Giriş
NATO liderleri 7-8 Temmuz 2026’da, başkent Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde bir araya gelecek. İttifakın 2004 İstanbul Zirvesi’nden sonra Türkiye’de düzenlenen ikinci zirvesi, hiç de rahat olmayan bir atmosferde toplanıyor: Avrupa’da süren bir savaş, Ortadoğu’da yeniden alevlenen bir istikrarsızlık ve müttefikler arasında önceliklere, yüke ve riske dair giderek görünür hâle gelen bir gerilim. Buna rağmen, Ankara Zirvesi’ni bir “kriz zirvesi” olarak okumak yanıltıcı olur. Daha doğru bir okuma, zirveyi kısa vadeli şoklar ile uzun vadeli yapısal dönüşümün birbirine karıştığı bir kavşak olarak görmektir. İran çatışması, Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanma, Grönland çıkışları ve gümrük tarifesi tartışmaları kısa vadeli şoklardır; yük paylaşımının yeniden dengelenmesi, Avrupa savunma sütununun güçlenmesi ve “NATO 3.0” başlığı altında özetlenen yeniden yapılanma ise yapısal dönüşümün parçalarıdır. Ankara’nın asıl sınavı, bu ikisini birbirine karıştırmadan, ittifakın siyasi iradesini ve dayanışmasını yeniden teyit edebilmektir.
“NATO 3.0” ne anlama geliyor?
“NATO 3.0“, resmî bir doktrin adı değil; son dönemde Genel Sekreter Mark Rutte ve bazı ABD’li yetkililer tarafından dile getirilen, ittifakın yeni dönemde nasıl şekilleneceğini anlatan bir kavramdır. Washington’daki anlatıda NATO’nun Soğuk Savaş’taki kuruluş hâli “NATO 1.0” (saf kolektif savunma), Soğuk Savaş sonrası küresel bir güvenlik aktörüne dönüşmesi “NATO 2.0“, bugün savunulan model ise “NATO 3.0” olarak adlandırılıyor. Bu üçüncü evre, paradoksal biçimde ilk evrenin kolektif savunma odağına bir geri dönüşü çağrıştırıyor: daha fazla Avrupa sorumluluğu, ama ABD’nin de ittifaka sağlam biçimde kök salmaya devam ettiği bir yapı.
Pratikte bu yaklaşımın dört temel unsuru var. Birincisi, Avrupalı müttefiklerin kendi konvansiyonel savunmaları için daha fazla sorumluluk üstlenmesi. İkincisi, ABD’nin özellikle nükleer caydırıcılık ve stratejik destek alanlarında ittifakın temel güvencesi olmaya devam etmesi. Üçüncüsü, savunma harcamalarının ve Avrupa savunma sanayisinin güçlendirilmesi. Dördüncüsü ve hepsini özetleyen ilke ise, “ABD’ye aşırı bağımlı bir NATO” yerine “yük paylaşımının daha dengeli olduğu bir NATO” inşa etmek.
Rutte, bu dönüşümün soyut bir temenni olmadığını rakamlarla anlatıyor. 2016-2026 arasında Avrupalı müttefikler ve Kanada savunmaya 1,2 trilyon dolar ek kaynak ayırdı; yalnızca 2025’te çekirdek savunma yatırımları yaklaşık 139 milyar dolar arttı. Genel Sekreter, bu sıçramayı, her ABD yönetiminin onlarca yıldır dile getirdiği fakat hayata geçiremediği bir hedefin nihayet gerçekleşmesi olarak sunuyor ve dönüşümü “daha çok Avrupa öncülüğünde, savunma harcamalarında eşitlenen, ama ABD’nin yine de NATO’da köklü biçimde kaldığı” bir model olarak tarif ediyor.
%5 hedefi ve yük paylaşımının yeniden gündeme gelişi
Bu tablonun mali çerçevesi 2025 Lahey Zirvesi’nde belirlendi. Daha önce beklenti ve uygulama gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) %2’siydi; Lahey’de bu hedef, 2035’e kadar %5’e çıkarıldı. Burada sık yapılan bir yanlış anlaşılmayı gidermek gerekir: bu, NATO’ya ödenen bir aidat değildir. Söz konusu olan, her üyenin kendi GSYİH’sinden savunmaya ayırdığı pay ve bunu ittifak hedefleriyle uyumlu biçimde harcaması beklentisidir. Üzerinde uzlaşılan formül, %3,5’lik kısmın temel askerî ihtiyaçlara, %1,5’lik kısmın ise altyapı ve güvenlikle ilgili daha geniş projelere ayrılmasıdır.
