AYRIM DUVARI

upa-admin 29 Ekim 2026 80 Okunma 0
AYRIM DUVARI

İsrailli karar alıcılar, Ayrım Duvarı’nın inşa sürecini 2001 yılına dayandırmaktadır. 1 Aralık 2001 tarihinde gerçekleşen intihar saldırısının ardından, Batı Şeria’nın Filistin’in diğer bölgelerinden izole edilmesine karar verilmiştir. İsrail’in resmi açıklaması bu yönde olsa da, bu yapı, aynı zamanda İsrail’in Yahudi karakterini koruyan bir duvar işlevi de görmüştür. Nitekim Batı Şeria’daki Filistinlilerin İsrail’e girişi bu duvarla birlikte ciddi oranda kısıtlanmıştır.

Duvarın büyük bir kısmı Filistin toprakları üzerinden geçmiştir ve Yeşil Hat, İsrail lehine genişlemiştir. Yeşil Hat boyunca inşa edilen bu yapı, hem devlet kademelerinde, hem de kamuoyunda, “Yeşil Hat“tan ziyade Ayrım Duvarı’nın İsrail’in gelecekteki sınırlarını oluşturduğu düşüncesini uyandırmıştır. İsrail, resmi olarak sınırlarını belirlememiş ve anayasasını yazmamış olsa da, bu durum, zihinlerde ve fikirlerde sınırların ya da anayasal çerçevenin belirsiz olduğu anlamına gelmemektedir. Kuşkusuz, büyük bir muğlaklık bulunmakla birlikte, halk nezdinde ve devlet kademelerinde Ayrım Duvarı’nın gelecekteki İsrail sınırı olabileceği kanaati mevcuttur. Ayrıca her siyasi partinin devlet sınırlarına yönelik farklı yaklaşımları bulunmaktadır; ancak bu konu ayrı bir çalışma sahası olduğundan burada ele alınmayacaktır. Yine de bu husus göz ardı edilmemelidir.

İsrail, bugüne kadar eş zamanlı olarak üç temel hedefi takip etmiştir: Demokratik bir devlet olmak istemiş, fakat bunu yalnızca kendi içinde belli oranlarda gerçekleştirebilmiştir; Filistinliler bu demokrasiden pay alamamıştır. Yahudi Devleti olma özelliğini korumak istemiş ve Yahudi nüfusunun çoğunlukta kalmasını daima hedeflemiştir. Bu iki hedef kendi içinde gerçekleşebilir bir nitelik taşısa da, İsrail, üçüncü bir hedef olarak işgal ettiği toprakları da elinde tutmak istemiştir. İşte bu hedefler, birbiriyle temelden çelişmektedir.

Papa Francis’in Ayrım Duvarı’nı ziyaret ettiği sırada duvarda “Papa, adaleti konuşacağımız birine ihtiyacımız var” yazıyordu. Nitekim duvarın yapım süreci, Kudüs’teki bir otobüste gerçekleşen bombalı intihar saldırısının ardından güvenlik gerekçeleri öne sürülerek başlatılmıştır. İlk dönemlerde İsrailliler duvarın inşasını yeterince gündeme taşımamış; Filistinliler de bu nedenle projenin kapsamı hakkında başlangıçta yeterli bilgiye sahip olamamıştır. Yapının yalnızca güvenlik amaçlı olduğu söylemi öne çıkarıldığından, Filistinliler bu durumun kendileri için adeta bir felakete (catastrophe) dönüşeceğini öngörememiştir. Duvar, Filistin toplumunun sosyo-ekonomik dinamiklerini kökten değiştirmiştir. Yair Golan’a göre, bu yapı, İsrailliler ile Filistinlilerin kaynaşmasını tamamen engellemiştir. Nitekim duvar inşa edilmeden önce, İsrailliler, maliyetlerin düşük olması sebebiyle Filistinlilerle çok çeşitli ticari ilişkiler kurabilirken, inşa sonrasında bu temaslar imkânsız hâle gelmiştir. Özellikle meyve-sebze ticareti ve sanayi alanlarında Filistinlilere ait iş yerleri ve pazarlar atıl kalmış; daha önce canlı olan şehirler kısa sürede durgunlaşmıştır. Böylece, İsrail ekonomisine uzun süredir bağımlı olan Filistin ekonomisi çok ağır bir darbe almıştır.

