DOĞU AKDENİZ’DEKİ GELİŞMELER DOĞRULTUSUNDA TÜRKİYE-YUNANİSTAN ARASINDAKİ EGE DENİZİ SORUNLARI

upa-admin 09 Ağustos 2020 5.137 Okunma 1
DOĞU AKDENİZ’DEKİ GELİŞMELER DOĞRULTUSUNDA TÜRKİYE-YUNANİSTAN ARASINDAKİ EGE DENİZİ SORUNLARI

Doğu Akdeniz’de yaşanan son gelişmeler, Türkiye ile Yunanistan’ı yine karşı karşıya getirdiği bir sırada, Türkiye, Ege anlaşmazlıklarını yeniden gündeme taşımıştır. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, Yunanistan’ın anlaşmalara aykırı olarak Ege Denizi’nde 16 adayı silahlandırdığını beyan etmesi üzerine, Ege Denizi’ndeki adalar sorununu tekrar gündeme getirmiştir. Savunma Bakanı Akar’dan sonra, Dışişleri Bakanlığı Denizcilik-Havacılık Dairesi müdürü Çağatay Erciyes de Ege kaynaklı anlaşmazlıklarda Yunanistan’ı “hukuksuzluk” ile suçlamıştır.

Türkiye’nin 27 Kasım 2019’da Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanları Sınırlandırmasına Dair Mutabakat Muhtırası”, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde kıta sahanlığı konusunda yeniden gerginliğe neden olmuştur. Temmuz ayında Türkiye bir “NAVTEX” (denizcilere duyuru) yayınlayarak Oruç Reis gemisinin Meis Adası’na mücavir bölgede hidrokarbon yapacağı uyarısında bulunmuştur. Yunanistan’ın mukabil bir Navtex ile aynı bölgede hak iddia etmesi üzerine, Türkiye’nin resmi görüşünü Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy yaptığı açıklama ile ortaya koymuş; “Anadolu’ya 3 km, Yunanistan ana karasına 580 km uzaklıkta olan bir adanın 40 bin km2 genişliğinde kıta sahanlığı alanı yaratması rasyonel değildir, uluslararası hukuk hükümleri ile uyumlu değildir.” şeklinde beyan vermiştir. Yunanistan’ın resmi görüşüne göre, Türkiye’nin ilan ettiği NAVTEX, Yunanistan’a ait adaların kıta sahanlıkları üzerinde bulunmaktadır.

Türkiye’de Resmi Gazete‘de yayımlanan yedi ayrı ilanla Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne (MAPEG) Akdeniz’de Türk karasuları dışında sahip olduğu iki petrol sahasından birisi için 116 bin 745 hektar, diğeri için 193 bin 522 hektar ilave ruhsat başvurusu yapmıştır. Başvuruyla Yunanistan’a ait ve Türk kıyılarının karşısındaki Rodos, Karpathos (Kerpe), Kasos ve Girit adalarının 6 millik karasularına yakın bölgede hidrokarbon aramalarına başlaması için hükümetten ruhsat talep edilmiştir. Bu durum karşısında Yunanistan’ın Türkiye’ye tepkisi, TPAO’nun yayımladığı haritada, “Girit adası dahil, söz konusu Yunan adalarının kıta sahanlıklarının (dolayısıyla Münhasır Ekonomik Bölgelerin) göz ardı edildiği” gerekçesine dayanmaktadır. Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, Türkiye’nin son hamlesini, “Yunan egemenlik haklarını adım adım gasp etme teşebbüsünün bir örneği’’ olarak nitelendirmiştir.  Dendias, Türkiye’yi ima ederek, “Herkes iyi bilmelidir ki Yunanistan, egemenlik haklarını korumaya hazırdır” diyerek, Türkiye’ye gözdağı vermiştir. Nikos Dendias, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun daha önce yaptığı “Adaların 6 mil karasuları vardır, kıta sahanlıkları yoktur” açıklamasına cevap olarak da “Yunan adalarının kıta sahanlıkları vardır” ifadesinde bulunmuştur.

