ESKİ DOSTUN DÜŞMANLIĞI: RUSYA-UKRAYNA İLİŞKİLERİNİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

upa-admin 10 Nisan 2021 1.604 Okunma 0
ESKİ DOSTUN DÜŞMANLIĞI: RUSYA-UKRAYNA İLİŞKİLERİNİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Giriş

Ruslar ve Ukraynalıların birçoğunun aynı dili konuşmaları ve benzer bir kültüre, dini inanca, ortak bir tarihsel geçmişe sahip olmalarına rağmen son yıllarda aralarında patlak veren kriz, dünya siyasi gündeminin son yıllarda daime en ön sıralarında yer almaktadır. Bu yazıda, Rusya-Ukrayna ilişkilerine dair tarihsel süreçte kısa bir değerlendirme yaparak, güncel gelişmeler konusunda okurlarımızı bilgilendirmeye çalışacağız.

Rusya vs. Ukrayna: Tarihsel Süreçte İlişkilere Kısa Bir Bakış

Ruslar ve Ukraynalılar arasındaki ortak tarihin kökenleri Ukrayna’nın başkenti Kiev’e uzanmaktadır. Kiev Knezliği’nin başkentli olan Kiev, Rus tarihi açısından çok önemli bir merkezdir. Ruslar ve Ukraynalılar, bu noktada Kievskaya Rus’u kendi tarihlerinin bir parçası olarak görmüş ve her iki ülkedeki milliyetçiler de bu devletin kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir. 882 yılı ile 12. yüzyıl ortaları arasında hüküm sürmüş olan Kiev Knezliği, Belarus (Beyaz Rusya), Rusya ve Ukrayna’nın atası olan devlet kabul edilmektedir. Bu anlamda, her üç devletin de kökenleri aynı devlete ve Kiev’e dayanmaktadır. İki devlet ve toplum arasında ortak tarih ve kökene dayalı olarak başlayan ve daha 9. yüzyıl sonunda başlayan “kültürleşme” (acculturation) süreci, Ortodoks Hıristiyan dini inancı, Slavlık, Slavik dillerin yakınlığı ve benzer yaşam tarzları gibi sosyolojik olgular temeliyle yüzyıllar içerisinde iyice ilerlemiş ve Ukraynalılar ve Ruslar birbirlerine daima yakın milletler olmuşlardır.

Holodomor kurbanları günümüzde bile anılmaya devam ediyor

Buna karşın, Ukrayna tarihinde Rusya kaynaklı olarak yaşanan felaketler de bulunmakta ve bunlar da adeta “seçilmiş travma“lar olarak günümüzdeki Rus-Ukrayna ilişkilerini olumsuz yönde etkilemektedir. Öncelikle, Stalin döneminde SSCB’nin acımasız ve hatalı politikaları nedeniyle 1932-1933 döneminde Ukrayna’da yaşanan ve 8 milyon civarında kişinin ölümüne neden olan açlık felaketi “Holodomor”, bugün de etkileri hissedilen büyük bir travma ve önemli bir anti-Rusya duygusal yönelim kaynağıdır. Bu olay neticesinde milyonları aşan kitlesel ölümler gerçekleşmiş ve Ukrayna Devleti, ilerleyen süreçte bu olayların Sovyetler Birliği’nin Ukrayna halkına karşı uyguladığı bir “soykırım” olduğunu savunmaya başlamıştır. Ardından Sovyetlerin çöküşü ile beraber yükselişe geçen milliyetçilik dalgası neticesinde, Ukrayna, 24 Ağustos 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nden ayrılmış ve bağımsızlığını kazanmıştır.

Ukrayna, SSCB’den bağımsızlığını 1991’de kazanmıştır

Bağımsızlık ilanı sonrasında, yeni kurulan Rusya Federasyonu ve Ukrayna devletleri arasında; (1) Sovyetlerden kalma nükleer silahların (başlıkların) nerede bulundurulacağına ve (2) Karadeniz Filosu’nun kime ait olduğuna dair çeşitli gerginlikler yaşanmaya başlamıştır. İlk ciddi sorun olan Sovyetlerden kalma nükleer başlıkların muhafazası konusunda, iki ülke arasında 1994 yılında Budapeşte Protokolü veya Budapeşte Memorandumu imzalanmıştır. Bu mutabakat anlaşmasıyla, o dönemde dünyanın ABD ve Rusya’dan sonraki üçüncü büyük nükleer gücü durumunda olan Ukrayna Devleti, ABD’den verilen 500 milyon dolarlık hibe ve Rusya’nın kendisine saldırmayacağına ve toprak bütünlüğüne saygı duyacağına dair verdiği teminat neticesinde, 5.000 civarında nükleer başlıktan vazgeçmiş ve nükleer güçten yoksun bir ülke haline gelmiştir.

