GÜNEY AKIM PROJESİNİN İPTAL NEDENLERİ ÜZERİNE

upa-admin 19 Ocak 2015 2.057 Okunma 1
GÜNEY AKIM PROJESİNİN İPTAL NEDENLERİ ÜZERİNE

1. Rusya ve Ukrayna arasındaki krizin South Stream projesinin iptal edilmesinde rol oynadığı bilinmektedir. Önem sırasına göre, bu kriz projenin ertelenmesinde birincil neden olabilir mi?

Her şeyden evvel, Rusya’nın Ukrayna üzerinden geçen doğalgaz hatlarını riskli bulması sebebiyle yeni bir hattın inşasında farklı rotaları da değerlendirme hususunda kararlı olduğu ve yine Avrupa’ya ulaşacak yeni bir hattın Balkan bölgesini de pazara katması hedefleri arasında olduğundan, güzergah çeşitliliği ile birlikte dağıtım ve maliyetin de  hesaba katıldığı bilinmelidir. Projenin ilk nüvesinin Sırbistan ile yapılan 2006 tarihli anlaşma olduğu ve Balkan ülkelerinin proje kapsamında yüklenmeyi taahhüt ettikleri hizmetler göz önünde tutulduğunda, Rusya’nın, merkezi Avrupa’dan ayrı olarak Balkan bölgesini de Avrupa rotasını bypass ederek Rus enerji tekeline bağlamayı hedeflediğini söyleyebiliriz. Bu anlamıyla Rusya, her ne kadar Avrupa Birliği üyesi bir ülke olsa da, Bulgaristan’a ve oradan Yunanistan üzerinden İtalya’ya, Sırbistan üzerinden de merkezi Avrupa’daki mevcut hatlara ulaşacak bir güzergahla hem ekonomik -güzergahın Slav ve Ortodoks ülkeler olduğu da göz önünde tutulursa-, hem de siyasi kazanım elde etmeyi amaçlamıştır.

Rusya ile Avrupa arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin sadece bu ikisini ilgilendirmediği, bir üçüncü faktör olan ABD’nin de çeşitli şekillerde müdahil olduğu ve bu müdahalenin askeri boyutunun bulunduğu da malumdur. Rusya’nın NATO’nun genişleme niyetine/planına verdiği tepki; gerek Polonya, gerekse Gürcistan örnekleri ile ortadadır. Bu süreçte Rusya, Kaliningrad’taki füze bataryalarını faal hale getirdiği gibi, Avrupa’ya doğalgaz vanalarının kendi elinde olduğunu da hatırlatmıştır. Gürcistan’da ise Osetya’ya doğrudan askeri müdahalede bulunmuştur. Bu ve benzeri örnekler, Rusya’nın 20 sene öncesinden farklı olarak menfaatlerini korumada kendini daha güçlü hissettiğini göstermektedir. Bu bağlamda ele aldığımızda, kimi analistlerin Suriye’ye karşılık Ukrayna paylaşımı olarak izah ettikleri 2014 Ukrayna Krizi’nin, bu ihtimal doğru olsun ya da olmasın, Rusya’nın hanesine hem kar, hem de zarar olarak yazıldığını söyleyebiliriz. Rusya’nın hanesine kar olarak yazılmıştır zira Rusya, Çarlık döneminden bu yana takip ettiği zamana yayılmış küçük ama kesin kazanımlar stratejisi çerçevesinde Kırım’ı ilhak etmeyi ve böylelikle Karadeniz’de önemli bir bölgeyi kontrolü altına almayı başarmıştır. Zarar olarak yazılmıştır çünkü, geçmişi 8 seneyi bulan “South Stream-Güney Akım” projesi iptal edilmekle kalmamış, Rusya’ya dayatılan yaptırımlar ve petrol fiyatlarının düşürülmesi sebebiyle Rusya şimdilik de olsa ekonomik anlamda bedel ödemek zorunda kalmıştır. Ukrayna krizinin bu yönüyle bir “Kelebek Etkisi” yarattığı doğrudur. Batı’nın yaptırımları ve düşen ham petrol fiyatları sonucu Rus ekonomisinin baskılanarak adeta kriz seviyesinde bir darboğaza girdiği, rublenin sadece bir kaç ay içinde yüzde 50’den fazla  değer kaybettiği, %4 oranında olması beklenen büyüme oranının gerçekleşmesinin mümkün olmadığı, Rus ekonomisinin küçüleceği ve bu krizin Rus siyasilerinin ve ekonomik çevrelerin ifadesiyle en az iki yıl süreceği ortadadır.

