KORONAVİRÜS (COVID-19) SONRASI YENİ DÜNYA DÜZENİ: ULUS DEVLET DUVARLARI YÜKSELİYOR MU?

upa-admin 04 Mayıs 2020 7.819 Okunma 0
KORONAVİRÜS (COVID-19) SONRASI YENİ DÜNYA DÜZENİ: ULUS DEVLET DUVARLARI YÜKSELİYOR MU?

Son dönemlerde birçok ülkeyi etkisi altına alan ve en güçlü devletleri bile çaresiz bırakan koronavirüs (COVID-19) salgını, küreselleşmenin güçlü olduğu alanları daraltarak, kamu sağlığı ve toplum güvenliğinin korunması adına ulus devletlerin sahneye hızlı bir çıkış yapmalarına zemin hazırlamıştır. Bu süreçte, sınırlar yeniden içe çekilmiş, uluslararası ticaret ağı daralmış, insan, sermaye ve malların dolaşımı durma noktasına gelmiştir. Bunların yanı sıra, küresel aktörlerin başında gelen çok uluslu şirketler, Çin başta olmak üzere birçok ülkede kepenk kapatmış, dünyanın en başarılı firmalarının CEO’ları istifa etmek zorunda kalmış, petrol fiyatlarının tarihin en büyük düşüşünü yaşamasıyla beraber enerji devlerinin hesapları da alt üst olmuştur. Öte yandan, devletler dışarıdan bağımsız birer aktör olarak daha çok sorumluluk almış, her devlet virüsle mücadele edebilmek için kendi içinde sağlık, ekonomik, psikolojik ve toplumsal alanlarda kamu politikaları oluşturarak toplum üzerindeki kontrolü ele geçirmiş ve her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan mekanizmalar konumuna gelmişlerdir.

Bu süreç, en başta kapitalizmin ileri düzey uygulayıcısı ve küresel finansal piyasalarını yönlendiren başat aktör konumundaki ABD’nin gerek iç gerek dış ekonomisinde kan kaybı yaratmış, üretim azalmış, onlarca çok uluslu şirket iflasın eşiğine gelmiş, bu şirketlerin CEO’ları istifa etmiştir. Starbucks, McDonalds, Apple, gibi birçok ABD menşeli firma Çin’deki şubelerini tamamen veya geçici olarak kapatma kararı aldıklarını duyurmuşlar[1], Facebook gibi güçlü sosyal medya devleri ise personeli için uzaktan çalışma kararı almıştır. İstifa dalgalarının başında ise Walt Disney, Linkedin, Harley Davidson, IBM gibi güçlü firmaların CEO’ları gelmektedir.[2] Ayrıca diğer bir ABD menşeli havayolu şirketi olan Boeing uçuşları durdurmuştur. Gıdadan teknolojiye, ulaşımdan eğlence sektörüne kadar dünya üzerindeki piyasaları kontrolü altında tutan birçok ABD firmasının süreçten olumsuz etkilenmesi, sermayenin sağlık karşısındaki acizliğini göstermiş ve kapitalizm mantığıyla yönetilen bir küresel sistemin varlığını tekrar sorgulatmıştır.

