DÜNDEN BUGÜNE TÜRKİYE-SURİYE İLİŞKİLERİ

upa-admin 18 Ağustos 2012 4.587 Okunma 0
DÜNDEN BUGÜNE TÜRKİYE-SURİYE İLİŞKİLERİ

Türkiye-Suriye ilişkilerini üç temel sorun üzerinden incelemek doğru olacaktır. Bu sorunlar Hatay Sorunu ile başlamış, Fırat ve Dicle Sorunu ile devam etmiş ve günümüzde ise Arap Baharı ile devam etmektedir. İki ülke arasındaki 2002’ye kadar olan ilişkilere kısaca değinmek yararlı olacaktır.

1. Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye 1920’den 1946 yılına kadar Fransa’nın elinde kaldı. Bu dönemde Türkiye ile Suriye arasındaki en önemli sorun Hatay Sorunu oldu. 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması (1921) Hatay’ı Suriye sınırları içinde bırakmış ancak Hatay’a özel bir statü tanımıştı. 1936 yılında bağımsız olması kararlaştırılan Hatay’ın statüsü konusunda Türkiye ile Fransa arasında anlaşmazlık çıktı. Hatay önce 2 Eylül 1938’de bağımsız bir Cumhuriyet oldu. 23 Haziran 1939’da da Türkiye ile Fransa arasında yapılan bir anlaşmayla Hatay’ın Türkiye’ye katılması kabul edildi. Hatay Cumhuriyeti Temmuz 1939’da Türkiye sınırları içine katıldı.[1] Suriye Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabullenememektedir ve bu durumu uzun yıllar kendisine yapılan bir haksızlık olarak görmüştür. Suriye’nin düşüncesine göre Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması bir anlamda Batı tarafından yaratılmış bir plandır. Suriye bu duruma ideolojik yaklaşarak Hatay’ı Büyük Suriye’den koparılan bir parça olarak görmüştür. Soğuk Savaş sonrası dönemde bu mesele ara ara ilişkilerde gerginliğe sebep olsa da, sonraları ne Suriye’nin resmi haritalarında Hatay’ın kendi sınırlarında göstermesi, ne de Hatay’ın Türkiye’nin parçası oluşu iki devlet arasında büyük sorunlara yol açmamıştır.

İki ülke arasındaki diğer bir sorun ise su meselesinden kaynaklanmıştır. Türkiye ve Suriye arasındaki Fırat ve Dicle sularının paylaşımı konusunda bir sürtüşme yaşanmıştır. İki ülke de suların enerji ve sulama amaçlarıyla kullanılmasını istemiş ancak Türkiye’nin nehirler üzerinde egemen yaklaşımı dolayısıyla Suriye bu durumdan tehdit olarak algılamıştır. Özellikle 1983’te Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Projesi’ni (GAP) başlatması Suriye’nin kaygılarını arttırmıştır. Proje tamamlandığında 22 baraj, 19 hidroelektrik santrali ve 1,7 milyon hektarlık sulama sisteminin işlemesi yani Fırat ve Dicle sularının % 29’unun Türkiye kontrolünde olması planlanmıştır.[2] Bu nehirlerin Suriye’ye akan sularında azalmaya neden olacağı endişesini uyandırmıştır. Suriye bu durumdan hoşnut olmamıştır. Ayrıca Suriye bu suları uluslararası su kategorisinde değerlendirmek istemiştir ve Türkiye’nin Arap suyu üzerinde egemenlik kurduğunu iddia etmiştir. Suriye bu doğrultuda Arap Birliği’ni kendi çıkarları doğrultusunda kışkırtmıştır. Ancak Türkiye’ye göre, Fırat ve Dicle suları iç sulardır ve yalnızca kıyıdaş ülkelerin anlaşması ile yönetilmeli ve dağıtılmalıdırlar.

