada Alman felsefeci Friedrich Hegel’in “Her dönemin bir ruhu var” söylemini alıntılayarak, geçmişte yer alan “sağ-sol” çatışmasının yerini günümüzde “laik-anti laik” çatışmasının aldığını dinleyicilere aktardı. Konuşmanın ilerleyen kısımlarında 4-11 Şubat 1945 tarihli William Churchill, Franklin D. Roosevelt ve Josef Stalin’in bir araya gelerek “Üç Büyükler” adını aldığı Yalta Konferansı’na değindi. Bu konferansta dünyanın kısa bir sürede paylaşıldığını ve 1950 yılına gelindiğinde iki büyük parametrenin doğduğunu aktaran Bayradol, bu parametrelerden birincisinin iki kutuplu dünya düzeni olduğunu ve ikincisinin de düzen arasındaki ilişkiyi açıklayan Soğuk Savaş olduğunu söyledi. Bu süreç içerisinde Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) gibi önemli örgütlerin kurulduğunu hatırlatan Baydarol, bu noktada oluşturulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun savaşı sonlandırmak söylemi ile kurulmasının perde arkasında ana hedefinin Almanya’daki kaynaklar üzerinde egemenlik kurularak olası bir Alman işgalinin engellemesi olduğunu belirtti. Baydarol, yine aynı süreç içerisinde, Sovyet tehdidini dengelemek için Almanya’nın ortak bir Avrupa Ordusu dahilinde yeniden silahlandırılması öngören ve dönemin Fransa Başbakanı Renê Pleven tarafından ortaya konulan Avrupa Savunma Topluluğu fikrinin Alman militarizminden çekinen Fransa halkı ve parlamentosundan destek alınamaması sebebiyle, parlamento tarafından veto edilerek Avrupa gündeminden kalktığını da sözlerine ekledi.

AB uzmanı Can Baydarol, bu süreçte Türkiye’nin bulunduğu konumun “ofsayt” alanı olduğunu ve Türkiye ne zaman bir hamle yapmaya kalkışsa bir sakatlığın mevcut olduğunu aktardı. İkili ilişkilerde tam üyelik durumunun 1970’lerde kaçırıldığından söz eden Baydarol, komşu Yunanistan’da darbe defterinin kapanmasının ardından sürgünden çağırılan Konstantin Karamanlis’in o dönem içerisinde geçici bir hükümet kurduğunu ve Yunanistan’ın tek amacının Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girmek olduğunu belirtti. Türkiye kanadında dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun Yunanistan’ın yalnız bırakılmaması gerektiğini “Havuzun boş olduğunu bilseniz dahi, Yunanistan atlıyorsa siz de atlayınız” söylemi ile 15 Mayıs 1959 tarihinde Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu “ortak üyelik” başvurusu yapıldığını, ancak Türkiye’de meydana gelen 27 Mayıs 1960 darbesi ile ancak 12 Eylül 1963 tarihinde “Ortaklık Anlaşması” imzalandığını dinleyicilere aktararak, bu anlaşmanın 1 Aralık 1964 yılında yürürlüğe girdiğini dile getirdi. Bu dönemdeki ikili ilişkileri “şizofrenik” olarak niteleyen Baydarol, Türkiye’nin topluluğa girmesi için öneride bulunan heyetin dönemin Başbakanı Bülent Ecevit tarafından adeta kovalandığını ve aslında bu öneri altındaki sebebin Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girişinin bahane gösterilerek Yunanistan’ı topluluğa dahil etmemek isteği olduğunu söyleyerek, aynı ekibin Süleyman Demirel’e de geldiğini ifade etti. Bu dönemde dört siyasi partinin varlığından söz eden Baydarol bu partilerin tamamının Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılma karşıtı ortak bir tutum sergilediğini söyleyerek partilerin söylemlerinden söz etti. Cumhuriyet Halk Partisi’nin o dönemde “Onlar ortak biz pazar”, Milliyetçi Hareket Partisi’nin “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur”, Milli Selamet Partisi’nin “Biz Müslümanız onlar Hıristiyan”, Adalet Partisi’nin de “Sanayiyi yeni kurduk biz girersek yutarlar” söylemlerine sahip olduğunu aktaran Baydarol, 1970’lerde Türkiye’deki partilerin buluştuğu tek noktanın Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılma karşıtlığı olduğunu belirtti.