Meis Adası’nın Türkiye ve Yunanistan’a Göre Konumu

Yunanistan, 1974’ten bu yana Türkiye ile arasında tek anlaşmazlığın “kıta sahanlığının belirlenmesi” olduğunu ve bu anlaşmazlığın Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda çözülmesi gerektiği görüşünü savunmaktadır. Atina yönetimi, “Yunan adalarının kendi kıta sahanlıklarına ve MEB alanlarına sahip olduğunu” resmen açıklasa da, bugüne dek varsaydığı kıta sahanlıklarının koordinatlarını BM’ye bildirmemektedir. Sadece Türkiye’nin BM’ye bildirdiği ve Türkiye’ye ait olduğu varsayılan kıta sahanlıklarının koordinatlarına itiraz etmekle yetinmektedir.[1] Türkiye ise, Adalet Divanı’na eğer gidilecekse, yalnızca kıta sahanlıklarının belirlenmesi için değil; Ege’de, “sahipsiz” olarak bilinen bazı ada ve adacıkların statüsünün yanı sıra, karasularına oranla adaların daha geniş hava sahasına sahip olmaları ve adaların silahsızlandırılması gibi konular için de gidilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde “Ege Denizi sorunları” başlığı altında kıta sahanlığına ilişkin değerlendirmede, “Ege’de Türkiye ve Yunanistan’a ait kıta sahanlığının sınırları henüz belirlenmemiştir. Şu anda ne Türkiye, ne de Yunanistan, Ege’de 6 deniz mili mesafesindeki karasularının ötesinde, sınırlandırılmış bir deniz yetki alanına sahip değildir. Tartışmanın esas konusu, Ege Denizi kıta sahanlığının Türkiye ve Yunanistan arasında, iki kıyı devletinin 6 deniz mili olan karasularının ötesindeki alanların da sınırlandırılmasıdır.[2] şeklinde açıklama yapılmıştır.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki Ege sorunların tarihçesine göz atmak gerekirse; 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması Ege adalarının bugünkü hukuksal statüsünü düzenleyen en önemli belgedir. Ege Denizi ve Ege Adaları üzerindeki hâkimiyet haklarına ilişkin olarak Lozan Barış Antlaşması’nın 12., 15. ve 16. maddeleri önemli hükümler içermektedir. Şöyle ki, Lozan Barış Anlaşması’nın 12. maddesi, İmroz, Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları hariç Doğu Ege adalarının (Limni, Midilli, Sakız, Sisam) Yunan hâkimiyetine devrini tayin ederken, 14. maddeye göre de Türk egemenliği altında kalan İmroz Adası ve Bozcaada, yerel mahalli yönetim ile can ve mal güvenliği bakımından, Müslüman-olmayan yerli halka gerekli bütün güvenceyi sağlayacak, yerel unsurlardan kurulu bir özel yönetim örgütünden yararlanacaktır.[3] Lozan Antlaşması’nın 15. maddesi ile de, Menteşe adalar bölgesindeki 13 ada ile bunlara işlevsel olarak bağlı olan adacıkların İtalya’ya bırakılmasını öngörmüştür. 16. maddede ise Türkiye antlaşmada tanınmış adalardan başka öteki adalar üzerindeki her türlü haklarından ve sıfatlarından vazgeçtiğini kabul etmiştir.[4]

Bir diğer nokta ise; Lozan Barış Antlaşması’nın 12. maddesi gereğince doğu Ege adalarının ilke olarak silahtan ve askerden arındırılmasını karara bağlanmıştır. Bu ilkeyi koyduktan sonra, anlaşmanın 13. maddesi, Sakız, Sisam, Midilli gibi büyük adalar ve o civardaki diğer başka adalarla ilgili olarak, “merkezi doğu Ege adaları” dediğimiz adaların silahsızlanmasına ilişkin özel düzenlemelere girmiştir. 13. maddeye göre; Yunanistan, bu adalarda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkâm kuramayacak, Yunan savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Anadolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması da yasaklanacaktır. Yunanistan, burada sadece güvenlik güçleri bulunduracak, bunlar hafif silahlar taşıyacaklar ve sayısı sınırlandırılacaktır. Lozan ile İtalya’ya bırakılan Oniki Adalar’ın statüsü İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar böyle sürmüştür. Savaş sonunda ise, 10 Şubat 1947 tarihli Paris Antlaşması ile savaşın mağlubu İtalya adalardan çekilmiş ve Oniki Adalar savaşta galiplerin safında yer almış olan Yunanistan’a devredilmiştir.