Ayrıca koronavirüs süreci, ABD’de gerçek bir halk sağlığı sisteminin yokluğunu da açığa çıkarmıştır. ABD’deki sağlık sistemi “karlılık ilkesi”ne göre özel sektör tarafından yönetilmekte, hükümet bu alandaki kontrolü serbest piyasalara devretmektedir. Burada özel sağlık sigortası firmalarının çok güçlü olmaları ve lobiciliğe aktardığı büyük paralar, devletin sağlık sektöründeki kontrolünü sınırlamış, vatandaşlara ise büyük külfetler çıkarmıştır. Örneğin; ilaç sektörünün ABD sağlık sistemini domine eden birkaç firmanın tekelinde olması ve fiyatların serbest piyasa ilkelerine göre belirlenmesi, ilaç fiyatlarında fahiş artışlara sebep olmuş, bu durum ABD halkına binlerce dolara sağlık sigortası yaptırma zorunluluğu getirmiştir. Sağlık sigortası şirketleri de bu durumdan en karlı çıkan aktörler konumuna gelmiştir. COVID-19 sürecinde ise sağlık sigortası olmayan hastalar, hastaneye gitmekten kaçınmaktadır; zira bu kişiler COVID-19 tedavisi için 30.000 dolar civarında bir ücret ödemekle karşı karşıya bırakılmaktadırlar[3]. Kısacası, ABD’de sağlık sistemi kapitalizmin insafına bırakılmış ve devletin müdahale gücünü sınırlandırmıştır. Ayrıca hasta başına düşen uzman doktora sayısının düşük olması ve hastane altyapısının yeterli olmaması da ABD’de görülen en ciddi sağlık sorunlarının başında gelmektedir. Bu yetersizlikler, ABD’nin sağlık sektörüne zamanında yeterince önem vermediği, silah, füze ve teknoloji alanındaki yatırımları daha fazla ön planda tuttuğu tezlerini doğrular niteliktedir.

Avrupa Birliği’nin varlığı ise salgın sürecinde daha fazla sorgulanır hale gelmiştir. Birçok Birlik vatandaşı ve üye ülke lideri, AB’den salgın döneminde yeteri kadar yardım göremediklerini dillendirmişler, Birlik’in üyelerine karşı aldığı sorumluluğu yerine getirmediklerini söylem ve eylemleriyle dışarı vurmuşlardır. Salgının en yoğun olarak görüldüğü ülkelerin başında gelen İtalya’da birçok vatandaş sosyal medya üzerinden AB bayraklarını yakmış, İtalya Temsilciler Meclisi Başkan Yardımcısı Fabio Rampelli, koronavirüs karşısında İtalya’ya destek verilmediği gerekçesiyle odasındaki AB bayrağını indirmiştir. Son dönemde ise AB’ye olan güvensizliğini dile getirenlerin başında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gelmektedir. Son AB Zirvesi’nin ardından, Macron’un, salgının yol açtığı ekonomik krize karşı ortak bir çözüm bulamaması halinde Avrupa’nın geleceğinin olmayacağını belirtmesi bu umutsuzluk ve güvensizliğin bir göstergesi olmuştur. Ayrıca AB aday ülkelerinden olan Sırbistan’ın AB’den yardım talebinin karşılık bulmamasına Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic serzenişte bulunmuş, “Avrupa dayanışması diye bir kavram olmadığını, Birlik olgusunun yalnızca kâğıt üstünde bir masal olduğunu” vurgulamıştır. Tüm bu gelişmelerin yanında belki de en dikkat çeken ve sembolik çıkış, bizzat birliğin içerisinde Avrupa Araştırma Konseyi’nde görülmüştür. Araştırma Konseyi Başkanı Mauro Ferrari, AB’nin salgınla mücadele politikasını “hayal kırıklığı” olarak eleştirerek görevinden istifa etmiştir. İngiltere’nin de Brexit süreci ile Birlik’ten ayrılması ve sonrasında AB’nin yetersiz sağlık politikalarına yönelik olarak oluşan kamuoyu tepkileri, AB içinde kısa vadede yaprak dökümleri yaşanmasının; daha uzun bir vadede ise Birlik’in dağılmasının, hatta AB’ye alternatif yeni oluşumlar kurulmasının tetikleyicisi olabilir.