Önemli milliyetçilik teorisyenlerinden Benedict Anderson, Hayali Cemaatler adlı eserinde sömürgeci güçlerin hâkimiyet kurmak için üç temel kurumsal araca başvurduklarını belirtir. İsrail bir “yerleşimci kolonyal” örneği sunmakta; bölgeyi işgal ettikten sonra çekilmeyip buraya yerleşmektedir. Anderson’a göre, sömürgeci devletlerin hâkimiyetini ve kendi kimlik inşasını biçimlendiren üç temel kurum bulunmaktadır: nüfus sayımı, harita ve müze. Anderson, devletin bu kurumlar aracılığıyla insanların doğasını, coğrafyasını ve soy/ata iddialarının meşruiyetini yönetebildiğini öne sürmektedir. Sömürge dönemlerinde “siyasi-biyografik” bir anlatı olarak haritaların oluşturulması, daha sonra 20. yüzyılda sömürge sonrası ulus devletler tarafından da benimsenmiştir. Anderson’ın belirttiği bu üç unsur —nüfus, harita ve müze— büyük önem taşır. İsrail de Filistin coğrafyasını dilediği gibi sınırlandırmakta vedönüştürmektedir; bu bağlamda sürecin Anderson’ın teorik çerçevesiyle doğrudan örtüştüğügörülmektedir.

2002 yılında dönemin Savunma Bakanı Binyamin Ben-Eliezer tarafından çitin inşası başlatılmıştır. Bu yapı, Elişa Efrat tarafından “güvenlik çiti” veya “ayrım çiti” olarak adlandırılmıştır. 2013 yılı itibarıyla duvarın yaklaşık yüzde 65’i tamamlanmıştır. Toplamda 810 kilometre uzunluğa ulaşması hedeflenen bu hat, Yeşil Hat’ın uzunluğunun yaklaşık iki katına denk gelmektedir. Doğu ve batı yönleri arasında duvardan geçişler askeri izne tabi tutulmuştur. Süreç içerisinde duvar medyadan kasıtlı bir şekilde uzak tutulmuş ve Yahudi kamuoyu Filistinlilerin yaşadıklarını çoğunlukla göz ardı etmiştir. Nitekim Yahudiler arasında duvarlara verilen destek 1995 yılında yüzde 67 seviyesindeyken, 2004 yılında yüzde 80’e yükselmiştir. Floersheimer Enstitüsü tarafından yapılan araştırmalar da 2002 sonrasında duvarın bilinçli olarak medyanın gündeminden çıkarıldığının sonucuna ulaşmıştır. Günümüzde duvara heriki taraftan da yaklaşmak yasaklanmış olup yaklaşan kişilerin vurulma riski bulunmaktadır.

Duvarın sosyal medyada yer alan en yaygın fotoğraflarından biri bu duruma örnek teşkiletmektedir. Aslında bir duvar inşa etme fikri çok daha eskiye dayanmaktadır. Ayrım duvarı fikri ilk olarak 1990’lı yıllarda İzak Rabin’in Başbakanlığı döneminde gündeme gelmiştir; bu süreç Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasının hemen sonrasına tekabül etmektedir. O dönemde İsrail’in Batı Şeria’nın tamamına da sahip olması gerektiğine inanan sağ kesim bu projeye şiddetle karşı çıkmıştır. Çünkü duvarın inşası, Yeşil Hat’ın İsrail’in kalıcı sınırı olduğu düşüncesini güçlendirecekti. Sol kesim ise belirli bir süre geçtikten sonra Filistin yanlısı bir tutum takınmaya başlamış ve insan haklarını ön plana çıkararak Filistinlileri savunmuştur. Buna karşılık sağcı hükümetler Ayrım Duvarı’nı bizzat inşa etmeye başladığında, sağcı kesimin şikâyetleri azalmış ve böylece duvarın inşası siyasi açıdan kolaylaşmıştır.

