BİRLEŞİK KRALLIK’IN ORTADOĞU POLİTİKASI

upa-admin 07 Mart 2020 8.725 Okunma 2
BİRLEŞİK KRALLIK’IN ORTADOĞU POLİTİKASI

Giriş

İngiltere’nin gücünün doruklarına ulaştığı 20. yüzyıl başlarında en etkili olduğu coğrafyalardan birisi de Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi olmuştur. Günümüzde de, Birleşik Krallık dış politikası açısından en önemli bölgelerden birisi halen Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dır. Öyle ki, uzun yıllar İngiltere’nin Ortadoğu politikasına yön veren etkili isimlerden olan “Glubb Paşa” lakaplı Sir John Bagot Glubb (1897-1986)[1], Ortadoğu’nun, bilhassa da Basra Körfezi’nin İngiltere için öneminden bahsederken, bu bölge için “Arap koridoru” (Arabian corridor) kavramından bahsetmiştir. İngiltere için Ortadoğu, hem radikal bazı sosyal hareketler ve terör risklerinin bulunduğu ve bunlarla mücadele etmek için askeri üslerinin konumlandığı zor bir coğrafya, hem de bölge ülkelerinde bulunan zengin yeraltı kaynaklarının diğer ülkelere güvenli bir şekilde arzının sağlanması ve İngiliz mallarının bölge ülkelerine serbestçe girişi bağlamında küresel ekonominin en önemli merkezlerinden birisidir.

John Bagot Glubb

Bu yazıda, Birleşik Krallık’ın Ortadoğu politikası tarihsel süreçten günümüze dek özetlenmeye ve analiz edilmeye çalışılacaktır. Bunun için, öncelikle, İngiltere’nin Ortadoğu bölgesine girişi ve bu bölgede etkili olması süreci araştırılacaktır. Daha sonra, 20. yüzyıl başlarından Soğuk Savaş dönemine kadar İngiltere’nin bölgede geliştirdiği politikalar özetlenecek ve analiz edilecektir. Sonraki bölümde, Birleşik Krallık’ın 20. yüzyıl başında uyguladığı Kürt politikası ayrı bir konu olarak araştırılacaktır. Bir sonraki bölümde, Soğuk Savaş döneminde Birleşik Krallık’ın Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesine yönelik faaliyetleri ve politikaları incelenecektir. Son bölümde ise, Soğuk Savaş sonrası dönemde ve günümüzde Birleşik Krallık’ın Ortadoğu coğrafyasına yönelik politikaları analiz edilecek ve bazı ekonomik veriler ve siyasi bilgiler ışığında, bu politikanın temel unsurları belirlenmeye çalışılacaktır.

İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi?

İngiltere’nin Ortadoğu’ya nasıl girdiğini analiz etmeden önce, İngiliz emperyalizminin dünyaya yayılma kronolojinisi -önemli dönemeçleriyle- hatırlamakta fayda var:[2]

1578: Osmanlı ile ticaret için Londra’da Levant Şirketi’nin (Levant Trading Company) kurulması,

1600: Doğu Hindistan Şirketi’nin (DHŞ) kurulması,

1604: Guyana’ya yönelik ilk kolonileştirme girişimleri,

1607: Kaptan John Smith ve Virginia Şirketi’nin (Virginia Company) Jamestown’da ABD’deki ilk kalıcı yerleşimi gerçekleştirmesi,

1620: Mayflower gemisinin 100 kadar yolcuyla yola çıkması,

1655: Jamaika’nın İspanyollardan alınması,

1660: Royal African Company-Kraliyet Afrika Şirketi’nin kurulması,

1666: Bahamalar’ın kolonileştirilmesi,

1668: DHŞ’nin Bombay’da kontrolü sağlaması,

1770: Kaptan James Cook’un Yeni Güney Galler’i (New South Wales) kontrol altına alması,

1788: İngiltere’den Avustralya’ya suçluları taşıyan ilk geminin Botany Bay’e ulaşması,

1805: Amiral Lord Nelson’ın Trafalgar Muharebesi’ndeki zaferiyle Kraliyet Donanması’nın (RN) denizlerde üstünlüğü ele geçirmesi,

1806: Ümit Burnu’nun işgal edilmesi,

1819: Sir Stamford Raffles’ın Singapur’u kurması,

1821: Sierra Leone, Gambiya, Nijerya ve Gold Cost’un İngiliz Batı Afrikası’nı (British West Africa) oluşturması,

1839: Çin’le yapılan Afyon Savaşları,

1841: Hong Kong’un işgal edilmesi,

1858: Doğu Hindistan Şirketi’nin kapatılması,

1876: Kraliçe Victoria’nın “Hindistan Prensesi” unvanını alması,

1878: Kıbrıs’ın Osmanlı Devleti’nden kiralanması,

1880: Güney Afrika’da Boerlerle yapılan I. Boer Savaşı,

1882: Mısır’ın İngiliz himayesine girmesi,

1894: Uganda’nın İngiliz sömürgesi olması,

1899: II. Boer Savaşı,

1917: Balfour Deklarasyonu ile Yahudi Devleti’nin kurulmasına yeşil ışık yakılması,

1921 yılında gücünün doruklarında Britanya İmparatorluğu

1918: Osmanlı Devleti’nin işgal edilmesi,

1920: Irak’ta İngiliz mandasının kurulması,

1922: Mısır’ın sembolik bağımsızlığını kazanması,

1923: Filistin’de İngiliz mandasının kurulması ve İngiliz kontrolü altında Ürdün Emirliği’nin kurulması,

1931: Westminster Tüzüğü (The Statute of Westminster) ile dominyonlara anayasal özerklik sağlanması,

1947: Hindistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve Hindistan ile Pakistan’ın ayrılması,

1948: İngiltere’nin Filistin’den çekilmesi,

1956: Sudan’ın İngiltere’den bağımsızlığını kazanması,

1957: Gana’nın bağımsızlığını kazanması,

1966: Diğer İngiliz kolonilerinin bağımsızlıklarını ilan etmeleri,

1971: İngiltere’nin Basra Körfezi’ndeki askeri varlığını geri çekmesi,

1982: Arjantin’le yapılan Falkland Savaşı,

1990: Namibya’nın bağımsızlığını kazanması,

1997: Hong Kong’un Çin’e iadesi.

İngiltere’nin Ortadoğu politikalarının tarihçesi hakkındaki en kapsamlı çalışmalardan birisini Nurcan Özkaplan Yurdakul yapmıştır. Yazarın Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde hazırladığı doktora çalışmasından üretilen İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi? (Basra ve Bağdat’ta İngiliz Konsoloslukları) adlı çalışma, 2018 yılı sonunda Kronik Kitap tarafından yayımlanmıştır. Dört bölümden oluşan çalışmasında, Yurdakul, ilk olarak Osmanlı-İngiltere ilişkilerinin seyri ve İngiliz Konsolosluklarının ilişkilerin gelişimindeki rolünü sorgulamıştır. İkinci bölümde, yazar, Bağdat ve Basra İngiliz Konsolosluklarının faaliyetlerini ve özellikle bu dönemde görev yapan Harford Jones-Brydges ve Cladius James Rich gibi önemli figürlerin çalışmalarını analiz etmiştir. Üçüncü bölümde, Yurdakul, Mısır meselesinin İngiltere’nin Ortadoğu’daki gücünün artmasındaki rolünü ve bu doğrultuda Robert Taylor’ın faaliyetlerini incelemiştir. Dördüncü ve son bölümde ise, yazar, İngiltere’nin Ortadoğu siyasetinin farklı parametrelerini analiz etmeye çalışmış ve Sir Henry Creswicke Rawlinson’ın faaliyetlerini mercek altına almıştır.

İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi?

İngiltere’nin İslam dünyasının en önemli gücü durumundaki Osmanlı İmparatorluğu ile ilk temasları Haçlı Seferleri ile olsa da, görece düzenli ilk ilişkiler ancak 14. yüzyılın sonları ve 15. yüzyılın başlarından itibaren kurulabilmiştir. Bu dönemlerde ilişkiler neredeyse tamamen ticari çıkar perspektifiyle gelişse de, İngiltere’nin emperyal vizyonu doğrultusunda Osmanlı-Habsburg, ilerleyen yüzyıllarda da Osmanlı-Fransa ve özellikle de Osmanlı-Rusya ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanma politikası da her daim etkili olmuştur. Bilhassa 19. yüzyıldan itibaren, İngiltere, Osmanlı’yı Rusya’nın daha da güçlenmesini önlemek amacıyla ayakta tutulması/varlığını sürdürmesi gereken bir güç olarak değerlendirip, buna uygun politikalar geliştirmiştir. Nitekim bu konudaki en kapsamlı çalışma olan British Diplomacy in Turkey, 1583 to Present Day kitabının (2009, Brill) yazarı ve Leicester Üniversitesi Profesörü Geoffrey R. Berridge de aynı görüştedir.[3]

Geoffrey R. Berridge imzalı British Diplomacy in Turkey, 1583 to Present Day kitabı

Osmanlı-İngiliz ilişkilerindeki ilk yüzyıllar incelendiğinde, birkaç önemli husus Nurcan Özkaplan Yurdakul tarafından vurgulanmıştır. Öncelikle, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi William Trumbull’un (1686-1691) II. Viyana Kuşatması sonrasında Osmanlı-Avusturya barışı için arabuluculuk yapması önemli bir tarihi olaydır. Nitekim Karlofça Antlaşması sırasında da İngiliz Elçi Lord Paget’ın (1693-1700) siyasi sürece müdahil olduğu gözlemlenmiştir. Fransa yanlısı olduğu söylenen Sadrazam Mehmet Elmas Paşa (1695-1697) döneminde zarar gören İngiliz ticari menfaatleri de, bu dönemde Paget’ın girişimleri ve Köprülü Hüseyin Paşa’nın devrinin başlamasıyla düzeltilmiştir. İngiliz-Osmanlı ilişkilerindeki diğer önemli konular; Hıristiyanların ve Hıristiyan kültür mirasının korunması, Yunan Ortodoks Kilisesi’nin himayesi ve Hindistan irtibatının sağlanması olarak sıralanabilir. Ayrıca Osmanlı ile Avrupalı devletler arasında arabuluculuk yapma konusunda İngiltere’nin özellikle de Bağdat Konsolosluğu’nun aktif rolü bu dönemde oluşmuştur.

Sanayi Devrimi sonrasında İngiltere açısından Hindistan ve diğer Uzak Doğu sömürgelerine giden kara ve deniz yollarının korunması ön plana çıkınca, bu bölgede geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti’nin de İngiliz dış politikasındaki önemi artmıştır. 1787-1792 döneminde Osmanlı’nın Rusya ve Avusturya’ya karşı yaptığı savaşta, İngiltere Başbakanı William Pitt (1783-1901), Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruyan bir siyasa takip etmiştir. Ancak İngiliz parlamentosundan tepkiler gelince, zamanla Pitt, bu duruşundan taviz vermek durumunda kalmıştır. 1794 yılında ilk Osmanlı Büyükelçisi Yusuf Agâh Efendi’nin İngiltere Kralı III. George tarafından kabul edilerek Londra’da göreve başlamasıyla, Osmanlı-İngiltere ilişkileri kurumsal bir çerçeve kazanmıştır. Bu atama, dönemin Reisülküttabı Mehmet Raşit Efendi’nin Sir Robert Ainslie ile yaptığı görüşmenin bir kazanımıdır. Bu dönemlerde Napolyon Bonapart Fransa’sına karşı İngiltere ile Osmanlı arasında bir yakınlaşma da yaşanır. Nitekim iki devlet arasında Fransa’ya karşı ilk ittifak anlaşması 5 Ocak 1799’da imzalanır. Bu ittifaka ilerleyen günlerde iki Sicilya Krallığı ve Rusya da katılır. Sonuçta, 1801’de Osmanlı ve İngiliz orduları karşısında mağlup olan Fransız kuvvetleri Mısır’ı terk etmek zorunda kalır. İki devlet arasında 1809’da imzalanan Çanakkale Antlaşması (Çanakkale Barış ve Ticaret Antlaşması) ile de, Osmanlı Devleti’nde bir süredir devam eden Fransa’ya bağımlı dış politikayı İngiltere’ye bağımlı dış politikanın aldığı resmileşir. Bu süreçte ekonomik olarak Fransa’ya karşı avantajlar elde eden İngiltere, aynı zamanda Boğazlar’da üstünlüğü ele geçirerek, Rusya’nın Hindistan’a ulaşabileceği yolları da tıkamış olur. 1838’e gelindiğinde ise, İngiltere, Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın paniğiyle bütün enerjisini Rus nüfuzunu ortadan kaldırmak için harcamaya başlar.

Bu dönemden itibaren, İngilizler, Osmanlı’yı Fransa ve bilhassa da Rusya’ya karşı ayakta tutmak temelinde bir dış siyaset takip etmeye başlar. Nitekim 1832’de İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Stratford Canning’in, ki kendisi ilk kez 1808’de Birinci Katip olarak atandığı İstanbul’da -aralıklarla- 1858’e kadar Büyükelçi ve farklı unvanlarla görevde kalmıştır, Lord Palmerston’a yazdığı mektupta, İmparatorluğu “güçlü ve müreffeh tutmak” anlayışı vurgulanmıştır. Bunun sebebi ise, kuşkusuz, diğer büyük güçlerin Osmanlı üzerindeki etkisini sınırlamak, Hindistan’ın korunması için ön cephede güçlü olmak ve İmparatorluğa yönelik ihracatı arttırmaktır. Bu sebepler arasında ticaretin rolü daha arka plandadır; zira bu dönemdeki ticaret rakamları incelenirse, Osmanlı’dan İngiltere’ye yapılan ithalatın toplam İngiliz ithalatındaki yeri yüzde 2, Osmanlı’ya yapılan İngiliz ihracatının toplam İngiliz ihracatındaki yeri de yüzde 3 düzeyindedir. Dolayısıyla, Osmanlı’yı diğer büyük devletlere kaptırmamak ve Boğazlar başta olmak üzere Osmanlı jeopolitiğini iyi kullanarak Hindistan ve diğer sömürgeleri korumak düşünceleri Londra için daha öncelikli hedefler olmuştur.

Stratford Canning, göreve başlaması sebebiyle İstanbul Kaymakamı ile görüşürken (1808)[4]

Bu noktada Hindistan konusuna ayrı bir parantez açmak gerekir. İmparatorluğun en değerli ve gözde kolonisi durumundaki Hindistan’a giden en güvenli yolun hangisinin olduğu, İngiliz dış politikasında uzun süre tartışılmış bir konudur. Bu bağlamda iki alternatif ortaya çıkmıştır. İlki, İskenderiye, Süveyş ve Kızıldeniz hattı üzerinden Hindistan’a giden yol, ikincisi ise Suriye Çölü, Fırat Nehri ve Basra Körfezi hattı üzerinden Hindistan’a ulaşılan yoldur. Neticede, İngiliz stratejistler, Süveyş hattının daha güvenli olduğu yargısına ulaşmışlardır. Ancak geçen zaman içerisinde, Mezopotamya’nın daha doğru hat olacağı düşüncesi güçlenecektir. Hindistan’ın İngilizler için bu kadar önemli olması ise, kuşkusuz, ekonomik sebeplerle ilgilidir. İngiliz merkantilizmi, bu dönemde dış ticaret fazlası mantığı üzerine kurgulanıyordu; bunun için en ideal ülke de Hindistan’dı. Doğu Hindistan Şirketi yöneticilerinden Thomas Mun (1571-1641), bu durumu şöyle izah ediyordu: “İngiltere, hazinesini değerli madenlerle doldurmak istiyorsa, o halde satın aldığından daha fazlasını satmalıydı; böylelikle dış ticaret dengesini kendi lehine çevirmiş olacak ve bu sayede aradaki fark hazineye kalacaktı.[5]

Ayrıca bu dönemde Mısır’da ortaya çıkan Kavalalı Mehmet Ali Paşa fenomeni de Osmanlı-İngiliz ilişkilerine tesir etmiştir. İngilizler, başta bu konuda daha kayıtsız davranırlarken, Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa’nın ordusunun Osmanlı ordularını yenerek Kütahya’ya kadar ilerlemesi sonrasında, Mehmet Ali Paşa’nın Basra Körfezi seferi nedeniyle zaman içerisinde Kavalalı ile ilişkiler bozulur. Ayrıca bu dönemde Osmanlı ile imzalanan Baltalimanı Antlaşması (1838) da, İngilizlere imtiyazlar sağlaması nedeniyle İngiltere’nin Osmanlı’ya destek vermesini kolaylaştırıcı bir faktör olur. Bir diğer faktör de, Lord Palmerston’un Mehmet Ali Paşa’nın Fransa yanlısı olduğunu düşünmesi ve bunun Hindistan’la irtibatın sağlanmasında riskler yaratacağını tasavvur etmesidir. Bu nedenle, zaman içerisinde İngilizler desteği tamamen Osmanlı’ya verirken, Dışişleri Bakanı Lord Aberdeen’in (1841-1846) Büyükelçi Stratford Canning’e verdiği “akıllı ve iyi düşünülmüş reformlar yoluyla Sultan’ın yönetimine istikrar getirme” talimatı doğrultusunda adımlar atılmaya başlanır ve Osmanlı’da reform ve modernleşme teşvik edilir. Bu dönemde, ayrıca, İngiliz diplomasisinin Osmanlı üzerindeki nüfuzunu arttırmaya başladığı ve özellikle gayrimüslimlerin haklarının korunması gibi konularda İngilizlerin öne çıkmaya başladıkları görülür. Bu dönemi en iyi anlatan söz ise, Lord Palmerston’un kullandığı “İngiltere, Türkiye’yi Britanya’nın çıkarları için destekleyecektir” cümlesidir.

Lord Palmerston

Bu noktada, İngilizlerin Konsolosluk sistemlerinin kurumsallaşmasına da yakından bakmak gerekir. 1822-1827 döneminde ülkesinde Dışişleri Bakanlığı yapan George Canning, daha sonra kısa bir dönem (sadece 119 gün) Başbakanlık da yapacaktır, 1825 yılında bir Parlamento kararıyla İngiliz Konsolosluk Servisi’nin kurulmasına önayak olmuştur. O zamana kadar hukuki bir temeli olmayan Konsolosluk Servisi, böylece yasal bir temele kavuşmuştur. Önceden maaşları “Civil List” adı verilen özel bütçeden, Levant Şirketi ve Doğu Hindistan Şirketi kumpanyalarından ya da Kral ve Kraliçeler tarafından karşılanan Konsoloslar, böylelikle İngiliz Dışişleri’ne bağlı hale getirilmişlerdir. Ancak sistemin oturması uzun yıllar almıştır; öyle ki, 1856 yılına gelindiğinde bile Bağdat Başkonsolosu’nun maaşı Doğu Hindistan Şirketi tarafından verilmektedir. Konsolosluk hizmetleri, 1832, 1834, 1864 ve 1877 tarihli yasalarla iyice kurumsallaştırılmış ve dönem şartlarına adapte edilmiştir. Ayrıca Konsolosluk atamaları, 1825 tarihinden itibaren İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nca yapılmaya başlanmıştır.

George Canning (1770-1827), 119 günle en kısa süre görev yapan İngiliz Başbakanı olmuştur

İngiliz Dışişlerinin personel alımı da oldukça ciddi bir süreçtir. Dil sınavları ve İngiliz ticaret hukuku ve aritmetik gibi sınavları aşan adaylar, iki bölgeden birisi için eğitimden geçirilirlerdi. Bunlar; (1) Osmanlı eyaleti ve İran bölgesi ve (2) Çin ve Japonya bölgesiydi. Bu eğitimleri takiben, adaylar, “öğrenci mütercim” olarak atanırlardı. Bu öğrenciler için yaş aralığı 18-24 olarak belirlenmişti. Seçilen öğrenci mütercimler, ya Oxford’da, ya da doğrudan çalışacakları bölgede eğitime başlardı. Öğrencilere, öncelikle Doğu dilleri eğitimi veriliyordu. Öğrencilere belli aralıklarla sınavlar da yapılır ve başarı durumları ölçülürdü. Başarılı olarak gruplandırılanlar, sırasıyla; Asistan, Mütercim, Konsolos Vekili ve Konsolos olarak istihdam edilirlerdi. Bir üst makama terfi edebilmek için, yeterliliğin yanı sıra, üst makamın boşalmış olması da gerekliydi. Öğrenciler, genelde Konsolos Vekili olarak görev yapmaya başlardı. Konsolosların maaşı konusu ise 1891’e kadar kanuna bağlanmamıştır. Hatta uzun süre Vekil-Konsolos adıyla sınavlardan geçmeyen ve daha çok tüccar ya da yabancılardan seçilen kişiler de İngiltere adına görev yapmışlardır. Ancak bu kişilere genelde maaş ödenmemiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda, İngiliz Konsolosları, görev yaptıkları yerlerde adeta Genel Vali veya siyasi lider statüsü kazanabilmişlerdir. Amerika’da fiili olarak Genel Vali statüsünde olan İngiliz Konsolosları, diğer devletlerde de nominal olarak siyasi lider hüviyetine kavuşmaktaydılar. Bunun sebebi, kuşkusuz, İngiltere’nin büyük siyasi ve ekonomik gücüydü. Örneğin, 1882’de Mısır’da görev yapan Lord Earl Cromer (Evelyn Baring), aslında sadece bir Konsolos olmasına karşın, fiiliyatta adeta Mısır’ın hâkim idarecisi gibi davranmakta ve halk da bunu yadırgamamaktaydı. Bu gibi diplomatik nüfuz arayışları ve mekanizmaları, Amerikalı akademisyen Michael W. Doyle tarafından, Empires adlı eserinde (1986, Cornell University Press), “Enformel Emperyalizm” (Informal Empire) kavramı çerçevesinde değerlendirilmiştir.[6] Nitekim Doğu Hindistan Şirketi’nin yöneticileri de bu kapsama girer. İngiltere’nin Doğu politikasının tamamen bu Konsolos ve görevlilere göre şekillendirildiği görüşü abartılı olmakla birlikte, İngiliz dış politikasına yön vermeyi başaran çok önemli bazı Konsoloslar olmuştur. Ancak İngiliz Konsolosların diğer Avrupa ülkeleri Konsoloslarına kıyasla daha düşük maaş almaları, Türkçe başta olmak üzere Doğu dillerini öğrenmenin ve bu ülke toplumlarının saygısını kazanmanın zorluğu ve bölgede uzun süre görev yapan Konsolosların adeta Türkleşmeleri veya Araplaşmaları gibi sebeplere dayalı olarak, Konsolosluk işlerinde zaman zaman zorluklar da yaşanmıştır.