Virüsün en sık görüldüğü İtalya ulus devlet olma bilincine geri dönmüş, kendi imkânlarıyla virüse karşı mücadele etmiş, özellikle belediyeler sosyal medya üzerinden vatandaşlarına sosyal mesafe ve evde kalma çağrısı yaparak seferber olmuşlardır. Ayrıca İtalya’ya yapılan tıbbi malzeme ve sağlık görevlisi yardımı da Çin, Türkiye ve Rusya gibi Doğu Bloku ülkelerden gelmiştir. Almanya, Fransa, İspanya, İngiltere gibi ülkelerin de hem koronavirüsle mücadelede sağlık imkânlarının seferber edilmesi, hem de çalışanların ekonomik zararlarının karşılanması ve işsizlik maaşları tahsis edilmesi için kendi bütçelerinden milyarlarca dolar ayırmaları, “kendi yağında kavrulmak” tabirine en iyi örnekleri teşkil etmektedir

Bu süreçte, AB dışında, Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ/WHO) gibi küresel kurumlar ve ittifakların da koronavirüs salgınında başarısız bir sınav verdiğini söylemek pek yanlış olmayacaktır. Bu kurumların, salgın ile mücadeledeki yetersizlikleri, varlıklarını sorgular hale getirmiştir. Bu bağlamda akıllara iki farklı soru gelmektedir. Her ne kadar zamanında SARS ve MERS gibi salgın hastalıkların dünyada vahim tablolara yol açmasına rağmen, ya küresel örgütlerin büyük çaplı salgınlar karşısında krizle mücadele planları yetersizdir, ya da bu örgütler dünyada olup bitenlere yeterince duyarlılık göstermemektedir. Özellikle DSÖ’nün koronavirüsü pandemi olarak ilan etmesinde gecikmesi, ilk başlarda hasta olmayan kişilerin maske takmasına gerek olmadığını vurgulamasına rağmen, sonradan maske takılmasının zorunluluk olarak açıklaması gibi gelişmeler, DSÖ’nün süreci sağlıklı bir şekilde okuyamadığını göstermektedir. BM ise Nisan ayına kadar pandemi konusunda toplanmamış, yapılan yardımlar ise yalnızca yoksul ülkeler ile sınırlı kalınmış, İtalya, Fransa ve Çin gibi virüsün yoğun olarak görüldüğü ülkelere yardım yapılmamıştır. Bu süreçte virüsle mücadelede en başarılı sınavı veren örgüt, devletlere en çok ekonomik desteği sağlayan IMF olarak görülebilir. Gelişmekte olan 25 ülkeye yardım yapılacağının taahhüdünün verilmesi[4] ve İran da dahil olmak üzere 80 ülkenin daha IMF’den borç almak üzere sıraya girmesi, bir elin parmağını geçmese de halen küresel örgütlere ihtiyaç olduğunu göstermiştir.

Bu süreçte Çin’in durumu da bir hayli değişkendir. Çin, her ne kadar virüsün yayılmasına sebep olan ve dünyada birçok ülke tarafından başlarda eleştirilen bir ülke pozisyonunda olsa da, son dönemlerde gerek virüsü kontrol altına alması, gerekse virüsle mücadele eden ülkelere tıbbi malzeme yardımı göndermesi ile bozulan imajını kurtarmak istemiş, AB ve ABD’nin yetersizliğinde küresel arenada parlayan bir aktör konumuna gelmiştir.  Çin’de şu an vaka sayısının yok denecek kadar az olması, ülkede hayatı kademeli olarak neredeyse normale döndürmüştür. Çin, kendi içinde almış olduğu sıkı güvenlik tedbirlerinin yanı sıra, başta AB’den umduğunu bulamayan İtalya olmak üzere Fransa, İspanya, Sırbistan gibi Avrupa ülkeleriyle birlikte, dış politikasında sürekli misilleme yaptığı ABD’ye de tıbbi malzeme yardımı yapmış, ayrıca virüsle mücadeledeki yöntem, tecrübe ve bilgilerini de birçok ülke ile paylaşmıştır. Çin’in şu an geldiği nokta, bu ülkenin sağlık sisteminin ne kadar iyi durumda olduğunu göstermiş, ayrıca “insani yardım odaklı devlet” karakterini de açığa çıkararak ülkenin imajına olumlu katkılar sağlamıştır. Ekonomik açıdan bakılacak olursa da, önde gelen Avrupa ülkelerinin büyük çaplı üretim potansiyellerinin azalmasına istinaden, bu pazarlarda oluşan boşluğu ucuz işgücüyle Çin doldurabilir. Ayrıca 68 ülkeyi kapsayan, başta Asya-Avrupa hattındaki önemli bir ulaştırma altyapısı, ticaret ve yatırım bağlantısı kurmayı amaçlayan, yüzlerce yol, liman, hava limanı, enerji tesisi ve demir yolu ağlarından oluşan, küresel ekonomiye ivme kazandıracak dönüşümün tarihi bir adımı olarak nitelendirilen “Bir Kuşak Bir Yol projesi”, Çin ekonomisi için çok karlı ve prestijli bir yatırım gibi durmaktadır. Dolayısıyla, salgın sonrası da Çin’deki insan gücü ve hizmet altyapısına olan ihtiyacın artacağını tahmin etmek çok zor değildir.

