KORONAVİRÜS KÜRESELLEŞME HAREKETLERİNİ NASIL ETKİLİYOR? EKONOMİK, PSİKOLOJİK VE SOSYOLOJİK AÇIDAN BİR DEĞERLENDİRME

upa-admin 05 Nisan 2020 8.957 Okunma 1
KORONAVİRÜS KÜRESELLEŞME HAREKETLERİNİ NASIL ETKİLİYOR? EKONOMİK, PSİKOLOJİK VE SOSYOLOJİK AÇIDAN BİR DEĞERLENDİRME

Çin’de başlayıp birçok ülkeyi etkisi altına alan ve dünya genelinde 64.000’e yakın kişinin ölümüne sebep olan[1] korona virüsü, gün geçtikçe can almaya devam etmekte, bu kayıplar da toplumlar üzerinde korku, panik ve umutsuzluğa sebep olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) de, vaka ve ölüm sayısının yüksek oranlara ulaşması ve hastalığın çok hızlı yayılabilme özelliği taşıması ile birlikte COVID-19’u pandemik bir hastalık olarak ilan etmiş ve acil ciddi sağlık tedbirleri alınması için tüm ülkelere yönelik uyarılar yapmıştır. Alınan tüm bu tedbirlere rağmen, virüsün etkisi, başta İtalya, İspanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde, ABD’de ve Birleşik Krallık’ta ivme kazanmakta, bu etki de ulusal olmaktan çıkıp sınırları aşarak küresel bir boyuta ulaşmaktadır.

İçinde bulunduğumuz pandemi, yalnızca insan sağlığını ya da sağlık sektörünü etkilemekle kalmamış, ulaşımdan turizme, enerjiden tekstile kadar birçok sektörü de ciddi şekilde vurmuştur. Küreselleşmenin ve liberal ekonomilerin mihenk taşı olan malların, sermayenin, insanların ve hizmetlerin serbestçe dolaşımı ilkesi sekteye uğramış, sınırlar içe çekilmiş, devletler kendi içinde korumacı ve müdahaleci politikalar izlemeye başlamıştır. Bu süreçte, birçok ülke sınırlarını dışarıdan gelen turistlere kapatarak yurtdışı uçuşlarını durdurmuştur. Hac ve Umre seferleri iptal olmuş, yurtdışına çıkışlar yasaklanmış, Türkiye gibi bazı ülkelerde şehirlerarası ulaşıma bile sert tedbirler getirilmiştir. Sadece Air France’ın 2020 Mart ayı için resmi olarak açıkladığı uçuş iptali sayısı 3600’ü bulmuş, firma tüm Avrupa’daki ağ kapasitesinin % 25’ini azaltma kararı almıştır.[2] Tüm bu süreç, ulaşım firmalarının cirolarının azalmasına -hatta salgın uzun bir süre devam ederse- iflas etmelerine sebep olabilir. Son yıllarda küresel arenada özelikle hizmet ve insan dolaşımı ekonomiye büyük katkı sağlayan, işgücü potansiyeli yaratan ve turizme yön veren bir liberalleşme yöntemi olarak bilinse de, globalleşmenin de bir sınırı olduğu, güvenliği ve kamu sağlığını tehdit eden durumlarda “serbestlik” ya da “pazar arayışı” gibi kavramların geçersiz olduğu da bu süreçte anlaşılmıştır.

Dünya ekonomisinin yaklaşık olarak % 20’sini oluşturan Çin, korona virüsü salgını sebebiyle ekonomik açıdan büyük bir düşüş yaşamıştır. 2020’nin Ocak ve Şubat aylarındaki sanayi üretimi, bir önceki yılın aynı dönemine göre % 13,5 oranında düşerek beklenenin çok altında kalmış, ihracatı bir önceki yıla göre ilk iki ayda % 17,2 düşmüş[3], birçok ülke Çin ile ticaret yapmaktan kaçınmaya başlamıştır. Türkiye’den de piyasayı saran ucuz Çin mallarına yeterince talep olmamış, Çin’den gelebilecek ürünlerin virüs taşıyabileceği korkusuyla, insanlar, sağlığın paradan daha öncelikli olduğunu gecikmeli de olsa anlamıştır. Ancak bu süreçte yalnızca Çin ekonomisi zarar görmemiş, küreselleşmenin başat aktörlerinden olan çokuluslu şirketler de Çin’de bulunan firmalarını çekme kararı alarak küresel arenadaki baskın finansal karakterini yitirmeye başlamışlardır. Örneğin, Starbucks, Çin’de bulunan 4.300 şubesinin yarısını kapatma kararı almış ve bunun sonucunda borsada işlem gören hisseleri bir haftada yaklaşık % 8 değer kaybetmiştir. ABD’nin teknoloji devi çokuluslu firmalarının başında gelen Apple da Çin’de bulunan mağazalarını kapatma kararı almış, McDonalds. KFC ve Pizza Hut gibi küresel restoran zincirleri de Çin’deki şubelerini geçici olarak kapatmışlardır.[4] Özellikle Çin gibi popülasyonu fazla ve teknolojiye ilgi düzeyi yüksek bir pazarın, gıda ve teknoloji ürünlerine olan ciddi talepleri ile ayakta kalan şirketler, kapanma kararı aldıktan sonra büyük kayıplara uğramışlardır. Bu süreç şunu göstermektedir ki, sağlık ve güvenlik paradan, daha liberal bir dille söylemek gerekirse, sermaye ve hizmetlerin dolaşımından, önce gelmektedir.