Yunanistan, 1960’lı yıllara kadar Doğu Ege Adaları’nın askerden arındırılmış statüsüne uymuş ve bu konuda Türkiye ile sorun yaşamamıştır. Yunanistan’ın 1960’lı yıllarda Doğu Ege Adaları’nın antlaşmalarla saptanmış statüsü değiştirmek ve fiili durum yaratmak için sistemli bir çaba göstermeye başladığı görülmektedir. Yunanistan, bu uyuşmadan uzak tavrına NATO’yu da dahil etmeye çalışmaktadır. Limni Adasının Ege’deki NATO tatbikatına katılmasına, böylelikle adanın silahlanmasına zemin hazırlaması planlanmaktadır. Ayrıca Yunan görüşüne göre, Limni Adasının 1923 tarihli Lozan Boğazlar Rejimine Dair Konvansiyon’da öngörülen askersizleştirme rejimi, bu anlaşmanın “yerine konmak” üzere akdedilen 1936 tarihli Montreux Boğazlar Rejimine Dair Konvansiyon ile kaldırılmıştır. Böylelikle Montreux Sözleşmesi, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine geçmiş  ve bu sözleşmede yer alan silahsızlandırmaya ilişkin hükümler ortadan kaldırılmıştır. Yunan tezlerine göre, bu Antlaşma, Yunanistan’a, egemenliği altındaki Limni ve Semadirek adalarını silahlandırma hakkı tanımaktadır.[5] Türk görüşüne göre ise, 1936 tarihli Montreux Konvansiyonu’na rağmen, askersizleştirme rejimi hukuken geçerliliğini korumaktadır.[6]

Bu süreçte bir başka Yunan görüşü, Oniki Adaların silasızlandırılmasıyla ilgili maddelerinin NATO ve Varşova Paktlarının oluşmasıyla anlamı kalmadığı gibi; rebus sic stantibus(koşulların değişmesi ile var olan anlaşma ve sözleşmelerin değiştirilebileceği) şerhi uyarınca; Türkiye’nin 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra olası bir Türk/Yunan savaşı çıkabileceği endişesi duyulmasıdır. Buna istinaden, “egemenlik sahasını korumak amacıyla ve BM Antlaşması’nın 51. maddesine atıfta bulunarak adaların sadece savunmasına yönelik silahlandırılması”  Yunan tezi arasındadır. Adaların askersizleştirilmesi yükümünden kurtulmak için “doğrudan tehdit edilen devlet” görüntüsü vermek isteyen Yunanistan, bu yolla Ege’deki deniz sorunlarının da çıkarları doğrultusunda düzenlenmesini sağlayacak bir hukuki ortamın hazırlığı içindedir. 1960’lı yıllardan itibaren adalarda ağır silahlandırmaya giden Yunanistan, bazı adalara savaş uçaklarının kullanabileceği hava üslerinin yanı sıra, deniz üsleri de inşa etmiştir. Kimi adalarda tümen, kimi adalarda ise tugay seviyesinde birlik bulunduran Yunanistan’ın, adalardaki toplam asker mevcudunun 50 ila 100 bin arasında olduğu değerlendiriliyor. Sosyalist kanat PASOK’un 1981 yılında iktidar olmasıyla birlikte, Yunanistan, Doğu Ege Adaları’nın silahlandırılmasına ayrı bir önem vermiştir.