Suriye sonraları bu durumla terör meselesini birleştirerek Türkiye’yi zora sokmak istemiştir. O dönemde faaliyet gösteren PKK, ASALA, Dev-Sol’a Suriye destek vermiştir. Bu dönemde iyi ilişkilerin kurulmamasının sebepleri karşılıklı güvensizlik ve güç mücadelesidir. Türkiye’nin tehdit algıları daha çok Kürt aktivizmi ve Suriye’nin PKK’ya verdiği destek ile şekillenmiştir.[3]1980’lerin sonunda Öcalan’ın Suriye’ye sığınması ve Suriye’nin uzun süre Öcalan’ı teslim etmemekte diretmesi ve bir de PKK’ya lojistik ve askeri yardımlarda bulunması Türkiye-Suriye ilişkilerini iyice inceldiği yerden kopma noktasına getirmiştir. Suriye tarafından PKK’ya verilen desteğin çekilmesi için 1998’de bu işin diplomatik yollarla hallolmayacağını anlayan Türkiye, konjonktürün de değişmesiyle “Ya PKK’ya desteğini kesersin ve Öcalan’ı ülkenden çıkarırsın ya da askeri müdahale yaparız“ şeklinde Suriye’te tehditte bulunmuş, bu etkili ve kararlı tehdit de işe yaramıştır. Suriye PKK’ya lojistik desteğini kesmiş ve Öcalan’ı ülkeden çıkarmıştır. Öcalan’ın Suriye’den ayrılmasından sonra 1998’de Adana Mutabakatı imzalanmış ve böylelikle Türkiye-Suriye ilişkileri normalleşme sürecine girmiştir. 2000’de Hafız Esad’ın vefatı ile birlikte dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Hafız Esad’ın cenaze törenine katılması her iki ülkedeki çevreler tarafından olumlu algılanmıştır. Hafız el-Esad’ın ölümünden birkaç yıl önce 21 Ocak 1994’te veliaht oğul Basil Esad’ın hayatını kaybetmiş olması, Beşar Esad’ı asıl mesleği göz doktorluğu olmasına rağmen Suriye’nin liderlik koltuğuna taşımıştır.

2002’den 2011’e

2000’leri Suriye açısından kritik hale getiren en önemli etkenlerden biri de 11 Eylül olayları sonrası ABD’nin Orta Doğu’ya karşı sert cevabı olmuştur. Bu dönemde Beşar Esad’ın da babası gibi özellikle de yakın çevresinde denge stratejisi izlediğini söylemek mümkündür.[4] Diğer taraftan Suriye’nin seçkin kesimi, Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesine sıcak bakmaya başlamışlar ve yapılan resmi ziyaretlere destek vermişlerdir. Bu dönemde Soğuk Savaş sonrası ilişkilere göre daha aktif ilişkiler kurulmaya başlanmıştır. İki devletin sarf ettiği çabalar sayesinde daha sağlam ilişkiler kurulmaya başlanmıştır.

2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara gelmesiyle birlikte iki ülke arasındaki ilişkiler üst seviyelere taşınmıştır. AKP’nin özellikle siyasal İslam’a eğilimli oluşu ve Müslüman dünyasına yakın karakteri Türkiye’ye Ortadoğu ile ilgili yeni bir vizyon sağlamıştır. Bu yeni vizyona göre Türkiye’nin Ortadoğu ve özellikle de Suriye ile ortak bir Osmanlı geçmişi bulunmaktadır; bu yüzden kültürel ve tarihsel sorumluluk ile bölgede Türkiye daha aktif olmalıdır. Dönem başında su meselesinin ve askeri işbirliği anlaşmalarının teknik anlamda değerlendirilmesi üzerine sağlanan fikir birliğinin iki ülke arasındaki ilişkilere olumlu yönde katkıları olmuştur. 2003 Irak Savaşı sonrasındaki ortak endişelerin varlığı ilişkileri asıl güçlendiren olaydır. İki ülkeyi temelde iki neden yakınlaştırmıştır. Bunlardan ilki; Türkiye ve Suriye’nin ABD’nin Kürtleri yeni müttefiki olarak görmesinden duyduğu tedirginlik, diğeri ise Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması halinde Türkiye ve Suriye’nin iç ve dış politikalarında oluşabilecek sıkıntılardan duyulan endişedir. Türkiye ve Suriye, her fırsatta ortak irade göstererek Irak’ın bölünmezliğine vurgu yapmakta ve Kuzey Irak’ta oluşacak bağımsız bir Kürt devletine karşı olduklarını söylemektedir.  İki devletin bu ortak kaygıları ilişkilerini yeni bir seviyeye ulaşılmıştır. Bunun en büyük göstergesi ilk olarak Temmuz 2003’te 1986’dan sonra ilk kez bir Suriyeli Başbakanın Türkiye’yi ziyaret etmesidir. İki ülke arasında bahar havasının hakim olmasını sağlayan en önemli gelişme ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın 2004 yılında yaptığı resmi ziyaretti. 1946’dan sonra bağımsız Suriye tarihinde ilk kez bir Suriyeli devlet başkanı Türkiye’ye geliyordu. 2005’te Ahmet Necdet Sezer’in Batı baskısına rağmen Suriye’yi ikinci kez ziyaret etmesi de bu süreci devam ettirdi. Bu ziyaretler iki ülke ilişkileri açısından olduğu kadar, bölgesel dengeler açısından da yepyeni bir dönemin başlangıcı olarak yorumlanmıştır.

