Giriş
Dünya kamuoyu geçtiğimiz hafta lideri kaçırılan Venezuela’ya kilitlenmişken, bir anda gözler sokak isyanlarının ülke geneline yayıldığı İran İslam Cumhuriyeti’ne çevrildi. Son yıllarda aralıklarla ortaya çıkan ve ardından bastırılan rejim karşıtı protestolar, İsrail ile yaşanan kısa süreli savaşın ardından yeniden doruk noktasına ulaşmış durumda.
Molla rejimi, artan bu protestolar karşısında çözülüyor mu, yoksa bu öfke dalgası da her zamanki gibi yavaş yavaş sönümlenecek mi? Bu zor sorunun yanıtına dair tahminimi yazının sonuna saklarken, binlerce yıllık Fars diyarının son yüzyılında sizleri kısa bir tarih yolculuğuna çıkarmak istiyorum.
Tepeden İnme Modernleşme: Rıza Şah’ın Büyük Deneyi
1925’te bir darbeyle iktidara gelen Pehlevi Hanedanı’nın kurucusu Rıza Şah, İran’ı hızla modernleştirmeyi hedefliyordu. 1935’te Türkiye’yi ziyaret eden Rıza Şah, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerden derinden etkilenmiş ve benzer bir dönüşümü İran’da da hayata geçirmeye çalışmıştı. Eğitimden kılık-kıyafete, kadın haklarından devlet yapısına uzanan bu modernleşme hamleleri, özellikle kırsal kesimde ve dinî çevrelerde ciddi bir direnişle karşılaştı. Zengin toprak sahipleri ve ulemanın muhalefetine rağmen reformlar kısmen hayata geçirilse de, bu tepeden inme dönüşüm toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulmadı. 1940’a gelindiğinde ise, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı, Rıza Şah için sonun başlangıcı olacaktı.
Tankların Gölgesinde Biten Bir İktidar
Rıza Şah’ın milliyetçi çizgisi, Hitler Almanyası’na duyduğu yakınlık ve Sovyetler Birliği’ne yardım için İngiltere’ye ülke üzerinden geçiş izni vermeyi reddetmesi, müttefikler açısından kabul edilemez bir noktaya ulaşmıştır. Nitekim 1941 yılında İngilizler güneyden, Sovyetler ise kuzeyden İran’ı işgal etmiştir. Bu işgalin ardından, Rıza Şah, oğlu adına tahttan çekilmek zorunda bırakılmış ve Afrika’ya sürgüne gönderilmiştir. İran, bu şekilde modernleşme iddiasıyla yola çıkan bir liderin büyük güçler arasında sıkışarak sahneden çekilmesine bir kez daha tanıklık ediyordu.
Musaddık: İran’ın Yarım Kalan Demokrasi Deneyimi
İngiliz ve Sovyet tanklarının gölgesinde tahta çıkan genç Şah, fiilen işgal altındaki bir ülkeyi devralmıştı. Meşruiyeti halktan değil, büyük güçlerin onayından alan bu yeni yönetim, daha en başından İran toplumuyla mesafeli bir ilişki kurdu. Bu kırılgan denge, 1951 yılında halkın oylarıyla iktidara gelen Başbakan Muhammed Musaddık ile sarsıldı. Musaddık, petrolü yalnızca bir ekonomik kaynak olarak değil, ulusal egemenliğin simgesi olarak görüyordu. İngiliz BP şirketinin kontrolündeki petrolün millileştirilmesi, bu anlayışın en güçlü ifadesi oldu.
Bir Darbe, Bir Travma: Onlarca Yıl Sürecek Bir Öfke
Yetkileri hızla budanan Şah, zamanla ülke dışına gönderildi. İran tarihinde ilk kez seçimle gelen bir hükümet monarşiyi geri adım atmaya zorlamıştı. Ancak bu tablo Batılı güçler açısından kabul edilebilir değildir. Nitekim 1953 yılında CIA ve MI6 tarafından ortaklaşa yürütülen “Ajax Operasyonu” adlı darbe süreci, İran’ın demokratik hafızasında silinmez bir travmaya dönüşmüştür. Satın alınan gazeteler, kışkırtılan sokak olayları ve dağıtılan paralarla kamuoyu yönlendirilmiştir. Darbe sonunda Musaddık evinde gözaltına alınmış, seçilmiş hükümet devrilmiş ve Şah yeniden saraya taşınmıştır.
Reformlar Vardı, Halk Yoktu
1960’lı yıllara gelindiğinde, Şah Rıza Pehlevi muhalefeti büyük ölçüde bastırmış, “Beyaz Devrim” adını verdiği reform paketini uygulamaya koymuştu. Toprak reformu, eğitim seferberliği ve kalkınma projeleri kâğıt üzerinde iddialıydı; ancak altyapıdan yoksundu. Dağıtılan topraklar kısa sürede satıldı, köyler boşaldı, şehirler kontrolsüz göçle doldu. Petrol gelirleriyle yaratılan büyüme dar bir elit zümreye hizmet ederken, gelir adaletsizliği de derinleşti. Modernleşme, halkla birlikte değil halka rağmen yürütülüyordu.