Tarihsel arka plana bakıldığında, Yahudiler 1948 yılında Filistin topraklarının yüzde 78’ini işgal etmiştir. Bu süreçte Filistinlilere yönelik etnik temizlik uygulanmış, hatta konuya ilişkin The Ethnic Cleansing of Palestine adlı müstakil bir kitap dahi kaleme alınmıştır. Tarihçi Benny Morris, Filistinlilerin 1948’den itibaren sınır bölgelerinden sistematik olarak temizlendiğini yazmaktadır. Morris’e göre, o dönemde sınırlar çok uzun ve güvensizdi; bu yüzden sınır bölgelerinde yaşayan İsraillilere talimat verilerek bölgenin boşaltılması istenmiş, Filistinlilerin bir kısmı ülke içine, bir kısmı ise çevre ülkelere göçe zorlanmıştır. İsraillilerin A Bölgesi’ne geçişinin yasak olduğunu gösteren ve duvarın yakınında yer alan bir tabela da bu durumun somut bir kanıtıdır.

Ayrım Duvarı’nın yüzde 85’i doğrudan Batı Şeria toprakları üzerinden geçmiştir. Bu süreçte Filistinliler topraklarının çok büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Duvarın İsrail tarafında (batı tarafında) kalan topraklarda ise tarım alanları ve su kuyuları açısından ciddi sıkıntılar başgöstermiş; bazı bölgeler tamamen duvarla çepeçevre kuşatılmıştır. Duvar inşa edilirken arazilerin “geçici olarak” kullanıldığı öne sürülmüş ve bu nedenle Filistinlilere herhangi bir tazminat ödenmemiştir. Sırf projenin meşruiyetini korumak adına koskoca yapının geçici olduğuiddia edilmiştir.

Nihayetinde duvar, Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 10’unu işgal etmiştir. Yaklaşık 250 bin Filistinli, Yeşil Hat ile duvar arasında kalan ve “dikiş bölgesi” (seam zone) adı verilen dar alanda sıkışıp kalmıştır. Filistinlilerin en verimli tarım arazileri duvarın diğer tarafında kalmıştır. Eskiden aile işletmeciliği şeklinde tarımla uğraşan ve tarlalarını istedikleri gibi ekip biçen ailelere bu hak tanınmamış; hanedeki tüm fertler yerine yalnızca birkaç kişiye tarım arazilerini işleme izni verilmiştir. Tarım arazilerine giriş ve çıkış saatleri, “güvenlik” gerekçesiyle askerlerin keyfi taleplerine göre düzenlenmiş ve bu durum tarımsal üretimi derinden sarsmıştır. Örneğin, normalde akşam sulanması gereken topraklar gündüz vakti (öğle saatlerinde) sulanmak zorunda kalmıştır. Pazara acil ulaştırılması gereken taze ürünler zamanında sevk edilemeyince, çiftçiler pazarda daha uzun süre dayanabilen ancak ekonomik değeri düşük bitkiler ekmek zorunda kalmıştır. Bütün bu olumsuz gelişmeler Filistinli üreticileri ve halkı ekonomik açıdan yıpratmaya devam etmektedir. Özellikle yaklaşık 500 bin kişinin yaşadığı ve Batı Şeria’nın “meyve sepeti” olarak adlandırılan Kalkilya, Cenin ve Tulkerim bölgeleri bu durumdan fazlasıyla zarar görmüştür.

Bu bölgelerde yaşayan İsrailli yerleşimciler, İsrail devleti tarafından açıkça kayırılmıştır. Örneğin, Doğu Kudüs’teki 14 kontrol noktasından 10 tanesi yalnızca yerleşimcilerin kullanımına ayrılmıştır. Buradaki yerleşimciler evlerini stratejik olarak yüksek tepelere inşa etmiş ve daha kolay tanınmaları ve korunabilmeleri için çatılarını kırmızıya boyamışlardır. Silahlı ve güvenli biryaşam sürmeleri için devlet tarafından birçok özel önlem alınmıştır. Öte yandan, Filistin iş gücü bir süredir İsrail ekonomisiyle entegre bir biçimde çalışmaktayken, Ayrım Duvarı bu iş gücüne erişimi son derece sıkıntılı ve hatta imkânsız hâle getirmiştir. Filistinliler zamanla geleneksel tarım uğraşından uzaklaşarak sanayi bölgelerinde çalışmaya yönelmişlerdir. Nitekim tarım sektöründe çalışan bir kişinin günlük geliri 50-60 şekel civarındayken, sanayide çalışanlar 80-120 şekel kazanmaktadır. Buna karşılık, duvarın doğu tarafında kalan kesimler büyük bir işsizliğe terk edilmiştir. Bu ekonomik çıkmaz nedeniyle, örneğin 2013 yılının Ocak ve Mart ayları arasında 14 bin Filistinli, duvarın henüz tamamlanmamış kısımlarını gizlice aşarak İsrail’e çalışmaya gitmek zorunda kalmıştır.