Lord Earl Cromer (Evelyn Baring)

Bu dönemde Osmanlı-İngiliz ilişkilerinde sorun yaratan konular ise; İstanbul üzerinde nüfuz oluşturma çalışmaları kapsamında, İngilizlerin “himaye altındaki uyruk” (protected subject) politikalarına yönelmeleri ve “devlet içinde devlet” (Imperium in Imperio) denebilecek bu sistem doğrultusunda neredeyse tamamen Ermeni, Rum ve Yahudi gibi gayrimüslim Osmanlı tebaasından personel ve dragoman (drağman) seçmeleridir. Geriye kalanlar da yine Osmanlı tebaası içerisindeki İtalyan, Fransız, Yunan ve Levanten ailelerden seçilmekteydi ve Fanton, Pizani ve Franchiri gibi tanınmış ailelere mensuplardı. Osmanlı hukukunda “Beratlı” olarak konumlandırılan dragomanlar, bu himaye (protégé) sistemi sayesinde, hem Osmanlı tebaası olmaya devam etmiş, hem de başka devletler için çalışabilmelerine olanak sağlanmıştır. Ancak Osmanlı Devleti, bu sistemin sadakatsizliği teşvik ettiğini düşündüğü için, ilerleyen yıllarda bazı önlemler almıştır. Bu önlemler, III. Selim döneminde “Beratlı” sayısının azaltılmasıyla başlamıştır. Bu durum, zaman zaman İngiliz diplomatlarca da haklı görülerek kabullenilmiştir. Örneğin, 1808’de Büyükelçi Robert Adair, dragomanların durumlarından yakınan Reis Efendi’ye hak vermiştir. Ayrıca İngiliz ve Fransız Konsolosları arasında yaşanan rekabet de zaman zaman sorunlara neden olmuştur. Buna karşın, Osmanlı’ya karşı “dostça ve edimsel davranılması” gerektiğini savunan Büyükelçi Stratford Canning’in de etkisiyle, zaman içerisinde İngiltere’nin konumu güçlenmiştir. Dolayısıyla, 1850’lerden itibaren Osmanlı-İngiliz işbirliği derinleşir ve Kırım Savaşı ile başlayan “silah arkadaşlığı”nın da etkisiyle, İstanbul üzerindeki İngiliz nüfuzu artar.

Osmanlı Devleti, 1868 yılında yayınlanan nizamname ile Konsolosların istihdam edebilecekleri yerli görevlileri sınırlamaya çalışmıştır. Ancak bu karar işe yaramadığı gibi, 1867’de yabancılara mülk edinme hakkı da verilmiş ve konumları iyice güçlendirilmiştir. Bu sayede, Bağdat ve Basra gibi yerlerdeki İngiliz Konsolosları ve tebaasının mülklerinin sayısı günden güne artmış ve bu mülklerde savaş malzemeleri bile depolanmaya başlanmıştır. Geoffrey R. Berridge, bu dönemde görev yapan İngiliz Konsoloslarını, daha çok ticari konularla meşgul olan “trading consul” (Ticaretçi Konsolos) ve dış politika konularının öznesi haline gelen “political consul” (Siyasi Konsolos) kavramlarıyla kategorize etmiştir.[7] Bu bağlamda, Bağdat Konsolosları daima Siyasi Konsolos çizgisine yakın olmuşlardır. Ayrıca Siyasi Konsolosların daha uzun süre görev yapmaları, Ticari Konsoloslar gibi maaşlarının tartışmalara neden olmaması ve varlıklarının sorgulanmaması dikkat çeken ayrıntılardır. Siyasi Konsolosların görevleri ise kısaca şöyle özetlenebilir: (1) Eyaletlerde Valilerin reformların uygulanması yönünde teşvik edilmesi, (2) Hıristiyan tebaaya yönelik şiddetin engellenmesi, (3) Geniş siyasi ve iktisadi etkileri olabilecek gelişmelerin önceden tahmin edilip rapor edilmesi.

Doğu Hindistan Şirketi’nin (East India Company) logolarından biri

Doğu Hindistan Şirketi’nin İngiltere’nin Hindistan ve Asya politikasındaki rolü ve önemi tarihçilerce teslim edilmesine karşın, şirketin Ortadoğu politikaları konusunda da önemli rol oynadığını pek az kişi vurgulamıştır. Oysa DHŞ, kurulduğu 1600 yılından çözüldüğü 1858 Hindistan Ayaklanması’na (Indian Munity) kadar, döneminin en büyük ticaret kumpanyası olmayı başarmıştır. Londralı tüccarlardan oluşan ve Doğu Akdeniz’de ticaret yapan bir topluluk olarak iş hayatına atılan DHŞ, 1616’da İran’da açtığı ticari depo ve Portekiz ve Hollanda ile girişilen ve İngiltere lehine sonuçlanan nüfuz mücadeleleri sonrasında yükselişe geçmiştir. Şirket, Basra’yı adeta bağımsız bir emir gibi idare eden Ali Paşa ile anlaşarak, 1640 yılında şirketin Basra’daki ilk antreposunu da açmıştır. Bu şekilde, şirketin Ortadoğu’da 350 yıl sürecek varlığı başlamıştır. 1645 yılında şirketin mallarının Hüseyin Paşa tarafından müsadere edilmesiyle, DHŞ, zor bir döneme girmiş ve 1660 yılında antreposunu kapatmak zorunda kalmıştır. Bu tarihten sonra gemiler üzerinden bölgedeki ticaretine devam eden DHŞ yöneticileri, 1728’de Martin French’ten başlayarak Basra’da yarı-Konsolosluk statüsü ve “mümessil” unvanı kazanmışlardır. French’ten sonra Thomas Darrill (1739-1745), Thomas Grendon (1747-1748) ve William Shaw (1753-1761) şirketin bu statüdeki ilk mümessilleri olmuşlardır. Zaman içerisinde şirketin Körfez temsilciliği de İran’dan Basra’ya taşınmıştır. 1764’te ise, İngiliz Büyükelçi Henry Grenville’in çabasıyla, Osmanlı Sultanı tarafından, İngilizlerin Basra’daki fiili durumuna meşru bir statü kazandıran Konsolosluk Beratı verilmiştir. Bu gelişmenin ardından aynı yıl bölgeye atanan Robert Garden, böylelikle gücü yüksek ilk İngiliz Konsolosu olarak dikkat çeker. Basra Konsolosunun temel görevleri; İngiliz tüccar ve seyyahlarının korunması ve İngiliz gemilerine yönelik işlemlerin yapılmasıdır. Konsolos, gümrük vergisi ve maiyetindeki personel ve köleleri de bazı vergilerden muaf tutulmuşlardır. Ayrıca İngiliz Konsoloslarının tutuklanma muafiyeti olarak açıklanabilecek diplomatik dokunulmazlık, Müslüman ahali gibi beyaz türban giyebilme ve seyahat etme hakları da kabul edilmiştir.

Zaman içerisinde İngiltere ve Hindistan arasında bir irtibat kanalı olarak Basra’nın ve Irak’ın önemi artmıştır. Bu durum, ilk kez Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) döneminde başlamıştır. Bu dönemde yaşanan İngiliz-Fransız rekabeti nedeniyle, Ümit Burnu üzerinden gönderilen orijinal evraklar dışında, bu evrakların kopyaları da Basra ve Halep üzerinden Londra’ya gönderilmiştir. Sahra Postası (Desert Mail) olarak adlandırılan bu posta teşkilatı, Basra ve Halep Konsolosluklarının en önemli işlerinden birisi olmuştur. Ancak 1773 Veba Salgını ve 1775 İran işgali nedeniyle, İngilizler, bu bölgeden bir süre çekilmek durumunda kalacaklardır. 1778’den itibaren Vehhabilerin Kuveyt üzerine ilerlemesi ve Sahra Postası’nın güvenliğini tehdit etmeye başlaması üzerine ise, bu yeni ve güçlü oyuncuya karşı tarafsız kalınarak İngiliz menfaatleri korunmaya çalışılmıştır. Ayrıca Samuel Manestry’nin çabalarıyla, bu dönemde Bağdat’ta da bir İngiliz temsilciliğinin açılması için çalışmalara başlanmıştır. Ancak Napolyon Bonapart’ın bu dönemde Mısır’da etkin olması ve Manesty’nin de bölgede iyi gitmeyen ilişkileri nedeniyle, ne DHŞ’den, ne de İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliğinden fazla bir destek alınamamıştır. Ayrıca idari olarak Büyükelçi Sir Robert Liston’a bağlı olan Manestry’nin DHŞ’ye bağlı olduğunu iddia etmesi ve İstanbul’daki merkezle sorun yaşaması da bu konuda etkili olmuştur.

İngiltere’nin Bağdat’taki ilk Konsolosu olan 1764 doğumlu olan Harford Jones-Brydges (1764-1847), genç yaşlarında Doğu Hindistan Şirketi’ne katılmış ve doğu dillerine yatkınlığı sayesinde DHŞ içerisinde sivrilmiştir. 1784’ten itibaren DHŞ tarafından Basra’da istihdam edilen Jones-Brydges, düşük olan ücretinden kaynaklanan sorunları kişisel ticari faaliyetleriyle telafi etmeye çalışmıştır. Basra’da Ermeni azınlıkla iyi ilişkiler kuran Jones-Brydges, 1798-1806 döneminde Bağdat’ta ilk İngiltere Konsolosu ve DHŞ temsilcisi olarak görev yapmıştır. 1807-1811 döneminde İran Kraliyet Sarayı’nda olağanüstü yetkilerle donatılmış Elçi ve Ortaelçi olarak görev yapan Harford Jones-Brydges, 1807’de Radnorshire’da 1. Boultibrook Baroneti unvanını almıştır. İran Sarayı görevi sonrasında istediği görevi alamadığı için DHŞ’den istifa eden Jones-Brydges, 1816’da Radnorshire Yüksek Şerifi olmuş ve 1831’de Oxford Üniversitesi tarafından kendisine Onursal Medeni Hukuk Doktorası verilmiştir. Ayrıca bu dönemde ismini Harword Jones Brydges olarak değiştirmiş ve Privy Council’a üye olarak atanmıştır. 1833’te orijinal Farsça elyazmalarından çevirdiği The Dynasty of the Kajars adlı eseri, 1834’te An account of his majesty’s mission to the court of Persia in the years 1807-11 adlı kitabı ve 1838’de Letter on the Present State of British Interests and Affairs in India isimli çalışması yayınlanan Jones-Brydges, 1841’de önemli devlet görevlilerinin atandığı Herefordshire Deputy-Lieutenant makamına atanmıştır. Bu yıllarda İngiltere’nin Hindistan’ı işgalini kınayan Harford Jones-Brydges, muhalif bir liberal olarak sivrilmiş ve Grey Coat Kulübü’nü kurarak Başkanlığını vefat ettiği 1847 yılına kadar sürdürmüştür.

Harford Jones-Brydges

Harford Jones-Brydges’ın, Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart’ın etkili olduğu bir dönemde görev yapması nedeniyle, en temel uğraşlarından birisi de bölgedeki Fransız etkisini kırmaya çalışmaktır. Nitekim kendisine verilen talimatlar, ne olursa olsun, Bağdat Valisi’nin Fransızlara karşı tavır almasını sağlamaktır. Bunun için kendi gücünü ve bağlantılarını, kabileleri ve Mısır beylerini kullanması istenmiştir. Bu, hiç şüphesiz, rutin bir Konsolosluk görevinin çok üzerinde bir taleptir. Ayrıca Jones-Brydges’a Osmanlı Arabistan’ı, Mısır ve İran bölgelerine ilişkin iç gelişmeleri içeren istihbarat toplama görevi de verilmiştir. Bu misyonunu ise, hem DHŞ, hem de Büyük Britanya devleti adına yapacağı belirtilmiştir. Bunların yanı sıra, doğal olarak, rutin Konsolosluk görevleri olan İngiliz tebaası ve tüccarlarının haklarının korunması gibi görevleri de olmuştur. Tom Nieuwenhuis, Jones-Brydges’ın bu geniş yetkileri ve görev kapsamını göz önünde bulundurarak, onun bir “istihbarat memuru” olduğu sonucuna varmıştır.[8] Nieuwenhuis, ayrıca, Jones-Brydges’ın Osmanlı Valilerine “cahil Türkler” olarak baktığını da iddia etmiştir. Nurcan Özkaplan Yurdakul’un arşiv çalışmaları kapsamında Harford Jones-Brydges’ın faaliyetlerine bakıldığında; (1) Kürdistan bölgesinde yapılan arkeolojik ve sosyolojik araştırmalar, (2) Hıristiyan tebaanın himayesi (ki 1856’dan itibaren zaten hukuki bir statü kazanmıştır), (3) Osmanlı’nın Vali değişimi süreçlerine müdahil olunması, (4) Göçebe Arap kabileleriyle temas edilmesi ve (5) Şii azınlıklarla temas edilmesi gibi önemli faaliyetler karşımıza çıkmaktadır.[9]

Harford Jones-Brydges’ın Büyük Süleyman Paşa ile yakın ilişkiler nedeniyle bölgede mühim bir şahıs olduğu iddiası da bazı araştırmacılarca (örneğin Stephen Hamsley Longrigg) vurgulanmıştır. Ancak Malcolm Yapp da, bunun tam tersi olarak, Büyük Süleyman Paşa’nın Jones-Brydges’ın kendisine itibarlı bir konum arayışı çabalarını küçümsediğini ve yaptığı işi birkaç mektup yazmaktan ibaret saydığını yazmıştır.[10] Buna karşın, Süleyman Paşa’nın Jones-Brydges’dan kendisine bir İngiliz doktor bulmasını istemesi, iyi giden ilişkilerine kanıt olarak gösterilmiştir. Nitekim bu talep sonrasında, Dr. James Short, Süleyman Paşa’nın sarayında istihdam edilmiş ve ölene kadar onun sağlığından sorumlu olmuştur. Ayrıca Jones-Brydges’ın Türk kadınlarla yasak ilişki yaşaması konusu da Süleyman Paşa ile aralarında yaşanan bir diğer ilginç ve tartışmalı olaydır. Veba felaketi sırasında ise, Jones-Brydges ve Süleyman Paşa arasında işbirliği olduğu görülür. Nitekim her iki kişi de salgın sırasında Bağdat’tan ayrılmazlar ve karantina konusunda da yardımlaşırlar. Bu gibi bazı yardımlaşma hususlarına karşın, Büyük Süleyman Paşa’nın Harford Jones-Brydges’dan hazzetmediği ve hatta onun değiştirilmesi için Babıali’ye başvurduğu söylenebilir. Harford Jones-Brydges’ın Konsolosluğunu değerlendiren Nurcan Özkaplan Yurdakul, siyasi konuları şahsi düşünceleri ile karıştırması, hırslı ve heyecanlı kişiliği ve amirleriyle rekabet etmesi nedeniyle küçümsenmeye çalışılan Jones-Brydges’ın, aslında Bağdat Konsolosluğu sırasında çok önemli ilişkiler ağı kurduğunu ve bu sayede kritik bilgilere ulaşabildiğini belirterek, onun İngiltere’nin Bağdat ve Asya politikasını oluşturan ilk siyasi teorisyen olabileceğine işaret etmiştir.[11]

Cladius James Rich

Bu dönemde etkili olan bir diğer çok önemli şahıs ise Cladius James Rich veya Cladius Rich’tir (1787-1821). Rich, bölgedeki İngiliz Konsolosluğu’nun kurumsallaşması konusunda en önemli kişidir. 28 Mart 1787’de Dijon yakınlarında doğan Rich, İskoç bir Albay’ın evlilik dışı doğan çocuğudur. Onun hakkında kapsamlı bir inceleme yapan C.M. Alexander, Rich’in Latince ve eski Yunanca dışında İbranice, Süryanice, Farsça, Türkçe, Arapça ve Çince öğrendiğini ve daha 17 yaşında dil yetkinliğine ulaştığını yazmıştır. 1804’te İstanbul’a gelen ve bir süre İzmir’de de bulunan Rich, ardından İskenderiye’de İngiliz Konsolosu’nun yardımcısı olarak görevlendirilir. Buradan kara yoluyla Basra Körfezi’ne seyahat eden Cladius James Rich, bu dönemde kılık değiştirerek bir Memluk gibi Şam’ı bile ziyaret etmiştir. 1808’de Sir James Mackintosh’un kızı Mary ile evlenen Rich, dil yetkinliği ve Osmanlı coğrafyasında kazandığı tecrübeler sayesinde İngiliz devletinde hızla yükselmiştir. Nitekim Brian M. Fagan, Rich’in Konsolos olarak görevini Osmanlı İmparatorluğu ile iyi ilişkiler kurmak ve bölgeyi ziyaret eden İngiliz akademisyen, kâşif ve tüccarları konuk etmek olarak belirtse de, Rich’in kişisel nüfuzu sayesinde bunun ötesine geçtiği ve Osmanlıları etkileme misyonunu da başarıyla yerine getirdiğini belirtmiştir. Bölgede coğrafya, tarih ve eski eser araştırmaları da yapan Rich, Bağdat hakkında en kapsamlı coğrafi ve istatistiki bilgileri derleyen kişidir. Bu çalışmalarındaki bulgular, 1839’da Viyana’da ve Londra’da “1811 Babil Yolculuğu Ardından” (Narrative of a Journey to the Site of Babylon) adıyla sergilenmiş ve daha sonra da kitaplaştırılmıştır. Hatta Rich’in bu yıllarda MÖ 612 yılından beri kayıp olan Ninova şehrini bulduğu bile iddia edilmektedir. 1813-1814 döneminde İngiltere ve Avrupa’da bulunan Rich, Süryani ve Kalkedan Hıristiyan kiliseleri manastırlarında yaptığı çalışmalarda Yezidilerle ilgili önemli bilgiler de derlemiştir. 1820’de Al Mınshi Al Bağdadi ile ikinci kez Babil’e giden Cladius James Rich, bu bölgeye ait ilk topografik ve coğrafi bilgileri derleyen kişi olmuştur. Bu bilgiler, 1836 yılında Londra’da Narrative of a Residence in Koordistan and on the site of Ancient Nineveh adıyla kitaplaştırılmıştır. Rich, 1821’de henüz 34 yaşındayken Şiraz’da kolera hastalığı nedeniyle vefat etmiştir. Rich’in 8 farklı dildeki 800 elyazması, British Museum tarafından satın alınmıştır.

Narrative of a Journey to the Site of Babylon

Cladius James Rich, kendisinden sonra Bağdat’a atanacak olan çok önemli Konsoloslardan ilki olarak kabul edilir. Onun döneminde Konsolosluk Bağdat’ın en ferah ve büyük evlerinden birinde kuruluydu ve Konsolosluk içerisinde Türk, Arap, Gürcü, Acem ve Hindu milletlerinden kişiler çalışmaktaydı. Ayrıca bu personel dışında İngiliz bir doktor, İtalyan bir sekreter ve farklı milletlerden dragomanlar, uşak ve hizmetçiler de Konsolosluk bünyesinde çalışmaktaydı. Rich’in üretken ve marifetli kişiliği sayesinde, Bağdat Konsolosluğu, onun döneminden itibaren, bölgenin ileri gelenlerinin oturup kalktığı önemli bir siyaset ve kültür merkezi haline gelmiştir. Rich’in bir diğer ilginç özelliği de, yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için, Paşalarla olan iletişimini bizzat kendisinin -Türkçe konuşarak- kurmasıdır. Doğu dilleri konusunda yetkinliği küçük yaşlarda fark edilen Rich, eşi Bayan Rich’in anlattığı kadarıyla, henüz 15 yaşında Kingsdown’da bir akşam yürüyüşünde bir Türk tüccarla karşılaşır ve onunla bir Türkmüş gibi konuşarak, aksanının ne derece anlaşılır olup olmadığını test eder. Sonuçtan memnun kalmış olacak ki, bu olay, Cladius James Rich’in özgüvenini arttırır. Rich’in görev süresince en önemli görevlerinden birisi de İngiliz tüccarlarının ticari menfaatlerinin korunması ve bu hususta çıkan sorunların çözülmesi olmuştur. Rich, o dönemde o kadar etkili bir hale gelmiştir ki, kendisini kabullenmekte zorluk çeken Küçük Süleyman Paşa’nın azlinde de rol oynamıştır.

19. yüzyılda Rich’in ardından 1822-1843 döneminde Bağdat Konsolosu olarak görev yapan İrlandalı Albay Robert Taylor ise, uzun süre görevde kalmasına karşın hakkında fazla bilgi bulunmayan ve bu nedenle çok da aktif olmadığı düşünülen bir diplomattır. Ancak Taylor’ın önemli bir başarısı, Asur Kralı Sennacherib’in “Taylor Prizması” olarak adlandırılan tabletini 1830 yılında Ninova’da bulmasıdır. Ayrıca Taylor’ın İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Lord John Ponsonby ile Kasım 1831-Ekim 1841 tarihinde yaptığı yazışmalar da, onun göz önünde olmamasına karşın bölgedeki gelişmeleri takip ettiğini ispatlayan tarihi vesikalardır. Robert Taylor, Albay olması sebebiyle Osmanlı Devleti’nin 1830’larda Sultan II. Mahmut (II. Mahmud) döneminde başlattığı askeri reformlara da tavsiyeleriyle katkıda bulunmaya çalışmıştır. Ayrıca bu dönemde Doğu Hindistan Şirketi ve İngiliz devleti, Robert Taylor’a Rusya’nın bölgedeki faaliyetlerini yakından takip etmesi talimatını da vermişlerdir. Taylor’ın bir diğer ilginç niteliği de, Bağdat Ermenileri ile olan yakın ilişkileridir. Bu, sadece bir “misyonerlik” ilişkisine de dayalı değildir; zira bir Ermeni kadınla evli olan Taylor’ın bu ilişkiden iki kızı olmuştur.

British Museum’da sergilenen Taylor Prizması (Taylor Prism)[12]

Robert Taylor’ın görev yaptığı dönemde Bağdat’ta ikamet eden misyoner ve seyyah Anthony Norris Groves’a da bu noktada bir parantez açmak gerekir. Protestan bir misyoner olan Groves, Arap Müslüman topluluklarına gönderilen ilk İngiliz misyoner olarak tarihe geçmiştir. İlerleyen yıllarda Hindistan’da da görev yapan Groves, bu döneme dair anılarını Journal of a Residence in Baghdad adlı hatıratında toplamıştır. Groves, Fırat’ta inceleme yaparken öldürülen Konsolos Robert Taylor’ın kardeşi James Taylor ve aynı dönemde öldürülen Avrupalı tüccarlar konusunda Yezidileri savunarak dikkat çekmiştir. Groves, ayrıca, bölge halkının, hatta sadece Hıristiyanların değil, Müslümanların da, Davut Paşa’nın vergi uygulamalarından rahatsızlık duyması nedeniyle İngiliz tebaası olma eğiliminde olduklarını yazmıştır. Ayrıca, yine Groves, Mardin nüfus sayımında bölgede Müslüman Suriyeliden çok Hıristiyan Ermeni’nin bulunduğuna vurgu yaparak, bunun bir fırsat olarak görülmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu dönemden itibaren Protestan misyonerlik İngilizler için bir sömürgecilik politikası haline gelirken, bunu yönlendiren kurum da London Missionary Society (Londra Misyoner Cemiyeti) olmuştur. Osmanlı toprakları içerisindeki ilk birimi İzmir’de 1829’da açılan London Missionary Society, Arap, Türk ve Kürt Müslüman gruplarının yanında, Osmanlı toprakları içerisinde yaşayan Yahudileri de hedeflemiştir. Bu dönemlerde, Robert Taylor ile Anthony Norris Groves koordineli olarak çalışmışlardır.

