Trump yönetimi, Venezuela dosyasını “siyasi ve ekonomik baskı” düzeyinden doğrudan zorlayıcı eylem aşamasına taşıma kararı aldığında, dünyaya net bir mesaj vermiş oldu: Washington, “düşman” ya da “tehdit” olarak tanımladığı hükümetlerle ilişkilerinde artık klasik diplomasi araçlarıyla sınırlı kalmayı düşünmüyor. Nicolás Maduro ve eşinin askeri bir operasyonla gözaltına alınarak Amerika Birleşik Devletleri’ne götürülmesi, yalnızca taktik bir hamle değil; yaptırımların, hukuki kuşatmanın, istihbarat operasyonlarının ve sert gücün tek bir müdahale stratejisinde birleştirilebileceğinin ilanıdır.
Reuters başta olmak üzere uluslararası medyada yer alan ilk değerlendirmeler, bu operasyonun münferit bir olay değil, Donald Trump’ın ABD’nin Batı yarımküredeki rolünü yeniden tanımlama girişiminin parçası olduğunu gösteriyor. Trump’ın bizzat “Venezuela’daki geçiş sürecini yönetmekten” söz etmesi, yaşananların “hibrit savaş” kavramı dışında anlaşılmasının mümkün olmadığını ortaya koyuyor.
Hibrit savaş, hedef alınan devleti topyekûn yıpratmayı amaçlayan çok katmanlı bir stratejiye dayanır. Venezuela örneğinde, bu strateji; petrol ve finans yaptırımlarıyla ekonomik omurganın kurutulması, hükümetin “suçlu” ve “gayrimeşru” olarak sunulduğu bir meşruiyet savaşı, iç çatlaklara yatırım ve muhalefete bel bağlama, nihayetinde de ABD’nin güvenlik ve istihbarat kapasitesiyle nokta atışı darbeler şeklinde hayata geçirilmiştir.
Son on yılın Venezuela tecrübesi, yaptırımların tek başına rejim değişikliğini garanti etmediğini açıkça göstermiştir. Ancak yaptırımlar, ekonomiyi kırılgan hâle getirmiş, toplumu yormuş ve devleti baskı altında pazarlığa zorlamıştır. ABD Kongresi’nin son yıllardaki raporları da bu mantığı teyit eder niteliktedir: Washington, siyasi hesaplarına göre yaptırımları zaman zaman gevşetmiş, petrol şirketlerine sınırlı lisanslar vermiş, ardından bunları geri çekerek baskıyı yeniden arttırmıştır.
Son gelişmelerin asıl çarpıcı yönü ise Maduro’nun tutuklanmasından ziyade, Trump’ın Venezuela’daki resmî muhalefeti fiilen devre dışı bırakmış olmasıdır. ABD, uzun süredir “demokratik alternatif” olarak sunulan muhalif liderleri güçlendirmek yerine, mevcut iktidar yapısına yakın isimlerle kontrollü bir geçiş süreci tasarlamayı tercih etmiş görünmektedir. Nitekim Maduro hükümetinde kilit rol oynayan Delcy Rodríguez’in, operasyon sonrası dönemde geçiş sürecinin merkezine yerleştirildiğine dair haberler dikkat çekicidir.
Analistler, bu yaklaşımı, “demokratik geçiş”ten ziyade bir “pazarlıklı geçiş” olarak tanımlamaktadır. Associated Press’in analizlerine göre, Washington’ın önceliği, muhalefetin taleplerine uygun bir siyasal düzen kurmak değil; petrol sözleşmelerini güvence altına alan, göç riskini kontrol eden, kaçakçılık ağlarını sınırlayan ve bölgede Amerikan gücünü sergileyen yönetilebilir bir düzen oluşturmaktır. Bu çerçevede, demokrasi, ikincil bir hedef hâline gelmektedir.
Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, operasyon ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir. Birçok devlet ve hukukçu, Birleşmiş Milletler Şartı’nın temelini oluşturan egemenlik ve kuvvet kullanma yasağının ihlal edildiğini savunmaktadır. Güvenlik Konseyi yetkisi olmaksızın, meşru savunma gerekçesi de ileri sürülmeden, egemen bir devletin topraklarında gerçekleştirilen tek taraflı askeri operasyonların hukuki meşruiyeti son derece zayıftır. Medyada bu adım “açık egemenlik ihlali” olarak nitelendirilmiştir.
Ancak asıl dikkat çekici olan, bu tepkilerin etkisizliğidir. Kınamalar dile getirilmiş, itirazlar kayda geçirilmiş, fakat dünya genelinde kayda değer bir karşılık oluşmamıştır. Bu durum, daha derin bir soruyu gündeme getiriyor: Böylesine sarsıcı bir müdahale neden neredeyse tepkisiz karşılanmıştır?