Bu bilgiler ışığında ele aldığımızda, Rusya’nın devlete ait doğalgaz şirketi Gazprom’un Ukrayna üzerinden verilen gazı kesme tehdidini Ukrayna’nın Gazprom’a olan borcuna bağlaması ve Ukrayna’nın bu borcun kayda değer bir kısmını ödemek zorunda kalması, Rusya’nın siyasi tepkilerini ekonomik kılıfa sokma kapasitesini göstermesi açısından önemlidir. Rusya, bunu daha evvel 2006 ve 2009 yıllarında da uygulamış ve o dönemde de başarılı olmuştu. Rusya ile AB arasındaki mevcut krizin kaynağı ise, Ukrayna krizini fırsata çeviren Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesidir. ABD baskısı ve Rus tepkisi arasında kalan Avrupa için yaptırımlara sarılmak ve Rusya için de meydan okumaya cevap verecek alternatifler üzerinde çalışmak şeklinde beliren kavşak noktasında tarafların seçtikleri yolda ne kadar ilerleyeceği, Avrupa’nın ABD ile ilişkisinin geleceğine de bağlıdır.

Projenin iptalinde birincil neden olan Ukrayna krizinden sonra, Rusya’nın Suriye yönetimine çok daha fazla destek vermesi, Batı’nın nüfuzu altındaki ülkelere yönelik, Moskova’nın lehine olacak bir gelişmeye mahal vermemelerine dair tazyiğini yakın gelecekte de devam ettireceğini düşündürtmektedir. Ancak, bir oyun kurucu olarak Rusya’nın bunu da hesapladığını, bir çıkmaza giren Suriye meselesinde muhalifleri de kuşatıcı bir siyasi proje üretme çabasında olduğunu söyleyebiliriz.Bu bağlamda, Suriye hükümeti ile muhalifler arasında 26-29 Ocak tarihleri arasında Moskova’da yapılacak müzakerelerin önem arz ettiği ortadadır. Amerikan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Marie Harf, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın meşruiyetinin olmadığına ve çekilmesi gerektiğine inansa da, Suriye yönetiminin krizin çözümü için yapılacak görüşmelerde masada yeri olduğunu kabul ettiğini dile getirmesi bir gelişme olsa da, neticelerinin nereye varacağı henüz bilinmeyen bir “eğit-donat” projesinin masada durduğu, medyada yer bulmasa bile diplomatik arenada Libya örneğinin hayatiyetini koruduğu büyük resimde, Rusya’nın Amerika’nın bu beyanlarına temkinle yaklaşacağını söyleyebiliriz. Yine Rusya’nın müttefikleri Çin, İran, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin hem Orta Doğu, hem Asya ve hem de ilgisiz gibi dursalar da, özelde South Stream projesinin kaynakların kullanımına dair oluşturacağı etkiler açısından tüm bu gelişmelerden bağımsız olmadıklarına  dikkat  etmek gerekir.

 2. Diğer başlıca sebepler nelerdir?

Öncelikle Güney Akım Projesinin siyasi odaklı bir proje olduğunu söylemeliyiz.

Ekonomik fizibilite ve maliyet yanı olduğu gibi siyaset boyutunu da değerlendirdiğimizde; Güney Akım Boru Hattı, 931 km Karadeniz,  1.455 km  Avrupa karasında olmak üzere toplam 2.386 km. uzunluğa sahip olacaktı. Sadece Karadeniz geçişinin maliyeti yaklaşık 22 milyar Amerikan dolarını bulacaktı. Oysa Türkiye’den geçen “Mavi Akım” güzergâhında, Karadeniz geçişi 2.100 km kısalacağı için maliyet de 10 milyar   Amerikan doları kadar düşmüş olacak ve bu da ham petrol fiyatlarındaki hızlı düşüş sebebiyle durağan hale gelen Rus ekonomisine görece bir nefes aldıracaktır.