Anthony Norris Groves

Bu döneme dair dikkat çeken bir diğer İngiliz figür de Sir Henry Creswicke Rawlinson’dır (1810-1895). 1810’da Oxfordshire’da doğan Rawlinson, genç yaşta at biniciliğiyle ün kazanmış ve 1827’de henüz 17 yaşındayken Doğu Hindistan Şirketi’ne girmiştir. Hem gözüpek, hem spora yatkın, hem de Asya dillerine yatkın bir isim olan Rawlinson, kısa sürede becerikli bir akademisyen olarak nam salmış ve 1833 yılında eğitimi için İran’a gönderilmiştir. 1835 yılında İran’a Ortaelçi (Envoy Extraordinary) olarak atanan Rawlinson, Kraliyet Coğrafya Topluluğu’ndan (Royal Geographic Society of London) altın madalya almış ve 1840’da Kandahar’a siyasi temsilci olarak atanmıştır. Kandahar’da 3 yıl kalan ve Afgan Savaşı’na katılan Rawlinson, savaşta gösterdiği başarılar nedeniyle 1843’de Bağdat Konsolosluğu’na layık görülmüştür. Burada çivi yazısı çalışmalarına odaklanan Rawlinson, Kirmanşah’da bulunan Behistun Yazıtı’nın (Behistun Inscription) tam bir deşifresini, çevirisini ve yorumunu yapmayı başarmıştır. 1849’da İngiltere’ye dönen ve Behistun Yazıtı ile ilgili çalışması 1851’de yayımlanan Rawlinson, bu dönemde Babil ve Sasani eserlerinden oluşan koleksiyonunu British Museum’da sergilemiştir. 1855’de bir kaza geçiren Rawlinson, aynı yıl görevinden istifa eder ama ilerleyen dönemde şirkete Direktör olarak atanır. Ömrünün kalan 40 yılını siyasi, diplomatik ve bilimsel çalışmalar yaparak neredeyse tamamen Londra’da geçiren Rawlinson, 1858’de Hindistan Konseyi’ne üye seçilir, ancak 1859’da İran’a Elçi olarak atanınca bu görevden istifa eder. 1865-1868 döneminde parlamenter olarak Meclis’te bulunan Rawlinson, 1868’de tekrar Hindistan Konseyi üyeliğinde seçilir ve ölene kadar bu görevde kalır. Özellikle arkeoloji alanında yaptığı çalışmalarla adından söz ettiren Sir Henry Creswicke Rawlinson, ayrıca 1875 yılında England and Russia in the East adlı kitabıyla siyasal değerlendirmelerde de bulunmuş ve Rusya’nın Afganistan ve İran’a karşı saldıracağı tezini savunmuştur. 1871’de Royal Geographic Society of London Başkanlığına getirilen Rawlinson, 1876’dan ölümüne kadar British Museum’un yedieminlerinden biri olmuş ve 1889’da Dame Grand Cross (GCB) madalyası almıştır. Kendisine, ayrıca, 1891’de Baronet unvanı verilmiştir. Asiatic Society’nin Başkanlığını da bir dönem yapan Rawlinson, Oxford, Cambridge ve Edinburgh üniversitelerinden fahri doktora almış ve 1895’de vefat etmiştir.

Henry Creswicke Rawlinson

Henry Creswicke Rawlinson’ın kariyeri, 1827’de Doğu Hindistan Şirketi’ne katılmasıyla başlar. Uzun ve maceralı kariyerinde birçok farklı bölgede görev yapan Rawlinson, 1843 yılında Robert Taylor’ın yerine Bağdat’a Konsolos ve DHŞ mümessili olarak atanır. Bu atamada, özellikle İran tecrübesi ve ailesinin bağlantılarının da etkisi olmuştur. Rawlinson, atanmasından bir ay sonra Bağdat Osmanlı idaresinin teveccühünü kazanır. Konsolosluğu döneminde, Rawlinson, Osmanlı-İran ilişkilerinde arabuluculuk, İran’ın iç siyasetini takip etmek, azınlıkları himaye etmek, hükümete çözüm önerilerinde bulunmak, Osmanlı ve Irak’taki reformları takip etmek ve Basra Körfezi’nde kölelik ve korsanlığı engellemek gibi birçok önemli faaliyette bulunur. Bu özellikleriyle Rawlinson, Harford Jones-Brydges’ın başlattığı Bağdat Konsolosluğu görevini o güne kadar görülmemiş bir kapsamda gerçekleştirmeyi başarır. Bu görevleri arasında özellikle azınlıkların himayesi önemli bir yer tutar. Zira Tanzimat reformlarının ardından gelen bu dönemde, gayrimüslim tebaaya yönelik haklar sağlanması, bölgedeki Müslüman halkta tepkilere neden olmuştur. Rawlinson’ın bir diğer ilginç niteliği de, önceki İngiliz Konsoloslarının aksine, Fransa ile çok iyi ilişkiler kurmayı başarması ve hatta Fransa’nın Bağdat Konsolosu ölünce bir süre onun yerine refakat etmesidir. Bu durum, Rawlinson’ın kişisel başarısının yanında, kuşkusuz, İngiliz-Fransız ilişkilerinin bu dönemde geliştiğini ve Fransa’nın Bağdat’ta artık İngilizlerce bir tehdit olarak algılanmadığını da göstermektedir. Ancak bu durum İngilizlerin Fransa sevgisinden ziyade, Fransa’nın bölgedeki gücü ve nüfus varlığının az olmasından kaynaklanmıştır. Rawlinson, ayrıca Amerikan misyonerlerinin çalışmalarına destek sağlamış ve hatta London Missionary Society’nin verdiği görev sonrasında bölgedeki Hıristiyan halklar hakkında bir araştırma da yapmıştır.

Behistun Yazıtı

İngiltere’nin Ortadoğu coğrafyasına giriş yaptığı bu ilk dönemi yorumlamak gerekirse; İngiltere’nin emperyal politikalarının iyi planlanmış ve adım adım işlediği görülmektedir. Öncelikle, İngiltere, bölgeye Doğu Hindistan Şirketi başta olmak üzere tüccarlarıyla girmiş ve klasik diplomasinin yanı sıra, ekonomik diplomasiden de azami ölçüde istifade etmiştir. İkinci olarak, İngiltere, bölgeye, bu coğrafyanın uzmanı olan yetenekli ve genç yöneticiler (oryantalistler) atamayı tercih etmiştir. Doğu dillerini (Türkçe, Arapça, Farsça) iyi bilen ve bu toplumlar hakkında -o dönemin bilgi dağarcığı çerçevesinde- üst düzey bilgi sahibi olan İngiliz diplomatlar, bölgede uzun yıllar görev yaparak saha deneyimi de kazanmış ve görev yaptıkları yerlerde kayda değer kişisel nüfuz elde edebilmişlerdir. İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Stratford Canning bunun en iyi örneklerinden biri olup, Bağdat’ta da zaman içerisinde Cladius James Rich ve Sir Henry Creswicke Rawlinson gibi kişisel nüfuzu yüksek İngiliz diplomatları görev yapmışlardır. Üçüncü olarak, İngilizler, bölgedeki gayrimüslim halkları, Osmanlı devlet idarecileri veya dindar Müslüman halktan gelebilecek saldırılar karşısında koruma amacı gütmüş; ama bir yandan da gayrimüslimlerle yakın ilişkiler geliştirerek, Osmanlı’nın çöküş dönemi öncesinde bölgede kullanabileceği bir siyasal dayanak elde etmeye çalışmışlardır. Dördüncü olarak, İngiliz diplomatları, siyasal çalışmalarının yanı sıra, bölgedeki arkeoloji ve kültür varlıklarının ortaya çıkarılması ve korunması konusunda da önemli hizmetler yapmışlardır. Bu, kuşkusuz İngiliz emperyalizminin en hoş tarafıdır. Öyle ki, Harford Jones-Brydges Kürdistan bölgesindeki ilk arkeoloji çalışmalarını başlatmış, Cladius James Rich kayıp Ninova şehrini keşfetmiş ve bölgedeki gözlemlerini kitaplaştırmış, Robert Taylor Asur Kralı Sennacherib’in “Taylor Prizması” olarak adlandırılan tabletini bulmuş ve Sir Henry Creswicke Rawlinson da Behistun Yazıtı’nı tercüme ederek ve bölgedeki incelemelerine dair birçok eser vererek, dünya kültür hazinesine önemli katkılar yapmışlardır. Beşinci olarak, İngilizler, bölgeyi başlarda en önemli koloni ve “Tac’ın mücevheri” veya “Tac’ın incisi” (Crown jewel) olarak değerlendirilen Hindistan’a açılan kapı olarak değerlendirirken, zaman içerisinde önemli bir ticari merkez, daha sonraları diğer büyük güçlere (Fransa, Rusya vs.) kaptırılmaması gereken jeopolitik açıdan kritik bir coğrafya ve 20. yüzyılda petrol kaynaklarının keşfedilmesi sonrasında da mutlaka üstünlüğün korunması gereken en önemli ekonomik merkezlerden biri olarak bakmışlardır. Bu bakış açısının yansımalarını günümüzde de görmek mümkündür. Altıncı olarak, İngilizler için Ortadoğu, aynı zamanda bir “kariyer” ve “macera” coğrafyası olmuştur. Fransızların ünlü “L’Orient est une carrière” (Şark bir kariyer fırsatıdır) düşüncesini doğrularcasına, 19. yüzyıldan itibaren bölgeye genç, gözüpek ve maceraperest İngiliz diplomatları, işadamları, tüccarları ve misyonerleri akın etmeye başlamıştır. Yedinci olarak, yine Fransızların literatüre soktukları “Bon pour l’Orient” (Şark için yeterince iyi) düşüncesine uygun şekilde, İngilizler, bölgeye gelmelerinden itibaren kendilerini teknolojik ve kültürel açıdan bölgedeki diğer devletlerden üstün görmüş ve bu nedenle de bu bölgeyi kontrollerine alabileceklerine dair inançları giderek artmıştır. Sekizinci ve son olarak, Londra, 19. yüzyıl boyunca bir yandan Osmanlı Devleti’ni diğer büyük güçlere ve özellikle Rusya’ya karşı ayakta tutmaya gayret ederken, bir yandan da gayrimüslimlere yönelik politikaları ve ekonomik emperyalizm uygulamaları neticesinde adeta Bab-ı Ali’nin mezarını kazmaya başlamıştır. Nitekim 1880’lerden itibaren “Avrupa’nın hasta adamı” (sick man of Europe) Osmanlı Devleti’nin yıkılacağı anlayışı giderek Londra’da hâsıl olmaya başlamış ve bu nedenle de Osmanlı Devleti’ne yönelik müspet bakış açısı giderek azalmıştır. Bunu İngiltere’de ilk dile getiren kişilerden biri ise, 1878 Ayastefanos Antlaşması sonrasında dönemin Dışişleri Bakanı Lord Salisbury olmuştur.[13] Osmanlı topraklarının paylaşılması meselesi, siyasal tarih yazımında “Şark Meselesi” veya “Doğu Sorunu” (Eastern Question) olarak geçmektedir.[14]

‘Avrupa’nın hasta adamı’ olarak nitelendirilen Osmanlı’ya bakışı yansıtan iki karikatür

20. Yüzyılın İlk Yarısında Ortadoğu’da İngiltere

İngiltere’nin 20. yüzyıl başındaki Ortadoğu politikasını şekillendiren en önemli gelişme, kuşkusuz, Sykes-Picot Antlaşması’dır. Sykes-Picot Antlaşması, bölgeye asırlardır süren Osmanlı Devleti egemenliği sonrasında yeni bir düzen getirmiş; ancak bu düzen kalıcı olamamış ve Soğuk Savaş sonrasında dönüşmeye başlamıştır. İngiltere ile Fransa arasında 1916 yılında imzalanan ve Çarlık Rusya’sından da destek alan Sykes-Picot Antlaşması (ki ismini anlaşmayı kararlaştıran İngiltere’nin Ortadoğu uzmanı ve Muhafazakâr Parti üyesi yazar, diplomat, asker ve gezgin Mark Sykes ve Fransız diplomat ve avukat François Georges-Picot’dan alır),  Ortadoğu’da bağımsız devletler yerine manda (mandater) yönetimler ve İngiltere, Fransa ve Rusya adına nüfuz ve doğrudan hâkimiyet alanları kurulmasını öngörmesi bakımından bir dönüm noktasıdır.[15] Bu antlaşmayla, 4 asır süreyle Osmanlı kontrolünde olan birçok bölge/ülke, İngiliz, Fransız veya Rus hâkimiyetine girmiştir. Bunları sıralamak gerekirse; Musul, Kerkük, Basra, Bağdat ve Filistin İngiltere’nin, Suriye ve Kilikya Fransa’nın, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis’ten Amediye’ye kadar olan bölgeler de Rusya’nın kontrolüne bırakılacaktır.[16] Bu dönemde uygulanan İngiliz emperyal politikalarını anlamlandırmak gerekirse; Londra, Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecine girdiğini düşünerek, bu süreçte İstanbul’un Rusya’ya bırakılmasından ve Hilafet kurumunun Osmanlılarda kalması durumunda tüm İslam dünyasının Rus etkisine girmesinden endişe etmeye başlamıştır. Bu nedenle de, İngilizler, Osmanlı ve Türklerin elindeki Hilafet kurumuna karşı, Arapların liderliğinde ve kendi denetimlerinde yeni bir Hilafet makamı oluşturma amacı gütmüşlerdir.[17] Bu ise, kuşkusuz, İslam dünyasında İngiltere’nin sahip olduğu önemli jeostratejik ve jeoekonomik çıkarlardan kaynaklanmaktadır (somut bir örnek vermek gerekirse; o dönemde Bağdat ticaretinin yüzde 90’ı İngiltere’nin kontrolündedir). Bunun yanı sıra, Hilafet kurumunun o dönemdeki gücü ve prestiji nedeniyle, bu kurumun savaş halinde oldukları Türklerin kontrolünde olması durumunda kendisine yönelik saldırıların da artabileceğini düşünen İngiltere, bu nedenle Arap politikalarına giderek daha fazla ağırlık vermiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin Sultan II. Abdülhamid ve İttihat ve Terakki dönemlerinde iyice Almanya etkisi (nüfuzu) altına girmesi de İngilizlerin Türk yerine Arap yanlısı politikalar geliştirmelerinde etkili olmuştur. İngilizlerin Ortadoğu ve Osmanlı politikalarındaki bu değişikliğin bir diğer nedeni de, 1912’den itibaren Deniz Kuvvetleri’nden başlayarak kömür yerine petrolün ana enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlanması ve İngiliz uzmanların Ortadoğu’nun bu açıdan son derece bereketli bir bölge olduklarını fark etmesidir. Nitekim Musul, Kerkük ve Yermük Vadisi’ndeki petrol alanları ile Ürdün’deki Ölüdeniz (Lut Gölü) potasyum hidrat yatakları, bu dönemde İngiliz çıkarları için kontrol altına alınmıştır.[18] Bu noktada şu da belirtilmelidir ki, o dönemde İngiltere’nin stratejik kararlarına yön veren T.E. Lawrence ve Gertrude Bell gibi sahada görev yapan etkili devlet görevlileri, uzun asırlar boyunca Osmanlı hakimiyetinde yaşayan Arap toplumlarına karşı duygusal bir yaklaşım da geliştirmiş ve Arap halklarının bağımsızlığına biraz da romantik gerekçelerle destek olmuşlardır. Son bir neden olarak, 19. yüzyılda da etkili olan Hindistan’ın güvenliği konusunun Londra için bu dönemde de önemini koruduğu ve Ortadoğu’nun Hindistan’a erişim/ulaşım anlamında jeopolitik bir önem taşıdığı söylenebilir. Nitekim 1909’da “The Place of India in the Empire” adlı önemli bir konuşma yapan İngiliz devlet adamı Lord Curzon, Mısır müdahalesi ve daha birçok İngiliz dış politika hamlesinin temelinde Hindistan’ı koruma düşüncesinin bulunduğunu açıkça söylemiştir.[19]

Mark Sykes ve François Georges-Picot

İngilizlerin bu dönemde “Arabistanlı Lawrence” olarak bilinen Thomas Edward Lawrence (T.E. Lawrence) ile sembolleşen Arapları Osmanlı’ya karşı isyan ettirme politikaları neticesinde, Mekke Şerifi Hüseyin (Şerif Hüseyin) (1853-1931) liderliğindeki Araplar, savaş sırasında İngilizlerin bağımsızlık vaadiyle Osmanlı’ya karşı isyan etmişlerdir. Bu yıllarda İngiltere’nin Mısır Valisi (Yüksek Komiseri) Henry McMahon, Şerif Hüseyin’e, doğuda İran, batıda Mısır’a kadar uzanan ve Arap yarımadasını içine alan bölgede Hüseyin liderliğinde kurulacak Arap Krallığı’nı destekleyecekleri sözünü vermiştir.[20] Siyasal tarihte “McMahon Yazışmaları” adı verilen bu kapsamdaki 8 mektup, kimilerine göre net bir perspektif ya da kanıt ortaya koymasa da, İngilizlerle Şerif Hüseyin arasındaki bağı göstermesi bağlamında önemlidir.[21] Ayrıca Şerif Hüseyin’in İngilizlerle kurduğu dostluk, o dönemde Osmanlı Devleti’nin stratejik olarak kullandığı “İngiltere Müslümanlarla savaşıyor” tezini ve propagandasını zayıflatması bakımından da Londra’nın işine gelmiş ve Almanların Arap ve İslam dünyasında daha da güçlenmesinin önüne geçmiştir.[22] Bu politikaların somut bir sonucu olarak, İngiliz desteği ve sözüne güvenen Şerif Hüseyin, 5 Haziran 1916 tarihinde başlattığı Arap İsyanı ile Osmanlı Ordusu’nun Kut Muharebesi zaferi (Kût’ül-Amâre Kuşatması) ile lehine çevirdiği dengeleri bir kez daha değiştirmiş ve Osmanlı’nın savaşı kaybetmesi ve dağılmasında etkili olmuştur. 20. yüzyıl başlarındaki emperyalist İngiliz gizli diplomasisi, bununla da yetinmemiş ve Sykes-Picot Antlaşması (1916) ile Fransızlara Anadolu’nun güneyi, Suriye ve Lübnan’da ve Balfour Deklarasyonu (1917) ile de Yahudilere Filistin’de toprak vaat etmiştir.[23] Bu yıllarda, Ortadoğu, İngiltere için 19. yüzyıldan da daha önemli bir bölge haline gelmiştir. Bunun başlıca sebebi ise, 1839’da Yemen, 1857’de Hindistan, 1888’de Mısır’a fiilen hâkim olan İngiltere açısından bu 3 önemli koloninin ortasında yer alan Ortadoğu’nun -hem ticaret, hem de askeri hedefler açısından- en önemli lojistik hattı olması vardır. Nitekim akademisyen Øivind Bratberg de, Ortadoğu’nun 20. yüzyılda İngiltere açısından öneminden bahsederken, Hindistan’a giden deniz yollarının kontrolünü vurgulamış ve İngilizlerin burada yer alan ülkelerin -İran dışında- kurucusu olması sebebiyle, Körfez bölgesine bu dönemde adeta “kendi gölleri” ve “meşru nüfuz alanları” gibi baktıklarını ifade etmiştir.[24]

Henry McMahon ve Şerif Hüseyin

Bu dönemde İngiltere’nin yıkılmakta olan Osmanlı Devleti ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile olan ilişkileri de oldukça önemli bir konudur. Bu yıllarda fanatik Türk karşıtı olan ve Bizans’ı yeniden canlandırma taraftarı bir siyaset güden[25] liberal siyasetçi ve Başbakan Lloyd George’un (1916-1922) etkisiyle hatalı politikalara yönelen İngiltere, birkaç yıl süreyle İstanbul’u işgal altında bile tutmuş[26], ancak Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının başlattığı Milli Mücadele’nin (Kurtuluş Savaşı) Yunan işgali karşısında başarıya ulaşmasının ardından, Türkiye’nin bağımsızlığına izin vermek durumunda kalmıştır. Lozan Antlaşması (1923) ile bağımsızlığını kazanan Türkiye, buna karşın Boğazlar, Musul ve Suriye sınırı gibi konularda bazı tavizler vermiş; ancak Atatürk’ün öngörülü politikaları neticesinde ilerleyen yıllarda Montrö Sözleşmesi (1936) ile Boğazlar ve Hatay ilhakı (1939) ile de Suriye konusunda istediği sonucu elde etmiştir. Bu dönemde İngilizlerde Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik hayranlık ve husumet duygularının yarattığı çelişkiye karşın, Lord Kinross ve H.C. Armstrong gibi İngilizlerin yazdığı eserler, tarihe geçmiş önemli çalışmalar ve ilk Atatürk biyografileri olarak dikkat çeker. Ayrıca İngiltere’nin Çanakkale Savaşı’nda uğradığı tarihi hezimet ve sonrasında Türkiye’ye yönelik işgal politikasının sonuç vermemesi, Birinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkılmasına karşın beklenmedik bir gelişme olmuştur. Bu süreçte Ermenistan’dan da çekilmek zorunda kalan İngiltere, bu bölgenin Rusya ve komünizm etkisine girmesine de engel olamamıştır.[27]

İngilizlerin Çanakkale yenilgisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü sembol bir isim haline getirmiştir

Çanakkale Savaşı’nda uğradığı beklenmedik yenilgiye karşın, Birinci Dünya Savaşı’ndan zaferle ve güçlenerek çıkan Britanya İmparatorluğu, Fransa ile birlikte 1920 yılı başında Milletler Cemiyeti’ni (Cemiyet-i Akvam) kurarak, uluslararası düzeni -güç dengesi kendi lehineyken- düzenlemek ve bir statüko oluşturmak istemiştir. Bunun yanı sıra, savaş sırasında verilen sözler tutulmaya gayret edilmiş; Osmanlı’nın paylaşılması için Sevr Antlaşması (1920) imzalanarak yürürlüğe sokulmuş, Mekke Şerifi Hüseyin’e (Şerif Hüseyin) verilen sözler Hicaz bölgesiyle sınırlı olarak gerçekleştirilmiş; ayrıca Hüseyin’in oğullarından I. Faysal Irak Kralı, I. Abdullah ise Ürdün Kralı ilan edilmiştir. İlerleyen dönemde Şerif Hüseyin’in İsrail Devleti’nin kurulmasına karşı çıkması üzerine de, İngilizler, ona karşı İbn Suud’u destekleyerek, bugünkü Suudi Arabistan devletinin kurulmasına önayak olmuşlardır. İngiltere’nin İbn Suud ile temasları, Hindistan Genel Valisi üzerinden ve daha 1915 yılında başlamıştır. Aslında başlarda İbn Suud ile Şerif Hüseyin’in işbirliği öngörülse de, Hüseyin’in İbn Suud’u küçümseyici tavrı nedeniyle, bu, başarılamamıştır. Bu nedenle, “Arabistanlı Lawrence” olarak bilinen T.E. Lawrence’ın Birleşik Arabistan rüyası suya düşmüş ve Pan-Arap iddiaları, Arap liderleri Şerif Hüseyin ve İbn Suud’un çekişmesi nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.[28] Buna karşın, Türk yanlısı İbn Raşid ailesine karşı İbn Suud’un yardımı alınmış ve ilerleyen süreçte Vehhabilik hareketinin güçlenmesiyle İbn Suud’un gücü arttıkça, Şerif Hüseyin’den daha çok İbn Suud’a destek verilmeye başlanmıştır.[29] İngilizlerin bölgeye getirdikleri yeni düzen, sonraki dönemde başlayacak olan çatışmaların da tohumlarını ekmesi bakımından oldukça önemlidir. Bunlar; Sünni-Şii rekabeti (ki temelde İngilizlerin Şii karşıtı Abdülaziz İbn Suud ve Vehhabi akımını desteklemesinden kaynaklanmıştır) ve Arap-Yahudi çatışmasıdır (bu da Balfour Deklarasyonu sonrasında bölgeye başlayan Yahudi göçü ile su yüzüne çıkmıştır). Ayrıca Fransızların Suriye ve Lübnan gibi mandater rejimlerde uyguladığı etnik ve mezhepsel politikalar da (Nusayrilere ve Dürzilere sağlanan ayrıcalıklar), bu ülkelerin ilerleyen süreçlerde kendi iç meseleleriyle uğraşmalarına sebebiyet vermesi açısından önemlidir. Bu dönemi değerlendiren Nihat Karademir, İngiltere’nin tüm bölge aktörleriyle (Araplar, Türkler, Yahudiler, İranlılar, Kürtler) ilişkilerini geliştirmelerine karşın, en yoğun, uzun süreli ve stratejik ilişkileri Araplarla kurduğu görüşüne ulaşmıştır.[30] Bu tespite, kuşkusuz, Yahudilere verilen stratejik destek de eklenmelidir.

