ULUSLARARASI GÜVENLİK ANALİZİNDE ELEŞTİREL VE FEMİNİST YAKLAŞIM

upa-admin 23 Temmuz 2020 1.939 Okunma 0
ULUSLARARASI GÜVENLİK ANALİZİNDE ELEŞTİREL VE FEMİNİST YAKLAŞIM

Eleştirel Yaklaşım

Eleştirel yaklaşımı savunanların sosyolojik araştırma çabalarını felsefeyle bütünleştirerek bunu hayatın her alanındaki pratiğe yansıtmaları ve yapıcı olmaktan ziyade birçok şeye sorgulanabilir bir tutumla yaklaşmaları söz konusudur. Bu nedenle, bu yaklaşımdan hareket eden insanlar, güvensizliğin asıl özünün sosyopolitik yapının bizatihi kendi içinde olduğunu vurgulamaktadırlar. Bu yaklaşımı savunanlar, daha çok kendi içerisinde “tepkisel” ve “yorumlamacı” olarak iki gruba ayrılırlar. Yapısal şiddet ve feminist güvenlik yaklaşımı tepkisel olan grubun içerisinde yer alırken, yorumlamacı yaklaşım daha ziyade “özgürleştirici” (emancipatory) olarak sınıflandırılır ve Frankfurt (ya da Galler) ile Paris ekolü olarak iki grupta incelenir. Özellikle şiddeti, kimlik ve dışlama (ya da ötekileştirme) üzerinden analiz eden eleştirel yaklaşım, devlete yönelik tehdit unsurlarının yerine bireyi merkeze alır. Barış çalışmalarında olduğu gibi güvenliğin sağlanmasının şiddetin olmadığı bir ortamda gerçekleşeceği savunulur. Bu nedenle, güvenliği sağlayacak politikalar yerine, güvensizliği ortadan kaldıracak politikalar esas alınmalı ve bu, hareket noktası olmalıdır.

1930’lu yıllarda Frankfurt Okulu olarak kurumsallaşma çabaları ortaya koyan eleştirel teori savunucuları Marksizm’in ekonomi politiğini eleştirerek ve bu ekolün içerisinden ayrışarak ideal unsurlarla ekonomik enstrümanların karşılıklı ve bütünleşik bir ilişki olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu sebeple, Marksizm’in altyapı-üstyapı ilişkisine farklı bir anlayış getirmişler ve ekonomik ve siyasal yaşamın bugün itibariyle daha çok iç içe geçtiğini ve birbirlerini etkilediklerini vurgulamışlardır. Bilindiği üzere, Marksizm’de ise altyapı üstyapıyı belirlemekte, yani genele dökülürse pratikte olanlar idealleri ve düşünce dünyasını etkilemekteydi. Bunun dışında neo-Marksizm ile birlikte hegemonya kavramı da ön plana çıkmış ve Antonio Gramsci hegemonyayı, merkezine rızayı alarak bunu, yönetilenlerin izni sayesinde gücü elinde toplayan baskın grup olarak tanımlamıştır. Burada baskıya ve şiddete dayalı bir yönetimden ziyade, daha çok değerlerin içerisine işleyen ideolojik ve kültürel bir yönetim anlayışı ileri sürülmüştür.

Başka bir noktadan hareket edilirse, ortaya koyulan bilimsel çabalar eşliğinde çıkan teoriler ve belirli anlayışlar, değerler ve çıkarlar sınırları içerisine hapsolarak şekillenirken, bilakis uluslararası meselelerde bilgi ve politika arasındaki ilişkinin önemine vurgu yapıldığı da görülür. Burada üç husus ön plana çıkmaktadır. Birincisi, bilginin üretim süreci ve değerlerden arındırılamayacağı vurgusudur. İkinci husus, bireysel özgürlükleri kısıtlayan adaletsiz baskı mekanizmalarının varlığını ortaya çıkarma hususudur. Üçüncü husus ise, özellikle devlet içerisinde geleneksel olarak zemin bulmuş siyasal yapının veya topluluğun varlığıdır.

Güvenlik çalışmalarının artık sonuçlar üzerinden olmayıp, nedenlerin irdelenmesi gerektiğine duyulan inançla bu akımın Soğuk Savaş sonrasında yükselmeye başladığı görülür. Bu anlayışa göre, üretim olmadan tüketim olmaz. Bu nedenle, güvenliğin tüketim aracı olmasından önce üretim aşamasından geçmesi gereklidir. Eleştirel yaklaşım, herhangi bir doğal tehdidin olmadığından hareket ederek, güvenliğin nasıl sağlanacağı sorusuyla ilgilenmez. Dolayısıyla, sorunların kaynağına inmek esas olmalıdır. Sorunun asıl kaynağında ise, mevcut sistemin doğallığı sorunsalı yatar ve bu hareket noktasından yola çıkarak toplumsal ilişkilerin ve güç ilişkilerinin nasıl, hangi süreçlerde, hangi şartlarda oluştuğunu ve kime hizmet ettiği sorgulanır. Bilgi ve onun üretimi süreci, diğer yandan var olan düzenin doğallığı sorgulanırken epistemolojik açıdan pozitivizmin de karşısında yer alarak özne ile nesne arasındaki keskin bağın veya mesafenin var olduğu asla kabul edilmez. Dolayısıyla, sosyal bilimlerin doğa bilimleri gibi inceleneceği ve doğa bilimleri metotlarının sonuç vereceği yadsınır.