Bill Clinton, Boris Yeltsin ve Leonid Kravçuk Budapeşte Memorandumu’nu imzalarken (1994)

Yaşanan ikinci gerginlik konusunda ise (Karadeniz Filosu’nun kontrolü), önce Ukrayna Parlamentosu Verhovnaya Rada (Ukrayna Yüksek Şurası) ve ardından dönemin Ukrayna Cumhurbaşkanı Leonik Kravçuk, filonun Ukrayna’nın kontrolüne geçmesi kararını onaylarken, dönemin Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin ise filonun Moskova’ya bağlı olduğunu öngören bir kararnameye imzasını atmıştır. İzleyen zamanlarda ise, filonun önce ortak yönetilmesi, sonra da paylaşılması noktasında karar birliğine varılmıştır. Ancak elbette bu paylaşım uzun sürmemiş ve Ukrayna bayraklı bir devriye gemisinin Odessa’ya gitmesi sonrası, taraflar, bu dönemde sıcak bir çatışmanın eşiğinden dönmüştür. Dalgalı sürecin durulmasıyla, iki ülkenin Devlet Başkanları Rus Karadeniz Filosu’nun 2017 yılına kadar Kırım’da kalmasını ve iki ülke arasında dostluk, işbirliği ve partnerlik öngören anlaşmayı 1997 yılında imzalamışlardır. Bu anlaşma ile birbirlerinin sınırlarını resmi olarak tanıyan iki ülke (bu anlamda Kırım’ın Ukrayna toprağı olduğu da tescil edilmiştir), 2008’de bu anlaşmayı 10 yıl daha uzatmışlardır. Dolayısıyla, Ukrayna, 1994 Budapeşte Protokolü ve 1997 Rusya-Ukrayna Dostluk Antlaşması’na dayalı olarak, toprak bütünlüğünü uluslararası hukuka göre garanti altına almış bir devlettir. Ukrayna’nın günümüzde Kırım konusundaki ısrarı da işte bu haklı dayanaklardan kaynaklanmaktadır.

Boris Yeltsin ve Leonid Kuçma 1997 Rusya-Ukrayna Dostluk Antlaşması’nı imzalarken

İki ülke arasında bu olayları müteakiben yaşanan önemli bir kriz, 2000 yılı içerisinde muhalif gazeteci Georgiy Gongadze’nin öldürülmesi olmuştur. Bu dönemde Rusya yanlısı Devlet Başkanı Leonid Kuçma’nın bazı ses kayıtlarının ortaya çıkması ise, Kuçma karşıtı halk protestolarının başlamasına ve Ukraynalıların Rusya yanlısı politikalara karşı bir kez daha sert tepki göstermelerine neden olmuştur. İki ülke arasında bir diğer önemli kriz ise 2001’de yaşanmıştır. Bu yıl içerisinde, Karadeniz üzerinde giden bir Rus yolcu uçağının düşürülmesi, söz konusu ülkeler arasındaki sıcak gerginliklere bir yenisini eklemiştir. Rus uçağının Ukrayna Ordusu’nun askeri tatbikatı sırasında S-200 roketiyle kazara vurulduğu açıklanmış olsa da, Ukrayna Devleti, resmi olarak bu olayın sorumluluğunu hiçbir zaman üstlenmemiştir.

Ukrayna’da bir döneme damga vuran iki lider: Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç ve Batı yanlısı Viktor Yuşçenko

Bu olaylar ve yaşanan kitlesel protesto gösterileri neticesinde, 2002 yılındaki seçimlerde Ukrayna Komünist Partisi ilk kez % 20 oy ile birinciliği kaptırmış ve Batı yanlısı “Bizim Ukrayna” sloganına sahip olan Viktor Yuşçenko liderliğindeki blok seçimden zaferle çıkmış, ama Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç’in Başbakanlığında bir hükümet kurulabilmiştir. 2004’e gelindiğinde ise, Devlet Başkanlığı seçimlerinde dönemin Başbakanı Viktor Yanukoviç’in karşısına, muhalif güçleri etrafına toplayan ve Batı’nın desteğini arkasına aldığı yorumları yapılan Viktor Yuşçenko aday olarak çıkmıştır. Seçimin ikinci turunda, Rusya yanlısı Yanukoviç % 49,4, Yuşçenko ise % 46,6 oy aldıktan sonra, uluslararası gözlemcilerin seçimlerde ciddi ihlaller olduğunu öne sürmesiyle birlikte, Yuşçenko, taraftarlarına soka çıkma çağrısı yapmış ve bu nedenle ülke içerisinde kitlesel eylemler gerçekleştirilmiştir. Yuşçenko’nun seçim kampanyasında turuncu rengi kullanmasından ötürü, bu olaylar, siyasi tarihte “Turuncu Devrim” olarak adlandırılmıştır. Bu süreçte dioksinle zehirlenen ve ölümden dönen ve yüzünde kalıcı yaralar oluşan Yuşçenko, mağdur imajını da kullanarak, yeniden yapılan seçimlerde % 51,9  oy alarak yeni Cumhurbaşkanı olmuştur.