19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarından itibaren İngiltere’nin Ortadoğu politikalarında en önemli bölgelerden birisi de Kıbrıs adası olmuştur. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) ardından imzalanan Ayastefanos Antlaşması ve bunu takiben imzalanan Berlin Antlaşması ile, 1878’den itibaren, Kıbrıs adası İngiltere’ye kiralanmıştır. 1878’de adaya atanan Sir Garnet Wolseley, böylelikle İngiltere’nin adadaki ilk Yüksek Komiseri olmuştur.[31] Bu dönemde Mısır’da İngiliz hakimiyeti sağlanınca, Kıbrıs’ın stratejik önemi azalır gibi olur ve hatta ada, müzakerelerde birkaç defa Yunanistan’a teklif edilir.[32] Ancak zaman içerisinde bu anlaşmanın olmaması, İngiltere’nin adeta şansı haline gelir ve Kıbrıs’ın jeostratejik önemi istikrarlı bir şekilde yükselir. 1914 yılına kadar adayı -mülkiyeti Osmanlı Devleti’nde olmak üzere- kiralık olarak idare eden İngiltere, 5 Kasım 1914 tarihinde ise Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na kendisinin karşı safında “düşman” olarak girdiği için Kıbrıs adasını ilhak ettiğini bildirir.[33] 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’nda, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki TBMM hükümeti, adanın İngiltere’ye ait olduğunu kabul eder. Lozan Antlaşması ile birlikte adaya artık resmen sahip olan İngiltere, 10 Mart 1925 yılında adanın İngiltere’nin bir Taç Kolonisi olduğunu ilan eder ve adaya İngiliz Yüksek Komiseri Vali olarak atanır.[34] Kıbrıs adasında 1925 yılında kurulan Taç kolonisi, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne kadar devam edecektir. Kıbrıs’ın ilk Valisi ise, 1925-1926 döneminde görev yapan Sir Malcolm Stevenson (1878-1927) olmuştur. 1960’a kadar görev yapan diğer İngiliz Valileri ise şunlardır: Sir Ronald Storrs (1926-1932), Sir Reginald Edward Stubbs (1932-1933), Sir Herbert Richmond Palmer (1933-1939), William Denis Battershill (1939-1941), Charles Campbell Woolley (1941-1946), Reginald Fletcher (1946-1949), Sir Andrew Barkworth Wright (1949-1954), Sir Robert Perceval Armitage (1954-1955), Sir John Alan Francis Harding (1955-1957) ve Sir Hugh Mackintosh Foot (1957-1960).

Sir Malcolm Stevenson

İngiltere için Kıbrıs’ın birçok önemli işlevi bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Fransa ve Almanya’nın da adaya ilgi duyması nedeniyle, buranın diğer büyük güçlere kaptırılmaması gereğidir. İkinci önemli sebep, Hindistan’la olan deniz yolunu korumak açısından Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’de önemli bir merkez olmasıdır. Nitekim eski İngiliz Mıuhafazakâr Başbakanlardan Benjamin Disraeli, Kıbrıs’ın ilhak edilmesini daha 1847 yılındayken önermiştir.[35] Üçüncü olarak, İkinci Dünya Savaşı’nda Kıbrıs’ın İngiliz deniz ve hava kuvvetlerince etkin bir şekilde kullanılması, Mısır’ın İngiliz kontrolünden çıkmasının da etkisiyle, 20. yüzyılın ikinci yarısında adanın jeopolitik ve jeostratejik açıdan daha da önemli hale gelmesine neden olmuştur. Dördüncü olarak, 20. yüzyılda petrol ticaretinin gelişmesi ve petrolün kullanımının yaygınlaşmasıyla, Kıbrıs, enerji jeopolitiğinde de önem kazanmıştır. Nitekim Muhafazakâr Başbakan Anthony Eden, 1956 yılının ortalarında Kıbrıs’ın yeni enerji coğrafyasındaki stratejik önemini şu sözlerle ifade etmekteydi: “Kıbrıs olmazsa, petrolümüzün geldiği kaynağı koruyacak tesislerimiz de olmaz. Petrol olmazsa, İngiltere’de işsizlik ve kıtlık olur. Bu kadar basit.[36] Bu sebeplerle, 1950’lerin sonuna kadar Kıbrıs’ı mutlak şekilde elde tutmaya yönelik bir politika izleyen Londra (İngiltere Sömürgeler Bakanı Alan Lennox-Boyd 1954 yılındayken bile “Kıbrıs’ta egemenliğin el değiştirmesi kesinlikle söz konusu olamaz” diyordu[37]), Muhafazakâr Partili Harold Macmillan döneminden itibaren ise, adadaki mevcut haklarını ve kazanımlarını (askeri üsleri, garantörlük hakkı vs.) korumaya yönelik bir siyaset takip etmeye başlamıştır.[38] Bunun temel nedeni ise, hiç şüphesiz, adada bulunan Rumların giderek artan milliyetçi düşünceleri ve eylemleri olmuştur.

Koloni döneminden itibaren bu bölgeyi hem önemli bir askeri üs, hem de bir turizm cenneti olarak değerlendiren Londra, Ortadoğu’ya yönelik politikaları için bu bölgede Ağrotur (Akrotiri) ve Dikelya’da (Dhekelia) iki askeri üs kurmuş ve bunları 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde de muhafaza etmeyi başarmıştır. Önemli bir hava üssü olan Ağrotur dışında, İngiltere’nin Dikelya’daki askeri üssünde, tüm Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye’yi dinleme/gözlemleme imkânı sağlayan dinleme ve elektronik istihbarat teknolojisi bulunmaktadır.[39] Dolayısıyla, 20. yüzyıl başlarından itibaren askeri ve elektronik istihbarat teknolojisi gelişmeye başladıkça, Kıbrıs adası, İngiltere için çok önemli bir istihbari merkez haline gelmeye başlamış ve Ortadoğu politikalarına yön veren önemli bir bölge olmuştur. Günümüzde de, Kıbrıs, İngiliz dış politikası ve özellikle Türkiye ve Ortadoğu’ya yönelik askeri/istihbari faaliyetleri açısından vazgeçilmez bir konumdadır.

Kıbrıs’taki İngiliz askeri üsleri: Ağrotur ve Dikelya[40]

20. yüzyılda İngiltere’nin uyguladığı Yahudi politikası da bu noktada dikkatle değerlendirilmesi ve büyük resme katılması gereken bir husustur. 1917 yılında Lloyd George’un Başbakanlığındaki Britanya savaş kabinesinde Dışişleri Bakanı olan Arthur James Balfour’un 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild’e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Yahudi Devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini bildirmesi olarak tarihe geçen bu olay, İngiltere’nin bu dönemde İsrail’in kurulmasına yeşil ışık yaktığının anlaşılması bakımından önemlidir. Mektupta, Balfour, Lord Rothschild’e şunları yazmıştır: “Saygıdeğer Lord Rothschild, Majestelerinin Hükümeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım. Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudiler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin sahip oldukları hak ve politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır.[41]

Arthur James Balfour

Bu tarihten itibaren, İngilizlerin de desteğiyle Filistin’e yönelik Yahudi göçleri artarken, Londra’nın Araplarla olan stratejik ve yakın ilişkileri bile bu trendi değiştirmemiştir. Balfour Deklarasyonu öncesinde, 1903 yılında da İngiltere’nin Koloni Bakanı Joseph Chamberlain, Yahudilere yurt olarak Uganda’nın büyük bölümünü teklif etmiş ve Yahudi Devleti fikrine Londra’nın önceden beri sıcak baktığını göstermiştir.[42] Buna karşın, Filistin’de kurulan manda yönetimi döneminde İsrailli aşırı milliyetçi grupların (en bilinenler İrgun ve Lehi’dir) İngiliz kuvvetlerine yönelik bazı terörist saldırıları olmuş; hatta 22 Temmuz 1946’da, İrgun, Mısır kökenli Yahudi aile Moseriler tarafından 1931’de hizmete açılan ve İngiliz koloni idaresinin karargah olarak kullandığı Kudüs’teki King David Oteli’ni bombalayarak 91 kişinin ölümüne bile sebebiyet vermiştir.[43]

Bombalama sonrası King David Oteli

İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, Ortadoğu, büyük ölçüde İngiltere’nin sorumluluğunda olmuştur. Bu dönemde İngiltere’nin izlediği siyaset, statükodan memnun olması nedeniyle, Alman saldırganlığına karşı 1937-1940 dönemi Başbakanı Neville Chamberlain ile özdeşleşen “yatıştırma politikası” (appeasement policy) olmuş ve bu strateji olumlu sonuç üretmeyerek, Nazi saldırganlığını durduramamıştır. Siyaset Bilimi literatüründe, bu durum, Nazilere karşı “yatıştırma siyaseti daha fazla saldırganlığa yol açtı” (appeasement leads to aggression) tespitine neden olmuştur. Zira Nazilerin Südetleri Çekoslovakya’dan koparması sonrasında Münih Antlaşması (1938) ile onu Bismarck gibi durdurabileceğini düşünen Neville Chamberlain, onun Napolyon Bonapart gibi olduğunu fark edemeyerek, bu anlaşmayı İngiliz halkına büyük bir başarı olarak duyurduktan[44] birkaç ay sonra, Naziler Polonya’yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmış ve savaşın ilerleyen yıllarında İngiltere’ye de saldırmışlardır.

Büyük kayıpların verildiği ve süpergüç statüsünden çıkılarak tamamlanan savaştan sonra ise, büyük bir İmparatorluğu kaybeden Londra, Winston Churchill’in “Üç Halka” teorisi doğrultusunda Transatlantik bağlarını (ABD ile olan özel ilişkiler) geliştirmiş, Avrupa bütünleşmesine geç de olsa dâhil olmuş (Avrupacılık) ve Commonwealth siyasetini de eski kolonilerine yönelik olarak her daim canlı tutmaya gayret etmiştir.[45] Bu denklemde Ortadoğu’ya özel bir önem atfedilmemiş gibi gözükmekle beraber, aslında Ortadoğu, Commonwealth politikaları, Transatlantik bağlar ve kısmen de Avrupa odaklı dış politika için önemli bir dayanak noktası olmuştur.

İngiltere’nin Kürt Politikası

İngiltere’nin 20. yüzyıl başlarında oluşmaya başlayan Kürt politikasını ayrı bir başlık altında incelemek daha doğru olur. Bu konuda önemli bir çalışma yapan Nihat Karademir, İngiltere’nin Kürt Politikası (1918-1932) adlı 2019 Nûbihar Yayınları basımı çalışmasında, 1918-1932 döneminde İngilizlerin uyguladıkları politikaları ayrıntılı bir şekilde analiz etmiştir.

İngiltere’nin Kürt Politikası (1918-1932)

İngiltere’nin 20. yüzyıl başlarındaki Ortadoğu politikasında ana müttefik olarak seçilen Arapların yanı sıra, bu dönemde Kürtlerle de yakın ilişkiler tesis edilmeye çalışılmıştır. Kürt bölgeleri, İngilizler için hem savaşta düşman durumundaki Osmanlı’ya karşı bir stratejik üstünlük alanı, hem de yoğun petrol bölgeleri nedeniyle ekonomik açıdan bir nevi velinimet durumundaydı. İngilizlerin Kürt bölgelerine ziyaretleri ve Kürtlerle temasları savaştan önce başlamışsa da, asıl yoğunluk savaş döneminde yaşandı. Başta İngiliz Konsolosları olmak üzere birçok farklı İngiliz yetkili bu dönemde bölgeyi ziyaret ettiler. 1914 yılı Aralık ayından itibaren ise, İngiliz yetkililer, Kürt liderlerle görüşmeler yaparak, Bağdat’a yapılacak askeri operasyon için işbirliği imkânlarını araştırdılar. Bu dönemde görüşü sorulan ve o yıllarda İngilizlerin en önemli Kürt otoritesi kabul edilen İngiliz kâşif, asker ve Kürt uzmanı Major Soane (Ely Bannister Soane) (1881-1923), ki kendisi To Mesopotamia and Kurdistan in Disguise (1912), Grammar of the Kurmanji or Kurdish language (1913) ve A Short Anthology of Gurani Poetry (1921) gibi alanında öncü kitapların yazarıdır[46], Güney Kürdistan’daki aşiretlerin neredeyse hepsinin Türk karşıtı olduğunu yazmış, bunun nedeninin de İttihatçı hükümetlerin baskı politikaları ve daha öncesinde Osmanlı’nın Kürt isyanları sırasında gösterdiği sert uygulamalar olduğunu belirtmiştir.[47] Sümer tabletlerini ilk defa okuyan ünlü İngiliz arkeolog Sir Henry Creswicke Rawlinson’un oğlu ve İngiliz devlet adamı Lord Curzon’un yeğeni olan Sir Alfred Rawlinson ise, Adventures in the Near East, 1918-1922 adlı kitabında, Türk yönetimini kabul etseler bile Kürtlerde yönetime yönelik büyük bir nefret olduğunu iddia etmiştir.[48] Bu nefretin temelinde ise, kuşkusuz, artan vergiler ve yönetimin otoriter ısrarı vardı. İttihat ve Terakki döneminin başlarındaki “hürriyet” ve “müsavat” sloganları Kürtleri heyecanlandırsa da, zamanla Türkleştirme politikaları uygulanması da Kürtlerdeki hoşnutsuzluğu arttırıyordu. İttihatçıların Kürt coğrafyasındaki 3 önemli din adamı olan Bitlis’ten Molla Selim, Bahdinan’dan Abdüsselam Barzani ve Süleymaniye’den Said Berzenci’yi infaz etmeleri de Kürtlerdeki nefreti körüklemişti.[49] İngilizler, bölgeye girdiklerinde, en büyük Kürt aşiretleri Hemawend ve Caf ile Osmanlı arasındaki gerginliği gözlemlemişlerdi. Bu dönemde, babasının intikamını almak isteyen Şeyh Mahmud Berzenci de (1878-1956) Bedirhanilerle temasa geçerek, 1913’ten itibaren bir Kürt Federal Devleti kurmak için çalışmalara başlamıştır. Tüm sorunlara karşın, Osmanlı Ordusu’nda bu dönemde bile hatırı sayılır sayıda Kürt görev yapıyordu. Bunun nedeni ise, Kürtlerdeki Ermeni korkusu, aşiret sadakati ve aşiret ağaları ve reislerinin Osmanlı ile ittifaka devam etmeleriydi.[50]

Kenneth Mason

Ancak zaman içerisinde Kürtlerin devlete yönelik tepkilerini iyi anlayan İngilizler, onların anarşist eğilimleri ile konjonktürel durumlarını kullanarak, Kürtlerin bir bölümünü kendi yanlarına çekmeyi başarmışlardır. Lakin savaşta İngilizlerin Ruslarla aynı cephede olmaları ve Kürtlerin o dönemde Ruslara kadim düşmanlık beslemeleri (Rus Ordusu’nun bölgede yaptığı talan ve Rusların bölgesel planlarını Ermenilere göre yapmaları sonucunda Müslüman ve dindar bir millet olan Kürtlerin Ruslara olumsuz bakışları nedeniyle), Kürt-İngiliz ilişkilerini de bazı açılardan olumsuz yönde etkilemiştir. Bu dönemde Rusya destekli Ermeniler ve Kürt aşiretleri ile Rusya Ordusu ve Kürtler arasında birçok büyük çatışma yaşanmıştır. Dolayısıyla, bu yıllarda İngilizlerden yana tavır alan Talabaniler haricinde, birçok başka Kürt grubu Rusya’ya karşı Osmanlı ile ittifak yapmıştır. Rusların bölgeden çekilişinden sonra bölgeyi gezen İngiliz coğrafyacı ve asker Binbaşı Kenneth Mason (1887-1976) ise, Rusların bu bölgede yaptıklarını Moğol Hakanı Hülagü Han’ın yaptığı zulme benzetmiş[51] ve Kürtlere yönelik bir tür empati duygusu geliştirmiştir. Kürdofil bir isim olan Kenneth Mason, Kürtlerin Ermeni kırımıyla hatırlandığını, ancak savaş öncesinde Hıristiyanların Kürt coğrafyasında gayet huzurlu bir şekilde yaşadıklarını da yazmıştır.[52] İngilizlerin Kürtlere yönelik propaganda faaliyetleri 1918’den itibaren artmış ve Têgihiştina Rastî (Doğruyu Kavrama) adlı Kürtçe bir gazete çıkaran İngiltere, bölgedeki Kürt gruplarını Türklerdense kendileriyle işbirliği yapmaya çağırmıştır. Özellikle Kerkük ve Süleymaniye’de Kürtleri kendisine hedef kitle olarak seçen gazete, İttihatçıların İslami olarak sapkın ve laik bir cemiyet olduklarını ve Kürtler ve Araplara zarar verdiklerini vurgulayarak, İngilizlerin İslam’a ve Kürt bağımsızlığına saygı gösteren ve hizmet eden bir çizgide politika izlediği görüşünü savunuyordu.[53]

Bu yıllarda İngiltere ile Türkiye arasında baş gösteren bir sorun ise, Türklerin yeni önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün hedeflediği Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Musul konusunda İngiltere’nin de ısrarcı olmasıydı. İngiliz uzmanlar, Bağdat’ın güvenliği için Musul’un kontrol edilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Ayrıca Londra’da, bu sayede, Fransızlar ve Türklerle yapılacak müzakerelerde avantaj sağlama düşüncesi de vardı. Bu nedenle, Musul’un Irak’ın bir parçası olarak kalması görüşü savunuldu ve Türklerin bölgedeki hak iddiaları görmezden gelindi. Ek olarak, o yıllarda Amiral Edmond Slade’in (1859-1928) hazırladığı raporda, Musul’un petrol kaynaklarından bahsediliyordu.[54] Daha önce o dönemde Deniz Bakanı olan Winston Churchill’in Anglo-Iranian Oil Company’nin (İngiliz-İran Petrol Şirketi) yüzde 51 hissesinin satın alınması kararına da pozitif anlamda katkıda bulunan Slade, bu hususa dikkat çekerken, onu doğrulayan bir diğer raporu da Kabine Sekreteri Maurice Hankey (1877-1963) yazmıştır. Alman jeologların bu bölge hakkındaki raporlarını değerlendiren Hankey, Musul’u ele geçirmek için askeri bir sebep olmamasına karşın, İmparatorluğun deniz gücünün muhafazası için Musul ve İran petrollerinin kontrol altına alınması gerektiğini vurguluyor ve Musul’un işgalini tavsiye ediyordu.[55] Aynı dönemlerde Deniz Bakanı Winston Churchill de “Her damla petrol için bir damla kan dökmek”ten (To shed a drop of blood for every drop of oil) söz edecek ve Ortadoğu’daki İngiliz emperyalizmi konusunda ne derece hevesli ve hırslı olduğunu gösterecektir. Sonuçta, İngiliz askerleri daha savaş bitmeden Musul’a doğru harekete geçmiş ve General William Raine Marshall (1865-1939) komutasındaki İngiliz Ordusu Musul’u işgal ederek, Musul’un Irak toprağı olduğu görüşüne meşruiyet kazandırmaya çalışmıştır.[56]

Savaşın ardından Mezopotamya’da, Gertrude Bell’in deyimiyle, “Savaş sona eriyor ve süratle yönetim oluşuyordu (Here War is at an end, but administration goes on apace). Savaş, İngiltere ve müttefikleri için çok pahalıya mâl olmuş ve Irak’ta hem çok fazla can kaybı yaşanmış, hem de büyük harcamalar yapılmıştı. Mezopotamya’da 4 yıllık savaş sürecinde İngiltere yaklaşık 890.000 askeri kullanmış ve bu, karşı tarafın kullandığı asker gücünün iki katı olmuştur. Arnold Wilson (1884-1940) liderliğinde bölgede savaşın ardından sivil bir yönetim kuran Londra, başta bu konuda bazı zorluklar yaşamıştır. Bunun nedeni, Wilson’ın Hindistan’da görev yapması ve bölgeyi bilmemesi nedeniyle doğru kararı vermekte zorlanmasıydı. Bu nedenle, Arnold Wilson ve diğer İngiliz görevlileri, kendi bildikleri ve alışageldikleri soyut yönetim prensiplerini uygulamak yerine, bölge halkının gerçeklerini yakından takip ederek somut politikalar geliştirmeyi denediler.[57] İngilizlerin durum tespiti ise şöyleydi; karşılarında İngilizlere pek de dostça bakmayan ve çoğunluğu Araplar ve Kürtlerden oluşan 2,7 milyonluk heterojen bir kitle vardı. Dolayısıyla, yarı-çöl, yarı-bataklık durumda olan 172 bin kilometrekarelik bu bölgeyi yönetmek hiç de kolay olmayacaktı. Dahası, İngiliz kuvvetlerindeki fikir ayrılıkları ve koordinasyon eksiklikleri de etkin politikalar geliştirilmesini engelliyordu. Örneğin, Kahire’deki Arap Bürosu, Mekke, Medine ve Kerbela’yı kapsayan geniş bir Arap Hilafeti’nin ilanında ısrar ederken, Hindistan Bürosu’na bağlı olan Bağdat Mezopotamya yönetimi daha muhafazakâr ve daha az yaratıcıydı; dolayısıyla, Arap İmparatorluğu fikrine karşı çıkıyordu.[58] Zaman içerisinde, Arnold Wilson, bölgede görev yapan Yüksek Komiser Percy Cox’un (Sir Percy Zachariah Cox) (1864-1937) ve İngiliz danışmanlarla çalışan Arap Bakanların yönetiminde bölgede bir İngiliz Protektorası’nın kurulmasının daha doğru olacağı kanaatine vardı.

Percy Cox

Ancak bölge halkının fikirlerini önemseyen Londra, bu konuda bir halkoylaması (plebisit) yapılmasına karar verdi. 1919 yılında yapılan oylama tam anlamıyla demokratik esaslara uygun yapılmamıştı. Öyle ki, nüfusun yüzde 8’ini oluşturan Hıristiyanların sonuçlar üzerindeki etkisi yüzde 73 olarak gerçekleşmişti.[59] Bu nedenle, Gertrude Bell, Wilson’ın bu referandum girişiminin sonuçlarını “anlamsız” olarak nitelendiriyordu. Sonuçta, İngilizler bu dönemde referandumu da kullanarak Musul’u Mezopotamya’da kurdukları yönetimin bir parçası haline getirmiş ve böylelikle müstakbel Irak’ın temellerini atmış ve Türkiye’nin Musul’daki hak iddiasının da önüne geçmişlerdir. Ancak bu politikanın bir sonucu, İngiltere’nin artık Kürt Sorunu ile kendisinin uğraşmak zorunda kalmasıydı.

