TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNİN SON 5 YILDAKİ GENEL GÖRÜNÜMÜ

upa-admin 05 Ekim 2020 2.341 Okunma 0
TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNİN SON 5 YILDAKİ GENEL GÖRÜNÜMÜ

Türkiye’nin son 5 yıldır AB ile yaşadığı ikili ilişkilere bakıldığında; göçten terörle mücadele yasasına, vize serbestisinden üyelik sürecine kadar bir çok konuda ihtilaflı görüşlerin ortaya çıktığı vurgusu yapılabilir. 2018’de Avrupa Birliği Genel Konseyi’nin Türkiye ile ilgili almış olduğu kararlara göre, Türkiye’nin AB’den uzaklaştığı üzerinde durularak, katılım müzakerelerinin fiilen durduğu ve başka fasılların açılmayacağı, ayrıca AB-Türkiye arasında imzalanan Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için de daha fazla ilerleme öngörülmediği belirtilmiştir.[1] Her ne kadar Türkiye’nin AB’ye adaylık statüsünün altı çizilse de, AB ile müzakereler son yıllarda durma noktasına gelmiştir. Bu yazıda, taraflar arasında tıkanan bu sürecin son 5 yıl içindeki genel bir görünümü ele alınacak, karşılıklı tehdit algıları ve kısıtlamalar siyasi, askeri ve ekonomik boyutlarıyla analiz edilecektir.

Taraflar arasında son yıllarda çözülemeyen en ciddi sorunlardan birisi Arap Baharı’nın başından beri devam eden “mülteci sorunu”dur. Bir yandan, AB, Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya akın etmesinden Türkiye’nin sorumlu olduğunu, bu nedenle yasadışı göç hareketlerini önlemek için Türkiye sınırlarının kontrol edilmesi gerektiğini vurgulamakta; öte yandan Türkiye, AB’nin söz verdiği maddi yükümlülükleri yerine getirmediğini iddia etmekte, yükün paylaşılmasını mevzu bahis ederek de tek başına sorumluluk almak istememektedir. AB, mültecilerin kitlesel olarak Avrupa’ya göç etmesini engellemeye çalışmaktadır. Bu doğrultuda AB, “Kale Avrupası” (Fortress Europe) adlı izolasyon politikası çerçevesinde kara sınırlarına tel örgüler çekmiş, sınırlarında fazla sayıda güvenlik güçleri konuşlandırmış ve komşu ülkelerle mültecileri kendi sınırları dışında tutmak için anlaşmalar imzalamıştır. AB ve Türkiye, Ekim 2015’te Türkiye üzerinden AB sınırlarına doğru düzensiz göçü önlemeyi amaçlayan “Ortak Eylem Planı” olarak adlandırılan anlaşmaya varmıştır. Bu plan çerçevesinde, Türkiye, kendisi üzerinden Avrupa’ya yönelik yasadışı göç hareketlerini önleme çabalarını güçlendireceğini ve AB’nin uluslararası korumaya ihtiyaç duymayan özellikle Suriyeli göçmenleri Türkiye’ye geri göndermesine izin vereceğini kabul etmiştir. Bu anlaşmaya göre, AB, Mart 2016’dan sonra, Yunanistan’dan Türkiye’ye gönderilen her düzensiz göçmen karşılığında Türkiye’de yaşayan bir Suriyeli göçmeni “1’e 1 Formülü” adı altında almaya başlayacaktı. Bunun yanı sıra, AB, Türkiye’ye mültecilere bakılması için 6 milyar avroluk kaynak tahsis edilmesini, Haziran 2016 itibarıyla Türkiye vatandaşlarına vize serbestliğinin tanınmasını ve Türkiye’nin AB üyeliğine yönelik müzakerelerin yeniden canlandırılmasını taahhüt etmiştir.