İsrail, Ayrım Duvarı’nın inşa edileceği güzergâhı hiçbir zaman bütün olarak Filistinlilerle paylaşmamıştır. Planlar parça parça ve yalnızca köylerden geçeceği sırada, oradaki halkla İbranice dilinde paylaşılmıştır; bu nedenle Filistinliler projenin bütününü ve ne olup bittiğini uzun süre tam olarak anlayamamıştır. Söz konusu arazilere “5 yıllığına geçici olarak” el konulmuş ve Filistinlilere hiçbir ücret ödenmemiştir. Duvarın birinci aşamasında yalnızca Tulkerim ve Kalkilya bölgelerinde 30 su kuyusu Filistinlilerin kontrolünden çıkmıştır. Birçok sivil toplum kuruluşu (STK) bu kritik su sorununa ilk başlarda dikkat çekmiş, Ocak 2003’te ise Filistin Su İdaresi konuyla ilgili kapsamlı bir rapor yayımlamıştır. İsrail, bu süreç sayesinde bölgedeki su kaynaklarının kontrolünü büyük ölçüde ele geçirmeye başlamıştır. Normal şartlarda Filistinliler Batı Şeria’dan yıllık 20 milyon metreküp su çekerken, bu süreçte bunun 6 milyon metreküplük kısmını kaybetmişlerdir.

Ayrım Duvarı boyunca yaklaşık 40 bin Yahudi, 23 farklı yerleşim biriminde yaşamaktadır. Bu sözde yerleşimler, 1940’lı yıllardan itibaren inşa edilmeye başlanmıştır. Yeşil Hat boyunca Filistinlilerin yoğun olarak yaşaması sebebiyle, Ariel Şaron döneminde bu demografik yapıyı dengelemek amacıyla bölgeye özel olarak Yahudi nüfus yerleştirilmeye çalışılmıştır. Yahudilerin söylemiyle, bu durum aynı zamanda “Yeşil Hat’ın yer değiştirmesi” anlamına gelmiştir.

Bu mekânsal ayrışma neticesinde Yahudiler son derece korunaklı ve güvenli bir çevrede yaşarken, Filistinliler ise tam tersine sürekli bir güvensizlik ve suç sarmalı içinde yaşamaya çalışmaktadır. Bölgede yaşayan Yahudiler buranın oldukça güvenli olduğunu ifade etmekte ve burada yaşamaya devam etmek istemektedir. Nitekim Ayrım Duvarı, İsrail genelinde hırsızlık, silahlı saldırı ve kanlı eylemleri büyük oranda azaltmıştır. Öte yandan, Yahudiler bu yapıya resmi olarak “sınır” değil, “çit” der. İbranicede bu yapıyı ifade etmek için Gederha-Hafrada (Ayrım Çiti / גדר ההפרדה ) terimi kullanılmaktadır.

Yahudi sakinler fiziksel olarak Filistinlilerden ayrılsalar da, bazı kültürel ve çevresel unsurlardan rahatsızlık duyarlar; örneğin ezan okunduğunda ya da çöpler ateşe verildiğinde bu durumdan şikâyet ederler. Ezanın içeriğini bilmeyen bazı Yahudiler, ezanın kendilerine karşı okunduğunu ve içinde Yahudileri hedef alan ifadeler barındırdığını iddia eden asılsız spekülasyonlar yapmaktadır. Sabah erkenden müezzin sesinin duyulduğu bölgelerdeki evler, Yahudi emlak piyasasında doğal olarak daha ucuza alıcı bulmaktadır. Zira bölgede yaşayan Yahudi sakinler için en önemli meselelerden biri mülklerinin piyasa değeridir. Güvenlik çiti, insanların zihninde ve siyaset politikasında sürekli gündemde tutulan bir alan olmaktan çıkmış;oradaki Yahudi sakinler için en kritik husus, evlerinin kaça satılacağı hâline gelmiştir. Nitekim bariyerlere yakın yerlerdeki konutlar, diğer bölgelere kıyasla yüzde 20 daha ucuza satılmaktadır.