Yük paylaşımı (burden sharing) sorununun kökeni eskidir. Soğuk Savaş sonrasının verdiği rahatlıkla bazı Avrupalı üyeler %2 hedefini bile karşılamamış, hatta harcamalarını azaltmıştı. ABD’nin yıllardır dile getirdiği şikâyet buradan besleniyordu: tüm güvenlik yükünün Washington’ın sırtında olması yerine, müttefiklerin de belirlenen hedefe göre paylarını artırması. Ankara’da asıl mesele artık hedefin kabulü değil, taahhütlerin somut askerî kabiliyete dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir. Bir başka deyişle zirve, “daha fazla harcama” sözünün “doğru kabiliyetlere yatırım” pratiğine çevrilip çevrilemeyeceğinin erken bir sınavı olacak.
“NATO içinde güçlü Avrupa” ve Türkiye açısından kritik şart
“NATO içinde güçlü bir Avrupa” anlayışı, Avrupalı ülkelerin daha fazla askerî, siyasi ve sınai sorumluluk üstlenmesini, ancak bunu NATO çerçevesi içinde ve NATO’yu tamamlayıcı biçimde yapmasını öngörür. Bu yaklaşım, AB içinde zaman zaman dile getirilen “stratejik özerklik” fikriyle benzeşir ama onunla aynı değildir. Güçlü Avrupa modelinde Avrupa güçlenir; ancak NATO’nun merkezî rolü korunur. Stratejik özerklikte ise, Avrupa, bazı durumlarda ABD’den bağımsız hareket etme kapasitesini de geliştirmeyi hedefler.
Türkiye açısından bu ayrım hayati önemdedir. Evet, Avrupalı müttefiklerin katkısı artırılabilir ve arttırılmalıdır; ancak bunun iki şartı vardır. Birincisi, Avrupa savunma kimliği NATO’nun içinde ve onunla uyumlu olarak geliştirilmeli, ittifaka bir alternatif olarak değil tamamlayıcısı olarak kurgulanmalıdır. İkincisi, ve en az birincisi kadar önemlisi, bu yapı AB üyesi olmayan Avrupalı NATO ülkelerini —Birleşik Krallık, Türkiye ve Norveç— mutlaka kapsamalıdır. AB merkezli bir “Avrupa sütunu”, finansman, ortak tedarik ve savunma sanayisi iş birliklerini yalnızca AB kurumları üzerinden örgütlerse, ittifakın en yüksek askerî kabiliyete sahip üyelerinden bazıları yapısal olarak dışarıda kalma riskiyle karşılaşır. Bu, hem yük paylaşımının mantığına, hem de NATO’nun bütünlüğüne aykırı olur.
Caydırıcılık, defansın önündedir
NATO stratejisinin temelinde “caydırıcılık ve savunma” (deterrence and defence) konsepti yatar ve bu sıralama tesadüfi değildir: caydırıcılık savunmadan önce gelir. Caydırıcılıkta başarılı olunursa, yani saldırı düşünen taraf bunun bedelini göze alamazsa, savaşa, yani savunmaya gerek kalmaz; savaş caydırılır. Caydırıcılığın da iki ayağı vardır. Birincisi askerî imkân ve kabiliyetlerdir: uçaklar, gemiler, füzeler, radarlar ve bunları ayakta tutan ikmal sistemleri. İkincisi ise en az ilki kadar belirleyici olan siyasi iradedir (political will): “Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır” mesajının inandırıcı biçimde verilmesi.
Siyasi iradenin en görünür araçlarından biri ortak bildirilerdir. Zirve bildirileri, Bakan bildirileri ve liderlerin açıklamaları, ittifakın kararlılığını rakibe duyuran sinyallerdir. İşte tam bu noktada son dönemin gerilimleri caydırıcılık açısından bir zaafa dönüşme riski taşır. Liderlerin ittifakı zayıf gösteren çıkışları —Grönland tartışmaları, müttefiklere yönelik “büyük hata yaptılar” türünden suçlamalar veya birliği sorgulatan söylemler— sahadaki askerî eksiklikler kadar caydırıcılığı aşındırabilir. Bu yüzden Ankara’nın belki de en kritik çıktısı yeni bir kabiliyet vaadi değil, dayanışmanın ve birlikteliğin yüksek sesle teyididir. Caydırıcılık, ancak tutarlı bir siyasi iradeyle birlikte anlam taşır.