İki devlet arasındaki ilişkiler iyice artarak devam etmiştir. 2007’de ekonomik anlamda gerçekleştirilen “Serbest Ticaret Anlaşması” yürürlüğe girmiştir. Beşar Esad’ın 2009’da Türkiye’ye yaptığı ziyareti sırasında “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi” (YDSK) oluşturulmuştur. Ekim 2009’da gerçekleştirilen iki ülke arasında vizelerin kaldırılmasında anlaşmaya varılmıştır. Aralık 2009’da ise eğitim, turizm, siyaset, ticaret, ulaştırma, bilim vb. pek çok alanda 50’yi aşkın anlaşma imzalanmıştır. 2010 ortalarında İstanbul’da “Ortak Bakanlar Kurulu Toplantısı” düzenlenmiş ve YDSK Lübnan ve Ürdün’ü de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Böylelikle malların ve kişilerin serbest dolaşımına yönelik adımlar atılmıştır.[5] Bu gelişmelerden sonra en son Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan’ın Asi nehri üzerine yapılacak Türkiye-Suriye Dostluk Barajı’nın temel atma töreninde Beşar Esad’a “Kardeşim” şeklinde hitap etmesi tarihi ilerlemede gelinen noktayı göstermektedir. Ama bu kardeşlik bir Bahar esintisiyle yıkılacak ve kardeşlik “özde değil sözde” olacaktır.

Suriye’deki Bahar Temizliği

18 Aralık 2010’da Tunus’ta seyyar satıcı olan Muhammed Buazizi’nin kendini canlı canlı yakması, Arap Dünyası’nda bir Bahar temizliğine yol açmıştır. Arap Baharı’nın Tunus ve Mısır’da ilkbahar gibi başlayıp, Libya ve Suriye’de sonbahara dönmesi ile yapılan bu Bahar temizliğinde en çok toz kaldıransa elbette Suriye olmuştur. Arap Baharı 2011 yılı içerisinde Tunus, Mısır ve Libya’da (iç savaş sonrasında) iktidar değişikliklerine neden olmuştur. Bazı kesimler tarafından “demokratikleşme süreci“ olarak yorumlanmasına rağmen bazı yerlerde demokrasiden çok uzak kalmıştır, Libya gibi.

Bilindiği gibi Muammer Kaddafi isyancılar tarafından linç edildikten sonra yerine isyancıların lideri konumunda olan Mustafa Abdülcelil geldi. Abdülcelil; Kaddafi döneminde Adalet Bakanı idi ve şeriat hukuku alanında ihtisas görmüştü. Kaddafi’nin ölümü ertesinde yaptığı ilk konuşma ise bir hayli ilginçti; “Bundan böyle şeriata uymayan her şey geçersiz sayılacak”[6] diyen Abdülcelil, Arap Baharı’nda demokrasi için devrim yapan isyancıların demokrasi kelimesinin anlamını yanlış anladıklarını göstermiş oldu. Uluslararası medyadan gelen büyük tepkiler üzerine konuşmasını biraz daha yumuşatsa da, ülkenin bundan sonraki rejiminin açık olarak şeriat olacağının sinyalini vermiş oldu. Yani getirilmek istenen demokrasi değil, şeriat olmuştur. Bu Bahar temizliği Suriye’de de ülkeyi ciddi bir iç savaşın ve olası bir rejim değişikliğinin eşiğine getirecek ve bu temizlik Türkiye-Suriye ilişkilerinde sonun başlangıcı olacaktır.