Kudüs’teki Filistin mahallelerinde ve Ayrım Duvarı’nın doğu taraflarında kalan bölgelerde yaşayan Filistinliler, belediyeden düzenli ve nitelikli bir temizlik hizmeti alamamaktadırlar. Bu yüzden çöpler toplanamamakta, mahalle sakinleri çöpleri mecburen biriktirip yakmak zorundakalmaktadır. Bu durum çevrede yoğun bir koku ve hava kirliliğine yol açmaktadır. Duvarın diğer tarafında yaşayan Yahudiler de bu kokudan ve dumandan ciddi şekilde rahatsızlık duymakta veşikâyetlerini dile getirmektedirler. Görülmektedir ki, bölgede belediye hizmetleri, adeta alt sınıflara reva görülen ve temel hak olmaktan çıkarılan bir lütuf haline gelmiştir.

Duvarın açtığı yaralar ve insanî boyutu konusunda yürek yakan pek çok hikâye bulunmaktadır. Örneğin, duvarın diğer tarafında kalan evlerine ve otellerine bir daha ulaşamayan Salwa ailesinin reisi, yaşanan bu derin adaletsizlik, bütün iş olanaklarının kaybolması ve yuvalarından ayrılmak zorunda kalmanın getirdiği büyük üzüntüye dayanamayarak vefat etmiştir. Bunun gibi trajik hikâyeler ve telafisi imkânsız insanî dramlar, bu duvarın örülmesinin ardından bölgedesıradanlaşan birer gerçeğe dönüşmüştür. Yahudilerin duvara dikkat çekmek amacıyla bölgede gerçekleştirdikleri bir elbise tanıtımı (defile), duvarın meşruiyetini ve normalleşmesini sağlayabileceği endişesiyle çeşitli çevrelerce eleştirilmiştir.

Duvar inşa edilmeden önce Yahudiler, “Biz Batı Şeria’da özgürce dolaşamazken Filistinliler burada nasıl özgürce dolaşabiliyor?” diyerek bu durumdan rahatsızlıklarını dile getirmekteydiler. Oysa uluslararası hukuka göre bir ülkenin vatandaşlarının ülke sınırları içinde serbestçe dolaşma hakkı vardır. İsrail’in inşa ettiği bu duvar, temel insan haklarına ve uluslararası hukuka doğrudan aykırılık teşkil etmektedir. Sahadaki uygulamalarda da büyük bir eşitsizlik gözlenmektedir; örneğin duvarın Filistin tarafında bir güvenlik sorunu veya olay yaşandığında İsrailli yetkililer harekete geçmezken, Yahudi yerleşimciler en ufak bir sorun yaşadığında güvenlik güçleri derhal müdahale etmektedir.

Kudüs bölgesi de duvarın inşasından sonra Filistinliler için yaşanmaz hâle gelmiştir. Konut bulmak neredeyse imkânsızlaşmış, tek bir evde birden fazla ailenin yaşamak zorunda kaldığı aşırı yoğun bir yerleşim düzeni ortaya çıkmıştır. Bu durum, İsrail’in Kudüs’ü “Yahudileştirme” politikalarıyla tam bir örtüşme göstermektedir. Duvar öncesinde Filistinliler Kudüs’ün hemen dışçeperindeki alanlarda ev inşa edebiliyorken, duvar sonrasında bu imkân tamamen ortadan kalkmıştır. Bir Filistinli, duvarın gündelik hayatı üzerindeki yıkıcı etkisini şu sözlerle dile getirmektedir: “Bakın, kontrol edebileceğiniz şeyler var ve kontrol edemeyeceğiniz şeyler var. İnsanlar normalbir hayat yaşamak ve bundan keyif almak istiyor — bu son derece doğal ve normaldir. Bütün bunların (duvar ve kontrol noktalarının) hiçbiri benim irademe bağlı değil. Eğer sabah bir kontrol noktasında bir askerle karşılaşırsanız, bu tüm gününüzü etkileyebilir — bu sizin kontrolünüzde değildir. Şahsen ben kendi uygun gördüğüm şekilde yaşayabilirim, ancak işler size bağlı değildir. Sizi ilgilendiren şey, sabah kalkıp gün içinde başınıza kötü bir şey gelmeden akşam mutlu bir şekilde eve dönmektir. 20 yıldır burada çalışıyorum ve verebileceğim her şeyi verdim. Normal bir hayat arıyorum. Duvar, normal bir hayat yaşama arzuma zarar verdi.”