1996 yılında iki ülke arasında yaşanan Kardak krizi ise, iki ülke arasında adaların statüsü tartışmalarını tekrardan alevlendirmiştir. Önce 26 Ocak günü Yunanistan’ın Kilimli Adası Belediye Başkanı  bir grup sivil ile birlikte Kardak Kayalıkları’ndan birine Yunan Bayrağı dikmiş, hemen ertesi gün Hürriyet gazetesi muhabirleri Yunan bayrağını indirerek Kayalıklara Türk bayrağını dikmişlerdir. Türkiye’nin soruna diplomatik ve barışçı yollardan çözüm arayışı sonuç vermemiş; gerginlik tırmanarak “sivil” boyuttan çıkmış ve 29 Ocak 1996 günü 12 Yunan askerinin doğu Kardak Adası’na çıkarma yapmasıyla durum askeri bir boyut kazanmıştır. Yunanistan’ın bölgeden asker ve gemilerini çekmemesi nedeniyle 30-31 Ocak 1996 gece yarısı başlayan operasyonla Türk Deniz Kuvvetleri’ne bağlı SAT (Sualtı Taarruz) timleri katılmış, bu timler Yunan askeri bulunmayan Batı Kardak’a çıkmış, kayalıktaki Yunan bayrağı indirilmiş ve Türk bayrağı dikilmiştir. Kaylıklara Türk bayrağı dikilmesinden sonra ABD’nin de girişimiyle NATO üyesi iki devlet olan taraflar arasında mutabakat sağlanmış ve her iki taraf kendi kuvvetlerini geri çekmeyi ve tartışmalı kayalıklar üzerinde herhangi askeri bir faaliyet yapmamayı kabul etmişlerdir[7] Yunanistan, 1947 Paris anlaşmasıyla İtalya’dan Yunanistan’a geçen Yunan adalarının statüsünde herhangi bir hukuksuzluk görmemektedir. Hatta 1923 Lozan anlaşmasının 12. maddesine atıfta bulunarak, “Türkiye’nin Egedeki yalnız 3 millik deniz sınırı içinde kalan ada, adacık ve kayalıklara sahip olduğu” tezini savunmaktadır. Üstelik Yunanistan, Türkiye’nin “gri bölgeler” ve “aidatları belli olmayan” olarak tanımladığı 131 ada, adacık ve kayalıkların aidatlarının belli olduğu ve müzakerelere açık olmadığı tezini savunmaktadır.[8]

Kardak bunalımının ardından, TSK Harp Akademileri Komutanlığı tarafından hazırlanan Ege’nin statüsüne ilişkin bir raporda, antlaşmalarla statüleri kararlaştırılmamış bulunan ada, adacık, kayalıklar Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi olarak Türkiye’nin egemenliğindedir görüşüne yer verilmiştir.  Buna göre, Lozan Antlaşması’nın 12. maddesi gereğince Yunanistan’a verilen adaların dışında kalan Zürafa, Koyun Adaları, Hurşit ve Girit civarında bulunan Bergitsi, Sıgri, Tokmakia, Kasonisi gibi ada ve adacıklar üzerinde Türkiye’nin egemenliği hukuken devam etmektedir. Aynı madde uyarınca, Lozan Antlaşması’nın aksine bir hüküm bulunmadıkça 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan işgali altında bulunmuş olsa dahi, Anadolu’nun 3 mili içinde bulunan bütün ada, adacık ve kayalıklar, Türkiye’nin egemenliği altındadır. Antlaşmada yer alan 3 millik mesafe, dönemin karasuyu mesafesi olduğuna göre, bugün de aksine bir hüküm bulunmadıkça 6 mil olan karasuyu dahilinde bulunan ada, adacık ve kayalıklar Türkiye’nin egemenliğindedir. Kardak kayalıkları ile aynı olan Keçi, Bulamaç, Kalimnos, Sakarcılar, Çerte, Nergiscik, İstanbulya güneyindeki 12 ada, adacık ve kayalık ve Girit’in kuzeydoğusundaki 13 adada, adacık ve kayalıklar üzerinde Türkiye’nin egemenliği devam etmektedir.[9]

