İSRAİL’DE BİBİ SONRASI: “ÇOK RENKLİ KOALİSYON”

upa-admin 18 Haziran 2021 820 Okunma 0
İSRAİL’DE BİBİ SONRASI: “ÇOK RENKLİ KOALİSYON”

17 Haziran gecesi Gazze’de sirenler çaldığında, aslında İsrail’deki yeni hükümetin gündeminde ne değişiklik olacak diye sormadan edemediğimizi düşündüm. Bu durum, elbette ki, İsrail’deki yeni dönemde sadece hükümet değişikliği ile açıklanabilecek bir siyasal dönüşümün olamayacağını ve İsrail’in devlet politikalarının partisel yaklaşımlarla yapısal farklılıklar arz etmeyeceğini gösteren son derece bilinen bir yaklaşımdı.

Yazıya, Naftali Bennett’in Başbakanlığında kurulan ve 13 Haziran’da İsrail parlamentosu Knesset’te aldığı güven oyuyla göreve başlayan hükümetin dinamikleriyle neden başlamadığımı sorabilirsiniz. Baştaki rezervlerimizi ortaya koyduğumuz takdirde, İsrail’deki yeni iktidarın, yani “merkez, sağ, İslamcı” ve dışarıdan “sol destekli” 8 parçalı koalisyonunun ne anlama geldiğini irdeleyebiliriz. Genelde, gerek Ortadoğu odaklı, gerekse de uluslararası ilişkiler temalı strateji içerikli analizlerde, İsrail’in ABD’ye etkisi ve Yahudi veya İsrail lobisinin ABD içerisindeki belirleyici ve etkileyici gücü vurgulanır. Komplo teorileri açısından “verimli” olan bu yaklaşımlarda, ABD’nin İsrail üzerindeki etkisi ve İsrail’e nüfuz eden Amerikan siyasaları ise nedense ihmal edilir. Karşılıklı etkileşimlerde, sözgelimi Donald Trump döneminde şöyle bir örnek verilebilir. Başkan Trump, Benyamin Netanyahu’nun (Bibi) temsil ettiği “İsrail sağı“nı yanına alırken, ABD’deki Yahudi lobisi değil, İsrail lobisi ve Pentagon’daki yeni muhafazakar unsurlarla, Ortadoğu denkleminde, iç ve dış dinamiklerle, deyim yerindeyse bir konsorsiyum kurmuştu. Trump, 2017-2021 arasında, Kudüs kararı ve Golan Tepeleri kararı gibi akıllara sığması zor bir zaman denkleminde, 2009’dan beri İsrail’i değişik koalisyonlarla yöneten Bibi’ye güç kazandırmıştı. Zira Bibi, Trump öncesinde, Barack Obama döneminde, ABD yönetimiyle önemli siyasal çatışmalar yaşamış; hatta Obama’ya rağmen, Cumhuriyetçi çoğunluklu Amerikan Kongresi’nin davetiyle, ABD yasama organında Obama’yı yerden yere vuran bir konuşma bile yapmıştı. Bibi, işte işaret ettiğimiz konsorsiyumdan gücünü alıyordu ve Trump döneminde de hem rahat bir nefes almış, hem de Trump’ın haksız, ancak kendi siyaseti açısından “parlak” kararları ile zemin kazanmıştı. Ne var ki, bir yılda beşinci seçime varmadan, “üçüncü Obama” dönemi olarak adlandırılan Demokrat Joe Biden’ın görevi devralmasından, 5 ay sonra, Başbakanlık görevini, yeni bir koalisyona devretmek zorunda kaldı. Burada şu sorgulanabilir? Acaba Bibi sonrası, Biden’ın dış politikasında yer alan, müttefik ülkelerde, darbelerle değil ancak sivil toplum ve muhalefeti harekete geçirerek yeni hükümetler kurdurma stratejisinin bir parçasını mı simgeliyor? Bu konuda yanıt vermek zor olsa da, Siyonist ve İslamcı siyasetlerin izdüşümünde yamalı bohça hükümeti ne kadar iş yapar, bu demokrasinin işlemesi midir yoksa İsrail’de tüm ülkenin tek seçim çevresi ve düşük barajın bir sonucu mudur, ya da yeni iktidar yapısı tek bir soruya mı odaklanmıştır?

İşte bu sorunun yanıtı Bibi’dir. “Bibi olmasın da kim olursa olsun” bakışı, İsrail’de açıklanması zor olduğu kadar, Filistin Sorunu’na alternatif bir çözüm getirmeyen ve İsrail’in politikalarında büyük bir dönüşümü içermeyen kırılgan koalisyon, tek bir adama yani Bibi’ye karşı olma ortak paydasında bir araya gelmiştir. Koalisyonun oluşmasında kritik rol oynayan ve bir nevi ittifakın lideri olan Yair Lapid, yeni kabinede Dışişleri Bakanı olarak yer almış, dönüşümlü Başbakanlıkta ise görevi devralacak kişidir. Bir önceki kabinede, Netanyahu-Benny Gantz hükümetinde de dönüşümlü Başbakanlıkta Gantz, Bibi’den sonra Başbakan olacaktı. Ancak seçime giden süreçte, hem görev nöbetini alamadı, hem de son seçimde partisi eridi. Buna rağmen yeni kabinede Savunma Bakanı olarak yerini korudu.

