HÜREYYE ÖZDEMİR’DEN “ASKER ‘HAZIROL’ DEYİNCE”

upa-admin 31 Ocak 2020 1.740 Okunma 0
HÜREYYE ÖZDEMİR’DEN “ASKER ‘HAZIROL’ DEYİNCE”

Kitabın Künyesi: Hüreyye Özdemir, Asker ‘Hazır Ol’ Deyince: 12 Eylül 1980 Döneminde Sansür ve Oto Sansür, İstanbul: Libra Yayınları, 2018.[1]

Asker ‘Hazırol’ Deyince: 12 Eylül 1980 Döneminde Sansür ve Oto Sansür

Giriş

Hüreyye Özdemir’in kaleme aldığı Asker ‘Hazırol’ Deyince: 12 Eylül 1980 Döneminde Sansür ve Oto Sansür adlı eser, Türkiye siyasal hayatı için bir kırılma anı olarak da nitelendirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve sonrasındaki süreci, iktidar-medya ilişkisi üzerinden ele alan kapsamlı bir çalışmanın ürünüdür. Söz konusu kitap, liberal sistemlerde dördüncü güç olarak da kabul gören medyanın, 12 Eylül 1980 askeri darbe döneminde ve sonrasında, sansür ve oto sansür bağlamında nasıl ele alındığını, politik yelpazenin farklı alanlarında konumlanan Cumhuriyet, Hürriyet ve Tercüman gazeteleri üzerinden mukayeseli bir şekilde inceleyen özgün bir eserdir. Libra Yayıncılığın (Libra Kitap) yayımladığı bu değerli eser, darbe dönemine tanıklık eden gazetecilerle yapılan söyleşilere ve örnek olay incelemelerine de yer vermesi bakımından tarihi bir vesika niteliğindedir. Aynı zamanda muharrir Özdemir’in kaleme aldığı kitap, 2019 yılında, 5. Halit Çelenk Hukuk Ödülleri Seçici Kurul Özel Ödülü’ne layık görülmüştür. Tüm bu gelişmeler ışığında, bu yazıda, temelde üç bölümden oluşmakta olan bu değerli eserin bir hülasası okuyucuya takdim edilmiştir. Ancak son derece titiz bir çalışmanın tezahürü olan bu kitabın gerçek manada kavranabilmesi için, mutlaka tamamının okunması gerektiği unutulmamalıdır.

Yazara Dair

1966 Kars doğumlu olan Hüreyye Özdemir, lisans eğitimini Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme bölümünde bitirmiş olup, yüksek lisansını Çankaya Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlamıştır. Hâlihazırda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yönetim Bilimleri bölümünde doktora eğitimini sürdürmekte olup, aynı zamanda Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde görev yapmaktadır. Temel çalışma alanları; Kapitalizm ve Modern Devlet, İktidar ve Medya İlişkisi, Demokrasi ve Toplumsal Hareketler’dir.

İsmail Uğur Aksoy ve Hüreyye Özdemir

Kitabın Hülasası

Kitabın “Giriş” kısmında, demokrasinin kurucu öğesi ve ayrılmaz bir parçası olarak görülen ifade özgürlüğünün, anayasal bir hak olduğuna dikkat çekilmektedir. Akabinde, bu hakkın basın aracılığıyla nasıl tanzim edildiğini tartışmaya açan yazar, içinde bulunduğumuz çağda, halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkını temel bir demokratik değer olarak nitelendirmektedir. Bu bakımdan, demokratik politik düzenin temel kıstasının “özgür haber dolaşımı” olduğunu belirten yazar Özdemir, özgür haber dolaşımının engellenmesi veya sınırlandırılması durumunda, demokratik siyasal yapının yok olacağını ifade etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye siyasal hayatı içerisindeki iktidar-medya ilişkilerine bir parantez açılarak, söz konusu bu ilişkinin her dönem var olduğuna değinilmektedir. Öyle ki, Türkiye’deki siyasal iktidarların, basını nasıl kendi amaçları için düzenlediğini tarihsel gelişmeler ışığında inceleyen yazar, bilahare 12 Eylül 1980 darbesinin içtimai yaşam ve kitle iletişimi üzerindeki etkisine odaklanmaktadır. Darbeyi meşru göstermek adına ülkedeki toplumsal hayatı temelinden sarsacak bir kargaşa ortamına göz yumulduğuna dikkat çekilerek, dönemin komutanlarının kendilerini “ulusun kurtarıcıları” olarak nasıl konumlandırdıklarına yer verilmektedir.