Arnold Wilson

İngiltere, Kürtlerle olan ilişkilerinde aşiret desteğiyle mesafe alsa da, bazı yorumcular, Kürtlerin kendilerine özgü yaşam tarzı ve karakterleri nedeniyle İngilizlerin zorlanacağını düşünüyordu. Dışişleri Bakanı Lord Curzon (George Curzon), bu dönemde Komiser Vekili Arnold Wilson’ı Kürdistan coğrafyasında istikrarı sağlaması için görevlendirince, bazı İngiliz idarecilerin aklında önemli Kürt siyasi figürlerden Şeyh Mahmud Berzenci’yi kullanma düşüncesi belirdi.[60] Hindistan’daki koloni yönetim tarzına aşina olan ve bu tarzı seven İngiliz yöneticiler, Kürtlerin aşiretlere dayalı yönetimlerini temsil edecek “otantik lider” rolü için Berzenci’yi en uygun aday olarak değerlendiriyorlardı. Kürt halkı arasında “korkusuz ve ölümsüz bir savaşçı” olarak nam salan Berzenci, hem dini, hem de karizmatik otoritesi olan önemli bir Kürt figürüydü. Bu sayede, Şeyh Mahmud Berzenci, kısa süre içinde Süleymaniye’ye atandı. Ancak Sivil Komiser Vekili Arnold Wilson’ın Berzenci hakkında bazı olumsuz düşünceleri vardı. Bunun yanında, Kürt konusunda görüşlerine sıklıkla başvurulan Major Soane da, Şeyh Mahmud Berzenci’nin babası Said Berzenci’den bile daha fazla cinayete ve şiddete eğilimli biri olduğunu düşünüyordu.[61] Ancak İngiliz yönetici ve uzmanlar kendisine güvenmeseler de, Berzenci ile çıkarları örtüşen İngiltere onu desteklemeye devam etti.

Lord Curzon (George Curzon)

O yıllarda bölgede görevlendirilen bir diğer önemli İngiliz istihbarat subayı ise daha çok “Binbaşı Noel” olarak bilinen Edward William Charles Noel’di (1886-1974) (Edward Covbertin Noel olarak da geçiyor). Daha önce İran’da görev yapan ve Bahtiyari aşireti arasında büyük tecrübe kazanan Noel, ki kendisine Mustafa Kemal Atatürk’ün ünlü Nutuk eserinde de referans verilir, Kürt yanlısı olarak bilinmesi nedeniyle bölge halkı ve aşiretlerinden destek almayı başarabiliyordu. Üstelik Binbaşı Denials ve Albay Walker gibi iki yardımcıyla birlikte Kürdistan’da görevlendirildiği için, yalnız kalmayacak ve faaliyetlerini koordineli olarak sürdürebilecekti.[62] Noel’in görevi, Kürt aşiretlerini Şeyh Mahmud Berzenci’nin liderliğinde organize etmek ve İngiliz yönetimine bağlı hale getirmekti. Noel, ilk iş olarak Şeyh Mahmud’u 15 bin rupi maaşa bağlar. Binbaşı Noel’in verdiği yetkiyle, Berzenci de amcası Seyyid Ömer ve Kürt yardımcılarıyla birlikte bölgede nüfuzunu tesis eder. Binbaşı Noel’in düşüncesi, istikrarı sağlamak adına Kürt aşiret reislerine maaş bağlamaktır.[63] Ayrıca bölge halkının sefaletini gören Noel, bölgeye bol miktarda para ve altın aktarınca, halkın desteğini sağlamayı başarır. Bu sayede, Noel’in ilk raporlarında, herşeyin iyi gittiği, bölgenin Kürt halkının İngiliz yönetimini benimsediği ve Van Gölü kıyılarına kadar uzanabilecek olan bağımsız bir Kürdistan emeline rahatlıkla ulaşılabileceği görüşü yer alır.[64] Hatta Noel’in bu cesaret verici raporlarından etkilenen Arnold Wilson da, zamanla Van Gölü’ne kadar dayanacak bağımsız Kürdistan’dan söz etmeye başlar.

Şeyh Mahmud Berzenci

Binbaşı Noel ve Şeyh Mahmud Berzenci ile İngiliz yönetimi bölgede başlarda başarılar kazanmasına karşın, zamanla İngilizler ile Şeyh Mahmud’un arası açılır. İngilizler, Şeyh Mahmud’un halka zulmettiğini ve Türk yöneticilerden bile daha acımasız olduğunu düşünmeye başlamışlardı. İngiliz idarecileri, Şeyh Mahmud’un cahil, kurnaz, dengesiz, şiddete eğilimli, kibirli, aşırı hırslı ve çocuksu bir karakter olduğunu düşünerek[65], ona verdikleri desteği gözden geçiriyorlardı. Ayrıca Şeyh Mahmud Berzenci gücünün Kürt halkından geldiğini düşünmesine karşın, İngilizler de gücünün kendilerinden kaynaklandığını ona anlatmaya çalışıyorlardı. Şeyh Mahmud’un kurduğu yönetimi Arnold Wilson “konfederasyon”, Major Soane “gerici bir aşiret sistemi”, Gertrude Bell de “hayali hükümet” olarak değerlendiriyordu.[66] Ayrıca İngilizlere göre, Şeyh’in Süleymaniye dışında fazla bir gücü de yoktu. Vizyonu Birleşik Kürdistan’ın Kral’ı olmak olan Şeyh Mahmud Berzenci, geçmişte Türk Ordusu’nda görev yapmış subayları da yanına alarak, zamanla bölgedeki İngiliz etkisine karşı da direnmeye başladı. Dini otoritesi ve isyancı kişiliği nedeniyle Şeyh Mahmud’u yerinden oynatmak konusunda tereddüt eden İngilizler, buna karşın Şeyh’in nüfuz alanını Kerkük’e kadar genişletmesine engel olmak konusunda kesin kararlı bir duruş sergiliyorlardı.[67] Şeyh Mahmud Berzenci’nin gücünü sınırlandırmak isteyen Londra, ilk olarak onu hiç sevmeyen Major Soane’u 1919 yılı Mayıs ayında Süleymaniye’ye atar.

Major Soane’un çektiği ve Zagros bölgesi kökenli Caf aşiretinden genç bir Kürt ağasını gösteren tarihi fotoğraf

Major Soane’un bölgede görev yapmasıyla birlikte Şeyh Mahmud’un gücü tırpanlanmaya başlar. Otoritesinin zayıflatıldığını görev Şeyh Mahmud ise, 20 Mayıs 1919’de isyan başlatır. Ortam, isyan için gayet uygundur; zira İngiliz emperyalizmine tepkiler nedeniyle bu dönemde birçok gizli cemiyet kurulmaya başlanmıştır. Hatta İngilizlere karşı Türkiye ile birlikte hareket eden Kürt gruplar bile ortaya çıkmaya başlamıştır. Şeyh Mahmud, isyanını, İran’daki Hawramen ve Merivan aşiretlerinden topladığı 300 kişilik bir kuvvetle ve Major Soane Süleymaniye’de bulunmazken başlatmıştır. Türk askerlerinden kalan bazı silah ve cephaneleri de ele geçiren Şeyh Mahmud komutasındaki Kürt aşiretleri, Mahmud’un kardeşi Albay Şeyh Kadir tarafından kurulan ve İngiliz üniforması giyecek kadar İngiltere yanlısı olan askeri birlikleri mağlup ederek Süleymaniye’de kontrolü ele geçirdiler. Şeyh Mahmud Berzenci, şehirdeki tüm İngilizleri tutuklattı. Bir motor sürücüsü öldürüldü; ama tutuklu İngilizlere ve özellikle de politik subaylara kötü davranılmadı. Major Soane, karısıyla Basra’da buluşmak üzere önceki gün Süleymaniye’den ayrıldığı için, bu isyanda canını kurtarabilmişti. İsyanın ardından bağımsızlığını ilan eden Şeyh Mahmud, kendisini Kürdistan’ın Kral’ı ilan etti ve egemenliğinin nişanesi olarak kendi bayrağını dalgalandırdı. Ayrıca kendi adına posta pulları bastırdı, Kaymakamlar atadı ve hükümet arşivleri ile hazinedeki paralara el koydu.[68] İngilizlerin iletişim sistemini kesmek için de telgraf hattını kestirdi. Şeyh Mahmud Berzenci’nin isyanı ilk günlerde başarıya ulaşınca, İran’daki Kürt grupları da ona destek olmaya başladılar. Böylelikle Süleymaniye’deki eli silahlı Kürt gruplarının sayısı hızla arttı. Ancak zamanla diğer Kürt aşiret liderleri Şeyh Mahmud’un çok güçlenmesini istemedikleri için, “kıskançlık” duyguları nedeniyle ona destek vermediler. İngilizler de zamanla toparlandı ve hava bombardımanı ile Kürtlere büyük kayıplar verdirip, savunma hatlarını takviye ettiler. 17 Haziran’da ise Şeyh Mahmud ve Kürt liderleri ele geçirmeyi başardılar. Yerel direniş 45 gün kadar devam etse de, 3 Ağustos’ta isyan resmen sona erdi ve bölgedeki İngiliz kontrolü yeniden sağlandı. Esir alınmasının ardından yargılanmak üzere Bağdat’a getirilen Şeyh Mahmud, self-determinasyon hakkına ve Wilson Prensipleri’ne (Wilson İlkeleri) atıf yaparak, İngilizlerin kendisini bağımsızlık vaadiyle aldattığını öne sürdü.[69] Şeyh’e ölüm cezası veren İngilizler, yine de sosyal patlamadan korktukları için ona önce 10 yıl hapis, daha sonra da 20 yıl Hindistan’da sürgün cezası verdiler.

Şeyh Mahmud Berzenci’nin Kürt bağımsızlığını neden başaramadığına baktığımızda; Nihat Karademir şu yargılara varmaktadır:[70]

  • İngilizlerin askeri güçleri çok daha gelişmişti,
  • RAF (Kraliyet Hava Kuvvetleri) destekli hava bombardımanları isyanı bastırmada çok etkili olmuştu,
  • Profesyonel bir ordu olan İngilizlerin karşısında Şeyh Mahmud’un komutasında köylülerden oluşan bir aşiret gücü vardı,
  • İsyanın temelinde Kürt milliyetçiliğinin İslamcılığın arkasında kalması nedeniyle bazı Kürt grupları Şeyh’e destek vermemişti,
  • Şeyh Mahmud’un baskıcı yönetim tarzı nedeniyle kendi grubu ve Kürtler içerisinde de onu sevmeyenler vardı,
  • Ulusal birliğini sağlayamayan Kürt aşiretlerinin liderleri arasındaki kıskançlık duyguları da Mahmud’a verilen desteğin azalmasına neden olmuştu,
  • Şeyh’in vergi uygulamalarından rahatsız olan esnaf da ona destek olmamıştı,
  • İngilizlerle işbirliği yapan Kürt grupları Şeyh Mahmud’a sırt çevirmişti,
  • Şeyh’in etrafında bir uzman kadrosundan ziyade dalkavuklar ordusu bulunuyordu,
  • Birleşik bağımsız Kürdistan fikrinin henüz toplumsal ve ideolojik temelleri gelişmemişti.

Şeyh Mahmud isyanının bastırılması sonrasında, Londra, bölgedeki Kürt özerkliğini yürürlükten kaldırmış ve Kürdistan’ı doğrudan yönetmeye başlamıştır. Bu doğrultuda, bölgede asayiş sağlanmış, Kürt işçiler istihdam edilerek onlara maddi imkânlar yaratılmış ve Kürtlerden askeri birlikler oluşturulmuştur. Bu dönemde bölgeyi adeta demir yumrukla yöneten ve Şeyh Mahmud Berzenci karşıtı eğitimli-kentli grupları destekleyen Major Soane ise, Şeyh Mahmud’a muhalefetine rağmen Kürtlerin bağımsızlığını desteklediği için, ülkesinin bu dönemdeki Kürdistan’ı Irak’a bağlama politikalarını tasvip etmemiş ve bir süre sonra Irak’taki görevini bırakarak ülkesine dönmüştür.[71] Major Soane, görev yaptığı dönemde Kürtçe okulların açılmasını sağlayarak, Kürtlerin uluslaşması yönünde yaptığı girişimlerle de dikkat çekmiştir. Kürdofil bir isim olan Soane, Kürtçe için Latin alfabesi temelinde bir alfabe hazırlanması çalışmalarına da (Yüzbaşı Farrell, Muhammed Emin Zeki ve Mirza Muhammed’le birlikte) öncülük etmiştir.[72] Sivil Komiser Vekili Arnold Wilson ise, “İngiltere himayesinde Kürtler için Kürdistan” fikrini benimsemiştir.

Bu dönemden itibaren Irak’taki İngiliz yönetime yönelik tepkiler isyan boyutuna ulaşmaya başlar. Bağımsızlık yerine İngilizlerin mandater yönetimine maruz bırakılan Araplar (özellikle de Şii Araplar), kısa süre içinde 1920 Irak İsyanı’nı başlatırlar. Merkezi Şiilerin kontrolündeli Necef şehri olan bu büyük isyan girişimi, Bolşevik Rusya’dan da destek almıştır.[73] Zira İngilizlerle tarihsel rekabet içerisindeki Ruslar, Bolşevik Devrimi veya Ekim Devrimi (1917) sonrasında Ortadoğu’da ve diğer birçok coğrafyada İngiliz etkisini kırmak adına aktif politikalar geliştirmişlerdir. Özellikle Üçüncü Enternasyonal’dan (1919) sonra, Anadolu’da Milli Mücadele’yi başlatan Mustafa Kemal Atatürk’ün Bolşevik desteğini aldığı ve Bolşeviklerin Yakın Doğu politikalarına ağırlık vermeye başladığı görülür.[74] İsyanı bastırmak için köy yakmak ve yerel liderleri rehin almak gibi acımasız yöntemleri tercih etmeyen Birleşik Krallık, bu nedenle isyanı bastırmada zorluk yaşamış ve ilerleyen süreçte hardal gazı ve çeşitli zehirli gazların kullanımına izin vermek durumunda kalmıştır. Bu durum, ünlü İngiliz devlet adamı Winston Churchill’in “uygarlaşmamış aşiretlere karşı gaz kullanılması talimatı” ile de uyumludur.[75] Hatta bu dönemde yerel halklara karşı genelde romantik yaklaşımı gözlemlenen T.E. Lawrence bile, isyancı gruplara karşı gaz kullanımını önermiştir.[76]  Buna karşın, Mezopotamya’daki askeri kuvvetlerin komutanı Richard Haldane (1856-1928) ile dönemin Savaş Bakanı olan Muhafazakâr siyasetçi Laming Worthington-Evans gibi bazı kişiler, kadın ve çocukların da ölümüne yol açan bombalar ve gaz kullanımını eleştirmişlerdir.[77] Elimizde kesin kayıt olmamakla birlikte, bu döneme dair yazılan akademik çalışmalarda, bombalamalar ve İngiliz kuvvetlerinin müdahalesi nedeniyle 4.000 ila 10.000 arasında insanın öldüğü ve İngilizlerin de 400’ün üzerinde kayıp verdiği yazılmaktadır.[78]

Şeyh Mahmud isyanı ve sonrasındaki 1920 Irak İsyanı nedeniyle, İngiliz koloni yönetimi, 1921 yılında Şerif Hüseyin’in oğlu I. Faysal’ı Irak Kralı olarak ilan eder. 1921-1933 döneminde görev yapan Kral I. Faysal döneminde İngilizler Irak’ın tamamına hakim olmaya çalışırlarken, Arap milliyetçiliği düşüncesinin öncü isimlerinden Mustafa Satı Bey de Irak’a getirilmiştir. 1932 yılında İngiltere Irak’a bağımsızlığını verirken, Kral I. Faysal’ın ardından oğlu Kral Gazi tahta geçmiştir. 1939’da bir trafik kazasında ölen Gazi’nin ardından ise, onun oğlu Kral II. Faysal tahta çıkmıştır. Henüz 4 yaşında tahta çıkan Faysal, çocuk olduğu için, bu dönemde ülke yönetiminden naibi Abdüllilah sorumlu olmuştur. 18 yaşında yönetimde ipleri eline alan II. Faysal, buna karşın naibi Abdüllilah ve Başbakan Nuri Said Paşa’nın tavsiyelerine uygun olarak ülkesini yönetmeye çalışmıştır.[79] Tam bir Osmanlı devlet adamı olan Nuri Said Paşa, ülkesinin İngiltere ile iyi ilişkiler kurmasını sağlamış ve Irak’ın 1955’te Bağdat Paktı üyesi olmasına da aktif destek olmuştur. Ancak o yıllarda hızla artan Arap milliyetçiliği ve Kürtlerin ve Şiilerin yönetime tepkileri nedeniyle, General  Abdülkerim Kasım, 1958’de bir askeri darbeyle Irak’ta yönetimi kontrolüne almıştır. Irak’ın son Kralı olan II. Faysal, 1958 Irak darbesinin ardından idam edilmiştir. Bu dönemlerde, Irak’ta, Arap ulusçuluğu politikası derinleştirilmiş ve Kürtler ve Türkmenler de Araplaştırma siyasetine maruz bırakılmışlardır. İngilizler de, Araplarla olan yakın ilişkileri nedeniyle, bu politikaları genelde destekleme eğiliminde olmuşlar ve Kürtlerin bağımsızlığına yönelik politikalarını askıya almışlardır.

Soğuk Savaş Dönemi

İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1948’de İngiltere’nin Ortadoğu politikasına dair bir makale yazan ünlü İngiliz tarihçi Elizabeth Monroe, Soğuk Savaş’ın başladığı bu yeni dönemde, bölgenin Mısır and Filistin’in Yahudi yerleşimleri dışında kırsal bir bölge olduğunu belirtmiş ve Arap ülkeleri ve İran’ın feodal temellere dayalı olarak yönetildiğini yazarak, aile ve aşiretlerin bölgedeki önemine vurgu yapmıştır.[80] Monroe, bölgedeki yabancı düşmanlığı ve Filistin’in bölünmesine yönelik kitlesel karşıtlığı da tespit eden ilk kişilerden olmuştur.[81] Ünlü Ortadoğu tarihçisi, bölgedeki büyük İngiliz şirketlerinin yatırım ve politikalarının “koordinasyonsuz” olduğu yönünde de önemli bir tespit yapmıştır.[82] İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Hindistan bağımsız olunca, David R. Devereux’ye göre, Ortadoğu, Londra için Hindistan’ın yerini alarak İmparatorluk şuurunun devam ettiği bir coğrafya haline gelmiştir.[83] Bu dönemde görev yapan ilk Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı (1945-1951) olan Ernest Bevin ise, görevinin ilk aylarında işini şöyle yorumluyordu:Tüm dünya sıkıntılar içerisinde ve tüm bu sorunları derhal halletmek durumundayım” (All the world is in trouble, and I have to deal with all the troubles at once).[84] Soğuk Savaş dönemi (1945-1989), Birleşik Krallık’ın emperyal gerilemesinin sürdüğü ve Ortadoğu ve birçok bölgede İngiltere’nin yerini hakim (başat) güç olarak ABD’nin almaya başladığı bir dönemdir.[85] Ayrıca bu dönem, Britanya İmparatorluğu’nun dekolonizasyon rüzgârlarına direnmekten vazgeçtiği, ki bu döneme damgasını vuran Muhafazakâr Partili Başbakan Harold Macmillan’ın Cape Town’daki ‘Wind of Change’ (Değişim Rüzgarı) konuşması[86] olmuştur, ve eski kolonilerinin bağımsızlığına izin vermeye başladığı bir dönem olmuştur. Buna karşın, hep söylenegeldiği üzere, Londra, bu dönemde bile gücünün üzerinde yumruk atmayı başarmış[87] ve siyasal, ekonomik ve kültürel nüfuzu sayesinde dünya üzerindeki gücünü muhafaza etmeyi başarmıştır. Bu dönemde İngiltere’den ABD’ye yönelik güç transferi ise 3 önemli bölgede gözlemlenebilir. Bunlar; Mısır, İran, Suudi Arabistan ve Basra Körfezi (Körfez) bölgesidir.

Harold Macmillan 3 Şubat 1960’da Güney Afrika parlamentosunda ünlü ‘Değişim Rüzgarı’ konuşmasını yapıyor

Soğuk Savaş döneminde İngiltere’nin ABD’ye gücünü devrettiği ilk bölge ve ülke Mısır olmuştur. Mısır’da 1952’de gerçekleşen devrim sonrasında Kral Faruk sürgüne gönderilmiş ve Arap milliyetçiliği ve bağımsızlıkçı düşünceler bu ülkenin siyasal seçkinlerinde hasıl olmuştur. Karizmatik Arap lider Cemal Abdülnasır’ın ülkenin başına geçmesiyle de, bu durum daha da belirgin hale gelmiş ve İngiliz askeri güçlerinin Mısır’dan çıkarılması yüksek sesle dillendirilir olmuştur.[88] Bu dönemde Nasır’ın Süveyş Kanalı’nın millileştirmesi nedeniyle yaşanan Süveyş Krizi (1956) ise, Birleşik Krallık-ABD ilişkilerini olumsuz şekilde etkilemesi bakımından oldukça önemlidir. ABD’nin Sovyetler Birliği ile büyük bir savaşı önlemek adına Mısır’daki Cemal Abdülnasır yönetimine karşı harekete geçen İngiltere, Fransa ve İsrail’i durdurması, İkinci Dünya Savaşı süresince ve sonrasında güçlü bir güvenlik ittifakı ve müttefiklik ilişkisi olarak biçimlendirilen ABD-İngiliz ilişkilerinde ilk büyük çatlak olmuştur.[89] Bu süreçte, Mısır da Sovyetler Birliği bloğuna yanaşmıştır.[90] 1970’lerde Enver Sedat döneminden itibaren ise, Mısır, Rusya’dan uzaklaşarak giderek daha fazla ABD etkisine girecek ve İsrail’le ilişkilerini normalleştirecektir. Buna karşın, Mısır-İngiltere ilişkileri de her zaman iyi düzeyde devam etmiş ve bu konuda Washington ile Londra arasında uyumlu bir ilişki biçimi kurgulanmıştır.

Soğuk Savaş döneminde İngiltere’nin güç kaybı yaşadığı bir diğer ülke İran olmuştur. İngiltere’nin en büyük denizaşırı yatırımı olan Anglo-Iranian Oil Company’nin (İngiliz-İran Petrol Şirketi) 1951’de İran Başbakanı Muhammed Musaddık tarafından millileştirilmesinin (kamulaştırılmasının) ardından, Londra, İran ekonomisini çökertmeye yönelik aktif politikalar uygulamış[91]; neticede ABD’nin de (bilhassa da ABD istihbarat teşkilatı CIA) desteğiyle Musaddık rejimini devirmiştir. Şah Rıza Pehlevi’nin başa geçtiği yeni dönemde ise, İran’da, İngiltere’den çok ABD etkili olmuştur. Hatta dönemin ABD Savunma Bakanı Dean Acheson, “İngiltere’nin Krallar ve Paşalarla Ortadoğu’yu kontrol etme” döneminin geçtiğini söyleyerek[92], bu konuda ülkesinin avantajlı konumunu vurgulamıştır. Ancak ABD’nin İran üzerindeki nüfuzu artmasında karşın, İran İslam Devrimi (1979) sonrasında, İran, tüm Batı dünyasınca kaybedilmiştir. Devrim sonrasında İran konusunda İngiltere’nin politikaları ise, ABD’den daha çok Avrupa ülkeleri ve AB’ye yakın olmuştur.