Yuşçenko’nun zehirlenmesi olayı, Ukrayna’daki Rusya karşıtlığını daha da yükseltmişti

Başkanlığı ile birlikte Batı yanlısı politikalar izleyen Yuşçenko iktidarının ilk yılında, Ukrayna ile Rusya arasında bir doğalgaz krizi patlak vermiştir. Uzun süren müzakereler sonrasında, Ukrayna, Rus doğalgazının fiyatını iki kat arttıran anlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştır. Ancak yaşanan ekonomik kriz neticesinde 2010 seçimlerinde Yuşçenko’nun oyları % 5,45’e kadar düşmüş ve seçim sonucunda Yuliya Timoşenko’yu mağlup eden Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç, Ukrayna Devlet Başkanlığına gelmiştir. Bu tarihlerde, Yanukoviç, dönemin Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev ile masaya oturmuş ve Karadeniz Filosu’nun Kırım’da bulunma süresini 2042’ye uzatan anlaşmayı imzalamıştır. Ukrayna’daki Rusya karşıtları ve milliyetçiler ise bu duruma büyük tepki göstermişlerdir. Yıllar içerisinde derinleşen Batı ve Rusya karşıtlarının Ukrayna’ya hâkim olma mücadelesi, Yanukoviç döneminde yeniden şiddetlenmiştir. Rusya yanlısı Yanukoviç’in 2013’te Ukrayna-AB Ortaklık Anlaşması’nı imzalamayı reddetmesi üzerine Kiev’de başlayan olaylar, kısa süre içerisinde silahlı çatışmalara dönüşmüş ve bu olaylar nedeniyle Yanukoviç ülkeyi terk ederken, Batı destekli muhalefet iktidara gelmiştir. Bu süreçte, Rusya ise, Ukrayna’da yaşananları bir tür “sivil darbe” olarak yorumlayarak, tepki olarak SSCB’de Nikita Kruşçev iktidarı zamanında Ukrayna’ya verilen (kimilerine göre Kruşçev, Ukraynalı karısına hediye olarak burayı Ukrayna’ya bırakmıştır) Kırım’ı ilhak etmiştir. Rusya, bu sürece demokratik bir nüve de katmak için, Rus tanklarının gölgesinde Kırım’da göstermelik bir referandum da düzenlemiş, ancak dünyada sadece bir avuç devlet (Küba, Nikaragua, Venezuela, Suriye, Afganistan, Kuzey Kore) Kırım ilhakını onaylamamıştır. Ukraynalı milliyetçiler ve Batı yanlıları ise, bu süreci bir “demokratik devrim” olarak değerlendirmiş, bu süreçte Rada’nın Yanukoviç’i azlettiğine (impeachment) vurgu yapmış ve Ukrayna’nın NATO ve AB’ye üye olması yönünde politikalar geliştirmeye başlamışlardır. ABD de, Demokrat Barack Obama-Joe Biden yönetimi önderliğinde, Ukrayna’ya bu süreçte ciddi siyasal ve ekonomik destek vermiştir. Keza AB de, Ukrayna halkının demokratik taleplerini desteklemiş ve Kırım ilhakı nedeniyle Rusya’ya ambargo uygulamaya başlamıştır. Bu olaylar nedeniyle Rusya ile Batı dünyasının ilişkileri kopma noktasına gelmiş ve Moskova 2014’ten sonra yönünü giderek Çin’le ilişkiler ve doğuya çevirmiştir.