Bu kapsamda, kitap, 12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 tarihleri arasında, sansür ve oto sansür bağlamında, Cumhuriyet, Hürriyet ve Tercüman gazetelerini mukayeseli bir şekilde inceleyerek, demokrasinin nasıl işlevsiz kılındığını bizatihi dönemin gazetecilerinin ağzından aktarmaktadır. Bu maksatla, sansür ve oto sansür uygulamalarının nasıl gerçekleştiği, söz konusu gazetelerin darbeyi nasıl kavramsallaştırdığı, gazetelerin politik yelpazedeki konumlanışı ve bunun bir sonucu olarak darbeyi meşrulaştırma girişimleri iktidar-medya ilişkisi üzerinden çözümlenmiştir. Aynı zamanda dönemin gazetecileriyle yapılan söyleşiler ışığında, iki örnek olay incelemesinde de bulunan yazar, söz konusu bu olayların uluslararası basında nasıl yankı bulduğunu da okurlara takdim etmiştir. Diğer bir ifadeyle, 12 Eylül 1980 askeri darbe döneminin sansür ve oto sansür uygulamaları çerçevesinde, söz konusu gazetelerin genel yayın politikalarını ve haber verme pratiklerini ne düzeyde etkilediğinin analizi yapılmıştır. Tüm bu tartışmaların odağında, kitabın ilk bölümünde, 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve onun basın üzerindeki uygulamaları mercek altına alınmıştır. 1978-1980 yılları arasında Türkiye’de yaşanan huzursuzluk ortamına değinilerek, demokrasiye olan güvenin azaldığına ve politikacılar arasındaki uzlaşı ümidinin kalmadığına dikkat çekilmektedir. Mamafih, terörün dayanılmaz bir noktaya geldiği, ülkenin parçalanma eşiğinde olduğu ve iktisadi düzlemde enflasyon ve hayat pahalılığının arttığına da yer verilmektedir.