Soğuk Savaş döneminde Britanya’nın emperyal geri çekilmesine sahne olunan son bölge ise Suudi Arabistan ve Körfez bölgesi olmuştur. İbn Suud’a verdiği destekle yakın geçmişte adeta Suudi Arabistan’ın kuruluşunu sağlayan güç olan Birleşik Krallık, buna karşın, ilerleyen yıllarda Aramco şirketinin kuruluşu (günümüzde Saudi Aramco) ve ABD’nin bu ülkeye artan devasa yatırımları ve yüklü silah satışları nedeniyle, ikincil bir pozisyona geçmeyi kabullenmek durumunda kalmıştır.[93] Buna karşın, Soğuk Savaş döneminde ve günümüzde İngiltere’nin en etkili olduğu Ortadoğu ülkeleri, hiç şüphesiz, Körfez ülkeleridir. İngiltere, 1971’den itibaren Basra Körfezi’ndeki 150 yıllık askeri varlığına da son vermiş ve bölgeden çekilmiştir.[94] Bu konu, 1968’de kararı veren İşçi Partisi hükümeti ile (bu dönemde Başbakan Harold Wilson’dır) ile 1970’de iktidara gelen Muhafazakâr Parti arasında da bir tartışma konusu olmuş; ancak devlet politikalarının devamlılığı ilkesi uyarınca, Muhafazakâr Başbakan Edward Heath, çekilme politikasını devam ettirmek zorunda kalmıştır. ABD ise, İngiltere’nin kolonyalizm sonrası (post-colonial) çağı yaşadığı bu dönemde, askeri, siyasi ve ekonomik aktörleriyle bölgede giderek güç kazanmaktadır. Ancak birçok gözlemci, Pax Britannica’nın Pax Americana ile ikame edildiği bu dönemde bile Londra’nın bölge ülkeleri üzerindeki nüfuz ve gücünü koruduğunu düşünmektedir.[95] Bunun temel sebebi ise, kuşkusuz, tarihsel bağlar ve bölgedeki monarşilerde İngiliz Tacı arasındaki yakın ilişkilerdir. Ayrıca bölgeden askerlerini çekmesine karşın, Londra, 1970’lerde Dhofar Ayaklanması döneminde Umman’a askeri destek vererek, Sovyet destekli isyancıların bastırılmasında İran’la birlikte aktif rol oynamıştır. Ayrıca Kuveyt, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Umman ve İran’a bu dönemde askeri destek, askeri eğitim ve silah satışları politikasına devam edilmiştir.[96] Gücünü büyük ölçüde ABD’ye devrettiği bu üç önemli bölge dışında, İngiltere, savaş sonrası dönemde dekolonizasyonun derinleşmesiyle birçok ülkedeki koloni yönetimlerine de (Hindistan, Filistin, Kıbrıs, Afrika ülkeleri vs.) son vermek durumunda kalmıştır.

Kraliçe II. Elizabeth 1979’un Şubat-Mart aylarında Körfez ülkeleri turundayken

Bu dönemde bölgedeki İngiliz etkisini korumak adına yapılan en somut ve faydalı girişim ise Bağdat Paktı olmuştur. 1959’dan sonra CENTO (Central Treaty Organization-Merkezi Antlaşma Teşkilatı) adını alan bu girişim, Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve Birleşik Krallık arasında, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da nüfuz kurmasını önlemeye yönelik olarak kurulan bir güvenlik ve savunma örgütüdür. ABD de, Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ın geliştirdiği komünizmi ve Sovyetler Birliği’ni “çevreleme politikası” (containment policy) uyarınca (ki bu politikayı ilk öneren kişi İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerikalı stratejist George F. Kennan olmuştur) bu girişime destek vermiştir.[97] Bağdat Paktı’na 5 Nisan 1955 tarihinde katılan Londra, böylelikle yeni dönemde Ortadoğu’daki dış politikasının temelsiz yani “kum üzerine kurulu bir ev” (house built on sand) olmadığını ispatlamaya çalışmıştır.[98] Ancak İran İslam Devrimi sonrasında, CENTO, önemi ve anlamını kaybetmiştir. İngiltere’nin bu dönemde üye olduğu bir diğer uluslararası güvenlik paktı da, 1954 yılında İngiltere ile birlikte ABD, Fransa, Yeni Zelanda, Avustralya, Filipinler, Tayland ve Pakistan’ın katılımıyla kurulan SEATO (Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı-Southeast Asia Treaty Organization) olmuştur. 1949’da NATO’nun da kurucu üyelerinden biri olan Birleşik Krallık, böylelikle bu girişimlerle birlikte güvenlik anlamında Avrupa, Ortadoğu ve Asya’da kendisine güçlü müttefikler edinmiştir. İngiltere’nin bu dönemde çeşitli paktlar ve ittifaklara yönelmesi, hem artık kendi başına ve sadece ikili ilişkilerle uluslararası sistemde güvenliğini sağlamasının zor olduğunun kabullenilmesi, hem de ABD ile Sovyetler Birliği’nin süpergüç statüsüne yükseldikleri ve çift kutuplu yeni bir dünya düzeninin kurulduğunun anlaşılması açısından oldukça önemli ve manidardır.

Christopher Montague Woodhouse (C.M. Woodhouse)

1959 yılında Birleşik Krallık’ın Ortadoğu politikasını değerlendiren önemli bir makale kaleme alan İngiliz asker, diplomat ve Muhafazakâr siyasetçi Christopher Montague Woodhouse (C.M. Woodhouse) (1917-2001), ki kendisinin birincil uzmanlığı Yunan politikası olmuştur, “Ortadoğu” (Middle East) kavramının İngilizler tarafından keşfedildiğini belirterek[99], bunun “Yakın Doğu” (Near East) ile “Uzak Doğu” (Far East) arasındaki bölgeyi kapsadığını yazmıştır.[100] Woodhouse, ayrıca, Ortadoğu’da denizler, yüksek dağlar ve nehirlerle ülkeleri birbirinden ayırabilen doğal sınırların olmadığını vurgulayarak[101], bu bölgede çizilen sınırların yapay olduğunu yazmıştır[102].  Woodhouse’un bir diğer ilginç tespiti de, bölgedeki Türkler, Farslar ve İsrailliler gibi Arap olmayan toplulukların millet bilinçlerinin daha ileri seviyede oluşudur.[103] Woodhouse, Ortadoğu’daki devletlerin atomize edilerek küçük parçalara ayrılmasını ise Batı politikalarının bir sonucu olarak değerlendirmiş ve bu konuda İngiltere, ABD ve Fransa gibi ülkelerin sorumlu olduğunu samimiyetle belirtmiştir.[104] C.M. Woodhouse, İngiltere’nin 18. yüzyıldan itibaren uyguladığı Ortadoğu politikasını da iddialı bir şekilde tek cümlede özetlemiştir: “Başka bir gücün Ortadoğu bölgesini İngiliz çıkarları aleyhine domine etmesini engellemek[105]. Woodhouse, bu bağlamda 19. yüzyıldaki tüm önemli Ortadoğu müdahalelerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun başka bir devletin güçlenmesine sebebiyet verecek şekilde çökmesine engel olmak ve Hindistan’ı korumak için yapıldığını da yazmıştır.[106] Bunların dışında, deneyimli siyasetçi ve devlet adamı, İngiliz politikasının bölgeye yönelik ilgisinde 20. yüzyıldan itibaren petrolün de büyük rol oynadığını kaydetmiş (oil politics) ve Süveyş Kanalı’nın jeopolitik açıdan önemine vurgu yapmıştır.[107] Woodhouse’a göre, 20. yüzyılda Ortadoğu’da yaşanan değişim-dönüşümde 3 önemli faktör rol oynamıştır: (1) 1908’de İran’da ilk petrol kaynaklarının bulunmasıyla yaşanan “ekonomik devrim”, (2) “stratejik devrim”, (3) “siyasi devrim”.[108] Ekonomik devrim mantığı çerçevesinde, Woodhouse, Ortadoğu ülkelerini 3 farklı kategoride değerlendirmektedir. Bunlar; Suudi Arabistan ve İran gibi petrol üreten ülkeler, Mısır ve Suriye gibi petrol kaynaklarının Batı’ya ulaşımında önemli rol oynayan transit ülkeler ve İsrail ve Yemen gibi petrol politikalarına dâhil olmayan ülkelerdir.[109] Stratejik devrim bağlamında, Woodhouse, bölgede yeni bağımsız devletlerin kurulması ve hidrojen bombası gibi çok etkili silahların geliştirilmesinin ardından, İngilizlerin klasik siyasalarını devam ettirmelerinin anlamsız hale geldiğini ve önceden bölgeye başka güçlerin girişine set olmaya çalışan Londra’nın artık bölgeyi istikrarlı hale getirmek için çaba gösterdiğini vurgulamıştır.[110] Siyasi devrim anlamında ise, Woodhouse, bölgede gelişen Arap milliyetçiliğini, İsrail’de ve kısmen Türkiye’de yeşeren demokrasiyi ve komünizm tehdidi karşısında yükselen otoriter rejimleri işaret etmektedir.[111]

Brian Robertson

Zach Levey ise, 1950-1953 döneminde İngiltere’nin Ortadoğu Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapan General Brian Robertson’ın (1896-1974) bölgedeki çalışmalarını araştırdıktan sonra, onun döneminden itibaren İngiltere’nin, Arabistanlı Lawrence’ın pan-Arap hayallerinin aksine, bölgede küçük Arap devletleri stratejisine yöneldiği tespitini yapmıştır.[112] Bu kapsamda, bölgede Britanya’nın en güvenilir müttefiği ise Ürdün olmuştur. Bu dönemde 1956’ya kadar temel hedefi Süveyş Kanalı’nı korumak olan Londra, güvenlik stratejisinde Irak’a da merkezi bir rol biçmiştir; buna karşın Irak’ın Mısır’ı ikame edebilecek kapsamda bir önemi hasıl olmamıştır.[113] Süveyş Krizi sonrasında ise, Birleşik Krallık, Mısır’dan geri çekilmeyi kabullenirken, Ortadoğu siyasetinde önemli dayanak noktaları olarak Ürdün ve Irak dışında Körfez ülkelerini hedef seçmiştir. Bugün de, İngiltere’nin monarşik bir rejim olan Ürdün’le ve Irak’la yakın ilişkileri devam etmektedir. Bu konuda da, Washington ile Londra arasında genelde uyumlu bir ilişkiden söz edilebilir.

Soğuk Savaş döneminde İngiltere ve ABD gibi Batılı güçlerin Ortadoğu politikalarında sivil-ordu ilişkilerinin ve askeri darbelerin büyük rolü olmuştur. Bunu somutlaştırmak gerekirse, yalnızca 1961-1969 döneminde bile 9 Arap ülkesinde 27 başarılı askeri darbe ve ciddi darbe girişimi yaşanmıştır.[114] Türkiye’de de 1960-1980 döneminde üç başarılı askeri darbe ve birçok darbe girişiminin yaşanması, bu dönemde Batılı devletlerin Ortadoğu ve Müslüman coğrafyasında bakışında modernleştirici otoriter liderler ve ordulara yatırım yapıldığının somut bir göstergesidir. Ayrıca bu dönemde başa geçen liderlerin çok uzun süreler Devlet Başkanı/Kral olarak görev yapmaları da dikkat çeker. Örneğin, Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal (Kral Hüseyin) ülkesini 40 yıldan uzun bir süre, Hafız Esad Suriye’yi yaklaşık 30 yıl, Hüsnü Mübarek Mısır’ı 30 yıl ve Saddam Hüseyin de Irak’ı 25 yıl süreyle yönetmeyi başarmıştır.[115] Bu dönemde yaşanan Arap-İsrail savaşları ise, İngiltere için zaman zaman zorlayıcı süreçlere de neden olmuştur. Örneğin, 1967 tarihli Altı Gün Savaşı nedeniyle Suriye, Irak ve Sudan, Birleşik Krallık’la diplomatik ilişkilerini kesme kararı almışlardır.[116] Bunun öncesinde, 1965 yılı Aralık ayında, Zimbabve’ye (o dönemdeki adıyla Rodezya) bağımsızlık vermek istememesi nedeniyle, Cezayir, Mısır ve Moritanya da Londra ile diplomatik ilişkileri kesme kararı almışlardı.[117] 1967 Altın Gün Savaşı Londra için oldukça sıkıntılı bir siyasi süreç yaratsa da, o dönemde Dışişleri Bakanı olan İşçi Partili Lord George Brown (1914-1985) sayesinde, Londra, kısa sürede Mısır ve Ürdün’le olan ilişkilerini geliştirme yoluna girmiştir.[118]

George Brown

Soğuk Savaş döneminde Birleşik Krallık’ın Ortadoğu politikalarını karakterize eden bir diğer çok önemli faktör de silah satışları ve silahlanma yarışı olmuştur. Bu yarış, daha çok Arap devletleri arasında (Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır) ve İsrail ile Arap devletleri (temelde Mısır ve Suriye) arasında (günümüzde de İran ve Arap devletleri arasında) yaşanmıştır.[119] Bu dönemde, ABD ve Sovyetler Birliği gibi büyük ülkelerin silah satışları ve askeri yardımları, bölge siyasetinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. İngiltere de, ABD ve SSCB kadar olmasa da, bölgeye yönelik silah satışları ve güvenlik politikalarında etkili bir ülke olmayı başarmıştır.[120] 1935 yılında, Birleşik Krallık, Misa Salman Limanı’nda HMS Jufair adıyla Bahreyn’de bir deniz üssü kurmuştur. 1971’de Bahreyn’in bağımsızlığını kazanmasının ardından bu üs ABD’nin kontrolüne geçse de, 2018 yılından itibaren yeniden Londra’nın kontrolüne geçmiştir.

Bu dönemlerde bölge siyasetine dair diğer önemli bir unsur da, bölge ülkelerinde iki farklı siyasal ve ideolojik geleneğin oluşmasıdır. Bu iki gelenek; (1) Baas partileri ve onların vasıtasıyla gelişen seküler Arap milliyetçiliği veya Arap sosyalizmi ideolojisi ile onlardan farklı olarak (2) daha muhafazakâr ve halkçı bir nitelik taşıyan İhvan (Müslüman Kardeşler) akımıdır.[121] Mısır, Suriye ve Irak gibi Arap ülkelerinde gelişen bu iki farklı ideolojiden Baasçılık, Mısır lideri Cemal Abdülnasır ve Nasırızm’la özdeşleşirken (ilerleyen yıllarda da Irak ve Suriye’deki Baas partileriyle), Müslüman Kardeşler akımı da İslamcı halk hareketleri ve Seyyid Kutub gibi bazı İslamcı düşünürlerle özdeşleşmiştir. Bu iki ideolojik akımı birleştiren tek unsur ise İsrail ve Siyonizm karşıtlığı olmuştur. 1950’ler ve 1960’larda Baasçılık İhvan çizgisine kıyasla çok daha güçlü durumdayken, Mısır ile Suriye, bir dönem (1958-1961) Birleşik Arap Cumhuriyeti adıyla tek bir devlet olmayı bile denemişlerdir. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve demokrasi bilincinin yaygınlaşmasıyla birlikte, halk hareketlerine dayalı İhvan (Müslüman Kardeşler) çizgisi giderek daha fazla güç kazanmaya başlayacaktır. İngiltere ise, bu iki ideolojik akımdan ziyade, bölgedeki monarşik rejimlere destek vererek, çoğu zaman statükocu bir dış politikayı tercih etmiştir. Ayrıca Soğuk Savaş döneminde İngiliz ve Batı bloğuna yönelik tehditler daha çok Doğu Bloğu ve Sovyetler Birliği’nden geldiği için, komünizme ve Rusya’ya daha yakın duran Baasçı partiler yerine, İslami düşünceyi referans alan monarşiler ve güçlenmeleri durumunda İhvan türevi hareketlere destek verilmiştir. Bu dönemlerde, ABD de, Richard Nixon Başkanlığında “twin pillars” (çifte sütun) stratejisini benimseyerek, Sovyetler Birliği’ne karşı İran (Şahlık rejimi) ve Suudi Arabistan’ı desteklemiştir.[122] Ancak İran’ın 1979’da İran İslam Devrimi ile ABD ve Batı bloğundan çıkması sonucunda, Washington ile Londra, Sovyet nüfuzuna karşı Afganistan’da yeni bir cephe açacaklardır. Bu dönemde, İngiltere, ABD’nin öncülüğünde daha maceracı politikalara yönelmiş ve hatta Başbakan Margaret Thatcher, Sovyet işgaline karşı savaşan Afgan mücahitlere aktif destek vermiştir. Burada uygulanan köktendinci hareketlere destek politikası ise, kuşkusuz Sovyetler Birliği’ne verdiği zarara karşın, ileride ortaya çıkacak El Kaide gibi radikal İslami grupların oluşması anlamında (buna ünlü stratejist Zbigniew Brzezinski yeşil kuşak stratejisi-green belt strategy adını veriyordu), ABD, İngiltere ve genel olarak Batı bloğuna da olumsuz tesir etmiştir.

İngiltere’nin Ortadoğu politikalarına -özellikle Körfez bölgesi temelinde- Soğuk Savaş döneminde ve günümüzde yön veren bir diğer önemli parametre de petrol kaynakları ve enerji yatırımlarının korunmasıdır. Bu bölge, öncelikle Londra için önemli bir petrol kaynağıdır. Nitekim 1970’lerde, İngiltere’nin petrol ihtiyacının yüzde 45’i bu bölgeden karşılanmaktadır.[123] İkincisi, bölgedeki petrol kaynaklarının dışa satımı konusunda rol alan birçok önemli İngiliz şirketinin olmasıdır. Çok tanınan BP dışında, Hollanda ile ortak bir yatırım olan Shell de bölgedeki petrol kaynaklarının kontrolü ve ihracatında önemli bir şirket olmuştur.[124] Üçüncü olarak, gemilerle yapılan petrol satışlarının güvenliği açısından bu bölgenin ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın korunması İngiltere ticareti açısından önemli bir konu haline gelmiştir. Bu nedenle, Londra, bu bölgeden askeri olarak çekilmesine karşın, bölgeye yönelik ilgisini sürdürmüş ve burada “yönetimde istikrar” prensibiyle hareket ederek, genelde monarşilerden yana statükocu bir politik tavır almıştır.

BP logosu

İngiltere ve diğer Batılı ülkelerin tarihsel süreçte Ortadoğu’da devam ettirdikleri bir diğer politika ise, bu bölgelerdeki gayrimüslim halkları, etnik ve dini azınlıkları ve devletsiz toplumları koruma gayreti olmuştur. Bu politikalardan en çok gayrimüslim halklar (Ermeniler vs.) istifade ederken, Yezidiler ve diğer farklı azınlıklar ve devletsiz en büyük Müslüman halk durumundaki Kürtler de Batılı ülkelerden zaman zaman siyasi, askeri, ekonomik ve insani destek almayı başarmışlardır. Bu politika, kuşkusuz, insan hakları açısından faydalı olmakla birlikte, her zaman için bölge ülkelerini içeriden karıştırmaya yönelik bir emperyal ton da taşımaktadır.

İngiltere’nin Ortadoğu politikasında Türkiye’nin de son derece önemli bir rolü ve işlevi bulunmaktadır. Londra, Ankara’ya her zaman güvenilir bir müttefik ve asla kaybedilmemesi gereken bir bölgesel güç olarak bakmıştır. 1979 İran İslam Devrimi sonrasında, Türkiye’nin Batı dünyası açısından jeopolitik değeri daha da artmıştır. Bu nedenle, Londra, Washington’a benzer şekilde, Türkiye’nin klasik Batı odaklı dış politikasının devamı gereğince, bu ülkede yaşanan askeri darbe, Kürtlere yönelik sert politikalar ve diğer olağanüstü süreçlerde fazla eleştirel davranmamış ve Ankara’yı Batı yörüngesinde tutmak için çeşitli tavizler vermiştir. Hatta İngiltere, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda da bu ülkeye en çok destek veren ülke olarak dikkat çekmekteydi. Ancak bu konuda İngiltere’de sağ ve sol partiler arasında nüanslar bulunmaktadır. İşçi Partisi, sol kimliği nedeniyle daha eleştirel politikaları benimserken, Muhafazakâr Parti dış politikada daha gerçekçi ve pragmatik davranmakta ve İngiltere’nin ekonomik ve siyasi çıkarlarını koruma ve geliştirme anlayışını -insan hakları bilinci ve demokrasi kaygılarına kıyasla- daha ön planda tutmaktadır. Ayrıca basın-yayın özgürlüklerine çok önem verilen Birleşik Krallık’ta, gazete ve televizyon kanalları da demokrasi gereğince Türkiye lehinde veya aleyhinde haberler yapabilmektedir.

Son olarak, Soğuk Savaş döneminde İngiliz dış politikasında İsrail’in güvenliği konusunun da ABD kadar olmasa da, İngiltere için de önemli bir konu başlığı olduğunu vurgulamak gerekir. Ortadoğu’daki en Batı yanlısı güç ve çoğu kişi tarafından yegâne demokrasi olarak görülen İsrail, Londra için mutlaka korunulması ve savunulması gereken bir devlet olagelmiştir. Buna karşın, İsrail’in aşırı politikalara yöneldiği dönemlerde özellikle İngiliz solundan muhalefet gelmiş, Muhafazakâr Parti ise İsrail’e genelde koşulsuz destek politikalarına yönelmiştir.

Yakın Geçmiş ve Güncel Gelişmeler

İngiltere’nin Soğuk Savaş dönemi sonrasındaki Ortadoğu politikasını anlamlandırmak gerekirse, birkaç temel tespit yapılabilir. İlk olarak, Londra, bu dönemde de statüko yanlısı politikalarına öncelik vermiş ve bölgede büyük krizler olmadığı sürece, kendisiyle iyi ilişkileri olan rejimleri (bilhassa da monarşik rejimler) desteklemeye ve ayakta tutmaya çalışmıştır. Ancak bu durum, Arap Baharı gibi kriz dönemlerinde bir tür güç hesaplaması politikasına da dönebilmekte ve muhalif güçlerin üstün geleceğine kanaat getirilirse, 2011’de Libya’da Fransa ile birlikte girişilen bombalamalar gibi, zaman zaman statüko karşıtı politikalar da benimsenebilmektedir. Suriye iç savaşında ise kararsız kalınmış ve parlamentodan da onay kararı gelmeyince, maceracı politikalar yerine Rusya ve İran’ın bölgede güçlenmesine izin verilmiştir.

İkinci olarak, İngiltere, Soğuk Savaş sonrası dönemde Ortadoğu politikalarında büyük ölçüde “büyük birader” ve Batı bloğunun tartışmasız lideri ABD’nin yolundan gitmiştir. 1973’te AB üyesi (o dönemdeki adıyla Avrupa Topluluğu) olunmasına ve Avrupa ülkeleriyle yoğun ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkiler kurulmasına karşın, Ortadoğu politikaları konusunda İngiltere’nin güvenlik öncelikli bakışı sürmüş ve bu konuda da Washington’la fazlasıyla uyumlu hareket edilmiştir. Buna karşın, zaman zaman ABD’ye bakış da olumsuz olabilmiş ve böyle dönemlerde Brüksel kartı, Washington’a karşı bir denge unsuru olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Irak Savaşı’na yönelik tepkilerin çok arttığı Gordon Brown dönemi ile İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik ABD Başkanı Donald Trump’ın politikalarına yönelik eleştirel duruş gibi konularda, bu anlayış görülebilir.