Rus doğalgazının Karadeniz’in altından geçen bir boru hattıyla, önce Varna’ya, sonrasında da sırasıyla Sırbistan, Macaristan ve Slovenya üzerinden İtalya’ya kadar uzanması sözkonusu idi. Şimdi projenin iptaline yönelik hattın geçtiği ülkelerden birine bakmamız lazım .Bulgaristan izin vermeden Karadeniz’in altından doğalgaz boru hattı döşenmesi çalışmalarının başlaması imkansız. Oysa Bulgaristan’da inşaat için izin yok. Tabi mesele her ne kadar inşaat faaliyetleri olarak görünse ve bu konu ön plana çıkarılmış olsa da, gaz transfer ücretleri ve ödemelerinin ne şekilde başlayacağı ve biteceği hususları belirsiz idi ve bu da kredinin ödenmesine başlanması önünde engel teşkil ediyordu. Yine de, Güney Akım Projesi iptal edilip devre dışı kalınca Bulgaristan Parlamentosu’nda yaşanan tartışmalar ve iktidar partisinin eski hükümete yönelik suçlamaları meselenin siyasi etkilerini göstermesi açısından bir örnektir.

Rusya’nın kararını etkileyen siyasi arka planı da görmek gerekiyor. Bulgaristan Avrupa Birliği üyesi bir ülke ve bu durum, öyle göstermek istemese de, AB’nin rekabet politikalarıyla uyuşma adına AB yaptırımlarına katılmasını zorunlu kılıyor. 2014 yılının son çeyreğinde Rusya’ya olan enerji bağımlılığını düşürmeyi hedefleyen AB, Bulgaristan’a farklı gerekçeler sunarak Güney Akım’ın durdurulmasına dair bir hayli baskıda bulunmuştu. Güncel ekonomik sıkıntı ve bağımlılıklar Bulgaristan’ın Avrupa’ya karşı koymasının önüne geçti. Böyle olunca Rusya yeni bir hareket noktasını, “Bulgaristan’la olmaz ise o zaman Yunanistan ile olur” şeklinde formüle etti.

3. Rusya’nın enerji politikaları çerçevesinde  düşünecek olursak , South Stream  projesinin başında Türkiye’yi oyun  dışı bırakan Vladimir Putin’in,   tekrar  dönüp,Türkiye ile yeni hat projesinde işbirliği yapma kararına ne kadar güvenilebilir?

Aslında, genel anlamda, mesele daha Türkiye’ye gelmeden, Rusya’ya dair müttefiklerini yarı yolda bırakmasına yönelik hakim bir güvensizlik anlayışı vardır. Diğer bir deyişle, dış politikadaki tutumlarıyla ilgili Rusların uluslararası meselelerde Amerika’ya karşı önce bir süre direnip bu sayede pazarlık marjını yükseltip ardından, kendi çıkarları doğrultusunda direncinden vazgeçerek müzakere masasına oturup böyle bir noktada müttefiklerini oyun dışı bırakabilir, şeklinde yerleşik bir kanaat vardır. İran nükleer görüşmeleri konusundaki tutumları yakın geçmişten hatırlanabilecek örnekler arasındadır.

Bu, medyada öne çıkarılanların ötesinde, perspektifi genişletmeye olanak sağlayan oldukça yerinde bir sorudur.  Önce zamanlamaya bakalım: Putin’in Çin ile geniş çaplı bir doğalgaz anlaşması yaptıktan sonra, Türkiye ile Rusya arasında Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi sırasında Avrupa’nın enerji haritasını büyük çapta değiştirecek Güney Akım Projesi’ni bir köşeye fırlatıp yerine Mavi Akım Projesi’ne Türkiye ile birlikte ağırlık verileceğini nasıl açıkladığına… Kullanılan sözcüklerde bir kesinlik olmamakla birlikte, bu, Türkiye’ye açıkça bir “teklif” idi.

Burada dikkat etmemiz gereken husus, Putin’in teklifi yaparken ve açıklamalarında kullandığı üsluptur. Putin gücün kendisinde ve asıl oyun kurucunun Rusya olduğunu düşündürecek şekilde seçilmiş kelimeler kullanmıştı. Bu, “ipler benim elimde ve kararları ben veririm” anlamına gelecek ikircikli bir konuşmaydı. Putin’in sözleri daha evvel iptal edilen Nabucco projesi tecrübesine sahip Türkiye’ye de basit bir transit ortağı olmaktan öte “öncülük” rolü biçmesi açısından önemliydi. Bu yönüyle, Putin’in konuşması Türkiye’yi teşvik olarak anlaşılabileceği gibi Batı’ya bir ikaz olarak da okunabilecek mahiyetteydi.

