DOÇ. DR. DİLEK YİĞİT VE DOÇ. DR. ZUHAL KARAKOÇ DORA’DAN BREXİT DEĞERLENDİRMESİ

upa-admin 20 Mart 2023 1.128 Okunma 0
DOÇ. DR. DİLEK YİĞİT VE DOÇ. DR. ZUHAL KARAKOÇ DORA’DAN BREXİT DEĞERLENDİRMESİ

Giriş

2016 yılının başında Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron’ın Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği (AB) üyeliğinin referenduma sunulacağını açıklaması, AB uzmanları ve Avrupa entegrasyon ve genişleme tarihi çalışanlar dışında kalan kesimlerde şaşkınlık yaratmış olmalıdır. Bu şaşkınlık, elbette ilk kez bir üye devletin AB’nden çekilme ihtimalinin doğması açısından anlaşılabilir bir durumdur;  ama Birleşik Krallık’ın AB’ne üye olma sürecini ve üyelik halinde yaşadığı/çıkardığı sorunları bilenler için, bu referandum kararı, artık kaçınılmaz olanın yaklaştığına işaret eden bir adım olmuştur. 23 Haziran 2016 tarihinde gerçekleşen referandumda seçmenin % 51,9’u tercihini AB’nden ayrılmak yönünde kullanmış, Ocak 2020’de de Birleşik Krallık ile AB “yollarını ayırmıştır”.

Burada parantez açıp belirtmek gerekir ki, referendumun üzerinden 6 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, geçen ay içinde akdedilen Winsdor Çerçeve Anlaşması örneğinde olduğu gibi, hâlâ Birleşik Krallık ve Avrupa ilişkilerini konuşuyor olmamız ya da konuşmak durumunda kalmamız bizlere Eagles’ın “Hotel California” şarkı sözlerini hatırlatmaktadır; “istediğin zaman ayrılabilirsin, ama asla gidemezsin”.

Bu ayrılık neden sürpriz değildir?

Birleşik Krallık-AB ilişkisi en başından sorunlu başlamıştır. 22 Ocak 1972 tarihinde Birleşik Krallık ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında Katılım Antlaşması imzalanmış, bu antlaşma Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Böylelikle de, Birleşik Krallık, Avrupa entegrasyon hareketinin bir parçası olmuştur. Her katılım antlaşmasının arkasında zor bir süreç vardır ama Birleşik Krallık’ın Avrupa Toplulukları’na katılımı bir ayrı zor olmuştur. Zira katılım konusunda ne Birleşik Krallık pek hevesli görünmektedir, ne de Avrupa Toplulukları. Birleşik Krallık’ı üyelik konusunda tedirgin eden temel hususlar; supranasyonel bir örgüte üyeliğin bazı politika alanlarında egemenlik haklarının devrini gerektiriyor olması ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da iyice yaygınlaşan federalist fikirlerdir. Nitekim Birleşik Krallık, devletler arasında ilişkilerin supranasyonel platformda değil de, hükümetler arası düzeyde yürütülmesi gerektiği fikrindedir. Birleşik Krallık’ın Avrupa entegrasyonuna mesafeli duruşunun nedenleri arasında özel ilişkilerinin sürdüğü ABD ve İngiliz Milletler (Uluslar) Topluluğu ile ilişkilerinin bozulmasını istemediği de sayılmaktadır. Ama buna karşı şu da söylenebilir ki, ABD zaten Soğuk Savaş koşullarında ekonomik ve siyasi açıdan güçlü bir Avrupa’yı dış politika çıkarlarına uygun görmektedir; bu açıdan Birleşik Krallık’ın AB’ne üyeliği ABD’nin çıkarına ters değildir.  Avrupa Toplulukları’nın üyelerini tedirgin eden ise, genişlemenin, zaten oldukça karmaşık olduğunu düşündükleri karar alma sürecini daha da zorlaştıracak olmasıdır; üstelik o dönemde üye olan 6 devlet, Birleşik Krallık’ın Avrupa Toplulukları’na üye olsa bile kendisini Avrupa entegrasyonuna ne kadar bağlı hissedeceğinden de emin değildir ve zaman da Birleşik Krallık’ın Avrupa entegrasyonuna gerektiği/beklenilen ölçüde bağlı olmadığını gösterecektir. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle, 1963 ve 1967 yıllarında iki kez Birleşik Krallık’ın Avrupa Toplulukları’na üyeliğine “hayır” derken, Birleşik Krallık’ı Avrupa Toplulukları içinde görmek istemeyenlerin adeta sözcüsü olmuştur.