Üçüncü olarak, İngiltere açısından bölgenin ekonomik açıdan önemi Soğuk Savaş sonrasında da devam etmiştir. İngiltere’nin bu bölge ülkeleriyle yaptığı ticaret ve bölgede faaliyet gösteren İngiliz enerji şirketleri ile bölgeye yoğun satışlar yapan İngiliz savunma sanayii şirketlerinin çıkarlarının korunması anlayışının yanı sıra, bu bölge ülkelerindeki zenginlerin İngiltere’ye yatırım yapmaları ve Londra’dan ve diğer büyük şehirlerden konut almaları gibi hususlar da yeni dönemde önem kazanmıştır. İngiltere’nin bölge ülkeleriyle yaptığı dış ticaretten avantaj sağladığı da açıkça görülebilmektedir. Örneğin, 2018 resmi verileri incelendiğinde; Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, İngiltere’nin en çok dış ticaret fazlası verdiği ülkeler arasında ilk 10’da yer almaktadırlar (BAE 6. sırada, Suudi Arabistan ise 9. sıradadır).[125] Ayrıca İngiliz savunma sanayii şirketlerinden BAE Systems, bölge ülkelerine yönelik silah satışlarıyla dikkat çeken önemli bir firmadır.[126] Bu konuda, BAE Systems ve diğer bazı İngiliz şirketlerinin bölge ülkelerine silahların yanı sıra istihbarat/izleme teknolojilerini de satması ise, bölgedeki otoriter yönetimlere destek olunduğu yönünde çeşitli eleştirilere de (İngiltere içinde ve dışında) konu olabilmektedir.[127]

BAE Systems

Dördüncü olarak, Sadık Ünay’ın isabetle tespit ettiği üzere, Soğuk Savaş dönemi sonrasında Birleşik Krallık’ın tarihsel dış politika geleneğinin devamı olarak günümüzde uyguladığı Ortadoğu politikasında iki temel yaklaşım olduğu görülebilir. Bunlar; daha risksiz ve maliyetsiz yöntemleri tercih eden (1) “diplomatik yaklaşım” ile askeri yöntemleri tercih eden (2) “stratejik yaklaşım”dır.[128] Bu iki yaklaşımın birbirleriyle birçok konuda farklı politika ve yöntemleri savundukları görülmektedir. Örneğin, Dışişleri Bakanlığı’nda daha güçlü olan diplomatik yaklaşım, Arap ülkeleriyle siyasi ve ekonomik ilişkilerin bozulmasını önlemek amacıyla İsrail konusunda daha temkinli destek politikalarını savunurken, stratejik yaklaşımı savunanlar için terör ve radikal İslami unsurlarla mücadele için İsrail’e kayıtsız şartsız destek verme anlayışı daha ön plandadır.[129] Stratejik yaklaşımı savunanlar, İran gibi teokratik bir rejime, Hamas ve Hizbullah gibi radikal İslami örgütlere ve Irak ile Suriye gibi Batı karşıtlığını körükleyen rejimlere taviz verilmesini adeta Neville Chamberlain’in Adolf Hitler ve Nazilere karşı uyguladığı “yatıştırma politikası”na benzetir ve eleştirirler.[130] Bu durumu İngiltere’deki siyasal partiler arasındaki politik nüanslarda da görmek mümkündür. Zira sol çizgideki İşçi Partisi (Labour) fakir Filistin halkına karşı empati duygusu geliştirirken, sağcı Muhafazakâr Parti’de de “Holokost” faciası ve Yahudileri koruma güdüsüyle hareket etme anlayışı daha belirgindir. Bu anlamda, İngiltere’de sol ve sağ siyasetçiler ile diplomatik yaklaşımı benimseyen diplomatik çevrelerle stratejik yaklaşımı benimseyen güvenlik bürokrasisi arasında zaman zaman fikir ayrılıkları ve hatta gerginlikler yaşandığı görülmektedir.

Beşinci olarak, Birleşik Krallık, 1990’ların sonundan itibaren, güçlü Transatlantik bağlarını da kullanarak, Ortadoğu bölgesine sert güç bağlamında yeniden giriş yapmış ve bölgedeki askeri mevcudiyetini arttırmaya başlamıştır. Örneğin, İngiltere’nin ABD ve Katar Hava Kuvvetleri ile birlikte kullandığı Katar’daki El Udeid Hava Üssü’nün 1999 yılında açılmasının yanı sıra, 1935’de kurulmasına karşın 1971’de İngiliz kontrolünden çıkan Bahreyn’deki HMS Jufair deniz üssünün 2018 yılında yeniden aktif olarak İngiliz kontrolüne geçmesi de son dönemdeki önemli kazanımlardandır. Son olarak, İngiltere, kısa bir süre önce Umman’da Duqm Limanı’nda Kraliyet Donanması (RN) için bir lojistik destek üssünün açılmasını da sağlamıştır. Bu askeri mevcudiyet, kuşkusuz bir işgal politikasının hazırlıklarından ziyade, olası krizler ve savaşlar durumunda olaylara hızlı bir şekilde müdahale yetisi kazanmak ve petrol akışı ve ticaret açısından kritik derecede önemli olan bu bölgede provokasyonlara karşı (özellikle de İran’dan gelebilecek) set çekme girişimi olarak okunmalıdır.

Birleşik Krallık’a ait olan Bahreyn’deki HMS Jufair Deniz Üssü

Altıncı olarak, Birleşik Krallık dış politikasında, tarihsel mirasın da bir devamı niteliğinde, kendisine yönelik dostluk ve düşmanlıkları unutmama ve yeri geldiğinde buna uygun politikalar geliştirme motifinin çok güçlü olduğu görülmektedir. Örneğin, büyük ölçüde Libya’daki Muammer Kaddafi yönetiminin sorumlu tutulduğu ve onlarca İngiliz ve Amerikalı yolcunun öldüğü Lockerbie Faciası (1988) sonrasında uzun süre Kaddafi rejimine karşılık verilmese de, Arap Baharı sürecinde 2011 yılında Fransa ile birlikte başlatılan hava bombardımanları ile Kaddafi rejiminin yıkılması ve Muammer Kaddafi’nin kendi halkı tarafından katledilmesine destek verilmiştir. Benzer şekilde, İngiltere’ye destek veren Ürdün gibi Arap devletleri ve Körfez ülkelerindeki rejimler de, tüm kusurlarına karşın, genelde Londra tarafından siyaseten destek almayı başarabilmektedirler.

Yedinci olarak, Tony Blair döneminden itibaren İngiliz dış politikasında “etik yaklaşım” adı verilebilecek insan hakları ve demokrasiye duyarlı bir yaklaşımın da hızla geliştiği ve bunun “liberal müdahalecilik” (liberal interventionism) anlayışını tetiklediği fark edilmektedir. Blair, bunu, ülkesini “iyilik için çalışan bir güç” (a force for good) olarak tanımlayarak uluslararası kamuoyuna duyurmuş[131] ve Bosna Hersek ve Kosova gibi ülkelere yönelik insani müdahalelere destek politikası uygulamıştır. Ancak bu etik yaklaşım duruşunun yanı sıra, Suriye konusunda İngiltere’nin David Cameron döneminde sergilediği müdahaleye isteksiz duruş (ki bu durum Başbakan Cameron’dan ziyade Avam Kamarası’ndan kaynaklanmış ve ABD’nin kararsız tavrı da bunda etkili olmuştur), reelpolitik yaklaşımın da halen güçlü bir temeli olduğunu göstermektedir.

Tony Blair, bir Ortadoğu gezisi sırasında

Konuya kronolojik olarak bir anlatım eklemek gerekirse; Soğuk Savaş’ın ardından ABD’nin tek kutuplu dünya düzenini tesis etmeye çalıştığı yeni dönemde, Londra, 1990’ların başında Washington’ın -Irak’taki Saddam Hüseyin yönetiminin Kuveyt’i işgali ile başlayan- Körfez Savaşı girişimine destek olmuş ve Margaret Thatcher, John Major ve Tony Blair’in Başbakanlıkları döneminde ABD’yi zırhlı birlikleri ve sonraki yıllarda da hava gücüyle takviye ederek, Batı dünyasının “iki numara”sı olduğunu herkese göstermiştir.[132] Henüz Körfez Savaşı’nın devam ettiği dönemde bir makale kaleme alan ünlü tarihçi Bernard Lewis, İngiltere ve Batı dünyasındaki pan-Arap rüyasının artık tamamen rafa kaldırıldığını ve Arap dünyasının da Latin Amerika ülkeleri gibi ortak dil ve kültüre sahip, ancak siyasal açıdan birbirlerinden bağımsız olacağını iddia etmiştir.[133] Lewis, Körfez Savaşı’nın ardından petrol üreticisi ülkelerin bunu bir silah olarak kullanma politikalarının da -geçmişte 1973 OPEC petrol krizi döneminde olduğu gibi- sona erdiğini vurgulamıştır.[134] Ünlü tarihçi, eski Sovyet Cumhuriyetlerinin de bağımsız olmalarınıın ardından, bu konuda üreticiler arasındaki rekabetin artacağını ve diğer yandan da çevreyle daha barışık alternatif enerji kaynaklarına yönelimin yaygınlaşacağını ve hatta 25 veya 50 yıllık bir süreçte petrol kullanımının azalacağını öngörmüştür.[135]

Birleşik Krallık, 11 Eylül faciası sonrasında ABD Başkanı George W. Bush’un başlattığı “teröre karşı savaş” (war on terrorism) politikasına da aktif olarak katılmış ve NATO’nun ISAF (International Security Assistance Force-Uluslararası Güvenlik Destek Gücü) koalisyonu kapsamında bölgeye 9.500 kadar askerini göndermiştir. İngiltere’nin bu dönemde Müslüman toplumları ve ılımlı İslami rejimleri El Kaide gibi Batı karşıtı radikal İslamcı ve köktendinci terör örgütlerinden ayrıştırma konusunda da çaba gösterdiği ve bu konuda dönemin Başbakanı Tony Blair’in önemli çabalarının olduğu görülmüştür. Bu bağlamda, Blair, “İslam’ın bir sorunu olmadığını” ve daha çok “İslam’ın içinde bazı grupların sorunlu olduğunu” vurgulayarak[136], “İslami terörizm” tarzı söylemlere mesafeli durmaya gayret etmiştir. Ancak bu çabaya rağmen, bu dönemde İngiltere de, ABD ve Türkiye gibi, El Kaide kaynaklı bazı terörist saldırıların hedefi olmuştur.

Tony Blair’in baldızı olan gazeteci Lauren Booth, İslam’ı tanımak için gittiği Filistin’de Müslüman olarak tesettüre girmiş ve İstanbul’a yerleşmiştir[137]

İngiltere, Irak Savaşı (2003) konusunda da Tony Blair ve solcu İşçi Partisi hükümetinin görev yaptığı bir dönemde olmasına karşın ABD’ye destek yönünde bir siyasa belirlemiş ve 1 Mart Tezkeresi ile savaşa müdahil olmayı reddeden Türkiye’nin aksine, savaşa 45.000 civarında azımsanmayacak sayıda askeri birliklerini göndermiştir. Ancak 11 Eylül (9/11) saldırıları sonrasında gerçekleşen Afganistan Operasyonu’ndan (2001) farklı olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı olmadan yapılan bu tek taraflı girişim, o güne kadar çok başarılı olan Blair hükümeti için adeta bir “kırılma anı” olmuş ve Blair’in “barış yanlısı sorumlu devlet adamı” imajı bozulmuştur.[138] Bu konuda en etkili olan faktör ise, savaşın sebebi sayılan “kitle imha silahları” (weapons of mass destruction) konusunda ABD Başkanı George W. Bush ve Tony Blair’in dünya kamuoyuna yalan söylediklerinin ya da en azından gerçekleri gizlediklerinin ortaya çıkmasıdır.[139] Bu dönemde, Blair, İşçi Partisi’nin geleneksel diplomatik yaklaşımının ötesine geçmiş ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın bile “illegal” olarak nitelediği bir savaşa ülkesine sokarak, partisinin genel çizgisinden daha farklı olarak stratejik yaklaşımı benimsemiştir.

Birleşik Krallık, Arap dünyasının demokratikleşmesi umuduyla Türkiye ve tüm Batılı ülkelerdeki yönetimler gibi destek verilen Arap Baharı sürecinde ise, Tunus’taki başarılı demokratik dönüşümün ve Libya’da Fransa ile birlikte inisiyatif aldığı olayların ardından, Mısır’daki gelişmeler konusunda daha temkinli polikalar geliştirmiştir. Bu konuda AB’den daha çok ABD ile uyumlu hareket eden Birleşik Krallık, David Cameron’ın Başbakanlığı döneminde, 2013 yılında Mısır’da darbeyle yönetimi devrealan Abdülfettah el Sisi ile yakın ilişkiler geliştirmeye devam ederek, ülkesindeki muhalif grupların tepkisini çekmiştir.[140] Birleşik Krallık ve ABD’nin bu konudaki tavrında ise, Mısır’da demokratik süreçle iktidara gelen Muhammed Mursi yönetiminin İsrail’le Jimmy Carter’ın ABD Başkanlığı döneminde oluşturulan Camp David Sözleşmesi (1978) statükosunu bozma korkusu etkili olmuştur.

Arap Baharı sürecinde Suriye’de başlayan iç savaş konusunda ise, Londra, diğer birçok Batılı ülke gibi zigzaglı bir politika takip etmiştir. Suriye’deki Beşar Esad rejiminin 2012’den itibaren yönetimden gitmesi konusunda aktif politikalar geliştiren ve muhalefete yönelik çeşit destek politikaları uygulayan Londra, 2013 yılında Doğu Guta’da gerçekleşen kimyasal katliam sonrasında bu ülkeye askeri müdahale seçeneğini gündeme almıştır. Bu, ABD Başkanı Barack Obama’nın kırmızıçizgilerinin de aşılması anlamında geldiği için, bu dönemde Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale beklentisi oluşmuştur. Başbakan David Cameron, bu dönemde birçok defa ABD ile birlikte kurulacak bir koalisyon kapsamında Suriye’ye askeri müdahaleye sıcak baktıklarını belirtmiş; ancak Muhafazakâr Parti içerisinde bazı milletvekillerinin de bu konuda “ret” oyu vermeleri neticesinde, Avam Kamarası’nda yapılan askeri müdahale oylamasını kazanamamıştır.[141] 2013 sonrasında Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı terör örgütünün ortaya çıkışı ve yaptığı barbarca katliamlar ise, Batı dünyasında Beşar Esad’ı bile daha masum hale getirmiştir. Bu süreçte, ayrıca, ABD ve Fransa gibi ülkelerle birlikte, Londra, IŞİD’e karşı savaşan PYD/YPG gibi PKK ile bağlantılı Kürt gruplarına yönelik daha olumlu bir yaklaşım sergileyince, geleneksel Batılı müttefiklerden Türkiye ile ilişkilerde sorun yaratan yeni bir konu ortaya çıkmıştır. Rusya’nın Suriye’ye 2015 yılı sonlarında askeri olarak müdahale etmesiyle ise, bu konuda çok daha zorlu bir sürece girilmiş ve Batı’nın sonuç üretmeyen politikaları nedeniyle Rusya ve İran bölgede güçlenmişlerdir.

Kısa bir süre önce ABD Başkanı Donald Trump’ın İran nükleer anlaşmasını (JCPOA) iptal etmesiyle, Birleşik Krallık-İran ilişkileri de daha zorlu bir döneme girmiştir. İngiltere, bu süreçte, P5+1 ülkeleriyle yapılan JCPOA anlaşmasının diğer Avrupalı imzacıları (Fransa ve Almanya) gibi İran’la ilişkileri korumaya çalışmasına karşın, ABD’nin etkisi nedeniyle zamanla ilişkilerde bazı krizler yaşanmıştır. İranlı General Kasım Süleymani suikastı sonrasında İran’ın Batı ülkeleriyle olan ilişkileri daha da gerilirken, Birleşik Krallık’ın Tahran Büyükelçisi Rob Macaire’in yasadışı bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle Dışişleri Bakanlığı’na çağrılması dikkat çekmiş[142], hatta bu gelişme, Alman haber kanalı DW Türkçe’nin internet sitesinde Büyükelçi’nin birkaç saat süreyle gözaltına alındığı iddiasıyla duyurulmuştur.[143] Hatırlanacağı üzere, iki ülke arasındaki ilişkiler, 2019 yılı Temmuz ayında da karşılıklı gemi alıkoyma olayları nedeniyle gerilmiştir.[144] İran tarafı, bu gelişmeler karşısında bazı taahhütleri uygulamamalarına karşın İran nükleer anlaşmasına (JCPOA) halen bağlı olduklarını açıklamıştır.[145] Ancak ABD’nin Kasım Süleymani’yi suikastle öldürmesinin ardından, İran da nükleer anlaşmayı askıya aldığını açıklamıştır.[146] Buna rağmen, ABD’nin İran’a yönelik yaptırım ve “sıfır diyalog” politikasına alternatif olarak, İngiltere, bugüne kadar Tahran’la ilişkilerinde “eleştirel diyalog” yöntemini tercih etmektedir.[147] Bu anlamda, İran konusunda Londra’nın politikalarının Washington’dan çok Brüksel’e yakın olduğunu söylemek mümkündür. Buna karşın, Hint asıllı Britanyalı yazar Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri (The Satanic Verses) romanı nedeniyle İran dini lideri Ayetullah Humeyni tarafından “katli vacip” ilan edilerek hakkında ölüm fermanı verildiği de düşünüldüğünde, İran rejimiyle ilişkileri salt eleştirel diyalog düzleminde kurgulamak kolay değildir.

Salman Rüşdi

Birleşik Krallık-İsrail ilişkileri ise son dönemde oldukça iyi yönde gelişmektedir. Başbakan Boris Johnson’ın İsrail’e çok yakın durması ve bu ülkeyi “Ortadoğu’nun tek demokrasisi” olarak nitelendirmesinin[148] yanı sıra, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun da Johnson’ı 2019 Aralık ayındaki seçim zaferinin ardından coşkuyla kutlaması[149] dikkat çekmiştir. Netanyahu, 3 Kasım 2017 tarihinde Kraliyet düşünce kuruluşu Chatham House’da önemli bir konuşma da yapmıştır.[150] İngiltere, geleneksel olarak Filistin Sorunu konusunda dengeli politikalar izleyen bir ülke olmasına karşın, Boris Johnson döneminden itibaren giderek daha fazla İsrail yanlısı politikalara yönelecek gibi bir izlenim vermektedir. Bu, hem Johnson’ın kişisel görüşleri, hem de ABD’de de Donald Trump yönetiminin benzer yaklaşıma sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca IŞİD’in giriştiği terör eylemleri ve Türkiye’deki İslami eğilimli hükümetin demokrasiden uzaklaşması nedeniyle, son dönemde İslam dünyasının demokrasi ile olan ilişkisine dair Batı dünyasında daha karamsar bir yaklaşımın olduğu da söylenebilir. Güncel olarak, Başbakan Boris Johnson, ABD Başkanı Donald Trump’ın Filistin Sorunu’nu çözmek için açıkladığı “Asrın Anlaşması” (Deal of the Century) projesine de destek vererek[151], dikkatleri ve şimşekleri üzerine çekmiştir.

Boris Johnson ve Benyamin Netanyahu

Son olarak, İngiltere’nin günümüzdeki Kürt politikası değerlendirildiğinde; IŞİD’le olan mücadelede Kürt gruplara verilen desteğe[152] ve Avam Kamarası içerisinde bazı parlamenterlerin Kürt bağımsızlığına sıcak yaklaştıklarını açıklayan sözlerine[153] karşın, 2017 yılında Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Mesud Barzani liderliğinde yaptığı bağımsızlık referandumuna İsrail gibi destek verilmemesi[154] dikkat çekici bir unsur olarak belirtilmelidir. Bu hususta ise, Kürtlerin bağımsızlığına yönelik ilkesel karşı çıkıştan ziyade, bölgedeki Türkiye gibi önemli bir müttefikin kaybedilmemesi için temkinli davranıldığını düşünmek, bence, yerinde olacaktır. İngiltere’nin Türkiye’ye yönelik güncel politikaları ise ayrı bir yazıda değerlendirilmesi gereken başlı başına önemli ve detaylı bir konudur.[155]

Sonuç

Sonuç olarak, dünyanın en etkili diplomatik güçlerinden biri olan İngiltere, Ortadoğu politikasında da tarihsel olarak etkili bir ülkedir. İngiltere’nin bölgeye girdiği bu ilk dönemde, genel itibariyle emperyal bir siyaset izlediği görülmektedir. Bölgeye 19. yüzyılda giren İngiltere, 20. yüzyıl ortalarına kadar bölgenin en etkili gücü olmuş; daha sonra bu rolünü ABD’ye kaptırsa da, günümüze kadar bölgedeki gücünü muhafaza etmeyi ciddi ölçüde başarmıştır. Ortadoğu’ya yönelik güncel İngiliz dış politikasında hem ulusal çıkarlar, hem de bazı değerlerin korunması yaklaşımlarının olduğu ve ayrıca Londra’nın politikalarını belirlerken ABD’den fazlasıyla etkilendiği bu çalışmada vurgulanan bir görüş olarak bu noktada hatırlatılabilir. Dolayısıyla, İngiltere’nin günümüzde benimsediği Kürt, İran ve İsrail politikasında ABD etkisi de her daim akılda tutulmalıdır. Brexit sonrasında ise, ABD etkisinin İngiliz dış politikasında daha da artacağını beklemek -kanımca- yerinde olur.

 

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

 

KAYNAKÇA

 

[1] İngiliz asker, akademisyen ve yazar John Bagot Glubb (1897-1986), Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa cephesinde görev yaptıktan sonra, 1920’lerde İngiliz işgali altındaki Ürdün ve Irak’taki faaliyetleriyle ün kazanmış ve yıllar içerisinde İngiltere’nin Ortadoğu politikasına yön veren en etkili isimlerden biri haline gelmiştir. 1956’ya kadar bölgede görev yapan “Glubb Paşa”, hayatının sonraki bölümünde ise kitaplar yazarak Ortadoğu siyasetini analiz etmiş ve tarafsızlığı nedeniyle İslam dünyasından da övgüler almıştır. Bakınız; İslam Ansiklopedisi, “Glubb Paşa”, Erişim Tarihi: 27.01.2020, Erişim Adresi: https://islamansiklopedisi.org.tr/glubb-pasa.

[2] Historic UK, “Timeline of the British Empire”, Erişim Tarihi: 04.03.2020, Erişim Adresi: https://www.historic-uk.com/HistoryUK/HistoryofBritain/Timeline-Of-The-British-Empire/.

[3] Geoffrey R. Berridge (2009), British Diplomacy in Turkey, 1583 to the Present: A Study in the Evolution of the Resident Embassy, Brill – Nijhoff, s. 3. Aktaran: Nurcan Özkaplan Yurdakul (2019), İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi?, İstanbul: Kronik Kitap, s. 75.

[4] İsimsiz Yunan bir ressamın görüşme ve yemek sırasında yaptığı tablodur. Bakınız; https://collections.vam.ac.uk/item/O916899/a-british-official-probably-the-watercolour-anonymous-greek-artist/.

[5] İsmail Şahin (2015), “Utrecht’ten Tilsit’e İngiltere’nin Akdeniz Politikası”, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt 4, No: 4, s. 854.

[6] Michael W. Doyle (1986), Empires, New York: Cornell Paperbacks, s. 39. Aktaran: Nurcan Özkaplan Yurdakul (2019), İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi?, İstanbul: Kronik Kitap, s. 65.

[7] Geoffrey R. Berridge (2009), British Diplomacy in Turkey, 1583 to the Present: A Study in the Evolution of the Resident Embassy, Brill – Nijhoff, ss. 78-80. Aktaran: Nurcan Özkaplan Yurdakul (2019), İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi?, İstanbul: Kronik Kitap, s. 75.

[8] Nurcan Özkaplan Yurdakul (2019), İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi?, İstanbul: Kronik Kitap, s. 95.

[9] Nurcan Özkaplan Yurdakul (2019), İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi?, İstanbul: Kronik Kitap, ss. 96-97.

[10] Nurcan Özkaplan Yurdakul (2019), İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi?, İstanbul: Kronik Kitap, ss. 104-105.

[11] Nurcan Özkaplan Yurdakul (2019), İngiltere Ortadoğu’ya Nasıl Girdi?, İstanbul: Kronik Kitap, ss. 132-133.

[12] The British Museum, “The Taylor Prism / The Sennacherib Prism”, Erişim Tarihi: 17.02.2020, Erişim Adresi: https://research.britishmuseum.org/research/collection_online/collection_object_details.aspx?objectId=295077&partId=1.