Tüm bu gelişmelere ilaveten, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, eski Başbakan Nihat Erim ve Türkiye Maden İş Sendikası Başkanı Kemal Türkler dâhil olmak üzere darbeye giden süreçte tam 1.069 kişinin hayatını kaybettiğine vurgu yapılmaktadır. Bahsi geçen bütün bileşenlerin Türkiye’yi 12 Eylül sürecine hazırladığına dikkat çeken yazar, kamuoyunun da buna ikna edildiğine işaret etmektedir. 12 Eylül yönetimiyle beraber tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildiğine ve parlamento mensuplarının dokunulmazlıklarının kaldırıldığına dikkat çeken Özdemir, bu süreçte tüm yetkilerin, içinde dönemin Genelkurmay Başkanı sıfatını taşıyan Kenan Evren’in de dâhil olduğu 5 Generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi’ne geçtiğini ifade etmektedir. Politikacıların ülke yönetimi ve güvenliğini sağlama konusundaki yetersizliklerinin askeri müdahaleye bir dayanak oluşturduğuna vurgu yapılarak, 12 Eylül 1980 darbesinin Türkiye’de yarattığı politik ve iktisadi sonuçlar aktarılmaktadır. Buna ilaveten, içtimai yaşamda devlet kadrolarına asker kökenlilerin getirildiğine değinen yazar, bilahare darbenin basın üzerinde yarattığı yapısal dönüşümleri sıralamaktadır. Sıkıyönetim şartları altında gazetelerin büyük bir baskıya maruz kaldığına dikkat çekilerek, bu dönemde gazetecilerin neyi yazıp neyi yazamayacaklarının komutanlar tarafından belirlendiğine işaret edilmektedir. Öyle ki, komutanların dilediği gazetenin yayınını durdurabildiğini aktaran yazar Özdemir, baskılardan ötürü, gazetelerin yayın politikalarını değiştirdiğine ve magazinleşmenin yaygınlaştığına dikkat çekmektedir. Gazetelerin 12 Eylül’ün uygulamalarını tenkit etmekten imtina ettiğine değinen Özdemir, anlatımını somutlaştırmak adına döneme tanıklık eden gazetecilerden biri olan Faruk Bildirici ile gerçekleştirdiği söyleşiye atıfta bulunmaktadır. Nitekim sıkıyönetim yasalarının bir tezahürü olarak, gazetelerde; politik, iktisadi ve içtimai gelişmelere ilişkin haber yazma imkânı kalmadığına işaret edilerek, şişirme haberle erotik yayın yapan ve baskı sayısı milyonları bulan yeni bir basının varlığından bahsedilmektedir. Darbe döneminde sadece basına değil, aynı zamanda sanata, kitaplara ve yazarlara yönelik de kısıtlamaların getirildiğine vurgu yapan yazar Özdemir, bilahare 12 Eylül sürecinin kilometre taşlarından biri olarak kabul gören 24 Ocak Kararları’nın basın üzerindeki etkilerine ilişkin tespitlerde bulunmaktadır. Öyle ki, bahsi geçen bu kararlara koşut olarak basının özlük haklarının sınırlandırıldığına, örgütlenme ve sendikal haklardan mahrum kalındığına ve nihayetinde basının yapısal bir dönüşüm yaşadığına yer verilmektedir. Neo-liberal politikaların da etkisiyle basın alanına dışarıdan sermaye girişi olduğuna dikkat çekilmektedir. Bilhassa basının, endüstri haline gelmesiyle kamu yayıncılığı tehlikeye girmiştir.

Tüm bu parametrelere ilaveten, 12 Eylül uygulamalarının basın üzerindeki etkisinin salt düşünce ve haber özgürlüğü çerçevesinde kalmadığına değinen Özdemir, reklam ve baskı sayısı azaldığı için iktisadi manada zorluk yaşayan gazetelerin mecburen kendilerine yönelik oto sansür uyguladığının da altını çizmektedir. Darbe sonrasındaki süreçte, yeni anayasa yazım çalışmalarına karşı eleştirel bir tutum takınmanın da yasaklandığına vurgu yapılarak, yeni anayasaya yönelik yurttaşların şüpheye düşeceği hiçbir habere izin verilmediği okuyucuya hatırlatılmaktadır. Bu noktada, söz konusu 1982 Anayasası’nı ele alan yazar, iletişim özgürlüğüyle alakalı birçok maddenin yer aldığını vurgulasa da, dikkatleri 25. ve 26. maddelere çekmektedir. Öyle ki, bahsi geçen maddelerin basın özgürlüğüyle düşünceyi açıklama özgürlüğünü ayrı bir alan olarak ele aldığına değinilerek, bu durumun bazı hukukçular nezdinde eleştirildiğine yer verilmektedir. Zira basın özgürlüğüyle düşünceyi açıklama özgürlüğünün özdeş mefhumlar olduğunun altı çizilmektedir.