Sonuç olarak, virüsün hakim olduğu dönemden hareketle bugün geldiğimiz durumda dünya üzerindeki milletler neredeyse bir asırdır sindirilmeye çalışılan “ulus” pratiğini yeniden keşfe çıkmış, “ulus devlet”lerin önemi daha iyi anlaşılmıştır. Bundan kısa bir süre önce “ulus” kavramının kendisini dahi “çağ dışı” olarak gören anlayış, bugün ulusal çapta bir organik dayanışmaya ihtiyaç duymuştur. Avrupa devletleri güvenlik amaçlı olarak sınırlarını denetlemenin mecburiyetini yeniden kavramış, ulus devlet duvarları giderek yükselmiş, milliyetçilik akımları artmış, pek çok Avrupa ülkesi bağlı olduğu supranasyonel ve uluslararası kurumlardan bağımsız olarak kendi imkanlarıyla hareket edebilme kapasitesi kazanmıştır. Kar ve kazanma hırsıyla devlet aygıtlarını aşındırmaya çalışan liberal düzenin sürdürülebilir bir tarafının olmadığı açıkça anlaşılmış, yerli üretime geçilerek devlet kontrolünde bir ekonomik düzen inşası başlatılmıştır. Bu süreçte ABD ve Avrupa Birliği gibi aktörlerin dünyanın süper güçleri olmadığı anlaşılmış, özellikle AB’ye olan güven azalmış ve “dost kötü günde belli olur” söyleminden çıkarılan dersle AB üyeleri arasındaki dayanışma duyguları zayıflamıştır. Uluslararası aktörler arasında en fazla yerini pekiştiren örgüt IMF olmuş, hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkeler IMF’den borç alabilmek için sıraya girmişlerdir. Çin ise virüsün kendi içinden yayılmasıyla birlikte her ne kadar yarışa kötü başlasa da, bu süreç bittiğinde ucuz işgücüne olan talep ve “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin hayata geçirilmesi açısından karlı çıkacak gibi görünmektedir. Görünen odur ki, ilerleyen zamanlarda yeni dünya düzeninin yeni aktörleri küresel arenadaki yerlerini alacak, eski oyun kurucular ise gayrimuayyen bir müddet inzivaya çekilecektir.

                                                                                                          Dr. Eren Alper YILMAZ

 

[1] https://www.businessinsider.com/coronavirus-fears-mcdonalds-starbucks-close-2020-1#uniqlo-12

[2] https://www.reuters.com/article/uk-factcheck-ceos-stepped-down-coronavir/partly-false-claim-the-ceos-of-these-19-companies-stepped-down-during-the-coronavirus-outbreak-idUSKBN21E3IV

[3] https://www.gzt.com/jurnalist/8-soruda-abd-saglik-sistemi-kovid-19-tedavisi-30-bin-dolar-mi-3532076

[4] https://www.reuters.com/article/us-imf-world-bank-debt/imf-to-provide-debt-relief-for-25-countries-to-help-them-address-pandemic-idUSKCN21V21G

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.