Bu koşullarda Birleşik Krallık’ın Avrupa Toplulukları’na katılmak istemesi nasıl açıklanabilir?  Birinci  neden, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan iki kutuplu uluslararası sistemde, özellikle de 1956 yılında yaşanan Süveyş Krizi sonrası  Birleşik Krallık’ın uluslararası politikaya istediği şekilde yön verecek güçte olmadığını, bir başka deyişle süper güç olmadığını anlaması olmuştur. İkinci neden, Avrupa entegrasyonu içinde Batı Almanya ve Fransa arasındaki ilişkilerin gelişmesi ve Birleşik Krallık tarafından bunun tüm Kıta Avrupası’nın her iki devletin hegemonyası altına girme riskine işaret etmesidir. Üçüncü neden ise ekonomiktir; Londra, savaşın yıkıma uğrattığı ekonomik koşullarda zayıf bir ekonomik büyüme performansı sergilemiştir ve ekonomik büyümesi Almanya’nın, Fransa’nın ve İtalya’nın gerisinde kalmıştır. Birleşik Krallık açısından Avrupa Toplulukları’na üyelik, ekonomik kalkınmanın kapısı olarak görülmüştür. Dolayısıyla, Birleşik Krallık’ın Avrupa entegrasyonuna dahil olması gönüllülükten çok “zorunluluk” ürünü gibidir.

Birleşik Krallık’ın üyelik başvurusu yapmasından sonra Topluluklara üye 6 devletin de yanıt aradığı sorular olmuştur: Birleşik Krallık, Avrupa Toplulukları müktesebatını benimsemeye hazır mı? Birleşik Krallık, uluslararası politika sahnesinde Avrupa Toplulukları’na nasıl bir rol atfediyor?  Birleşik Krallık’ın üyeliği halinde Topluluklar içindeki güç dengesi nasıl değişecek? Bu soruların yanıtları ne şekilde olursa olsun, iki kutuplu dünyada komünizm tehdidi/tehdit algısı altındaki Batı’nın parçalanmış bir görüntü sergilememesi adına Birleşik Krallık’ın üyelik başvurusu kabul edilecekti zaten, fakat De Gaulle’ün vetoları sadece geçikmeye sebep oldu. Dolayısıyla, Avrupa Toplulukları için Birleşik Krallık’ın üyeliğe kabulü “içeride bulunması dışarıda kalmasından iyidir” yaklaşımının sonucudur.

Peki Birleşik Krallık’ın içeride kalması dışarıda kalmasından iyi mi olmuştur?

İlk sorun 1974’de Birleşik Krallık’ın Avrupa Topluluğu bütçesinden şikayet etmesiyle başlamıştır. Bu durum, Birleşik Krallık’ın Avrupa Toplulukları’na üyeliğini Avrupa müktesebatını benimsemeye hazır olmadığı gerekçesi ile eleştirenleri haklı çıkarmıştır. Bütçede en fazla harcamanın Ortak Tarım Politikası’na yapıldığı, oysa Birleşik Krallık’ta tarım sektörünün Kıta Avrupası’na nispetle daha küçük ve istihdama katkısının daha az olduğu gerekçesiyle, Londra, bütçe gelirlerinde revizyona gidilmesi istemiştir ve “UK rebate” adı altında öngörülen mali mekanizma ile Birleşik Krallık’tan topluluk bütçesine yapılan katkıda azalıma gidilmiştir.

1990’lı yılların başında Birleşik Krallık yeni bir sorun çıkarmıştır, Avrupa Toplulukları, Avrupa Birliği yolunda ilerlemek için Maastricht Antlaşması’nı hazırlarken, öngörülen Avrupa Parasal Birliği’ne (EMU) katılmak, tek para birimine geçmek istemediğini açıklamıştır. Bu nedenle, Maastricht Antlaşması’na eklenen bir Protokol ile Birleşik Krallık’a EMU alanı dışında kalma hakkı (opt-out) tanınmıştır.

1999’da yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşması ile kişilerin dolaşımında sınır kontrollerini kaldıran Schengen düzenlemesi Avrupa Birliği müktesebatıba dahil edilirken, Birleşik Krallık, Schengen alanının bir parçası olmak da istememiştir. Birleşik Krallık’a Schengen alanının dışarıda kalma (opt-out) hakkı tanınmıştır. 2009 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile Temel Haklar Şartı hukuken bağlayıcı hale getirilirken, Birleşik Krallık yine opt-out istemiş, ayrıca adalet ve içişleri alanındaki müktesebattan da opt-out talep etmiştir.