Kitabın ikinci bölümünde ise, iktidar-medya ilişkisi çerçevesinde, sansür ve oto sansür uygulamalarına parantez açılmıştır. Basına yönelik yaptırımlara odaklanan muharrir Özdemir, 12 Eylül’de ilk olarak Demokrat, Aydınlık ve Hergün gazetelerinin süresiz olarak kapatıldığına dikkat çekerek, 12 Eylül 1980 ile 12 Mart 1984 tarihleri arasında Türkiye genelinde gazetelere uygulanan baskıyı sayısal veriler ışığında okurlarla paylaşmıştır. Aynı zamanda gazeteci ve yazarlara yönelik açılan davalarla verilen mahkumiyet kararları nicel veriler ışığında analiz edilmiştir. Darbe dönemine tanıklık eden gazetecilerin, 12 Eylül 1980 darbesini “milletin makûs talihi” olarak nitelendirdiğine vurgu yapan Özdemir, 12 Eylül sürecindeki sansür ve oto-sansür uygulamalarını Cumhuriyet, Hürriyet ve Tercüman gazetelerinde görev yapan gazetecilerin söylemleri üzerinden okurlara aktarmaktadır. Rejimin baskısını yoğun bir şekilde hisseden basın için “basın özgürlüğü” ifadesinin sadece bir mefhum olarak kaldığına dikkat çekilerek, bu dönemde basının, hayatta kalma mücadelesi verdiğinin altı çizilmektedir. Bilahare Cumhuriyet, Hürriyet ve Tercüman’da çalışan gazetecilerle yapılan söyleşilere atıfta bulunulmaktadır. Öyle ki, söyleşilerin panoramasına bakıldığında; Cumhuriyet’ten Faruk Bildirici, Yalçın Doğan, Orhan Erinç ve Işık Kansu, Hürriyet’ten Oktay Ekşi ve Fikret Ercan, Tercüman’dan ise Yavuz Donat yer almaktadır. Bu söyleşilerden elde edilen bulguları çözümleyen yazar, gazetecilerin tamamının 12 Eylül sürecini bir baskı rejimi olarak gördüklerine, haber içeriklerine yönelik sansür ve oto sansürün uygulandığına ve özgürlük ortamının olmadığına ilişkin değerlendirmeleri, okurlara bilgi yüklü bir anlatıyla iletmektedir. Tercüman ve Hürriyet’in gazetecilere hiç müdahale etmediğine; zira oto sansür uygulamalarının gazeteye nüfuz ettiğine yer verilirken, Cumhuriyet’te ise sansüre karşı olan muharrirlerin yazılarının veto edildiğine dikkat çekilmektedir.

Bahsi geçen gazetecilerin tamamının askeri rejime karşı olduklarını ifade eden yazar Özdemir, ne var ki, gazetecilerin yazılarında askeri rejimi müspet bir bakış açısıyla anmasalar da, 12 Eylül 1980 öncesindeki politikacılara karşı menfi bir tavır takınmalarının darbeye bir destek anlamı taşıyabileceğinin altını çizmektedir. Bütün bu tartışmaların odağında, kitabın üçüncü ve son bölümünde ise, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle 6 Kasım 1983 arasındaki dönem, Cumhuriyet, Hürriyet ve Tercüman gazeteleri üzerinden iki örnek olayla- “Mustafa Pehlivanoğlu ve İsa Armağan’ın Mamak Askeri Cezaevinden Kaçmaları/Kaçırılmaları” ve “İlhan Erdost’un Öldürümesi”- incelenmiştir. İlk olarak söz konusu üç gazetenin tarihsel gelişimine değinen yazar, akabinde bu gazetelerin örnek olayları nasıl gördüğüne odaklanmaktadır. Öyle ki, söz konusu gazetelerin, Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 ihtilali, 12 Mart 1971 askeri muhtıra dönemi ve nihayetinde 12 Eylül 1980 askeri darbe sürecine nasıl baktıkları bilgi yüklü bir anlatımla okurlara takdim edilmiştir. Öyle ki, Yunus Nadi öncülüğünde 7 Mayıs 1924 tarihinde yayım hayatına başlayan ve maksadı “kurulan yeni rejimi savunmak ve kamuoyu oluşturmak” olan Cumhuriyet gazetesinin devrimlerin yaygınlaştırılmasında öncü olduğuna yer verilmektedir. Demokrat Parti döneminde, basına karşı yürütülen baskıya Cumhuriyet’in yazılarıyla cevap vermeye çalıştığını aktaran yazar, bilahare 27 Mayıs 1960 ihtilalinin söz konusu gazete tarafından müspet karşılandığına değinmektedir. Ne var ki, Cumhuriyet’in 1961 yılında Milli Birlik Komitesi’nin basın mesleğindeki işçi-işveren ilişkilerini yeniden tanzim etmek adına Basın İlan Kurumu’nun kurulmasını kapsayan 212 sayılı karara tepki gösterdiğine dikkat çekilmektedir. Öyle ki, bahsi geçen bu kararın, Cumhuriyet’ten farklı bir ideolojik çizgiye sahip olan Hürriyet ve Tercüman gazeteleri tarafından da tepkiyle karşılandığını belirten yazar, bilahare Cumhuriyet’in 12 Eylül 1980 darbesine bakışını analiz etmektedir. Cumhuriyet’in bu süreçte sansür uygulamalarına maruz kaldığına, hatta İlhan Selçuk’un yazılarının “zararlı neşriyat” kapsamına alındığına değinilmektedir. Keza bu baskının Nadir Nadi’nin yazıları için de geçerli olduğuna vurgu yapan Özdemir, 12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 tarihleri arasında, gazetenin, darbe rejimi tarafından 4 sefer ve yekûnda 41 gün kapatıldığına işaret etmektedir.