Vize serbestisi diyaloğuna uygun olarak yerine getirilmesi gereken kriterlerden en önemlilerinden olan “Terörle Mücadele Kriterleri”, 2016 yılındaki FETÖ darbe girişiminin ardından daha rijit (katı) bir hale getirilmiştir. Bu çerçevede; tutukluluk süresi, meslekten ihraç edilme, polis-yargı işbirliği gibi konularda taviz verilmeyen uygulamalar getirilmiştir. Bu kriterler karşısında, AB, Türkiye’den terörle mücadele ile ilgili mevzuat ve uygulamaları Avrupa standartlarına uygun olarak yenilemesini, özellikle “terör tanımı”nın kapsamını daraltmasını ve “terörle mücadele kanunu”nun değiştirilmesini talep etmiştir. Türkiye de, AB’nin bu taleplerini asla kabul etmeyeceğini, bu durumun AB’nin sorumluluğunda olmadığını ve bilakis kendi milli güvenlik sorunu olduğunu vurgulayarak, AB’yi terörist grupları desteklemekle itham etmiştir. Bu ihtilaflı söylemler sonunda, AB’nin terörle mücadele stratejisi ve mevzuatına ilişkin düzenlemeler konusunda Türkiye’ye karşı dayatmaları sebebiyle müzakereler iki taraflı olarak dondurulmuştur.

Mültecilerle ilgili diğer sorun, AB’nin 2016 yılında Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteciler için vermeyi taahhüt ettiği 6 milyar euroluk paketten kaynaklanmaktadır. AB, Türkiye’deki Suriyeli mültecilere toplam 6 milyar euroluk ekonomik destek sözü vermiş, bunun 2,7 milyar eurosunun 2019 yılının sonuna kadar tamamlanacağını, 2020 sonuna kadar ise 4 milyar euro verileceğini açıklamıştır. Buna ek olarak, tüm fonların en geç 2025 yılına kadar Türkiye’ye aktarılacağını işaret etmiştir. [2] Ancak bu fon, her zaman iki taraf arasında bir sorun haline gelmiş, çünkü Türkiye tarafı, AB’nin sözünü tutmadığını ve borcunu zamanında ödemediğini iddia etmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “AB’nin 3+3 milyar euro daha destek vereceğini, ancak o güne kadar sadece 850 milyon euro ödediklerini” hatırlatan açıklamalar yaparak, AB’nin bu konuda yeterince dürüst olmadığını belirtmiştir.

AB’nin Türkiye’yi getirdiği eleştiri oklarından birisi de Suriye’nin kuzeyine yönelik yapılan sınır ötesi harekâtlardır. Türkiye, 2019 yılında Ankara tarafından PKK’nın sahadaki uzantısı olarak kabul edilen YPG’yi (Halk Koruma Birlikleri) sınır bölgesinden çıkarmayı ve mevcut/yeni gelen mültecileri yerleştirmek için bir “güvenli bölge” oluşturmayı hedeflemiştir. Ankara, bunun ulusal güvenlik için gerekli olduğunu duyurmuş; ancak YPG’nin, Irak ve Suriye İslam Devleti (IŞİD) ile mücadelede kilit rol oynadığına inanan ve bu örgütü yalnızca silahlı muhalif grup olarak gören Batı ve NATO, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarını eleştirmiştir. AB de, Türkiye’nin sınır ötesi askeri müdahalesini eleştiren uluslararası aktörlerden biridir. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, askeri harekâtın yoğunlaşmasının kötü sonuçlar doğuracağı konusunda Türkiye’yi uyararak, Suriye’deki çatışmadan vazgeçmesi için siyasi bir çözüm önemiştir. Buna ek olarak, AB’nin müdahalenin devamı ve sözde güvenli bölgenin yaratılması durumunda Suriyeliler için ayrılan fonların ödenmeyeceğini belirterek AB’nin tavrını açıkça ortaya koymuştur.[3]