Sonuç olarak, klasik güvenlik yaklaşımlarının daha somut öğelerden (jeopolitik rekabet örneği gibi) hareket ettiğini belirtirken, eleştirel yaklaşımların idealist bir temelde ve bu sebepten ötürü büyük toplumsal travmaların daha çok etkisi altında kaldığı gözlemlenebilir. Bu sebepten ötürü, güvenliğin genişlemesinden güvenliğin derinleşmesine giden çok katmanlı bir süreçle karşı karşıya kalınır. Bu düşünce sistemine göre türetilen bir kavram olarak güvenlik, değişmez ve sabit değildir. Güvenliğin bu anlamda toplumsal olarak inşa edilmesinden bahsedilebilir.

Feminist Yaklaşım

Feminist perspektifin özünde, güvenlik çalışmalarında realizmin koyduğu ağırlığın, dolayısıyla da bu ağırlığın çatışmacı ve ataerkil olarak görülmesi yatar. Bu noktadan hareketle bu görüşü savunanlar, güvenlik, barış ve savaş gibi kavramların yeniden tanımlanmasını hedeflemişlerdir. Öncelikle kadın figürünün toplumdaki konumunu ele alan ve bunu irdeleyen bir anlayışla gelişen feminizm, daha sonra güvenlik çalışmalarına ve uluslararası ilişkiler alanına da tesir etmiştir. Bu sebepten ötürü güvenliğe askeri açılardan değil, sosyo-ekonomik açılardan bakmaya çalışmıştır.

İlk defa 18. yüzyılın sonlarında hareketlenen feminist akımın işaretlerinin Mary Wollstonecraft’ın A Vindication of the Rights of Woman adlı eserinde toplumda kadının eğitim sorununun en önemli feminist gündem teşkil ettiğini vurgulamasıyla ortaya çıktığı belirtilebilir. Temelinde ise, erkeğin kültürel egemenliğinin sorunların arka planında yattığı görüşü bulunmaktadır. 20. yüzyılın başlarında, daha çok oy kullanma gibi kadınların siyasi hakları ve fırsat eşitliği üzerinden gelişen feminizm, ilk dalgasını bu minvalde yaymıştır. 1960’lardan itibaren gelişen feminizmin ikinci dalgası ise, daha çok pratik temellerden teorik temellere, özellikle sosyal bilimler alanında kendisini göstererek burada ana akım teorilere olan karşıtlık üzerinden inşa olmuştur. Bunun temelinde, egemen düşünce biçimlerinin  arka planında erkek bakışının ve düşüncesinin yattığı argümanı bulunmaktadır. 1980’lerden sonra gelişen feminizmin üçüncü dalgasında ise, makro boyuttan daha ziyade kadınların yaşamlarını olumsuz etkileyen mikro konulara yöneldiği görülür. Bu nedenle, özellikle Uluslararası İlişkiler terminolojisinde eril olarak görülen “yüksek politika” (high politics) gibi kavramların içerisinde devlet, güvenlik ve askeri alanlar bir taraftayken, “alçak politika” (low politics) kendi içerisinde daha bireysel, aile ve toplumsal cinsiyet gibi hususları kapsarken feminist anlayışın gelişmesinin mümkün olamayacağı vurgulanmıştır. Bununla birlikte, Soğuk Savaş bittikten sonra insan hakları, göç, küreselleşme ve kaçakçılık gibi konuların da yüksek politika anlayışı içerisinde yer almaması ve sorunların genişlemesi ve bir o kadar da derinleşmesi feminizme yeni bir şans tanımıştır. Soğuk Savaş’ın ardından güvenlik çalışmalarında birçok yeni akımın gelişmesi ve çeşitli fikirlerin ortaya koyulması kapsamında cinsiyet ve güvenlik ilişkilendirilmesi bağlamında feminist yaklaşımlara daha çok alan açılmıştır denilebilir. Ancak feminizmin temel sorunsalının sosyal bilimlerde teorik yaklaşımlar hususunda bir bütün oluşturamaması olduğu görülmüştür.

Özellikle güvenlik çalışmalarında iki ölçüden hareket eden feminist anlayışın temel eleştirilerinin birincisini kadınların yaşam standartları ve güvenlik durumları oluştururken, ikinci asıl büyük eleştiriyi güvenliğin şemsiyesinde yer alan şiddetin arkasındaki ataerkil düşünce yapısı oluşturmuştur. Kısacası, feministler, güvenliğe çok boyutlu olarak yaklaşsalar da, sistematik bir teorik zemin oluşturamadıklarından disiplin içerisinde ve sosyal bilimler camiasında ses getirememiştir.

Alparslan ULUHAN

 

KAYNAKÇA

  • Alan Collins, Çağdaş Güvenlik Çalışmaları, Oxford University Press, 3. Basımdan Çeviren: Nasuh Uslu, 2013.
  • Andrew Heywood, Siyasetin ve Uluslararası İlişkilerin Temel Kavramları, BB101 Yayınları, 3. Baskı, Mart 2016.
  • Fikret Birdişli, “Eleştirel Güvenlik Çalışmaları Kapsamında Frankfurt Okulu ve Soğuk Savaş Sonrası Güvenlik Sorunlarına Eleştirel Bir Yaklaşım: Galler Ekolü”, Güvenlik Stratejileri, Yıl: 10, Sayı: 20.
  • Özlem Tür & Çiğdem Aydın Koyuncu, “Feminist Uluslararası İlişkiler Yaklaşımı: Temelleri, Gelişimi, Katkı ve Sorunları”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 7, Sayı: 26, Yaz 2010, ss. 3-24.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.