Güven duymaya dair gözden kaçırmamız gereken bir başka husus da medya ile ilgilidir. Her ne kadar Putin’in açıklamaları Rus medyasında “Türkiye yeni müttefikimiz” şeklinde manşetlere taşındıysa da, aşağıdaki linkte yer alan haberde olduğu gibi farklı okumalar da vardı: http://thediplomat.com/2015/01/european-energy-security-and-turkmenistan/.

Burada geçen, “Early last month, Russian President Vladimir Putin announced that South Stream, a proposed gas pipeline from Russia to Europe, would be cancelled. One country that could benefit from the cancellation is Turkmenistan” cümlesi, yani “Güney Akım Projesi iptal edilebilir” ifadesi tedirginlik vericiydi zira bunu ya Putin’in uslubundan dolayı medyanın mesajları doğru algıladığı ve Türkiye’deki iyimserliğe kıyasla daha gerçekçi olduğunu söyleyebiliriz ya da medyanın olayları “wishfull thinking” çerçevesinde, bir takım çevrelerin olmasını istediği şekilde nakletmesi olarak yorumlayabiliriz.

Bu anlamıyla, geçmişteki konjonktürel şartların şimdiki şartlara eşdeğer olmadığını da dikkate alarak, kendimi, medyanın yönlendirmesiyle aceleci davrananlar arasında değil, daha ziyade, verilen sözlerin bağlayıcı anlaşmalara dönüştürülmesine kadar temkinli hareket etmeyi tavsiye eden grup içinde görüyorum.

Diğer yandan, 14 Ocak 2015 tarihinde Bloomberg aracılığı ile ana akım medyaya düşen, Rusya’nın, Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Maros Sefcovic’e, Ukrayna üzerinden geçen doğalgazın tamamınıı Türkiye’ye kaydıracakları ve Avrupalı tüketicilerin de bu doğalgazı Yunanistan sınırından satın alması gerektiğini söylediğine dair haber Rusya’nın mevcut durumda kararlı olduğu konusunda bir ışıktır. (http://www.bloomberg.com/news/2015-01-14/russia-to-shift-ukraine-gas-transit-to-turkey-as-eu-cries-foul.html)

Meselenin bir başka yönüne de değinmek icap eder. Bu da ürünün mahiyetinin bütüncül politikalara etkisi hususudur. Bilindiği üzere, doğal gaz birincil enerjidir. Yani çıkartıldığı gibi kullanılmaktadır. Yoğunluğu havadan daha az olan doğalgazın doğrudan zehirleyici bir etkisi yoktur. Renksiz ve kokusuz olması; kükürt ve duman içermemesi doğal gazı çevre dostu yapmaktadır. Bunlara ilaveten, yanma sonucunda cüruf oluşturmaması yüksek verim sağlaması ve ucuz oluşu nedeniyle tercih edilmektedir. Bu yönüyle Türkiye’nin hem iç tüketimine hem de transit ülke pozisyonuna hizmet edecek böylesi bir ürünün pazarlanma projelerinin/ stratejilerinin dışında kalması düşünülemez.  Bu ve benzeri projelerin Türkiye’nin genel enerji politikaları içindeki yeri, nükleer enerji konusundaki yaklaşımı da dikkate alınarak, bütüncül bir şekilde değerlendirilmelidir.

Hali hazırda hem Türkiye hem de Rusya stratejik ortak arayışı içindedir ve anılan teklifi simbiyotik bir menfaat ilişkisi olarak telakki edebiliriz. Bir tarafta jeopolitik konumunundaki değer artışını Avrupa diyaloglarında koz olarak kullanabilecek bir Türkiye, diğer tarafta ekonomik krizini atlatmaya çalışırken güdümleyici (manipülatif) şekilde kendisine yaptırım uygulayan Avrupa Birliği’ne açık ve örtülü gözdağı vermek isteyen bir Rusya. “Eğer proje hayata geçmezse ekonomik ve siyasi olarak neye mal olur?” sorusu ile beraber, tam olarak güvenmesek dahi, devam ettiği müddetçe, Türkiye’ye böylesi bir partner ilişkisi Avrupa Birliği sürecinde müzakere kozları açısından neler kazandırabilir hususunu da dikkate almalıyız. Elbette ki bu, kaynak israfına yol açacak şekilde, “koz olarak kullanalım da ne olursa olsun” gibi Makyavelist bir yaklaşımı kast ettiğimiz anlamına gelmez.  Hareket etmek, tutum belirlemek ile hareketsiz kalmak arasındaki tercihte oluşacak riskleri makul bir şekilde takdir edip alternative planları da olan bir yol belirlemek gerekliliğidir, söylemek istediğimiz.

