ULUSAL PARANIN DEĞER KAYBINDAN GÜVEN KRİZİNE: TOPLUMU DUYMAZDAN GELMENİN TEHLİKELERİ VE İRAN ÖRNEĞİ

upa-admin 04 Ocak 2026 1.546 Okunma 0
ULUSAL PARANIN DEĞER KAYBINDAN GÜVEN KRİZİNE: TOPLUMU DUYMAZDAN GELMENİN TEHLİKELERİ VE İRAN ÖRNEĞİ

Geçtiğimiz günlerde İran’ın bazı şehirlerinde ortaya çıkan geçim temelli protestolar, basit bir fiyat artışı ya da geçici piyasa dalgalanmasına verilen duygusal tepkiler değildir. Aksine, ekonomi, toplum ve yönetişim arasındaki bağın zayıfladığını gösteren daha derin bir krizin işaretleridir. Ulusal paranın sürekli değer kaybetmesi, kronik enflasyon ve satın alma gücünün aşınması bu huzursuzluğun ilk tetikleyicileri olsa da, asıl belirleyici unsur, karar alma mekanizmalarına duyulan güvenin erozyona uğraması ve devlet ile toplum arasındaki mesafenin giderek açılmasıdır. Bu noktadan sonra, toplumsal kriz, yalnızca politikaların yan ürünü olmaktan çıkar ve doğrudan siyasal yönetimi zayıflatan bir faktöre dönüşür.

Klasik Siyaset Bilimi literatürüne göre, bir devletin etkinliği, ekonomik düzeni, toplumsal meşruiyeti ve uygulama kapasitesini aynı anda koruyabilmesine bağlıdır. Ekonomi, sanıldığı gibi nötr ve yalnızca teknik bir alan değildir; bireylerin onur duygusu, güvenlik algısı ve gelecek beklentileriyle doğrudan bağlantılıdır. Toplumun geniş kesimleri her gün reel gelir kaybı yaşarken ve ekonomik istikrara dair hiçbir umut görmezken, hoşnutsuzluk bireysel düzeyde kalmaz; hızla kolektif bir tepkiye dönüşür. Bu tepki, ekonomik taleplerle başlasa bile kısa sürede siyasal bir nitelik kazanır; çünkü krizin kaynağı yönetişim biçiminde ve karar alma yapılarında aranır.

Bugünün İran’ında ulusal paranın değer kaybı soyut bir gösterge değil, toplumun büyük çoğunluğu için gündelik ve somut bir deneyimdir. Riyalın düşüşü, yüksek enflasyon ve piyasaların sürekli istikrarsızlığı, ekonomik politikalara duyulan kamu güvenini ciddi biçimde sarsmıştır. Bu ortamda, enflasyon beklentileri başlı başına bir güç hâline gelir. İnsanlar, en azından varlıklarını koruyabilmek için alternatif piyasalara yönelir, küçük sermayeler üretimden çekilir ve ekonomi kendi kendini besleyen bir istikrarsızlık döngüsüne girer. Bu durum, Francis Fukuyama’nın “devlet kapasitesinin aşınması” olarak tanımladığı sürece denk düşmektedir; devletin krizi çözmekte yetersiz kaldığı ve zamanla krizin bir parçası hâline geldiği bir tablo.

Bu tablo karşısında kamuoyunda farklı anlatılar öne çıkmaktadır. Kimi çevreler krizi tamamen kötü yönetime bağlamakta, kimileri yaptırımları ve bunların yarattığı rant düzenini temel neden olarak görmektedir. Bazıları eksik ve sorunlu özelleştirmelere dikkat çekerken, bazıları da liyakat eksikliğini ve uzman olmayan kadroların kilit görevlere getirilmesini vurgulamaktadır. Gerçekte bu anlatılar birbirini dışlamaz; her biri, toplumsal krize yol açan karmaşık nedensellik zincirinin farklı halkalarını açıklamaktadır.

Bilimsel anlamda ekonomik kötü yönetim, istikrarsız, çelişkili ve öngörülemez politikalar bütününe işaret eder. Ani kararlar, çoklu döviz kuru uygulamaları, geçici piyasa müdahaleleri ve uzun vadeli bir stratejinin yokluğu, ekonomik sinyalleri bozar. Bu ortamda ne yatırımcı sağlıklı plan yapabilir, ne de sıradan yurttaş ekonomide sabit kuralların varlığına inanır. Bu kuralsızlık, toplumsal hoşnutsuzluğun zeminini hazırlar. Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’de uyardığı gibi, toplumun kontrolsüz ekonomik güçler karşısında savunmasız bırakılması, sert ve istikrarsızlaştırıcı toplumsal tepkilere yol açar. Bugünkü İran tablosu bu uyarının güncel bir karşılığıdır.