Bu tablo, Birleşik Krallık’ın Avrupa entegrasyon hareketini derinleştirecek her adıma karşı direnmekte olduğunu göstermektedir; 1960’lı yıllarda Birleşik Krallık’ın AB’ne üyeliğine karşı çıkanların kullandığı “Truva atı” kavramı adeta zamanla somutlaşmıştır; ama bu “Truva atı”nın asıl meselesi Avrupa entegrasyonunu yavaşlatmak değil, ilerleyen entegrasyonun içinde iken dışında kalabilmektedir. Ama nereye kadar?

Bu sorunun yanıtı net olmadığından ve AB’nin de Federal Avrupa Devletleri oluşturma ihtimali hiçbir zaman gündemden düşmediğinden, Birleşik Krallık artık AB’nden ayrılma zamanı geldiğini düşünmüştür. Bu karar, 2008 yılında küresel ekonomik kriz ve müteakip Avro alanında yaşanan borç krizi ile mücadele sürecinde AB’nin yeterli ve etkili olmaması, kemer sıkma politikaları gibi alınan ekonomik önlemlerin çözüm üretememesi ve Arap Baharı’nın başlamasıyla yaşanan göç hareketi ile mücadelede AB’nin yetersiz kalması ile gerekçelendirilmiştir.

Yoğun ve kitlesel göçler esasında Soğuk Savaş sonrası dönemde küresel düzeyde tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşirken, bunun uzun vadede ülkeleri pek çok açıdan tehdit edebilecek yeni bir güvenlik konusu olabileceği gündeme gelmiş ve akademik çevrelerde tartışılmaya başlanmıştı. Ancak o dönemde eski Sovyet yönetimi altındaki Doğu Avrupa’dan gelen görece nitelikli işgücü, nüfus yapısı yaşlanmakta olan Avrupa için bir can suyu niteliğinde olmuş ve bir tehdit olarak görülmekten ziyade bir fırsat alanı olarak değerlendirilmişti. Ancak zamanla kuraklık, ekonomik zorlukların neden olduğu refah arayışı gibi daha temel düzeyde insani ihtiyaçlar Avrupa’ya yönelik göçün başat sebebi haline gelmiş ve özellikle 2000’li yıllardan itibaren çatışma bölgelerinden canlarını kurtarmak isteyen ve daha stabil ve refah yaşam koşullarına kavuşmak isteyen göçmen ve mülteciler için Avrupa kıtası en önemli hedef haline gelmiştir.

Bölgesel çatışmaların hızla alan genişlettiği Arap Baharı ise, bu göçlerin zirve yaptığı dönemin kapısını aralayan bir başlangıç olmuştur. 2011 yılında ivme kazanıp 2015 yılında Avrupa kıtası tarihinin en büyük mülteci akınına maruz kaldığında artık yasa dışı yollarla Avrupa’ya girmeye çalışan mültecilerin sayısı milyonlarla ifade edilmeye başlanmıştı. Ege ve Akdeniz’in mülteci denizine dönüşüp, günlük yasa dışı girişlerin kontrolden çıktığı 2015 yılında artık Avrupa Birliği, çözümsüzlük bölgelerine gönderdiği yardımlar yerine, yani palyatif çözümlere odaklanmak yerine, daha kalıcı bir çözüm arayışına girmiştir. AB ülkelerinin kendi aralarında yaşadığı en önemli kırılmalarından biri olan mülteci sorunu Avrupa Birliği üyesi devletlerin sığınma başvurularında üye ülkelerin nasıl bir uygulamada bulunacaklarını belirleyen Dublin Sözleşmesi’nin pratikte uygulanamayacağını göstermiştir. AB ortak sınır politikaları ve Schengen ruhundan ilk kopuş, başta Almanya olmak üzere pek çok AB üyesi ülkenin kara sınırlarında pasaport kontrolüne geçerek Schengen sistemini de facto askıya almasıyla kendini göstermiş ve ardında Macaristan, Avusturya, Slovakya, Danimarka, Fransa, Almanya, İsveç, Norveç ve Belçika gibi ülkeler ortak uygulamadan çıkarak bireysel uygulamalara geçmiş; son olarak Almanya ve Macaristan vize, iltica ya da göç hukuku alanında kabul edilmiş olan tek sözleşme niteliğindeki Dublin Sözleşmesi’ni Suriye’den gelen mülteciler için askıya aldığını belirtmiştir.