Gösteriler 26 Ocak 2011 tarihinde başladı; ama 15 Mart günü Dera’da toplu gösteriler patlak verene kadar münferit olaylar şeklindeydiler. 15 Mart 2011’de Suriye’nin Dera kentinde başlayan gösteriler kısa zamanda Şam, Halep, Hama, Humus, Lazkiye gibi önemli şehirlere sıçradı ve Türkiye- Suriye ilişkilerinde yeni bir döneme girileceğinin sinyalini verdi.[7] Esad yönetiminin Humus’ta halka karşı başlatmış olduğu katliamla beraber Başbakan Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’nun BM’de Esad yönetiminin bedel ödeyeceğini söylemeleri ilişkilerde yeni bir döneme girildiğini göstermekteydi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan, Beşar Esad  ile yaptığı görüşmelerde reform yapmasını istediler ama Esad yönetimi bu istekleri ciddiye almadı ve halka karşı orantısız güç kullanarak sivil kayıpların artmasına neden oldu. Suriye’de artan şiddet olayları sonrasında Suriye’den kaçan mültecilere kapılarını açan Türkiye, bu durum karşısında ilişkilerdeki ilk önemli gerilimi yaşadı. Türkiye Esad yönetimine karşı siyasi, diplomatik ve ekonomik yaptırım kararı alarak Esad yönetimiyle ilişkilerini koparma noktasına getirip tepkisini ortaya koydu. Esad rejiminin halkın isteklerinin yerine getirilmesi için Türkiye’den gördüğü baskı, onu PKK kozunu oynamaya itmekte ve PKK’nın yayılımına el altından sürdürdüğü desteğini açık bir şekilde sürdürmekten çekinmemesine yol açmaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın Suriye’deki olayların “Türkiye’nin iç meselesi” olduğunu birçok kez söylemiştir ve Türkiye’nin akan kana karşı sessiz kalmayacağını her platformda kararlı bir şekilde dile getirmiştir. Rusya ve Çin’in BM oylamasında Suriye’ye destek vermesi durumu daha da karmaşık bir hale getirmiştir. BM’deki oylamada Rusya ve Çin’in Suriye lehine oy kullanmaları; Ahmet Davutoğlu tarafından iki devletin davranışlarının Soğuk Savaş’ın kalıntısı olduğunu şeklinde yorumlanmış ve Davutoğlu Suriye’deki olayların insani boyuttan değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, tarafların siyasi çıkarlarını düşünüp  insanlık dramını yok saymasının vicdanları sızlatacağını belirtmiştir. Başbakan Erdoğan ise Rusya vetosundan sonra Medvedev ile yaptığı telefon görüşmesinde Esad rejiminin inandırıcılığını ve meşruiyetini yitirdiğine dikkat çekmiştir.[8] Ancak Rusya Suriye’ye verdiği destekten vazgeçmemiş ve desteğin devam edeceğini Erdoğan’a iletmiştir. Rusya için Suriye Akdeniz’e ve Ortadoğu’ya açılan bir kapıdır. Rusya’nın Suriye’ye destek vermesindeki diğer bir amaç kendi iç politikalarıyla çatışmamaktır. Rusya Suriye’deki halk isyanını destek verirse bir anlamda Çeçen meselesine ya da Kafkaslarda yaşanan olaylara karşı izlediği politikasından sapmış olacaktır. Rusya’nın Suriye’ye siyasi ve silah anlamında verdiği destek uluslararası alanda iki kutuplu bir yaklaşımı yaratmıştır.