Avrupa Komisyonu, 2019’da yayımladığı raporda, Türkiye’nin iç politikalarına yönelik eleştiri ve tepkiler ortaya koymuştur. Raporda, özellikle Mart 2019 yerel seçimlerinden önce artan siyasi kutuplaşmanın, yapıcı parlamento diyaloğunu engellediği, seçimlerden önce yerel siyasetçilerin görevden alınması ve kayyum atanmasının yerel düzeyde siyasi temsile zarar verdiği, bu durumun yerel demokrasiyi de ciddi şekilde etkilediği vurgulanmıştır.[4] Öte yandan, milletvekili dokunulmazlığı sisteminin uzun süredir devam eden eksikliklerinin giderilmediği, yerel seçimlerin Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) için siyasi bir şok etkisi yarattığı zira AK Parti’nin başkent Ankara ile en önemli finans merkezi olan İstanbul gibi başlıca metropol bölgelerini kaybettiği ifade edilmiştir.[5]

2019 yılında Lüksemburg’da AB Bakanları arasında yürütülen müzakereler kapsamında, Türkiye’nin “Kıbrıs ekonomik bölgesi” çevresinde hidrokarbon için yapmış olduğu sondaj operasyonlarından endişe duyulduğu belirtilmiş ve Türkiye’den uluslararası hukuka aykırılığı nedeniyle bir an önce sondaj faaliyetlerinden vazgeçmesi talep edilmiştir. Aynı yıl AB Dışişleri Bakanları, Türkiye’nin Kıbrıs’taki sondaj çalışmaları nedeniyle doğalgaz arayan kişilere malların dondurulması, seyahat yasakları gibi yaptırımları içeren bir hukuki çerçeve üzerinde anlaşma sağlamıştır. 2020 yılında ise, Avrupa Birliği Dışişleri Bakanlarının ortak açıklaması, Türkiye’ye yönelik baskı politikasının yürütüleceğini göstermiştir. Açıklamada, AB, Türkiye’nin bölgedeki sondaj hareketlerine tepki göstererek, Ankara’yı taraflar arasındaki gerilimi artırmakla suçlamıştır. AB, Türkiye’nin bölgedeki adımlarının AB üyesi olarak Kıbrıs Rum yönetiminin egemenlik haklarını ihlal ettiği iddialarını tekrarlamıştır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez de, karşılık olarak, Türkiye Petrolleri Anonim Şirketi’nin Libya ile imzaladığı muhtıraya atıfta bulunarak,  Akdeniz’de sondaj sürecinin başladığını ve Trablus merkezli “Ulusal Mutabakat” Hükümeti’nden Doğu Akdeniz’de yapılacak sondaj çalışmaları için yasal izinlerin alındığını vurgulamıştır. Bu durum, Doğu Akdeniz’de daha geniş bir jeopolitik rekabet yaratmış, Yunanistan ve Kıbrıs, Mısır ve İsrail ile yakın bağlar kurarken, Türkiye de Libya ile aynı çizgide yer almıştır.  Avrupa Birliği de Yunanistan’ı Birlik üyesi olmasının da verdiği pozisyon itibariyle korumuş, başta Fransa Devlet başkanı Emmanuel Macron olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri de Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı destekleyen açıklamalarda bulunmuş, hatta bununla da kalmayıp Fransa Doğu Akdeniz’e uçak gemileri yollayarak Yunanistan ve İtalya ile ortak tatbikatta bulunmuştur.