Projeyi ve yapılan teklifin satır aralarını okurken Rusya’ya güvenip güvenmemenin yanısıra Avrupa’daki geleceğin projeksiyonuna bakmak da icap eder. 2018’de Avrupa Birliği yeni enerji politikasını yürürlüğe koyacak. Yeni enerji standardına göre de, gaz mühim bir ihtiyaç olmaktan çıkacak.  Avrupa’nın enerji üretimi ve tüketimi profili her geçen gün değişiyor. Tüketim eğilimi, çeşitli sebeplerle giderek azalıyor. Öyle ise, Türkiye bu süreci de dikkate almalıdır.

Öte yandan, bu ve benzeri projeler kapsamında Rusya’ya güvenmekten sözederken, Türkiye’nin enerji ithalatı ve nakil açısından başkaca alternatifleri olmadığı sanılmamalıdır. Bulunduğumuz konum itibarı ile İran, Azerbaycan, Kırgızistan, Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Güney Akdeniz havzası tarafından çevrili bir coğrafyada Avrupa’ya enerji nakli mevzubahis olduğunda Türkiye’den geçiş kaçınılmazdır. Enerji Bakanının, Türkiye’nin Rusya ile de, Çin ile de, AB ile de işbirliği yapabileceğini ve bir ülkeyi tercih etmenin diğerinden vazgeçmek anlamına gelmediğini belirten açıklamasını da bu minvalde değerlendirmek gerekir.

4. Rusya’nın  ekonomik ve siyasi  beklentileri nelerdir ?

Rusya attığı adımlarla Doğu Akdeniz’deki varlığını ön plana çıkarmayı başardı. Sonraki etapta Azerbaycan, İran, Kuzey Irak, İsrail, Güney Kıbrıs ve Türkmenistan yönünde taşların nasıl oynayacağını izlemek gerek.

Malumunuz enerjinin, dünyada üretim kaynaklarından talep merkezlerine naklinin sağlanması için boru hatları en emniyetli ve en verimli yoludur. Türkiye de, bu anlamda, Dünya petrol ve doğal gaz rezervinin kaydadeğer yüzdelerine sahip olan Orta Doğu ve Orta Asya ülkeleri ile Avrupa arasında coğrafi köprü kurması açısından stratejik öneme sahiptir. Türkiye’den geçen ve geçecek boru hatları, uluslararası önem taşımaktadır. Türkiye’ye Güney Akım Projesi iptali sonrası yeni bir teklif ile gelinmesinde jeopolitik açıdan bakıldığında bir tutarsızlıktan sözetmemiz mümkün değildir. Bu anlamda Rusya’nın mevcut durumdan istifade etme hedefi vardır ve bu da makuldür.

Ekonomik ve siyasi bekentileri kısa, orta ve uzun vadeli olarak ayrmak gerekir ki, bu aşamada Rusya, kısa vadede krizini atlatma konusundaki Batı’ya yönelik tavrını ortaya koymuştur ve bu aynı zamanda Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu artırma hedefine yaklaştırıcı bir duruş olduğundan bütün beklentilerin önündedir, diyebilirim. Bununla birlikte, Rusya’nın, düşen petrol fiyatları ve Batı’nın yaptırımları ile derinleşen kriz döneminde, denizden geçen bir boru hattı için finansmanı nasıl sağlayacağına dair endişesini de dikkatten kaçırmamak gerekir.