Cumhuriyet’in ardından Hürriyet’i inceleyen yazar, Sedat Simavi’nin deneyimlerinden yola çıkan gazetenin, 1 Mayıs 1948 tarihinde, iktidar ve muhalefet liderlerinin fikirlerine aynı sayfada yer vererek yayım hayatına girdiğine vurgu yapmaktadır. Gazeteciliğin nesnel anlayışını yansıtmayı amaçlayan Hürriyet’in, Türk basınında denge gözeten bir yayın politikasına sahip olduğuna değinilerek, bahsi geçen gazetenin Kore Savaşı ve CHP’nin mallarına el konulması hususlarında Demokrat Parti dönemini eleştirdiğine yer verilmektedir. Gazetenin, Atatürk devrimleri konusunda son derece hassas olduğunun da altını çizen yazar Özdemir, 12 Eylül sürecinde ise, Hürriyet’in, tanıklık ettiği diğer darbelerde olduğu gibi 12 Eylül 1980 askeri darbesine de müspet baktığını ifade etmektedir. Bu dönemde gazetenin yayın politikasına bakıldığında, politik ve iktisadi sorunlardan ziyade magazinsel yayınların ön plana çıktığı görülmektedir. Öyle ki, Hürriyet’in darbe rejimine karşı kendisini izole ettiğine ve tehlikesiz şekilsel bir alanda yayın faaliyetlerine devam ettiğine vurgu yapılmaktadır. Ne var ki, Hürriyet’in darbe dönemi ve sonrasında 11 gün süre ile kapatıldığı da okuyuculara hatırlatılmaktadır. Bir “aile gazetesi” olma gayesi güden Hürriyet’in, magazin ağırlıklı bir yayın politikasıyla kavgaya girmekten kaçındığına işaret edilmektedir.

Son olarak Tercüman gazetesini mercek altına alan yazar, 26 Mayıs 1955 tarihinde yayın hayatına başlayan gazetenin, kısa bir zaman zarfında baskı sayısını 160.000’e çıkardığını belirtmektedir. Gazetenin ideolojik yelpazede milliyetçi ve muhafazakâr fikirlere yakın olduğuna vurgu yapan Özdemir, 24 Ocak 1980 Kararları’nın ardından gazetenin, yaşam ve magazin haberlerini öne çıkararak yüksek tiraj elde ettiğine dikkat çekmektedir. Bunun yanı sıra Tercüman’ın; sahipleri, çalışanları, yazarları ve muhabirleriyle askeri yönetimin getirdiği atmosfere ve onun inşa ettiği kaidelere riayet ettiğine yer verilmektedir. Öyle ki, Tercüman’ın, tanıklık ettiği diğer darbelerde olduğu gibi 12 Eylül 1980 askeri darbesine de sessiz kaldığına işaret edilmektedir. Ancak darbe yönetimine ses çıkarmamasına rağmen, Tercüman gazetesinin toplamda 29 gün süreyle kapatıldığına yer verilmektedir. Aynı zamanda gazetenin 12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 tarihleri arasında muhatap olduğu soruşturmalara ilişkin de sayısal veriler ışığında bilgi aktarımında bulunulmaktadır. Tüm bu parametrelere ek olarak, araştırmaya konu edilen gazeteler içerisinde darbeden sonra en çok okur kaybedenin Tercüman olduğuna da dikkat çekilmektedir. Bu sebeple, gazetenin sayfa sayısını azaltmak zorunda kaldığına vurgu yapan Özdemir, gazetenin, sansür ve oto sansüre karşı bir direnç göstermediğini de belirtmektedir.