Türkiye’nin talebi ise, Doğu Akdeniz’de diyalog ve işbirliğinin hakim kılınması için öncelikle Yunanistan’ın Türkiye ile önkoşulsuz olarak masaya oturması, Kıbrıslı Rumların hidrokarbon araştırmasına ve işletilmesine Ada’nın ortak sahibi olan KKTC’yi (Kıbrıs Türklerini) de dahil etmesi ve Türk tarafı ile işbirliği yapması, Yunanistan’ın maksimalist politikalarından vazgeçmesi ve kendi dar görüşlü çıkarlarına AB’yi alet etmemesi, ayrıca AB’nin uluslararası hukuka ve AB müktesebatına aykırı olarak dayanışma kisvesi altında körü körüne izlediği tek yanlı tutumunu terk etmesidir.[6] Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, geçtiğimiz günlerde yapılan Brüksel’deki AB liderler zirvesinde yaptığı açıklamada, Türkiye’nin “Kıbrıs sularında doğalgaz arama çalışmalarında ısrar etmesi durumunda, Avrupa Birliği’nin ambargo uygulayabileceğini” ifade etmesi, taraflar arasında süregelen gerginliğin önümüzdeki günlerde artabileceğine işaret etmiştir.

Sonuç olarak, son 5 yıldaki TR-AB ilişkileri; yasadışı göç, mülteci sorunu,  terörle mücadele yasası, sınır ötesi operasyonlar ve Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon arama faaliyetlerinin de eklenmesiyle içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Üyelik müzakereleri durmuş, Türkiye sınırlarını açarak göçmenlerin Avrupa’ya doğru geçmesine izin vermiş, Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleri yeni yaptırım kararlarını beraberinde getirmiştir. 1963 Ankara Antlaşması’ndan bu yana AB ile ilişkilerin en gerilimli olduğu döneme girildiği söylenirse sanırım yanlış olmayacaktır. Bir taraftan Türkiye içeride ve dışarıda “ulusal egemenlik sorunu” olarak gördüğü durumlardan taviz vermemekte, öte yandan AB de Türkiye’nin içeride hukuk ve demokrasi adına yeterli adımlar atmadığını, dışarıda ise uluslararası hukuku ihlal ettiğini iddia ederek Türkiye’nin tutumunu değiştirmesini beklemektedir. Almanya’nın hem ikili müzakerelerin devamı, hem de Doğu Akdeniz krizi karşısında Türkiye’ye yaptırım uygulanma ihtimali karşısında yapmış olduğu arabuluculuğun meyvelerini verip vermeyeceğini önümüzdeki günler daha iyi gösterecektir. Bizce taraflar, daha fazla sorun yaşamamak adına, bulundukları konumdan bir adım geriye atmalı; AB de, Annan Planı referandumunu da hatırlayarak, Kıbrıs Sorunu’nun yalnızca Türkiye’den kaynaklanmadığını kabullenmek ve buna göre politikalar geliştirmek durumundadır. Aksi takdirde, hem AB, hem de Türkiye tarafı bozulan ilişkilerden zarar görür ve ekonomik olarak da olumsuz etkilenirler.

                                                                                                                        Dr. Eren Alper YILMAZ

 

[1] “Turkey-European Union Relations”, Directorate for EU Affairs, 19 Temmuz 2019, https://www.ab.gov.tr/turkey-eu-relations_4_en.html.

[2] “AB: Türkiye’deki Mülteciler İçin 6 Milyon Euro’nun Tamamı Tahsis Edildi”, Euronews, 14 Aralık 2019, https://tr.euronews.com/2019/12/10/ab-turkiye-deki-multeciler-icin-6-milyar-euronun-tamam-tahsis-edildi.

[3] ‘EU urges Turkey to halt Syria invasion, will not pay for safe zone’, Euractiv, 10 Ekim 2019, https://www.euractiv.com/section/global-europe/news/eu-urges-turkey-to-halt-syria-invasion-will-not-pay-for-safe-zone/.

[4] European Commission, “Turkey 2019 Report”, (Brussels, 2019), s. 5.

[5] Marc Pierini, “Options for the EU-Turkey Relationship”, Carnegie Europe, No: 3, 2019, s. 2.

[6] NTV, 11.09.2020, https://www.ntv.com.tr/turkiye/turkiyeden-ab-zirvesine-tepki-dogu-akdeniz-ifadelerigerceklerden-kopuk,M34UrGJm8EOpGj5WboEuNw.

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.