Yaptırımlar, bu süreçte çarpan etkisi yaratmaktadır. Yalnızca döviz gelirlerini azaltmakla kalmaz, ekonomiyi rant arayışına, kayıt dışılığa ve şeffaf olmayan kanallara iter. Kaynaklar daraldıkça, bu kaynaklara erişim siyasal ve ekonomik bir ayrıcalık hâline gelir. Kurumsal iktisadın önemli isimlerinden Douglas North’un da vurguladığı gibi, zayıf kurumlar ve şeffaf olmayan kurallar rantçılığı besler ve toplumsal maliyetleri artırır. Sonuçta, belirli gruplar bu yapısal boşluklardan fayda sağlarken, toplumun büyük kesimi enflasyonun ve para değer kaybının yükünü taşır. Bu algılanan adaletsizlik, çoğu zaman yoksulluğun kendisinden bile daha güçlü bir toplumsal öfke kaynağıdır.

Eksik özelleştirme süreci de bu yapısal sorunların önemli bir parçasıdır. İran deneyimi, kurumsal reform olmadan, şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanmadan yapılan mülkiyet devrinin verimlilik getirmediğini, aksine yeni hoşnutsuzluk alanları ürettiğini göstermiştir. Bu durumda devlet bir yandan denetim araçlarını kaybederken, diğer yandan toplum nezdinde sorumlu aktör olmaya devam eder. Yetki ile sorumluluk arasındaki bu kopukluk, yönetişimin zayıflamasında belirleyici rol oynar.

Liyakat ve idari kapasite meselesi de göz ardı edilemez. En doğru politikalar bile, etkin bir bürokrasi ve uzman kadrolar olmadan hayata geçirilemez. Atamaların teknik yeterlilik yerine başka ölçütlerle yapılması, devletin krizlere karşı tepkisel, yavaş ve dağınık hareket etmesine yol açar. Charles Tilly’nin toplumsal çatışma analizlerinde vurguladığı gibi, devletin etkili yanıt üretememesi, protestoların sürmesini ve yayılmasını kolaylaştırır.

Bu noktada bazı medya kuruluşlarının protestolara yaklaşımı da ayrıca değerlendirilmelidir. Ne yazık ki, zaman zaman geçim temelli itirazlar, nedenleri analiz edilmeden “dış düşmanların oyunu” ya da “psikolojik savaş” çerçevesine sıkıştırılmaktadır. Elbette hiçbir ülke dış aktörlerin iç kırılganlıklardan yararlanma çabalarına karşı bağışık değildir. Ancak toplumsal itirazları yalnızca bu çerçevede okumak sorunu çözmez; devlet–toplum arasındaki mesafeyi daha da açar. Albert Hirschman’ın “itiraz, çıkış ve sadakat” kuramında uyardığı gibi, itiraz sesini bastırmak ya da dış etkenlere bağlamak, toplumu sessiz kopuşa ve sosyal sermayenin erozyonuna sürükler.

Ortaya çıkan tablo bir kısır döngüdür: ekonomik baskı toplumsal itiraza yol açar; itiraz yönetişimin maliyetini arttırır; artan maliyetler rasyonel politika üretimini zorlaştırır ve sonuçta başlangıçtaki ekonomik baskı daha da şiddetlenir. Bu döngü kırılmazsa, protestolar geçici olaylar olmaktan çıkar ve kalıcı bir istikrarsızlık göstergesine dönüşür.

Çıkış yolu, krizi inkâr etmekte ya da güvenlikçi bir dille bastırmakta değil; samimi ve reformcu bir yüzleşmede yatmaktadır. Enflasyonun kontrol altına alınması ve ekonomik beklentilerin istikrara kavuşturulması toplumsal tansiyonun düşmesi için zorunlu bir ilk adımdır. Aynı zamanda yaptırımların yarattığı rant yapıları ve kurumsal boşluklar hedef alınmalıdır. Özelleştirme süreci yeniden tanımlanmalı, sadece varlık devri değil, kurumsal dönüşüm esas alınmalıdır. Hepsinden önemlisi, şeffaflık, hesap verebilirlik ve gerçek bir toplumsal diyalog yoluyla kamu güveni yeniden inşa edilmelidir. Bu diyalog, sloganlarla değil, somut ve ölçülebilir kararlarla anlam kazanır.

Toplumsal krizler doğru anlaşılmaz ve yönetilmezse, yönetişimin temellerini içten içe aşındırır. Ancak aynı krizler, zamanında harekete geçildiğinde derin reformlar için bir fırsata da dönüşebilir. Bugün atılmayan adımlar, yarın çok daha ağır, siyasal açıdan daha riskli ve maliyeti yüksek biçimde dayatılacaktır.

Son olarak, açıkça ifade etmek gerekir ki, ulusal paranın değer kaybı yalnızca ekonomik bir sorun değildir; toplumsal güvenin aşındığının da göstergesidir. Geçim protestoları analiz edilmek yerine “dış düşman” söylemiyle bastırıldığında, sorun ortadan kalkmaz, derinleşir. Tarih defalarca göstermiştir ki, protestolar sokakta başlamaz; her gün biraz daha küçülen sofralarda başlar. Para değer kaybederken, rant düzeni derinleşirken ve kararlar istikrarsızlaşırken, geçim siyasallaşır. Bu gerçek görmezden gelinirse, yarın her şey için çok geç olabilir.

Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.