Vladimir Putin, ilhak sonrası 2014’te Kırım’a ilk resmi ziyaretini yapıyor

Rusya, Ukrayna’nın kontrolünden çıkması ihtimaline karşı geliştirdiği sertlik politikasında Kırım ilhakı ile de yetinmemiştir. Olayların devamında, Rus nüfusun ve Rusya yanlılarının ağırlıkta olduğu ülkenin doğusundaki Donbass bölgesinde (Donetsk ve Lugansk şehirleri), büyük ölçüde Moskova destekli milis örgütlenmeleri ile Batı’nın desteklediği Kiev yönetimi arasında silahlı çatışmalar başgöstermiştir. Bölge, bu dönemde adeta kan gölüne dönerken, nüfusun büyük bir kısmı göç etmek zorunda kalmış ve şehirlerin altyapıları da büyük zarar görmüştür. Rusya destekli Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri ise, bu süreçte tek taraflı olarak Kiev’den bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Bu şekilde, Putin, 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı’nda olduğu gibi, Rusya’dan uzaklaşan ve Batı’ya yönelen “yakın çevre“sindeki bir ülkeyi daha cezalandırmayı amaçlamıştır.

Ukrayna haritasında Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri

İşte bu olaylar nedeniyle hep gerilimli olarak devam eden Ukrayna-Rusya ilişkileri, günümüzde de son derece gergin bir seyir izlemektedir. Ukrayna’nın yeni ve çok genç bir siyasetçi olan Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski, ülkesinin Batı yönelimini dengeli bir şekilde de olsa sürdürmekte ve Kırım ilhakı ve Donbass’taki gelişmeleri kesinlikle sineye çekmemektedir. Üstelik, Ukrayna’ya en yakın siyasetçi olarak bilinen Joe Biden’ın ABD Başkanı seçilmesiyle, bu konuda ABD’den gelebilecek destek konusunda Ukraynalı milliyetçilerin umutları artmıştır. Rus lider Vladimir Putin ise, yıllardır iktidarda olmasına karşın koltuğunu bırakmamakta ısrar etmekte ve Ukrayna konusunda da taviz verecek gibi durmamaktadır. Bu nedenle, şu son dönemde Ukrayna-Rusya cephesinde yaşananlar, çok tehlikeli bir tırmanışın öncü sinyalleri olabilir. Nitekim bizce, Ukrayna ile Rusya arasındaki yüksek gerilim, günümüzde artık bölgesel bir problemi aşmış; ABD, AB ve NATO’dan gelen tepkilerde birlikte, Üçüncü Dünya Savaşı’na dönüşme potansiyeli barındıran büyük bir küresel soruna dönüşmüştür. Bölgeye dış müdahalelerin gelebilme ihtimali -ki bu konuda Montrö Antlaşması Rusya ve bölge barışı için çok avantajlı bir husustur-, Moskova’nın tutumu, Baltık ülkelerinin pozisyonu ve Türkiye’nin Ukrayna ile savunma sanayisindeki yakın işbirliği ile birlikte düşünüldüğünde, olayların çok girift bir hâl aldığı yorumu yapılabilir. Amerikalı ünlü Siyaset Bilimci Samuel P. Huntington’ın Türkiye ile birlikte iki önemli “bölünük ülke/bölünmüş ülke“den (torn country) biri olarak işaret ettiği ve Batı ile Doğu arasında sıkışmış bir ülke olan Ukrayna, Türkiye’nin aksine NATO üyesi de olmadığı için, bu süreçte çok ciddi risklerle karşı karşıya gelebilir. Bu bağlamda, hem Rus, hem de Ukraynalı devlet adamlarına sağduyu dilemek bizlerin görevidir. Çünkü Türkiye, Batılı ve Doğulu bazı devletlerin aksine, başka milletlerin çatışmaları ve olumsuzluklar yaşamalarından mutlu olan bir devlet değildir ve ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi, “vatan savunması” dışında her zaman yurtta ve dünyada barışı desteklemektedir. Bu anlamda, Türk Dışişleri’nin mekik diplomasisi yöntemi ile iki ülke arasında arabuluculuk faaliyetleri gerçekleştirmesi de beklenebilir.

Dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Rada’da konuşma yaparken (2015)

Sonuç olarak, Ukrayna’daki gerginliklerin devam edeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Bu konuda, bizce bundan sonra 3 ihtimal söz konusu olacaktır. İlk olarak, çatışmaların daha da yoğunlaşmaması ve Ukrayna’daki Batı yanlısı Cumhurbaşkanı ve hükümetin bir sonraki seçime kadar ekonomik ve askeri açıdan ayakta kalabilmesi durumunda, Rusya, Kırım ve Doğu Ukrayna’dan kopardığı topraklarla yetinerek, Ukrayna’nın Batı kampına geçmesine göz yummak zorunda kalabilir. Nitekim NATO ile arasında daima bir tampon bölge (buffer zone) olmasını isteyen ve NATO’nun genişlemesinden rahatsız olan Moskova için, Doğu Ukrayna ve Kırım, bu yeterli güveni sağlayabilir. Bu durumda, Ukrayna’nın NATO üyeliği gerçek bir ihtimal haline gelebilir. Ancak kuşkusuz, AB üyeliği için Kiev’in önünde daha uzun bir yol olacaktır. Bu durum, Kırım ve Doğu Ukrayna’da güvenliği sağlayabildiği takdirde, Putin için de yeterli bir başarı olacak ve halk desteğini ayakta tutabilecektir.