Yani Türkiye, Lozan Barış Antlaşması ile devrettiği ada ve adacıklar dışında Ege Denizi’nin muhtelif bölgelerinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan kendisine intikal eden Kardak dahil 150 kadar ada, adacık ve kayalık üzerindeki hakimiyetini sürdürdüğünü beyan etmektedir. Bir ülkenin kıyılarına bitişik olan, 200 metre derinliğe ya da bu sınırın ötesindeki su derinliğinin doğal kaynaklarının işletilmesine elverişli olduğu noktaya değin, karasularının dışında kalan bölge olarak adlandırılan kıta sahanlığı konusunda ise, Türkiye’nin temel iddiası, kıta sahanlığı sınırlandırmasında doğal uzantı ilkesinin esas alınması, bu çerçevede Anadolu’nun doğal uzantısı üzerinde yer alan ve Yunanistan’a ait olan adaların kıta sahanlığı alanına sahip olmaması gerektiği, böylelikle bu bölgedeki enerji kaynakları üzerinde Türkiye’nin egemenlik hakkı olduğu ve sondaj çalışmalarının yapılabileceğidir. Yunan tarafı ise, Yunanistan’ın bir kıta ülkesi olduğunu ve “ülkesel bütünlük” ilkesi gereğince bu adaların bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Doğu Akdeniz’deki gelişmelere dönecek olursak; Türkiye, Ege Denizi’ndeki adaların karasuları hakkını kabul etmekle birlikte adaların kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) bağlamında deniz yetki alanı doğurmadığını, bu konudaki hükümlerin spesifik durumlarda uygulanacağını öne sürmektedir. Türkiye ile Yunanistan arasında Meis Adası özelinde yaşanan ihtilaf, esas olarak Ege adalarının yetki alanları ve BM Deniz Hukuku’na göre statüleri konusundaki görüş ayrılığından kaynaklanmaktadır. Yunanistan, Meis Adası da dahil olmak üzere Ege Denizi’ndeki adaların karasuları, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı hakkına sahip olduğu görüşünü savunmakta; Türkiye ise Ege Denizi’ndeki adalar başta olmak üzere Yunanistan’la yıllardır devam eden kıta sahanlığı bağlantılı krizlerde, adaların ana kara olmadığı ve kıta sahanlığının bulunmadığı kuralına dikkat çekmektedir. Bu çerçevede, Antalya’nın Kaş ilçesinin açığındaki Meis Adası’nın kıta sahanlığının olmadığını ve kıta sahanlığı bağlantılı, münhasır ekonomik bölgesinin de olamayacağına vurgu yapmaktadır.

Atina Üniversitesi’nde önemli bilimsel çalışmaları olan Prof. Dr. Christos Rozakis de, Libya’daki mutabakat ve sondaj çalışmaları sonrasında Meis Adası konusunda Türkiye lehine açıklamalar yapmıştır. Rozakis; “Türkiye kıyılarının, Kıbrıs kıyıları boyunca uzunluğu çok daha büyüktür. Sonuç olarak Türkiye, Kıbrıs kıyılarına kendi kıyılarına yakın bir sınır çizgisi çizmiştir. Böylece Türkiye daha fazla kıta sahanlığı almıştır. Asıl mesele Meis’in Türkiye sahillerine çok yakın olmasıdır. Meis’in karşısındaki kıyıların uzunluğu daha çok büyük ve kıta sahanlığının sınır çizgilerini belirlemek için temel kriterlerden biri de kıyıların uzunluğudur” şeklindeki açıklamaları ile Türkiye’ye destek vermiştir.

Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri Ümit  Yalım, Antalya’nın Kaş ilçesinin yanı başındaki Meis Adası’nın Yunanistan’ın değil, Türkiye’nin mülkiyetinde olduğunu ve deniz yetki alanlarının da Türk egemenliğinde olduğunu iddia etmiştir. Yalım’a göre; Türkiye, 1947 Paris Antlaşması’na taraf olmadığı için üçüncü devlet statüsündedir. Paris Antlaşması’nın Türkiye açısından hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne (madde 60) göre Lozan Antlaşması’ndaki denge esaslı bir şekilde ihlal edildiği için antlaşmanın 15. maddesi sona ermiş ve geçerliliğini kaybetmiştir. Mevcut durum itibarıyla, Oniki Adalar Türkiye’ye aittir. Kuzey Ege adalarının egemenliği değil, sadece kullanma hakkının yani zilyetlik (possession) hakkının verildiği açıkça yazılmıştır.[10]

Gerek uluslararası hukuk, gerek BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde bahsedilen “hakça paylaşım ilkesi” gereğince, adalara, anakaralara kıyasla daha az kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge alanı verilebilmektedir. Bu noktada adaların büyüklüğü, cephe uzunluğu, anakaralardan ne kadar uzak olduğu vs faktörler dikkate alınmaktadır. BM Deniz Hukuk Sözleşmesi ve UAD kararları gereğince, iki devlet arasında kıta sahanlığı sınırlandırılmasında “hakkaniyet ilkesi” ve “özel durumlar” baz alınmalıdır. Bu özel durum; adaların ve özellikle Türkiye ana karasına yakın Yunan adalarının herhangi bir şekilde kıta sahanlığı veya MEB’lere etkisinin olmayacağı yönündedir. Uluslararası hukukta bir devletin anakarasının ötesinde adaları olduğu takdirde sınırlandırma her zaman anakara ile arasında çizilir. Dolayısıyla, Türkiye ile Yunanistan arasında bir deniz sınırlandırması olacak ise, Türkiye anakarası ile Yunanistan anakarası arasında sınır çizilmelidir.  Bu sebeple, Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerle önemli bir tartışma konusu haline gelen Meis Adası’nın sınırlarının Yunanistan tarafından belirlenmesi ve Türkiye’nin sondaj çalışmalarına karşı Yunan kamuoyu tarafından tepkiler verilmesi hakkaniyet ilkesine uygun düşmemektedir.

Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler doğrultusunda Yunanistan, Ege adaları ve kıta sahanlığı gibi sorunlar karşısında Türkiye aleyhine sürdürdüğü maksimalist tavrından vazgeçerek Ankara ile uzlaşmaya çalışmalı, İsrail ve Mısır gibi bölge ülkeleriyle Türkiye’ye karşıtı girdiği ittifak arayışlarına son vermelidir. AB üyesi olması itibariyle de AB’nin desteğiyle Ankara’ya geri adım attırmak isteyen Yunanistan’ın, uluslararası hukuk çerçevesinde Türkiye ile masaya oturup diplomatik yollarla çözüm aramaya karar vermesi, atılması gereken en elzem adımdır.

Dr. Eren Alper YILMAZ

 

[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52920107.

[2]http://www.mfa.gov.tr/baslica-ege-denizi-sorunlari.tr.mfa.

[3] http://www.abchukuk.com/arsiv/lausanne.html.

[4] Saka, M. (1974).  Ege Denizi’nde Türk Hakları. İstanbul: Dergah Yayınları.

[5] Pazarcı H. (1992). Doğu Ege Adalarının Askerden Arındırılmış Statüsü. Ankara: Turhan Kitapevi.

[6] Toluner, S. (1987).  Limmi Adası’nın Hukuki Statüsü ve Montreux Boğazlar Konvansiyonu. Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Münasebetler Araştırma ve Uygulama Merkezi, İstanbul.

[7] Kurumahmut, A (1998). Ege’de Temel Sorun Egemenliği Tartışmalı Adalar. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

[8] https://tr.euronews.com/2020/02/01/ege-anlasmazliklar-yunan-adalar-nicin-silahlandirildi-gri-alanda-kalan-adalar-var-mi.

[9] http://www.turkishgreek.org/iki-uelke-arasindaki-temel-sorunlar-ve-taraflarin-yaklasimlari/ege-denizi-ne-iliskin-sorunlar/egemenligi-antlasmalarla-yunanistan-a-devredilmemis-ada-adac-klar-ve-kayal-klar-sorunu.

[10] https://www.mygazete.com/gundem/meis-adasi-turkiye-nin-h19244.html.

One Comment »

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.