Konuşmanın sonraki bölümünde Türkiye’nin son 20 yılına yönelik değerlendirilmelerde bulunan Baydarol, Türkiye’de ekonominin bozulduğunu, ülkeyi ayakta tutan mevcut ihracatı yapanların yaklaşık % 50’lik bölümünün de Türkiye içerisinde çalışan yabancı firmalar olduğunu aktararak, “Tam bağımsız Türkiye” söyleminin içi boş ve sorgulanması gereken bir slogan olduğuna değinmiştir. Ardımızda bıraktığımız günlerin güzel günler olduğunu belirten Baydarol, 8-9 Kasım 1989 tarihinde Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Soğuk Savaş dengelerinin de yıkıldığını ve paradigmanın değiştiğini aktarırken, günümüzde tek kutup olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin kaldığını ve Avrupa Birliği’nin en büyük hatasını da parasal birliğe hazır olmadan geçmekle yaptığını söyledi. Baydarol, parasal birlik sebebiyle Yunanistan’ın borçlarını ödeyemez hale gelmesini de bu duruma örnek olarak gösterdi. Küreselleşme kavramının doğduğu bu süreçte “taraf mısın karşıt mısın?” tartışmasının da ortaya çıktığını aktaran konuşmacı, bugün küreselleşmenin sorunları çözmediğini ve tam aksine sorunları küreselleştirdiğini belirtti. Bu süre zarfında “Geçiş Ekonomileri” ile tanıştığımızı ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla beraber merkezi planlama esasına dayalı sosyalist devletlerin sahneye çıkışından sonra bu devletlerin küresel alana entegrasyonu için plansız ekonomiye geçirilmelerinin gerekliliğinden bahseden Baydarol, Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin kritik süreçler içerisinde önem arz ettiğini, ancak Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte Türkiye’nin Batı dünyası için “Ne öneminiz var sizin?” pozisyonuna geldiğini aktardı.

İlerleyen süreçlerde Türkiye’nin kimlik erozyonu yaşadığını ve “Biz kimiz ve nereden geliyoruz?” sorusunu kendisine yönelttiğini söyleyen Baydarol, Türkiye’den daha az gelişmiş olan Doğu Avrupa ülkeleri Avrupa Birliği’ne entegre edilirken Türkiye’ye “siz durun” dendiğini ve Türkiye’nin bu durumda 9-10 Aralık 1999 tarihinde gerçekleştirilen Helsinki Zirvesi’ne dek Avrupa Birliği’ne rest çekerek, diğer ülkelerle eşit statü alma konusunda pozitif bir netice aldığını belirtti. Ankara’nın bu gelişmeler karşısında “Avrupalıyız” diye sevinirken, 2001 yılında patlak veren büyük ekonomik kriz ile Avrupa macerasının tamamen gündemden düştüğünü aktardı. Yaşanan bu kriz öncesinde 1995 yılında Gümrük Birliği kararları kabul edildiğini ve AB sanayi mallarına karşı kaldırılan gümrük vergileriyle beraber kararın 1 Ocak 1996’da kararların yürürlüğe girdiğini söyleyen konuşmacı, bunun etkisinin 2000-2002 yılları ve sonrasında hissedildiğine değindi. Baydarol, 2000 yılında yaşanan ekonomik kriz ile Türkiye’de bir kurtarıcının arandığını ve akabinde Kemal Derviş’in Türkiye ekonomisi ile küresel ekonomiyi birleştirmek düşüncesiyle geldiğini aktarırken, bu olayların Türkiye’de hem ekonomik, hem de siyasi hayatı değişime sürüklediğini konuşmasına ekledi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısı ile beraber tek kutuplu yapının iyi olmadığını gördüğünü ve tüm nefreti üzerine çektiğinin farkına vardığını da anlattı.

Konuşmanın son bölümünde yakın zamanda ortaya çıkan yeni bir paradigmadan söz eden AB uzmanı Can Baydarol, bunun “Küresel Kaotik Süreç” olduğunu ve iki ayaktan oluştuğunu söyledi. Bu ayaklardan birisinin çok zengin ve çok yaşlı insan tipi karşısında çok fakir ve çok genç insan tipinin yaratılması ve ekonomik ve finansal kaostan oluştuğunu; bir diğer ayağının ise bir yanda her açıdan gelişmiş ülkenin yer alması, öteki tarafta ise ona nazaran daha az gelişmeye sahip devletlerin yer almasıyla gündeme geldiğini ve bu durumun dünyada istikrarı sağlamadığını belirtti.

Dünyada bu trend yaşanırken Türkiye’nin hangi konumda olduğuna da değinen Baydarol, 2000-2001 yıllarında yaşanan ekonomik krizde ekonomide büyüme ve kalkınmanın önemli olduğundan söz etti. Ancak bu sürecin “sürdürülebilir” olması gerektiğini dile getiren Baydarol, bu durumu “borç çevirme” süreci olarak görmemiz gerektiğini aktararak, bu noktada asıl meselenin minimumu ödemek olduğundan bahsetti. Bu durumun aksini düşündüğümüzde, devletin tüm gelirinin borçlara gideceğini ve borcun çevrilememesi durumunda bunun dış politikaya yansıyacağından söz eden Baydarol, devletin arkasında ekonomik bir gücün olmaması durumunda dış politikada hareket alanınızın sınırlı kalacağını da sözlerine ekledi. Bir başka sorunun ekonomi politikası olduğunu vurgulayan Baydarol, ekonomi politikasının yokluğu halinde güven erozyonu yaşanacağını ve bu durumun seçmen tipine de yansıyacağını aktardı. Seçmen tipini fiziki ve psikolojik olarak iki başlığa ayıran Baydarol’a göre, fiziki seçmen tipi çok genç, eğitimsiz, mutsuz, fakir ve işsiz; psikolojik seçmen tipi çok tepkili, irrasyonel, mutsuz ve umutsuzdur. Türkiye bu durumdaykan siyasi partilerin ne iş yaptığını soran Baydarol, siyasi partilerin önceliklerini ekonomik vaatlere vermesi gerektiğini söylerken, oluşan insan profillerine göre “en orducu/en laik benim“, “en Türk/Kürt benim” ve “en Müslüman benim” olmak üzere üç farklı kategoride değerler çatışması üzerinden gidildiğini söylerken, konuşmasına bu yaklaşımların temelinde devletin üç farklı korkusunun yattığını da söylemektedir. Baydarol’a göre, bu korkular; “ordu güçlenirse ne zaman darbe olur?”, “milliyetçilik abartılırsa ne zaman bölünürüz?” ve “Müslümanlığı abartırsak ne zaman Şeriat gelir?” şeklindedir.