Bir diğer (ikinci) ihtimal, uyguladığı politikalarla Ukrayna’da hükümeti zora düşürecek olan Moskova’nın, sonraki seçimde Rusya yanlısı bir Başkan ve hükümeti iktidara getirmesi olabilecektir. Ukrayna yakın tarihine bakıldığında, genelde bir Rusya yanlısı, bir Rusya karşıtı Başkan ve hükümet göreve gelmektedir. Ancak 2013’te yaşananlar, önceki dönemlere kıyasla çok daha keskin bir kopuşa işaret etmektedir. Yine de, böyle bir durum gerçekleşirse, Moskova, Kırım ilhakının bizce asla geri dönüşü olmasa da, Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri konusunda bazı tavizler vererek, kendi parçası ve Rus dünyasının (Russkiy Mir) önemli bir bileşeni olarak gördüğü Ukrayna’yı elinde tutmaya çalışabilir. Ancak 2013’ten beri yaşananlar nedeniyle, Ukrayna’daki Rusya karşıtlığı çok derinleşmiş ve kitleselleşmiştir. Bu nedenle, bu ihtimalin gerçekleşmesi de kolay değildir. ABD eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger’ın Kırım ilhakı döneminde yaptığı kriz öncesi döneme dönülmesi ve Ukrayna’nın Batı ile Rusya arasında tarafsız bir devlet olması önerisi de halen geçerlidir. Ancak böyle bir durumda bile, Moskova, Kırım konusunda taviz vermeyecek ve geri adım atmayacaktır.

Üçüncü ve son ihtimal ise, ABD’nin verdiği teminat ve desteğe güvenerek, Ukrayna’nın Rusya’ya karşı Doğu Ukrayna’daki olaylara tepki olarak giderek daha cüretkâr davranması ve bu süreçte Ukrayna ile Rus askeri güçleri arasında sıcak çatışmaların başlayarak, bunun kapsamlı bir savaşa dönüşmesidir. Rus Ordusu’nun son dönemde Doğu Ukrayna’ya yığınak yaptığı bilinen bir husustur. ABD yetkilileri ise, Ukrayna’ya son dönemde çeşitli ziyaretler yapmaktadır. Dahası, ABD Ordusu da iki savaş gemisinin Boğazlar’dan Montrö Sözleşmesi’ne uygun olarak geçmesi için Türkiye’den izin alarak, Karadeniz’e yeni savaş gemileri göndermektedir. NATO da, 1940’ların sonunda Rusya (SSCB) tehdidi temelinde kurulmuş bir savunma ittifakı olduğu için, şimdilerde de Rusya’nın askeri hamlelerini çok ciddiye almakta ve bunları yakından takip etmektedir. Bunların yanı sıra, Birleşik Krallık Ordusu da, 2015’ten beri, “Orbital Operasyonu” kapsamında Ukrayna’ya askeri yığınak yapmaktadır. Dolayısıyla, Ukrayna ve müttefikleri, belki de ilk kez olası bir savaş riski için bu kadar hazırlıklıdır. Fakat ABD, müttefikleri ve NATO’nun gerçekten de 2008 ve 2014’ten farklı olarak Rusya harekete geçerse gerçekten askeri olarak bölgeye müdahale edip edemeyeceği halen bile net bir husus değildir. Bu defa çok ciddi sinyaller gelse de, yakın geçmişte NATO üyesi Türkiye’ye yönelik askeri saldırılarda bile harekete geçmeyen Birlik’in, üyesi olmayan Ukrayna için savaşa girip girmeyeceği konusunda kesin yorum yapmak zordur. ABD’nin ise Soğuk Savaş döneminden beri en temel düşüncesi Rusya ile doğrudan savaşmamak olduğu için, ABD’nin Rusya ile cephe savaşına girmeye göze alması kolay bir karar değildir. Son olarak, Ukrayna-Rusya ilişkilerini, ABD-Rusya ilişkilerinden bağımsız değerlendirmemek gerektiğini belirtmek gerekir.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ & Oğuzhan MANİOĞLU

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.