Bunun birkaç nedeni vardır. İlki, uluslararası sistemdeki yorgunluk ve dağınıklıktır. Ukrayna Savaşı, Tayvan çevresindeki gerilimler, enerji krizi ve tedarik zinciri rekabeti, küresel gündemi parçalamış ve Venezuela’yı öncelikler listesinin alt sıralarına itmiştir. İkincisi, kolektif kurumların aşınmasıdır. Büyük güç rekabeti nedeniyle felç olan BM Güvenlik Konseyi, tek taraflı eylemleri daha az maliyetli hâle getirmektedir. Üçüncüsü, çıplak realizmdir: Pek çok devlet, söylemde uluslararası hukuku savunsa da pratikte Washington’la karşı karşıya gelmenin bedelini ödemek istememektedir. Özellikle enerji, ticaret ve güvenlik çıkarları söz konusu olduğunda bu isteksizlik daha da belirginleşmektedir. Dördüncüsü ise, istisnacılığın normalleşmesidir. Bir büyük güç kuralları sürekli seçici biçimde uygulayıp ciddi bir bedel ödemezse, diğer aktörler de bu durumu yeni “normal” olarak kabullenir. ABD’nin geçmişteki tek taraflı askeri müdahaleleri ve İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki eylemleri karşısındaki sessizlik, bu duyarsızlaşmayı hızlandırmıştır.
Bu kayıtsızlığın sonuçları ağırdır. İlk olarak emsal oluşmaktadır. Eğer bir ülkenin görevdeki liderinin sınır ötesi bir operasyonla yakalanması olağan hâle gelirse, başkaları da bunu meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanabilir. Yarın Rusya’nın Ukrayna Devlet Başkanı’nı benzer bir yöntemle hedef alması durumunda, ABD’nin bu meseleyi Güvenlik Konseyi’ne taşıması çok daha zor olacaktır.
İkinci sonuç, bu politikanın yayılma riskidir. The Guardian’ın da belirttiği gibi, Trump bu yöntemin başka ülkelerde de uygulanabileceğini açıkça dile getirmiştir. Müdahalenin maliyeti düşük görüldüğünde, coğrafi sınırlar hızla esneyebilir.
Üçüncü sonuç ise, ABD’nin yumuşak gücünün aşınmasıdır. Hukukun savunuculuğu iddiası ile tek taraflı eylemler arasındaki mesafe büyüdükçe, Washington’un ahlaki meşruiyeti zayıflamaktadır; kısa vadeli kazanımlar elde edilse bile.
Venezuela dosyasının en hassas boyutu ise perde arkasına ilişkin iddialardır. Yaygın söylentilere göre, Venezuela’daki mevcut güç yapısının bazı unsurları, kamuoyundaki sert anti-Amerikan söyleme rağmen Washington’la gizli görüşmeler yürütmüş olabilir. Bu iddialara göre, ABD, muhalefetin iktidara gelmesini engellemeyi kabul etmiş; karşılığında ise Maduro sonrası dönemde Amerikan şirketlerine petrol sektöründe yatırım imkânı sağlanması gündeme gelmiştir. Benzer şekilde, Rusya ve Çin’in Tayvan ve Ukrayna dosyalarına öncelik vererek Venezuela konusunda sessiz kalmayı tercih ettiği de öne sürülmektedir.
Bu iddiaları doğrulayacak kesin ve açık kanıtlar şu an için yoktur. Ancak bazı gözlemlenebilir olgular, bu söylentileri tamamen temelsiz olmaktan çıkarıyor. Petrolün yıllardır ABD-Venezuela ilişkilerinde bir pazarlık aracı olarak kullanılması, Maduro’ya yönelik hukuki ve mali baskının uzun süredir hazırlanıyor olması, Washington’un muhalefet yerine iktidar içinden figürlerle çalışmayı tercih etmesi ve Caracas’tan petrol ve uyuşturucu ile mücadele alanlarında iş birliği sinyalleri gelmesi, pazarlık mantığının sahnede olduğunu göstermektedir.
Rusya ve Çin açısından da durum benzerdir. Sessizlik mutlaka bir anlaşma anlamına gelmeyebilir; ancak önceliklerin başka alanlarda yoğunlaştığı ve doğrudan bir çatışmanın maliyetinin yüksek görüldüğü hesaplanmış olabilir. Bu tür bir “hesaplı sessizlik”, ileride benzer adımların meşrulaştırılmasında kullanılabilecek bir söylemsel zemini de beraberinde getirir.
Peki Trump’ın Venezuela projesi başarılı olacak mı? Eğer başarı, yalnızca bir liderin yakalanması ve güç gösterisi olarak tanımlanırsa, bu bir taktik zaferdir. Ancak dış politika, gösteriyle değil, sonuçların kalıcılığıyla ölçülür. İlk işaretler, eski düzenle bağlantılı ağların hâlâ aktif olduğunu, geçiş sürecinin belirsizliğini koruduğunu ve istikrarsızlık riskinin yüksek olduğunu göstermektedir.
ABD açısından maliyetler üç düzeyde ortaya çıkabilir: hukuki düzeyde kuvvet kullanma yasağının daha da aşınması, jeopolitik düzeyde misilleme mantığının yayılması ve normatif düzeyde ahlaki liderlik iddiasının çökmesi. Ortaya çıkan tablo, demokratik bir geçişten ziyade, petrol merkezli ve pazarlık odaklı bir güç yeniden düzenlemesine işaret etmektedir.
Sonuç olarak, Venezuela meselesi, yalnızca Maduro ile ilgili değildir. Bu dosya, uluslararası düzenin geleceğine dair bir testtir. Tepkilerin etkisizleştiği, hukukun yerini pazarlığın aldığı ve hibrit savaşın standart bir dış politika aracına dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz. Asıl tehlike, bugünkü kayıtsızlığın yarının kuralı hâline gelmesidir — ve bu kural, yalnızca Batı yarımküre ile sınırlı kalmayacaktır.
Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN

























