Küresel salgının sonuçları Ortadoğu’da da etkisini hissettirmeye başlamış, petrol fiyatları son 20 yılın en düşük seviyesine inmiştir.[5] Sokağa çıkma yasağının ilan edilmesi, şehirlerarası ve ülkelerarası ulaşımın durması, kısacası ulaşım sektöründeki durgunluk petrole olan talebi de azaltmış, dolayısıyla petrol fiyatları da düşmüştür. Varil fiyatı 30 dolara kadar düşen petrol, özellikle ülke içindeki en önemli geliri petrolden sağlanan İran, Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin iç piyasalarını vurmuş, bilhassa ABD tarafından uygulanan mevcut ambargolarla petrol ihracatında bir süredir kısıtlamalar yaşayan İran’ı finansal açıdan derin bir krizle karşı karşıya bırakmıştır. Birçok ithalatçı ülke, İran ve diğer Körfez ülkelerinden petrol siparişlerini iptal etmiştir ve bu eğilim giderek artmaktadır. Bu durumda zaten ciddi borç yükü altında olan ülkeler, petrolden gelir sağlayamadığı takdirde ne dışarıya borçlarını ödeyebilecek, ne de ülke içerisinde sağlık, iletişim, eğitim, istihdam gibi temel alanlarda vatandaşlarına verimli hizmet sağlayabilecektir. Ortadoğu ülkelerinde hâlihazırdaki sağlık koşullarının yetersiz olduğunu düşünürsek, enerji rezervlerinden gelen sermaye azaldığı için sağlık sektörüne yapılacak olan yatırımlar da sığ kalacak, bu da önü alınamayacak olan bir virüs dalgasının ülke içinde hızla yayılmasına zemin hazırlayacaktır.

Virüs, kısa vadede devletleri ve toplumları sağlık ve ekonomi açısından etkiliyor gibi görünse de, eğer bu hızla yayılmaya devam ederse orta vadede sosyolojik ve psikolojik etkileri de olacaktır. Aslında bu durumu yine ekonomi ile bağdaştırmak mümkündür. Bu süreçte kapitalizmin doğasında var olan alışveriş ve tüketim çılgınlığı durgunlaşmış, AVM’ler, restoranlar ve cafeler boşalmış, sosyalleşme ortamları artık yerini ev ortamına bırakmıştır. Ekonomisi güçlü olmayan ülkelerde virüs sebebiyle zarar eden işletmeler ve büyük şirketler personellerinin maaşlarını ödeyemeyecek konuma gelebilir, hatta salgın aylarca devam ederse, işten çıkarmaların başlaması da kaçınılmaz olacaktır. Virüsten önceki dönemlerde de işsizliğin insanları bunalıma, depresyona ve nihai aşamada da intihara sürüklediği gerçeğinden yola çıkarak, bir de virüsün istihdam hayatını daha olumsuz etkileyeceğini ve insanların işten çıkarılma oranlarının kat be kat artacağını düşündüğümüzde, psikolojik rahatsızlıkların ve intihar oranlarının daha fazla olması kuvvetle muhtemeldir. Yapılan bir araştırmada, işsizlik nedeniyle dünyada her yıl ortalama 45 bin kişinin intihar ettiği ve 2008 krizinden sonra işsizlikle ilişkili intiharların önceki dönemlere göre 9 kat daha fazla arttığı belirtilmektedir.[6] Şayet korona virüsü de 2008 krizi kadar büyük bir etki yaratırsa, intihar oranlarının korkunç boyutlara ulaşacağını söylemek yanlış olmaz.

Ekonomik kaos psikolojik sorunları, psikolojik yıkımlar ise sosyolojik sorunları beraberinde getirir. Virüsün hat safhalara ulaşmasının diğer bir olumsuz sonucu ise, psikolojik yıkıma uğrayan insanların parasızlık, çaresizlik ve hayatta kalabilme gayesi gibi sebeplerle hırsızlık, yağmacılık, rüşvet gibi illegal yollara başvurmasının kaçınılmaz olmasıdır. Aylardır parasını alamayan ya da işten çıkarılan bir bireyin toplumsal huzuru kaçıran ve kamu düzenini bozan eylemlere başvurması rasyonel bir durumdur. Ayrıca böyle durumlarda insanlar arasında güvensizlik durumları ve çatışmalar başlayabileceği gibi, insanlardan kaçma, uzaklaşma ve iletişime kapalılık gibi izolasyonist bir bakış açısı da gelişebilir.