İran, Hürmüz ve “alan dışılık” tartışması
Transatlantik gerilimin son dönemdeki en somut tetikleyicisi İran meselesidir. ABD’nin İsrail’le birlikte yürüttüğü askerî kampanyanın ardından İran, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisini fiilen tıkadı; küresel deniz taşımacılığı ve enerji piyasaları, zaten zorlanan Avrupa ekonomilerine yansıyan bir baskı altına girdi. Washington, müttefiklerini boğazı yeniden açacak bir deniz operasyonuna davet etti ve bunu bir dayanışma sınavı olarak çerçeveledi; karşılık alamayınca da Avrupa’yı “kritik anda ortada olmamakla” suçladı.
Avrupa’nın yanıtı büyük ölçüde tarafsızlık oldu. Fransa, çatışmanın tarafı olmadığını ve Hürmüz’ü açmaya yönelik hiçbir operasyona katılmayacağını açıkladı; AB’nin dış politika yüksek temsilcisi de bunun “Avrupa’nın savaşı olmadığını, başlatılmadığını ve önceden danışılmadığını” vurguladı. Buradaki temel itiraz teknik ve hukuki olduğu kadar siyasidir: ABD, İsrail’le birlikte bu çatışmaya girmeden önce NATO içinde herhangi bir danışma yapmadı; üstelik bölge teknik olarak NATO’nun sorumluluk alanının (alan dışı / out of area) dışındadır. Önceden bir mutabakat sağlanmış olsaydı katkı vermek çok daha olası olurdu. Tarihsel bir paralellik de hatırlatmak gerekir: Avrupalı müttefikler Vietnam Savaşı’nda da ABD’ye anlamlı bir askerî destek vermemişti. Dolayısıyla, mesele yalnızca “isteksizlik“le değil, danışma ve görev tanımı eksikliğiyle de ilgilidir.
Bu tablonun bir de madalyonun öteki yüzü var. Rutte, Avrupa’nın katkı vermediği eleştirisine, İran’a yönelik harekât sırasında Avrupa üslerinden kalkan binlerce uçuşu hatırlatarak karşılık veriyor; yani Avrupa, doğrudan muharip rol almasa da lojistik ve üs desteğiyle önemli bir ağırlık taşıdı. Ayrıca Fransa ve Birleşik Krallık öncülüğünde, Hürmüz’ün güvenli biçimde yeniden açılmasına dönük ve kırktan fazla ülkenin desteklediği bir girişim şekillenmiş durumda; NATO’nun bu çabadaki rolü henüz net olmasa da ittifakın gerektiğinde katkı vermeye hazır olduğu sinyali veriliyor. Ankara’da izlenmesi gereken sorulardan biri, bu girişimin ittifak şemsiyesi altına alınıp alınmayacağıdır.
Ankara Zirvesi’nin gündemi ve Türkiye’nin öncelikleri
Ankara Zirvesi’nin temel amacı, 2025 Lahey kararlarının uygulanma durumunu gözden geçirmek ve önümüzdeki dönemin savunma, sanayi ve güvenlik yol haritasını çizmektir. Bu çerçevede öne çıkacak başlıklar bellidir: Transatlantik gerginliğin yumuşatılması ve dayanışmanın yeniden teyidi; savunma harcamaları ve yük paylaşımının somut kabiliyete dönüştürülmesi; savunma sanayisinin güçlendirilmesi (zirveyle eşzamanlı düzenlenecek NATO Savunma Sanayii Forumu bunun simgesi); Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Ukrayna’ya verilen desteğin sürdürülebilir kılınması; ve İran, Gazze ile Hürmüz başta olmak üzere Ortadoğu’daki gelişmeler.