Görüldüğü üzere, Ayrım Duvarı, Filistinlilerin toplumsal yapısında derin yaralar açmıştır. Evlilik gibi en temel insani ve hukuki süreçlerde bile büyük zorluklar çıkarılmıştır. Örneğin, Batı Şeria’da yaşayan bir Filistinli erkek, Doğu Kudüs’te yaşayan bir kadınla evlendiğinde Kudüs’e geçişine ve orada yaşamasına izin verilmemektedir. Esasen bu “ayrım” düşüncesi Siyonist harekette eskiden beri vardı. Daha 1920’lerde Siyonist partiler ve kurumlar, Arapları işgücünden dışlamaya ve ortak ekonomik/sosyal projelerden uzak tutmaya yönelik politikalar yürütüyordu. Dolayısıyla, ayrımcılık yalnızca beton duvarlarla somutlaşmamış, İsrail devletinin kuruluş ve genişleme aşamalarının tamamına sinmiştir. Ayrıca bu yapı, İsrail’in tek bir proje kaleminde üstlendiği en yüksek maliyetli altyapı yatırımıdır.

Bütün bu baskı ve kısıtlamalara karşı Filistinliler pasif kalmamış, Filistin kültüründe köklü biryere sahip olan “Sumud” (kararlılık/direniş) anlayışını devreye sokmuşlardır. İsrail’in ezici askerî üstünlüğü nedeniyle silahlı çatışma yerine sivil ve kültürel direniş yöntemlerini benimsemişlerdir. Duvarın soğuk beton yüzeylerini adeta bir tuval gibi kullanarak direniş temalıgrafitilerle, sloganlarla ve resimlerle donatmışlardır. Tüm bu sürecin, küresel çapta 11 Eylül saldırılarının yarattığı güvenlikçi atmosferde gerçekleştiği de göz ardı edilmemelidir. İsrail yönetimi, uluslararası kamuoyunda oluşan bu “terörle mücadele” söyleminden faydalanarak duvarın inşasını siyasi ve diplomatik açıdan sonderece kolaylaştırmıştır.

Sonuç olarak, Ayrım Duvarı, Türkçe akademik ve popüler literatürde oldukça sınırlı yer almakta; mevcut içerikler ise konunun derinliğini yansıtma noktasında çoğunlukla yetersiz kalmaktadır. Bu yazıyla hem bu literatür boşluğunu gidermeyi, hem de sahada bizzat çektiğimiz bir fotoğrafınardındaki hikâyeyi ve acı gerçekliği gözler önüne sermeyi amaçladık. Nitekim Kudüs’e varır varmaz objektifimize takılan ilk karelerden biri bu duvarın kendisi olmuştur. Bugün Ayrım Duvarı yalnızca yerel bir tecrit aracı olmakla kalmamış, küresel ölçekte de örnek teşkil eden bir model olarak bilinirliğe ulaşmıştır; nitekim ABD eski Başkanı Donald Trump da Meksika sınırına inşa etmek istediği duvar için İsrail’in uygulamasını açıkça referans göstermiştir. Buna karşılık, Filistin halkı haklı mücadelesini ve mazlum konumunu sürdürmektedir. Duvar, Filistinlilerin hayat akışını ve toplumsal gidişatını radikal bir şekilde tersineçevirmiş, bölgeyi kalıcı bir istikrarsızlığa mahkûm etmiştir. Ekonomik yapıları ağır bir darbe almış, bu süreçten en büyük zararla ayrılan taraf da yine Filistinliler olmuştur. Gazze’deki ve Batı Şeria’daki nüfus yoğunluğu İsrail açısından bir “güvenlik tehdidi/bela” olarak kodlanmış,yönetim bu demografik yapıyı bertaraf etmenin ya da tecrit etmenin yollarını aramıştır.

Bölgedeki bu vahim insani durumun ve hak ihlallerinin akademik çevrelerde ve kamuoyunda daha fazla araştırılmasını, seslendirilmesini ve bilinmesini temenni ederek yazımıza son veriyoruz. Umarız bir gün dünyada ve coğrafyada adalet ve eşitlik hâkim olur.

Ozan DUR

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.