Bu tür salgın durumlarından ulus devletler de nasibini alabilirler. Her ne kadar korona virüsünün küreselleşmeyi zayıflatıp ulus devletleri güçlendireceği tahmin edilse de, devletler kendi içerisinde yeterli tedbirleri alamazlarsa, bu süreç beklenin aksi bir tesir yaratabilir. Örneğin, karantina sürecinde kapatılan ve maddi olarak zarara uğrayan işyerlerinin kayıpları karşılanmaz, işten çıkarılan personel için yeni istihdam alanları yaratılmaz ya da sağlık sektöründeki temel gereksinimler ücretsiz değil de parayla fahiş fiyatlara satılırsa, kısacası sosyal devlet ilkesinden uzaklaşılırsa, en nihayetinde devletlere karşı halk isyanları yaşanabilir. Halkın isyana teşvik edilmesi, devletlere olan güvenin azalması anlamına geleceğinden artık ulus devletlerin koruyucu politikalarının da fazla bir önemi kalmayacaktır. Nitekim 2011 yılında patlak veren Arap Baharı, Tunus’ta tezgâhına el konulan ve ekonomik sıkıntılar yaşayan bir seyyar satıcının, Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasıyla başlamış ve domino etkisi yaratarak birçok ülkeye yayılmış, sonuç olarak da diktatoryal rejimlere karşı halk ayaklanmalarını tetiklemiştir. Virüsün başta İtalya olmak üzere Avrupa’da yaygınlaştığını düşünürsek, kapsayıcı ve dikkatli tedbirler alınmadığı sürece yurttaşların devletlerine veya daha genel kapsamda AB’ye karşı güveni zedelenebilir. Bu konjonktürde yeni isyan dalgaları tetiklenebilir ve belki de kabuk değiştirmiş bir “Avrupa Baharı” başlayabilir. Böyle zor durumlarda halk ayaklanmalarının önüne geçilebilmesi açısından ulus devletlerin üzerine düşen görev; güçlü bir ekonomik program oluşturmak, sağlık hizmetlerini geliştirmek ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çalışıp üreterek toparlanan Almanya gibi üretime önem vermek olmalıdır.

Sonuç olarak, bu süreçte dünyanın şunu idrak ettiği kesindir: sağlık; teknolojiden, silahtan, enerjiden, kısacası sermayenin yön verdiği her şeyden daha önemlidir. Dolayısıyla, bu virüs, küreselleşmenin en güçlü silahlarını etkisiz hale getirmiş, küresel sınırların tekrardan çizilmesine ve izolasyonist stratejiler geliştirilmesine zemin hazırlamıştır. Artık sınırları ortadan kaldıran sermayenin, hizmetin ve insan gücünün uluslararası dolaşımını kolaylaştıran, sağlıktan ziyade parayı ön planda tutan bir küreselleşme anlayışına dönmek kanaatimce uzun bir süre mümkün olmayacaktır. Fakat bu süreçte ulus devletler de üzerine düşen görevi yerine getirmeli, halkın ekonomik, sağlık, eğitim, gıda vs temel ihtiyaçlarını karşılayarak toplumda infial yaratılmasına mahal vermemelidirler. Unutulmamalıdır ki, içinde bulunduğumuz süreçte kendi yurttaşlarına en çok güven sağlaması gereken aktörler, devletlerdir; fakat yetkilerini olumsuz kullandıkları durumlarda da ilk hedef haline gelen yine onlardır. Şimdiki süreçte de yurttaşına karşı en büyük sınavı şüphesiz ulus devletler verecektir.

 

                                                                                          Dr. Eren Alper YILMAZ

 

[1] https://www.worldometers.info/coronavirus/

[2] https://www.barrons.com/articles/air-france-will-cancel-3-600-flights-in-march-over-coronavirus-its-going-to-get-worse-for-airlines-51583837901

[3] https://www.aljazeera.com/ajimpact/economic-paralysis-coronavirus-slams-brakes-china-economy-200316030817713.html

[4] https://www.investaz.com.tr/blog/corona-korona-virusunun-finansal-piyasalara-etkisi/

[5] https://www.uikpanorama.com/blog/2020/03/25/ortadoguda-derinlesen-kriz-koronavirus-dusen-petrol-fiyatlari-ve-yonetilemeyen-ulkeler-meliha-benli-altunisik/

[6] Nordt, C., W. Ingeborg, E. Seifritz, W. Kawohl (2015). Modelling Suicide and Unemployment: A Longitudinal Analysis Covering 63 countries, 2000–11. The Lancet Psychiatry, 2 (3), 239-245.

One Comment »

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.