Ev sahibi Türkiye için zirve, hem fırsat hem sınavdır. Türkiye, ittifakın ikinci büyük ordusuna sahip; coğrafyası onu Karadeniz, Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Kafkasya’nın kesişiminde tutuyor. Bu nedenle Batılı düşünce kuruluşlarının analizlerinde sık sık “NATO’nun Türkiye paradoksu” diye anılan bir denklem öne çıkıyor: askerî olarak değerli, coğrafi olarak vazgeçilmez, ama siyasi olarak rahatsızlık verici görülen bir müttefik. Ankara’nın masaya getireceği öncelikler de bu denklemin gerilimini yansıtıyor. Cumhurbaşkanı düzeyinde dile getirilen başlıklar; savunma sanayisine yönelik ihracat ve teknoloji kısıtlamalarının kaldırılması, Avrupa güvenlik girişimlerinde daha fazla rol alınması ve terörle mücadelede müttefiklerden daha güçlü destek beklentisi olarak özetlenebilir. Buna güney kanadı güvenliğinin —savunma yatırımları ve hava savunması altyapısı dâhil— bireysel bir Türkiye yükümlülüğü değil, kolektif bir ittifak sorumluluğu olarak tanınması talebini de eklemek gerekir.
Asıl sınav: disiplin ve dayanışma
Ankara Zirvesi, NATO’nun “anlamlı olup olmadığına” dair bir referandum değil; disiplinine ve dayanışmasına dair bir sınavdır. İttifakın geleceğini belirleyecek olan, müttefikler arasındaki anlaşmazlıkların varlığı değil —bu anlaşmazlıklar ilişkiyi onlarca yıldır tanımlıyor— bunların yönetilip yönetilemeyeceğidir. Başarılı bir zirve, ABD’yi ittifakta tutmayı, Avrupa’yı kabiliyet üretir hâle getirmeyi ve Rusya’yı caydırmayı eşzamanlı biçimde başarabilen bir siyasi pazarlığı yeniden kurabilir. Türkiye için ise, hedef, kendi coğrafi ve askerî ağırlığını ittifak içinde kalıcı bir kurumsal mimariye dönüştürmek; “odayı güvenli tutması beklenen ama masada eşit söz hakkı verilmeyen” bir konumdan, kuralları ve yükü gerçekten paylaşan bir aktör konumuna geçmektir. Caydırıcılık nihayetinde bir temenni değil, dayanışmanın somut hâlidir; ve dayanışma, Ankara’da yeniden inşa edilmesi gereken asıl sermayedir.

Doç. Dr. Ali Oğuz DİRİÖZ
TOBB Üniversitesi
KAYNAKÇA
- NATO, “Overview – 2026 NATO Summit in Ankara,” nato.int. https://www.nato.int/en/news-and-events/events/2026/07/overview—2026-nato-summit-in-ankara-.
- Atlantic Council, “NATO Secretary General Mark Rutte on the Ankara Summit Agenda,” 25 Haziran 2026. https://www.atlanticcouncil.org/event/nato-secretary-general-mark-rutte-on-the-ankara-summit-agenda/.
- Seth G. Jones ve Riley McCabe, “The NATO Ankara Summit: ‘NATO 3.0’ in Practice,” CSIS, 27 Ocak 2026. https://www.csis.org/analysis/nato-ankara-summit-nato-30-practice.
- The Washington Institute for Near East Policy, “Middle East in Crisis, NATO in Disarray: The Stakes for the Ankara Summit,” Haziran 2026. https://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/middle-east-crisis-nato-disarray-stakes-ankara-summit.
- Friends of Europe, “NATO’s Fragile Future Under the Spotlight: A Preview of the Upcoming Ankara Summit,” 29 Mayıs 2026. https://www.friendsofeurope.org/events/natos-fragile-future-under-the-spotlight-a-preview-of-the-upcoming-ankara-summit/.
- European Policy Centre (EPC), “Countdown to the NATO Summit in Ankara: Challenges, Expectations, Goals,” 2026. https://www.epc.eu/projects/countdown-to-the-nato-summit-in-ankara-challenges-expectations-goals/.
- Xinhua, “Interview: Transatlantic Rifts Seen as Big Challenge for NATO Ahead of Ankara Summit, Says Turkish Expert,” 12 Haziran 2026. https://english.news.cn/20260612/9db208f409ad4a74ba911ec306cc683e/c.html.



























