Suriye, Türkiye’nin silahsız f-4 uçağını uluslararası sularda düşürmesinden sonra pamuk ipliğine bağlı olan ilişkiler tamamen kopma noktasına ulaşmış ve iki ülke savaşın eşiğine kadar gelmiştir. En uzun kara sınırımızın bu derece güvenlik zafiyetine maruz bırakılması Türkiye’yi atacağı adımlar konusunda daha ileriyi düşünmeye mecbur bırakmaktadır. Artık Türkiye Suriye’ye yönelik oynayacağı kartlarda uluslararası konjonktürün yanı sıra ulusal, bölgesel ve sınırsal konjonktürü de dikkate almalıdır.

Esad ülke içerisinde mezhepsel ayrımcılığı artırıcı örgütlere (Müslüman Kardeşler gibi) karşı olduğundan bu örgütlere mesafeli ve sert bir tavır takınmıştır. Esad yönetimi, ülkedeki rejim karşıtı gösterilerin uluslararası bir komplonun ürünü olduğunu, bu şekilde Suriye’nin zayıflatılmasının hedeflendiğini, gösteri ve çatışmaların arkasında ise Müslüman Kardeşler ile aşırı dinci örgütlerin bulunduğunu ileri sürmektedir. Hâlihazırda Suriye’de gerçekleşecek olan bir devrim sonrasında en çok fayda sağlayacak grupların başında Suriye Kürtleri bulunmaktadır. Vatandaşlık haklarından mahrum olan Kürt nüfusu, oluşabilecek bir değişim sonrası özerk bir yönetim oluşturabilmenin hesaplarını yapmaktadırlar. Eğer Suriye muhalefeti başarılı olursa Türkiye-Suriye ilişkileri eskisinden daha güçlü olacaktır. Çünkü muhalefetin başarısı büyük ölçüde Türkiye’nin de başarısı olacaktır. Eğer Suriye üç parçaya (Kürt, Sünni, Alevi/Nusayri) bölünürse, Türkiye Suriye ilişkilerini zorlu bir süreç beklemektedir. Şüphesiz yaşanılan her Bahar (Tunus) ardında yazı (Mısır), sonra da sonbahar ve kışı (Libya ve Suriye) getirecektir.

Masallar dinletilip uyutulduğun derin uykundan   “UYAN ve AYAĞA KALK” !..

 

Eyüp KARA/UPA Dumlupınar Üniversitesi Temsilcisi

 

KAYNAKÇA

[1]  http://tr.wikipedia.org/wiki/Suriye-T%C3%BCrkiye_ili%C5%9Fkileri  , Erişim Tarihi: 08 Ağustos 2012.

[2]  Yusuf Karakılçık, “Bölgesel Su Anlaşmazlıklarının Küresel Çatışmaya Dönüşme Riski: Fırat ve Dicle Örneği”, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt 4, No.16, 2008, s. 22.

[3]  Elif Tuğçe Kambur, “2002’den Arap Baharına Türkiye Suriye İlişkileri ”, içinde  Barış Adıbelli (ed.), Emperyalizm Oyununda İkinci Perde: Arap Baharı ve Suriye, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2012, s. 155.

[4]  Elif Tuğçe Kambur, “ 2002’den Arap Baharına Türkiye Suriye İlişkileri ”, içinde  Barış Adıbelli (ed.), Emperyalizm Oyununda İkinci Perde: Arap Baharı ve Suriye, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2012, s. 157.

[5]  http://www.mfa.gov.tr/turkiye-suriye-siyasi-iliskileri-.tr.mfa , Erişim Tarihi: 09 Ağustos 2012.

[6]  http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/10/25/abdulcelil-seriat-sozlerinden-dondu , Erişim Tarihi: 09 Ağustos 2012.

[7]  http://tr.wikipedia.org/wiki/2011-2012_Suriye_%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1 , Erişim Tarihi: 10 Ağustos 2012.

[8]  http://yenisafak.com.tr/Politika/Default.aspx?i=366578 , Erişim Tarihi: 10 Ağustos 2012.

Leave A Response »


7 − bir =