Kitabın son bölümünde ise, yukarıda hülasası yapılan gazetelerin, 12 Eylül dönemindeki, sansür ve oto-sansür uygulamaları çerçevesinde, Mustafa Pehlivanoğlu ve İsa Armağan’ın Mamak Askeri Cezaevinden Kaçmaları/Kaçırılmaları ve İlhan Erdost’un Öldürülmesi süreçlerinin nasıl ele alındığının kapsamlı bir çözümlemesi sunulmaktadır. Aynı zamanda bu iki örnek olayın uluslararası basındaki yansımalarına da mercek tutularak, anlatımın muhtevası zenginleştirilmektedir. Bütün bu gelişmelere ilaveten, kitabın Ekler kısmında, yazar Özdemir’in, dönemin tanıklığını yapan gazetecilerle yapmış olduğu söyleşiler ayrıntılı bir şekilde okurlarla paylaşılmıştır. Söyleşilerin bir değerlendirmesi yapılarak, bilhassa Hürriyet ve Tercüman gazetelerinin basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan olaylar yerine magazinsel haberlere yoğunlaştığına, Cumhuriyet’in ise yayın politikasında belirgin bir değişikliğin gözlemlenmediğine ilişkin tespitler yer almaktadır. Öyle ki, Hürriyet ve Tercüman gazetelerinin, darbe rejiminin baskısı olmadan bir oto sansür uygulamasına geçtiğine dikkat çekilirken, Cumhuriyet’in darbeyi meşrulaştırmama konusunda daha dik durduğu ve bilhassa incelenen iki örnek olayda, oto-sansüre geçit vermeyerek kamu yararı gözettiğine işaret edilmektedir.

Sonuç

Hüreyye Özdemir’in kaleme aldığı Asker ‘Hazırol’ Deyince: 12 Eylül 1980 Döneminde Sansür ve Oto-Sansür adlı eser, son derece çetrefilli bir konu olan basın özgürlüğünü, Türkiye’nin en kaotik dönemlerinden biri olarak kabul gören 12 Eylül 1980 askeri darbe sürecinde, iktidar-medya ilişkisi üzerinden inceleyen titiz bir çalışmanın tezahürüdür. Bu bakımdan, askeri darbe süreci ve sonrasında, basında gerçekleşen sansür ve oto-sansür uygulamalarının farklı ideolojik çizgilerde yer alan gazeteler üzerinden mukayeseli bir şekilde incelenmesi ve dönemin tanıklarına başvurulması kitabın, kapsamlı bir kaynak olarak atfedilmesine de olanak tanımaktadır. Öyle ki, basındaki sansür ve oto sansürü konu edinen örnek olay incelemeleri ve dönemin gazetecileriyle gerçekleştirilen söyleşiler, eserin muhtevasını zenginleştirmiştir. Bu bakımdan Türkiye’nin yakın dönem tarihinde gerçekleşen ve etkilerinin günümüzde de hissedildiği 12 Eylül 1980 askeri darbesini ve bu darbenin Türk basınında yarattığı sonuçları anlamak isteyen herkese bu değerli eserin okunmasını tavsiye etmekteyim.

 

İsmail Uğur AKSOY[2]

 

[1] Bu yazı ilk olarak Cumhuriyet Gazetesi’nin “Cumhuriyet Kitap” ekinde 30.01. 2020 tarihinde yayımlanan ‘’Asker Gelince’’ adlı tanıtım yazısından üretilmiştir.

[2] Doktora Öğrencisi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü, uuraksoy@hotmail.com.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.