5. Türkiye’den geçmesi beklenen yeni hat projesinin, Türk ekonomisine katkı beklentisi  yüksek midir ?

Karbonsuz, sıfır emisyonlu enerji teknolojileri aralıksız gelişmektedir. Lakin Kyoto Protokolü dahil tüm çalışmalar, Avrupa, hatta bütün dünyada kaynakları sonuna kadar tüketmeye dayalı ekononomik sistemde sınıfta kalmaktadır. Açgözlülük ve Emperyalist hırslar düşük karbonlu ekonomiyi üretimden tüketime tüm hayati faaliyetler için ihtiyaç duyulan enerjinin fosil yakıtlar yerine karbon salımı olmayan ve yenilenebilir kaynaklara odaklanmasına mani olmaktadır. Yine de, süreçte atılan her adımın bir önemi vardır. Yukarıda 3. soruda değindiğim konu bu idi. Hem bugüne hem de geleceğe dair projeksiyonları iyi değerlendirmek gerekir. 2018’de AB yeni enerji politikası yürürlüğe girdikten sonra bu projenin Türkiye’nin ödemeler dengesine etkisi ve siyasi kazançları ne olacak, etraflıca değerlendirlmelidir. Sürdürülebilir kalkınma, yenilenebilir enerjiler ve “Düşük Karbon Ekonomisi” pek çok değişimi tetikleyebilir. Mevcut durumda Avrupa’da doğal gazın % 60’ı evlerin ısıtılmasında kullanılmakta ve eğer ısınma meselesi konunun dışına çıkarılabilirse, gaz sadece endüstride ve elektrik üretiminde kullanılacağından doğal gaz ihtiyacı önemli ölçüde azaltacaktır. (http://www.erec.org/policy/eu-policies/implementation-of-the-res-directive.html)

Diğer yandan Rusya’ya olan bağımlılık azalabilir de, artabilir de şu günden bunu kestirmek mümkün değildir zira siyasi gelişmeler neticesinde oluşan ekonomik durum vaziyeti belirleyecektir.

Türkiye’de, Rusya ile plan aşamasındaki Mavi Akım projesinin TANAP’a rakip gibi görünmesine rağmen, Azerbaycan ile yürütülen projenin de önünü açacağı yönünde bir kanaat hakimdir.

Bir dönem, “Netback” olarak ifade edilen, Türk sanayicisinin ucuz gaz temin edebileceği bir model ile, cari açık sorununa bir nebze çözüm getirecek bir formül geliştirilmişti. Kaynağa yakın olma avantajı ile ucuz gaz alımı sayesinde sanayicimize Avrupa’ya karşı maliyet avantajı kazandırabilecek olan ve fakat iptal edilen Nabucco Projesinin esasen bir Amerikan Projesi olduğunun farkında olduğumuz umuyorum. Dolayısıyla, ekonomiye katkının irdeleneceği her durumda bu tür hususlar da nazarı dikkate alınmalıdır.

6. Bu projenin iptali bağlamında ve uluslararası ilişkilere anlam vermek noktasında  Realizmin  güçlü  bir biçimde tekrar  döndüğünü söyleyebilir miyiz?

Uluslararası güç politikalarını merkeze alması anlamında bir nevi Realizmden sözedilebilir. İki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu  dünyaya geçişte  her geçen gün daha da görünür hale gelen  Batı hegemonyasının  tahakkümüne karşı direnmenin  Post Modern çağdaki hızlı ve günü birlik refleksleri ile uzun vadeli stratejilerin birarada gittiği yeni bir gerçeklik ortamı. Putin bir düşünce kurumunda yaptığı konuşmada, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin bir “anlaşmalar düzeni” olduğunu ancak Soğuk Savaş sonrası Amerika’nın yeni bir sistem için anlaşmaları değil dayatmaları öncelediğini, bunun ise kabul edilemez olduğunu dile getiriyordu. Bugün Batı karşısında direnen ülkelerin hedefinin yeni bir düzenin anlaşmalar yoluyla kurulmasını sağlamak olduğunu söyleyebiliriz. Bu sürecin inşasında yer alacak herkesin gücünü karşı tarafa kabul ettirecek şekilde bir strateji belirleyeceğini/ belirlemek zorunda olduğunu vurgulamak kehanet olmasa gerektir.

Çiğdem YORGANCIOĞLU

One Comment »

  1. Erguder Cakmak 19 Ocak 2015 at 16:12 - Reply

    Sayın YORGANCIOGLU

    Konuyu ele alma biçiminiz hayranlık uyandırıcı ve tespitleriniz yerli yerinde.Eğitim programlarınızı
    da takip ediyoruz. Sizi Türkiye’de ve Yurtdışında gerçekleştirdiğimiz enerji konulu konferanslarımızda konuşmacı olarak ağırlamak isteriz.

    Saygılar
    MEC

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.