Bu kadar korku odaklı oluşan bir ortamda algılarımızın belirsizlik ve vizyonsuzluk etrafında şekilleneceğini ve sonucun istikrarsızlık olduğunu öngören Baydarol, Avrupa tarafından bakıldığında ise, Avrupa’nın kendisini Avrupa Topluluğu’ndan Avrupa Birliği’ne taşımak için 7 Şubat 1992 yılında Maastricht Antlaşması’nı imzaladığını ve kendisini dönüştürmek için Adalet ve İçişleri alanında işbirliği (Schengen), ekonomik ve parasal birlik (euro) ve ortak dış politika ve güvenlik temellerine oturttuğundan söz etti. Türkiye’nin Avrupa havucunun önünden çekilmemesi gerektiğini; çünkü aksi halde Türkiye’nin Ortadoğu kimliğine yaklaştığını aktaran Baydarol, Avrupa Birliği’nin üçüncü ayağının mevcut olmadığını, ciddi bir sorunun da Avrupalı devletlerin stratejik düşünce kalıplarından yoksun olması olduğunu dinleyicilere aktardı. Türkiye’nin elinde Avrupa Birliği’ne yönelik banka ve mülteci meselesi olarak iki önemli kozun bulunduğunu da söyleyen Baydarol, Türkiye’nin bünyesinde vizesiz Avrupa projesi (turistik vize) ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi gibi gerçekçi projelerin AB tarafından da kabul görerek uygulanabileceğini belirtirken, bu projelerin kritik öneme de sahip olduğunu ve aynı zamanda Gümrük Birliği’nin güncellenmesinin Türkiye’den çok Avrupa’ya -tarım ürünlerinin serbest dolaşımı, hizmetlerin serbest dolaşımı ve kamu ihalelerinin serbestleşmesi konularında- fayda sağlayacağından bahsetti.

Konuşmasını sonlandırmadan önce, Baydarol, AB tarafından Türk tır şoförlerine turistik vize verilmesini hayretle karşıladığını da belirtti. Baydarol, ayrıca, AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerde kazanılan ve kendisinin de yer aldığı ilk dava hakkında; Avrupa Adalet Divanı’nın Macaristan’da Türk tırlarından geçiş ücreti alınmasının anlaşmalara aykırı olduğuna dair verdiği karar için, “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde AB ile ilişkilerde ilk defa bir hukuk mücadelesi ciddi şekilde kazanılmış oldu” dedi. Yine Baydarol’a göre, “Malum Türkiye ile AB ülkeleri arasında geçiş meselesi 30 yıldır süren bir konu başlığı. Avrupa Birliği ülkelerinin kendi aralarında benzeri sorunlar ortaya çıkınca Avrupa Adalet Divanı sürekli olarak tırların üzerindeki mala bakarak referans yaparak davalara bakmıştı. Bir Avrupa Birliği ülkesinin üzerindeki Anayasa Mahkemesi gibi düşünelim Avrupa Adalet Divanı’nı. Yani oranın verdiği karar bütün Avrupa Birliği ülkelerini kayıtsız şartsız bağlar.” AB uzmanı Baydarol, “Bu kısıtlamalar yüzünden Türkiye ile AB ülkeleri arasındaki ticaret yüzde 3,5 milyar euro kayıp oluyor. Bunun 1,6 milyar euro’sunu AB ülkeleri kaybediyor, Türkiye’ye daha az ihracat yapıyorlar. Türkiye’nin de Avrupa’ya yapacağı ihracatta 1,9 milyar euro zararı oluyor. Dolayısıyla alınan bu karar ile haksız rekabet ortadan kalkmış oldu.” ifadelerini kullandı.

İlgi ve katılımın yüksek olduğu konferans soru-cevap kısmının ardından sonlandırıldı. Aşağıda konferanstan bazı fotoğraf karelerini bulabilirsiniz.

AB Uzmanı Can Baydarol

 

AB Uzmanı Can Baydarol ve İstanbul Gedik Üniversitesi öğretim üyeleri

Konferanstan bir enstantane

 

Oğuzhan MANİOĞLU

 

 

 

 

 

 

 

 

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.