Suriye krizi patlak vermeden sadece birkaç ay önce Yunanistan Savunma Bakanı Christos Papoutsis’in yasadışı yollarla Yunanistan üzerinden AB topraklarına girmeye çalışan mültecileri engellemek amacıyla Türkiye ile kara sınırına güvenlik duvarı örme fikri Avrupa Komisyonu’nda tartışılmış ve bunun kalıcı ve doğru bir çözüm olmadığı fikrinden hareketle komisyon tarafından rezerv konulmuştu. Ancak Yunanistan, zamanla bu fikrini hayata geçirmiş ve ilginçtir ki projeyi önemli ölçüde AB finanse etmiştir. Bu örnek, aslında AB’nin reel-politik bakış açısını yansıtması bakımından önemlidir. Çünkü mülteci kriziyle birlikte üye ülkeler arasındaki ayrılıkların derinliği gün yüzüne çıkmış ve durum mülteci krizi olmaktan çıkarak AB için bir ortaklık ve dayanışma krizine dönüşmüştür. Bu kriz, Birleşik Krallık açısından Avrupa entegrasyonunun “başarısızlığına” işaret etmektedir.

Brexit kararı bir sürpriz mi? 

Tarihsel süreci göz önünde bulundurduğumuzda, bugün gelinen noktada Brexit kararının sürpriz olmadığı görülmektedir; ama Brexit’in kısa vadede oluşan siyasi sonuçları da sürpriz değildir. Brexit’in en dikkat çekici siyasi sonucu İskoç bağımsızlık hareketine ivme kazandırması ve ikinci kez İskoçya bağımsızlık referandumu talebine gerekçe olmasıdır. İskoçya’da  2014 yılında  bağımsızlık referandumu gerçekleştirilmiş ve seçmenin % 55’i İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılmasına “hayır” demiştir. Referandumdan çıkan bu sonuç ile en azından öngörülebilir gelecekte İskoç  bağımsızlığının gündemden düştüğü düşünülmüştür, ama  İskoç milliyetçileri tekrar bir referandum yapılmasını talep etmeyi sürdürmektedir; gerekçeleri ise  Brexit ile koşulların  değişmiş olması, daha önemlisi Brexit referandumunda İskoç seçmenin % 62’sinin AB  üyeliğinin sürdürülmesi yönünde oy kullanmasıdır. İskoçlar, kendi iradeleri dışında AB’nden çıkmış olunca, Birleşik Krallık’ın İskoç problemi daha da büyümüş halde gündemi işgal etmektedir.

Brexit’in bir diğer siyasi etkisi Kuzey İrlanda sorununun canlanması ihtimalini yaratmış olmasıdır. İrlanda Cumhuriyeti Birleşik Krallık’tan ayrıldığında Kuzey İrlanda Birleşik Krallık’ın parçası olarak kalmıştır. Ancak bu durum, bölgede Birleşik Krallık yanlısı Protestanlar ile Katolikler arasında çatışmalara neden olmuştur. 1998 yılında yapılan Good Friday (Hayırlı Cuma) Antlaşması ile bölgede barış sağlanmıştı0,r ama bu barış özellikle AB sayesinde, yani hem Birleşik Krallık’ın, hem de İrlanda Cumhuriyeti’nin AB üyesi olması sayesinde güçlendirilmiştir. Hâl böyle olunca da, Birleşik Krallık’ın AB’nden ayrılmasının Kuzey İrlanda’da istikrarsızlık kaynağı olması riski, Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti yanlıları arasında yaşanan kutuplaşma çerçevesinde ortaya çıkmıştır; öyle ki Birleşik Krallık ile AB arasında bu ay içinde imzalanan ve daha çok ticari konuları kapsayan Windsor Çerçeve Anlaşması aslında Kuzey İrlanda’da gerginliğin artmasını önlemeye yönelik bir adımdır. Diğer taraftan, Brexit referandumunda Kuzey İrlandalı seçmenin % 55,8’inin tercihini AB’de kalmak yönünde kullandığı dikkate alınırsa, Kuzey İrlandalıların da İskoçlar gibi kendi iradeleri dışında AB’nden ayrılmış olmaları önemli bir sorundur.

Sonuç

Sonuçta, Birleşik Krallık’ın AB’ne hem üyelik süreci, hem de AB’nden ayrılma süreci bir atasözümüz ile kısaca özetlenebilir: “Gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtır ya baş”.

Doç. Dr. Dilek YİĞİT & Doç. Dr. Zuhal Karakoç DORA

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.