Aslında Bibi’nin görevi bırakmasında belirleyici unsur Birleşik Arap Listesi (Ra’am) lideri Mansur Abbas oldu. Knesset’e girmenin yanısıra, İsrail kabinesine de girmesi, ezberleri bozan bir yaklaşımı sergiledi. İsrail’in yeni Başbakanı’nın “seküler milliyetçi”, ancak aynı zamanda Siyonist siyasalarında, Abbas’la nasıl bir uyum göstereceği, gerçekten de merak konusudur. Bu minvalde, yeni hükümetin kurulmasından bir ay önce yaşananları anımsayalım.

7 Mayıs 2021’de El Aksa’da ibadetini gerçekleştiren Filistinlilere İsrail güvenlik güçlerinin müdahalesi, 8 Mayıs 2021 günü (Kadir Gecesi) bu müdahalenin daha da şiddetlenmesi, 10 Mayıs 2021’de “Birleşik Kudüs Günü” öncesi, gün geçtikçe şiddet sarmalını arttırmıştı. Bu olayların temelinde,  Birleşik Kudüs günü adı altında, illegal yerleşimcilerin El Aksa’yı basma girişimi yer alıyordu. Tarihte, 1969’daki El Aksa bombalaması, İslam Konferansı Örgütü’nün kurulmasına neden olurken, 2000’de dönemin İsrail muhalefet lideri, Beyrut kasabı Ariel Şaron’un Aksa baskını, 2. İntifada ile sonuçlanmıştı. Biden döneminde zorda kalan Bibi, bu provokasyonlarla, 3. İntifada başlayacağonı hesaplayıp koltuğunu bu şekilde mi korumak istedi, tartışma konusudur. 10 Mayıs’ta El Aksa basılamadı, ama 10-21 Mayıs 2021 arasında, Gazze’ye yönelik İsrail operasyonlarında yine ağır sivil kayıplar yaşandı. Bununla birlikte, Aksa direnişi sırasında, İsrail’in kuzey illerine yansıyan toplumsal olaylar, İsrail vatandaşı Arapların hem mobilize olması, aynı zamanda ırkçı sivil saldırılara da muhatap olması, bölgenin geleceği açısından düşündürücü bir tabloyu ortaya koymuştur.

Naftali Bennett’in hükümeti, daha dördüncü günündeyken, hem Aksa yakınında “Bayrak Günü” bahanesiyle illegal yerleşimcilerin ağırlıklı olduğu ırkçı gösterilerle muhatap olmuş, hem de Gazze’ye kısıtlı bir operasyonu gerçekleştirmeye başlamıştır. İki İsrail hükümetinin farkından ziyade, sözgelimi Kudüs’teki Şeyh Cerrah mahallesinde, illegal yerleşimcilerin toplumsal ve devlet destekli baskılarıyla, yerlerinden edilmeye çalışılan Filistinli Arapların durumu ortadadır. Ondan ziyade, İsrail’in Batı Şeria’yı adım adım kolonizeleştiren, illegal yerleşimcilere dayalı iskan politikası da, sadece bir önceki İsrail kabinesi ya da Bibi’nin şahsıyla kaim değildir.

Böyle bir gündemin koşutunda, İsrail’in Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve kısmen Mısır ile Doğu Akdeniz, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle Basra ve Kızıldeniz’e ulaşan ABD ekseninde başat rolü oynamaya devam etmeye adaydır. Filistin’de yaşananların her zaman etkili olduğu Türkiye-İsrail ilişkilerinde ise, enerji odaklı potansiyel ilişkilerde, Aksa’daki son olaylar geciktirici bir işleve sahip olmuştur. 2020 yazında İsrail parlamentosunda kabul edilen 6 milyar avroluk East Med Doğalgaz Boru Hattı projesi, Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’dan İtalya’ya uzanan güzergâhta, Kasım 2019’da Türkiye-Libya deniz yetkilerinin sınırlandırılması anlaşmasına takılmıştır. Leviathan-Ceyhan alternatif ve daha az maliyetli bir hat, ikili ilişkilerde önemli bir zemini teşkil etmektedir. Öte yandan, İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile ilişkisi sadece enerji değil, aynı zamanda savunma boyutu olan kapsamlı bir ilişkiye dönüşmektedir.

İsrail’in Azerbaycan’la yakın ekonomik ve savunma işbirlikleri Türkiye-İsrail ilişkileri için olumlu bir etken olsa da, iki ülke arasında bölgesel zemindeki görüş ayrılıkları yerini korumaktadır. Irak ve Suriye’deki gelişmeler, merkezi devlet yapılarının tahrip olması ve bunun yarattığı belirsizlikler, ayrıca İran’ın politikalarındaki soru işaretleri, konu başlıklarını arttırmaktadır. Bu çerçevede “Bibi’siz hükümet” döneminde, mevcut sorunlara karşın, Bibi psikolojik duvarının aşılması, Türkiye-İsrail ilişkilerinde kolaylaştırıcı bir unsur olacak mıdır ve yeni açılımlar gündeme gelebilir mi? Altını çizdiklerimiz biraz da yeni hükümet ve Bennett’in hem bakışına, hem de siyasal ömrüne bağlı gözüküyor.

Son olarak, bu yazıda başlık ve içerikte “siyasette Biden etkisi” tercih edilebilir miydi? İlerleyen haftalarda yaşanacaklar, süreci bize daha somut ifade edecek… Bekleyip görmek de fayda var.

Doç. Dr. Deniz TANSİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.