SAVAK Devleti: Korkuyla Ayakta Duran Bir Rejim
1970’lerin ortasında, İran, tek parti düzenine geçmişti. Şah, iktidarını büyük ölçüde istihbarat örgütü SAVAK aracılığıyla ayakta tutuyordu. Aydınlar, gazeteciler ve entelektüeller sistematik işkencelere maruz kaldı. Ali Şeriati ve Samed Behrengi gibi aydınların karanlık operasyonlarla hayatlarını kaybetmesi, rejimin entelektüel dünyayla bağını kopardığının sembolü oldu. Sarayda ihtişam sürerken, sokaklarda sessiz bir öfke birikiyordu. Şah’ın sol muhalefeti dengelemek adına mollaların önünü açması ise monarşinin sonunu hazırlayan en büyük hatalardan biri oldu.
1979: Devrim Herkesti, İktidar Başkasına Kaldı
1979’a gelindiğinde komünistler, liberaller ve İslamcılar sokaklarda yan yanaydı. Ortak slogan tekti: “Şah’a ölüm!“… Aylar süren protestoların ardından Şah ülkeyi terk etti. Sürgündeki Ayetullah Humeyni, Fransa’dan kalkan bir uçakla İran’a döndüğünde, devrim çoktan geri dönülmez bir noktaya ulaşmıştı.
Adalet Değil, İntikam
Humeyni yönetiminin ilk icraatı devrim mahkemeleri oldu. Hukukun askıya alındığı bu mahkemelerde savcı, hâkim ve jüri tek kişiydi: Devrim kasabı lakablı Sadık Halhali. Binlerce insan alelacele idama mahkûm edildi. Gazeteler kapatıldı, direnen üniversiteler kana boğuldu. Kadınlar zorla örtünmeye zorlandı. Şah döneminde 500 civarında olan siyasi tutuklu sayısı kısa sürede 5.000’i geçti. Devrim, daha ilk yıllarında kendi çocuklarını yemeye başlamıştı.
Elçilik Baskını ve Kopan İpler
ABD nefreti, Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği baskınıyla doruk noktasına ulaştı. Rehine krizi, İran’ın Batı dünyasıyla ilişkilerini neredeyse tamamen kopardı. Bu kopuşun hemen ardından başlayan İran-Irak Savaşı, iki tarafın da kazanamadığı ancak İran’ı ekonomik ve toplumsal olarak tüketen sekiz yıllık bir yıkıma dönüştü. Savaş, rejimin içerdeki kontrolünü pekiştirdi. Muhalefet “ihanet” suçlamasıyla susturuldu, toplum militarize edildi. Devrim Muhafızları devlet içinde devlet hâline geldi.
1990’lar: Normalleşen Gariplikler Ülkesi
1990’larda, İran, ahlak polisinin sokakları denetlediği, ana sınıflarında askerî eğitim verilen, evlerde gizlice şarap yapılan, devlet televizyonlarında çizgi filmlerle propaganda yapılan tuhaf bir otokrasiye dönüştü. Suçlular vinçlerde asılıyor, baskı gündelik hayatın sıradan bir parçası hâline geliyordu. Gariplikler normalleşmişti.
Sokak Var, Lider Yok
2000’li yıllara gelindiğinde rejim baskıyı sürdürürken, ambargolar ekonomiyi eritmeye başladı. Protestolar her yıl parlayıp söndü. 2025’te İsrail’le yaşanan kısa savaş, bu öfkeyi yeniden büyüttü. Ancak içeride kapsayıcı bir liderin yokluğu, muhalefeti dağınık bıraktı. Sürgünde yabancı güçlerin kuklasına dönüşmüş Şah’ın oğlu ise halkta gerçek bir karşılık bulamadı.
Çöküş Yakın mı, Erteleniyor mu?
Şahsi kanaatim, örgütsüz protestoların kısa vadede sönümleneceği yönünde. Ancak sürekli baskıyla ayakta duran ve her geçen gün meşruiyet kaybeden molla rejiminin uzun vadede kontrolü kaybetmesi kaçınılmaz görünüyor. Yazıyı bitirirken, binlerce yıllık Pers diyarı halkının bir gün hak ettikleri özgürlük, refah ve adalete kavuşmasını diliyor ve İran’ın öz evladı Ali Şeriati’nin şu sözüyle veda ediyorum: “Sadece devletin konuşma hakkı olduğu bir memlekette söylenen hiçbir söze inanmayın.”
Ali EKİNCİEL

























