[13] Murat Tüzünkan & Umut Koldaş (2013), “Hükümranlıktan Annan Planına: Ana Hatlarıyla İngiltere Dış Politikasında Kıbrıs: 1878-2004), Akademik Ortadoğu, 8, ss. 73-74.

[14] Osamah F. Khalil (2014), “The Crossroads of the World: U.S. and British Foreign Policy Doctrines and the Construct of the Middle East, 1902–2007”, Diplomatic History, Cilt 38, No: 2, Nisan 2014, s. 305.

[15] Can Zengin (2015), “İngiltere’nin Suriye Krizindeki Tutumu”, Bilgesam Analiz / Avrupa, No: 1274, 30 Aralık 2015, ss. 1-2.

[16] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 25.

[17] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 14.

[18] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 15.

[19] Osamah F. Khalil (2014), “The Crossroads of the World: U.S. and British Foreign Policy Doctrines and the Construct of the Middle East, 1902–2007”, Diplomatic History, Cilt 38, No: 2, Nisan 2014, ss. 305-306.

[20] Can Zengin (2015), “İngiltere’nin Suriye Krizindeki Tutumu”, Bilgesam Analiz / Avrupa, No: 1274, 30 Aralık 2015, s. 2.

[21] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 18-19.

[22] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 20-21.

[23] Can Zengin (2015), “İngiltere’nin Suriye Krizindeki Tutumu”, Bilgesam Analiz / Avrupa, No: 1274, 30 Aralık 2015, s. 2.

[24] Øivind Bratberg (2005), Grand nations, grand ideas? Guiding principles in the foreign policy of Britain and France, 3 Mayıs 2005, Oslo Üniversitesi, s. 38.

[25] Kenan Kırkpınar (2004), Ulusal Kurtuluş Savaşı Dönemi İngiltere ve Türkiye (1919-1922), Ankara: Phoenix Yayınevi, s. 117.

[26] Bu konu, Nur Bilge Criss’in İşgal Altında İstanbul (1918-1923) adlı kitabında detaylı bir şekilde araştırılmıştır. Kitabın bir özeti için bakınız; http://politikaakademisi.org/2017/03/08/nur-bilge-crissten-isgal-altinda-istanbul/.

[27] Kenan Kırkpınar (2004), Ulusal Kurtuluş Savaşı Dönemi İngiltere ve Türkiye (1919-1922), Ankara: Phoenix Yayınevi, ss. 96-98.

[28] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 24.

[29] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 23.

[30] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 16.

[31] Murat Tüzünkan & Umut Koldaş (2013), “Hükümranlıktan Annan Planına: Ana Hatlarıyla İngiltere Dış Politikasında Kıbrıs: 1878-2004), Akademik Ortadoğu, 8, s. 74.

[32] Murat Tüzünkan & Umut Koldaş (2013), “Hükümranlıktan Annan Planına: Ana Hatlarıyla İngiltere Dış Politikasında Kıbrıs: 1878-2004), Akademik Ortadoğu, 8, s. 75.

[33] KKTC Enformasyon Dairesi, “Kıbrıs’ta İngiltere Dönemi (1878-1960)”, Erişim Tarihi: 03.03.2020, Erişim Adresi: https://pio.mfa.gov.ct.tr/kibrista-ingiltere-donemi-1878-1960/.

[34] KKTC Enformasyon Dairesi, “Kıbrıs’ta İngiltere Dönemi (1878-1960)”, Erişim Tarihi: 03.03.2020, Erişim Adresi: https://pio.mfa.gov.ct.tr/kibrista-ingiltere-donemi-1878-1960/.

[35] Murat Tüzünkan & Umut Koldaş (2013), “Hükümranlıktan Annan Planına: Ana Hatlarıyla İngiltere Dış Politikasında Kıbrıs: 1878-2004), Akademik Ortadoğu, 8, s. 73.

[36] Murat Tüzünkan & Umut Koldaş (2013), “Hükümranlıktan Annan Planına: Ana Hatlarıyla İngiltere Dış Politikasında Kıbrıs: 1878-2004), Akademik Ortadoğu, 8, s. 77.

[37] Murat Tüzünkan & Umut Koldaş (2013), “Hükümranlıktan Annan Planına: Ana Hatlarıyla İngiltere Dış Politikasında Kıbrıs: 1878-2004), Akademik Ortadoğu, 8, s. 82.

[38] Murat Tüzünkan & Umut Koldaş (2013), “Hükümranlıktan Annan Planına: Ana Hatlarıyla İngiltere Dış Politikasında Kıbrıs: 1878-2004), Akademik Ortadoğu, 8, s. 79.

[39] Barış Mamalı (2014), “Türkiye’yi Trodos Dağı’ndan dinliyorlar”, OdaTv, Erişim Tarihi: 03.03.2020, Erişim Adresi: https://odatv.com/turkiyeyi-trodos-dagindan-dinliyorlar-0409141200.html.

[40]

[41] İngiliz özgün metin buradan okunabilir; https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp.

[42] Lord Birdwood (1959), “Britain and the Middle East”, African Affairs, Cilt 58, No: 231, Nisan 1959, s. 124.

[43] Taha Kılınç (2017), “Bir otel, bir bomba ve ötesi”, Yeni Şafak, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.yenisafak.com/yazarlar/tahakilinc/bir-otel-bir-bomba-ve-otesi-2039092.

[44] Chamberlain’in uçaktan inişinde yaptığı ünlü açıklama için; https://www.youtube.com/watch?v=SetNFqcayeA.

[45] William Wallace (2005), “The Collapse of British Foreign Policy”, International Affairs (Royal Institute of International Affairs 1944-), Cilt 81, No: 1, Ocak 2005, s. 53.

[46] Michael M. Gunter (2011), Historical Dictionary of the Kurds, İkinci Baskı, Maryland & Toronto & Oxford: The Scarecrow Press Inc., s. 277.

[47] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 41.

[48] Alfred Rawlinson (1923), Adventures in the Near East, 1918-1922, London: Jonathan Cape, s. 162. Aktaran: Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 41-42.

[49] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 42.

[50] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 45.

[51] Özgün İngilizce ifade şöyledir; “Not one village remains intact between Rowanduz and the Garaushinke pass, and many are so completely obliterated as to remind one of the raids of Hulakhu Khan, who used to make his prisoners plough up the land over the villages and towns he destroy.” Bakınız; Kenneth Mason (1919), “Central Kurdistan”, The Geographical Journal, Cilt 54, No: 6 (Aralık 1919), s. 331.

[52] Kenneth Mason (1919), “Central Kurdistan”, The Geographical Journal, Cilt 54, No: 6 (Aralık 1919), s. 329.

[53] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 53.

[54] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 55.

[55] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 55-56.

[56] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 56.

[57] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 69.

[58] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 71.

[59] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 74.

[60] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 75.

[61] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 78.

[62] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 78-79.

[63] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 82.

[64] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 83.

[65] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 86.

[66] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 86.

[67] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 91.

[68] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 98.

[69] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 102-103.

[70] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 103-109.

[71] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 113-114.

[72] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 115-116.

[73] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 213.

[74] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 214.

[75] Churchill’in tam sözü şu şekildedir; “I cannot understand this squeamishness about the use of gas. I am strongly in favour of using poisoned gas against uncivilised tribes.” Bakınız; BBC (2015), “The 10 greatest controversies of Winston Churchill’s career”, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/news/magazine-29701767.

[76] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 226.

[77] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, s. 226.

[78] Nihat Karademir (2019), İngiltere’nin Kürt Politikası 1918-1932, İstanbul: Nûbihar, ss. 226-227.

[79] Tesa Derneği (2018), “1958 Irak Askeri Darbesi”, Erişim Tarihi: 06.03.2020, Erişim Adresi: https://www.tesadernegi.org/1958-irak-askeri-darbesi.html.

[80] Elizabeth Monroe (1948), “British Interests in the Middle East”, Middle East Journal, Cilt 2, No: 2, Nisan 1948, s. 137.

[81] Monroe, Elizabeth (1948), “British Interests in the Middle East”, Middle East Journal, Cilt 2, No: 2, Nisan 1948, s. 138.

[82] Monroe, Elizabeth (1948), “British Interests in the Middle East”, Middle East Journal, Cilt 2, No: 2, Nisan 1948, s. 144.

[83] David R. Devereux (1989), “Britain, the Commonwealth and the Defence of the Middle East 1948-56”, Journal of Contemporary History, Cilt 24, No: 2, Studies on War, Nisan 1989, s. 327.

[84] M.A. Fitzsimons (1951), “Britain and the Middle East, 1944-1950”, The Review of Politics, Cilt 13, No: 1, Ocak 1951, s. 21.

[85] Tore Tingvold Petersen (1997), “Transfer of Power in the Middle East”, The International History Review, Cilt 19, No: 4, Kasım 1997, s. 853.

[86] Konuşmanın tamamı buradan dinlenebilir; https://www.youtube.com/watch?v=c07MiYfpOMw.

[87] William Wallace (2005), “The Collapse of British Foreign Policy”, International Affairs (Royal Institute of International Affairs 1944-), Cilt 81, No: 1, Ocak 2005, s. 53.

[88] Tore Tingvold Petersen (1997), “Transfer of Power in the Middle East”, The International History Review, Cilt 19, No: 4, Kasım 1997, s. 853.

[89] Ursula Lehmkuhl (2012), “Still Special! Anglo‐American Relations since the End of the Cold War”, içinde British Foreign and Security Policy: Historical Legacies and Current Challenges (editör: Kai Oppermann), Augsburg: Wißner‐Verlag, s. 14.

[90] Don Peretz (1957), “Middle East”, The American Jewish Year Book, Cilt 58, s. 394.

[91] Tore Tingvold Petersen (1997), “Transfer of Power in the Middle East”, The International History Review, Cilt 19, No: 4, Kasım 1997, s. 854.

[92] Tore Tingvold Petersen (1997), “Transfer of Power in the Middle East”, The International History Review, Cilt 19, No: 4, Kasım 1997, s. 855.

[93] Tore Tingvold Petersen (1997), “Transfer of Power in the Middle East”, The International History Review, Cilt 19, No: 4, Kasım 1997, s. 855.

[94] Esra Çavuşoğlu (2018), “Britain’s Post-Colonial Foreign Policy Towards Persian Gulf Security (1971-1991): An Alternative Approach”, Turkish Journal of Middle Eastern Studies, Cilt 5, No: 2, s. 39.

[95] Bakınız; Esra Çavuşoğlu (2018), “Britain’s Post-Colonial Foreign Policy Towards Persian Gulf Security (1971-1991): An Alternative Approach”, Turkish Journal of Middle Eastern Studies, Cilt 5, No: 2, ss. 49-40.

[96] Esra Çavuşoğlu (2018), “Britain’s Post-Colonial Foreign Policy Towards Persian Gulf Security (1971-1991): An Alternative Approach”, Turkish Journal of Middle Eastern Studies, Cilt 5, No: 2, s. 44.

[97] TDV İslam Ansiklopedisi, “Bağdat Paktı”, Erişim Tarihi: 04.03.2020, Erişim Adresi: https://islamansiklopedisi.org.tr/bagdat-pakti.

[98] Tore Tingvold Petersen (1997), “Transfer of Power in the Middle East”, The International History Review, Cilt 19, No: 4, Kasım 1997, s. 858.

[99] Ünlü yazar ve düşünür Edward Said de “Doğu” (Orient) kavramının Avrupalılar tarafından yaratıldığını iddia etmiştir. Osamah F. Khalil de, bu bağlamda, Ortadoğu (Middle East) terminolojisinin bir Anglo-Amerikan icadı olduğunu yazar. Bakınız; Osamah F. Khalil (2014), “The Crossroads of the World: U.S. and British Foreign Policy Doctrines and the Construct of the Middle East, 1902–2007”, Diplomatic History, Cilt 38, No: 2, Nisan 2014, s. 302.

[100] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 4.

[101] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 5.

[102] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 7.

[103] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 7.

[104] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, ss. 8-9.

[105] Tam İngilizce tabir şöyledir; “It was to prevent any potentially hostile power from dominating the Middle East to our disadvantage”. Bakınız; C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 11.

[106] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 11.

[107] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 12.

[108] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 12.

[109] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 13.

[110] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, ss. 14-15.

[111] C.M. Woodhouse (1959), “Britain and the Middle East”, Pakistan Horizon, Cilt 12, No: 1, Mart 1959, s. 15.

[112] Zach Levey (2004), “Britain’s Middle East Strategy, 1950-52: General Brian Robertson and the ‘Small’ Arab States”, Middle Eastern Studies, Cilt 40, No: 2, Mart 2004, s. 61.

[113] Zach Levey (2004), “Britain’s Middle East Strategy, 1950-52: General Brian Robertson and the ‘Small’ Arab States”, Middle Eastern Studies, Cilt 40, No: 2, Mart 2004, s. 62.

[114] Risa Brooks (2004), “Civil-Military Relations in the Middle East”, içinde The Future Security Environment in the Middle East: Conflict, Stability, and Political Change (editörler: Nora Bensahel & Daniel L. Byman), Rand Corporation, ss. 130-131.

[115] Risa Brooks (2004), “Civil-Military Relations in the Middle East”, içinde The Future Security Environment in the Middle East: Conflict, Stability, and Political Change (editörler: Nora Bensahel & Daniel L. Byman), Rand Corporation, s. 131.

[116] Arieh J. Kochavi (2016), “George Brown and British Policy in the Middle East following the 1967 War”, Middle East Journal, Cilt 70, No: 1, Kış 2016, s. 91.

[117] Arieh J. Kochavi (2016), “George Brown and British Policy in the Middle East following the 1967 War”, Middle East Journal, Cilt 70, No: 1, Kış 2016, s. 91.

[118] Arieh J. Kochavi (2016), “George Brown and British Policy in the Middle East following the 1967 War”, Middle East Journal, Cilt 70, No: 1, Kış 2016, s. 92.

[119] Phillip Baram (1966), “Arab Middle East”, The American Jewish Year Book, Cilt 67, s. 413.

[120] Sadık Ünay (2008), “Transatlantik Ortaklık ve Avrupa Arasında İngiltere’nin Ortadoğu Politikası”, içinde Ortadoğu Yıllığı 2006 (editörler: Kemal İnat & Muhittin Ataman), Nobel Akademik Yayıncılık, ss. 453-436.

[121] Phillip Baram (1966), “Arab Middle East”, The American Jewish Year Book, Cilt 67, s. 415.

[122] Esra Çavuşoğlu (2018), “Britain’s Post-Colonial Foreign Policy Towards Persian Gulf Security (1971-1991): An Alternative Approach”, Turkish Journal of Middle Eastern Studies, Cilt 5, No: 2, s. 45.

[123] Esra Çavuşoğlu (2018), “Britain’s Post-Colonial Foreign Policy Towards Persian Gulf Security (1971-1991): An Alternative Approach”, Turkish Journal of Middle Eastern Studies, Cilt 5, No: 2, s. 42.

[124] Esra Çavuşoğlu (2018), “Britain’s Post-Colonial Foreign Policy Towards Persian Gulf Security (1971-1991): An Alternative Approach”, Turkish Journal of Middle Eastern Studies, Cilt 5, No: 2, s. 43.

[125] Department of International Trade (2019), “UK Trade in Numbers September 2019”, s. 18, Erişim Tarihi: 15.01.2020, Erişim Adresi: https://assets.publishing.service.gov.uk/government/uploads/system/uploads/attachment_data/file/836787/190924_UK_trade_in_numbers_full_web_version_final.pdf.

[126] Bu konuda bir haber için bakınız; Middle East Eye (2017), “BAE posts $733m profit weeks after Saudi arms sales review”, Erişim Tarihi: 06.03.2020, Erişim Adresi: https://www.middleeasteye.net/fr/news/bae-records-rise-amid-opposition-to-arms-sales-409065882.

[127] BBC (2017), “How BAE sold cyber-surveillance tools to Arab states”, Erişim Tarihi: 06.03.2020, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/news/world-middle-east-40276568.

[128] Sadık Ünay (2008), “Transatlantik Ortaklık ve Avrupa Arasında İngiltere’nin Ortadoğu Politikası”, içinde Ortadoğu Yıllığı 2006 (editörler: Kemal İnat & Muhittin Ataman), Nobel Akademik Yayıncılık, ss. 436-437.

[129] Sadık Ünay (2008), “Transatlantik Ortaklık ve Avrupa Arasında İngiltere’nin Ortadoğu Politikası”, içinde Ortadoğu Yıllığı 2006 (editörler: Kemal İnat & Muhittin Ataman), Nobel Akademik Yayıncılık, ss. 437-438.

[130] Sadık Ünay (2008), “Transatlantik Ortaklık ve Avrupa Arasında İngiltere’nin Ortadoğu Politikası”, içinde Ortadoğu Yıllığı 2006 (editörler: Kemal İnat & Muhittin Ataman), Nobel Akademik Yayıncılık, s. 438.

[131] Nigel Morris (2002), “Britain to act as ‘force for good’, says Blair”, The Independent, Erişim Tarihi: 04.03.2020, Erişim Adresi: https://www.independent.co.uk/news/world/asia/britain-to-act-as-force-for-good-says-blair-9131269.html.

[132] Sadık Ünay (2008), “Transatlantik Ortaklık ve Avrupa Arasında İngiltere’nin Ortadoğu Politikası”, içinde Ortadoğu Yıllığı 2006 (editörler: Kemal İnat & Muhittin Ataman), Nobel Akademik Yayıncılık, ss. 440-441.

[133] Bernard Lewis (1992), “Rethinking the Middle East”, Foreign Affairs, Cilt 71, No: 4, Sonbahar 1992, s. 101.

[134] Bernard Lewis (1992), “Rethinking the Middle East”, Foreign Affairs, Cilt 71, No: 4, Sonbahar 1992, ss. 101-102.

[135] Bernard Lewis (1992), “Rethinking the Middle East”, Foreign Affairs, Cilt 71, No: 4, Sonbahar 1992, s. 102.

[136] Tony Blair (2013), “The Trouble Within Islam”, Project Syndicate, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.project-syndicate.org/commentary/lee-rigby-and-the-struggle-to-contain-violent-islamists-by-tony-blair.

[137] Kübra Kara (2020), “Tony Blair’in İslamiyet’i seçen baldızı Booth artık İstanbullu”, Anadolu Ajansı, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.aa.com.tr/tr/yasam/tony-blairin-islamiyeti-secen-baldizi-booth-artik-istanbullu-/1719986.

[138] Sadık Ünay (2008), “Transatlantik Ortaklık ve Avrupa Arasında İngiltere’nin Ortadoğu Politikası”, içinde Ortadoğu Yıllığı 2006 (editörler: Kemal İnat & Muhittin Ataman), Nobel Akademik Yayıncılık, s. 449.

[139] Sadık Ünay (2008), “Transatlantik Ortaklık ve Avrupa Arasında İngiltere’nin Ortadoğu Politikası”, içinde Ortadoğu Yıllığı 2006 (editörler: Kemal İnat & Muhittin Ataman), Nobel Akademik Yayıncılık, ss. 449-450.

[140] Haroon Siddique (2015), “Hundreds protest at David Cameron’s welcome of Egyptian president”, The Guardian, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/world/2015/nov/04/hundreds-protest-at-david-camerons-welcome-of-egyptian-president.

[141] Can Zengin (2015), “İngiltere’nin Suriye Krizindeki Tutumu”, Bilgesam Analiz / Avrupa, No: 1274, 30 Aralık 2015, s. 4.

[142] Sözcü (2020), “İngiltere ile İran arasında ‘büyükelçi’ krizi!”, 12 Ocak 2020, Erişim Tarihi: 21.01.2020, Erişim Adresi: https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/ingiltere-ile-iran-arasinda-buyukelci-krizi-5563720/.

[143] DW Türkçe (2020), “Gözaltına alınan İngiliz büyükelçi: Gösteriye değil anmaya katıldım”, 12 Ocak 2020, Erişim Tarihi: 21.01.2020, Erişim Adresi: https://www.dw.com/tr/g%C3%B6zalt%C4%B1na-al%C4%B1nan-ingiliz-b%C3%BCy%C3%BCkel%C3%A7i-g%C3%B6steriye-de%C4%9Fil-anmaya-kat%C4%B1ld%C4%B1m/a-51972543.

[144] Simon J. Smith (2019), “What US wants from UK on security after Brexit – and why this puts Britain in a tricky position”, The Conversation, 14 Ağustos 2019, Erişim Tarihi: 20.01.2020, Erişim Adresi: https://theconversation.com/what-us-wants-from-uk-on-security-after-brexit-and-why-this-puts-britain-in-a-tricky-position-121790.

[145] Sözcü (2020), “Son dakika… İran’dan nükleer açıklaması: Anlaşmada kalıyoruz”, 20 Ocak 2020, Erişim Tarihi: 21.01.2020, Erişim Adresi: https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/son-dakika-irandan-nukleer-aciklamasi-anlasmada-kaliyoruz-5577485/.

[146] Amerika’nın Sesi (2020), “İran’ın Askıya Aldığı Nükleer Anlaşmanın Geleceği Tartışılıyor”, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.amerikaninsesi.com/a/iranin-askiya-aldigi-anlasmanin-gelecegi-tartisiliyor/5233999.html.

[147] Sadık Ünay (2008), “Transatlantik Ortaklık ve Avrupa Arasında İngiltere’nin Ortadoğu Politikası”, içinde Ortadoğu Yıllığı 2006 (editörler: Kemal İnat & Muhittin Ataman), Nobel Akademik Yayıncılık, s. 441.

[148] BICOM (2019), “Prime Minister Boris Johnson’s Middle East policy”, Temmuz 2019, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: http://www.bicom.org.uk/wp-content/uploads/2019/07/Boris-paper.pdf, s. 3.

[149] The New Arab (2019), “Israel’s Netanyahu hails ‘historic’ election victory for Boris Johnson”, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.alaraby.co.uk/english/news/2019/12/13/israels-netanyahu-hails-historic-election-victory-for-boris-johnson.

[150] Bakınız; https://www.chathamhouse.org/file/conversation-benjamin-netanyahu.

[151] Rowena Mason (2020), “Boris Johnson praises Trump’s Middle East peace plan at PMQs”, The Guardian, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.theguardian.com/politics/2020/jan/29/pm-tells-corbyn-dont-be-so-negative-about-middle-east-peace-plan.

[152] BBC Türkçe (2015), “Cameron: IŞİD’e karşı ÖSO ve Kürtlere destek olmalıyız”, Erişim Tarihi: 07.02.2020, Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/11/151126_cameron_isid_suriye.

[153] K24 (2017), “İngiliz Parlamentosunda Kürdistan’ın bağımsızlığı tartışıldı”, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.kurdistan24.net/tr/news/c8c3db3d-b674-4665-a334-777dd387a4fd.

[154] Sputnik Türkiye (2017), “İngiltere’den Barzani’ye Bağdat ile diyalog çağrısı”, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://tr.sputniknews.com/avrupa/201709301030375249-ingiltere-barzani-bagdat-diyalog-cagrisi/ ; K24 (2017), “Kürdistan İngiltere’den Başkan Barzani’ye referandum ziyareti”, Erişim Tarihi: 07.03.2020, Erişim Adresi: https://www.kurdistan24.net/tr/news/b9cdee41-28ec-4f22-8ec5-3171d09c92ca.

[155] Bu konuda bir yazı için bakınız; http://politikaakademisi.org/2020/01/19/son-yillarda-turkiye-birlesik-krallik-ingiltere-iliskileri-iliskilerde-altin-cag-donemi-mi-guncellenmis-versiyon/.

2 Comments »

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.